Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Eylül, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Güvercinin kaderi gerdanlık olmuştur boynuna

kader kısa kesse bile iyi insanın sevgisini o sevginin izleri sürer gider insanlarda bir canın titreşimleri gibi Ravigupta Değişmez yazgımsa Benim kaderim artık… İlhami Çiçek Yeniden dünyaya gelmek varsa eğer Yaz Orhan Veli’ ye Güzelinden bir kader ! Olmaz ki Kader dediğin böyle de yazılmaz ki! Necati Ünsal İnsan Kader Yayını kurmuş telaşsız şaşmaz avcın Cahit Zarifoğlu İşte ben hep böyle bildiğin gibi: Kaderi öpüp başıma komuşum, Turgut Uyar Nasıl kısa kesmeli bilmiyorum Herkesin derdinden pay isterken Uzak kaderlerin suları çağlar şimdi Yıldızlar dökülür sonsuza içimizden Turgut Uyar Göğsümde gezinen ağır el Kal dedi. Beklemek kaderidir incinin Olmak kaderi Kal çukurunda. Bejan Matur Sevgilinin kaşları eğdi kaderimizi O günden bugüne dek düşmüş yaratıklarız. Hafız Garip. Ya da kader midir? Tabiat bu şehri, kurşun rengine boyar. Çelik Gülersoy Saatlerin denizinde saniyelerin gemisiyle taşınırken Kaderin sularına gömülüy...

Kurtuluş Bir Semt Adıdır

Beni bu odaya kapatmışlar Salih Üzgünüm, seni kapı aralığına, ipteki bir mandala Ben belki ayazda kalmış bir coğrafya dersiyimdir Yeri yakasından tutup göğe fırlatmışlardır belki Doğu ekspresi elleri cebinde uyuklayan bir çocuktur bilirsin 97 yazında nereyi vuracağını şaşırmıştı sanki gurbet Dikimevi’ne sapınca ağzımızı büyük bıçaklarla dikmiştik Rahatımız kaçmıştı çünkü kalbin kalbe pusu atmasından Hokka diye etimize batırmıştık elimizde kalan fişekleri Sonra bir dağı buruşturur gibi bakmıştık kalın ciltli kitaplara Kâğıt yere serilirse gürültü koparmış şiirden Laf işte, sabahtan akşama kadar insanı dolandıran! Raydaki tren, trendeki adam, adamın belindeki öfke Usulca toplamıştık ağaçla mürekkebin arasında yatan harfleri Üzgünlük, seni severim bilirsin Bizim evin balkonunda çay içmişliğin bile var senin Şimdi de bana, yalnız tavşanlar mı küser dağına Bana ömrün gönlünü alacak sözü getir Engin Özmen

Bir Şey Kalır

toprağı ve suyu seyredişini öveceğim son cemrelerin dansa kaldırdığı ablaların için uzaktan sevinişini bir portakal trenini alkışlar bir çocuk bunu hatırlar şimdi görenler seni bunu hatırlar görenler şimdi seni bende hatırlarım ama usul usul tok atlar otlakta gibi, akşama daha çok var gibi sonra unuturum bunu, başka şeyleri unuturum anılar gömülüdür zaten ben bir daha gömerim çocuk olmuşum, hasta olmuşum, deniz olmuşum yalnız bir sincabım belki gömdüğü cevizlerine küsen biz ayrılalım: sen kuzeye git atımı seninle paylaşırım eğer istersen meyve al yanına biraz su ve kibrit bir şarkı için beklettiğimiz kanı, yıkadığımız sesi ama unutma. Ahmet Murat

Kalbin Kararı

Önce sola, sonra sağa, yine sola Bakan akıldır, kalp uzatmaz Akıl iki kere ikiyi iyice bilir Kalp ikiyi inkar edecektir. İnsan uykudadır, ölünce uyanır Günün adamıdır ve karşılanır Can uyanır ve karar anıdır kalp için Allah sürprizdir, Rabbül âlemin Kalbin kararını akıl tartar Bu şuna benzer: akıl esnaftır Şuna da: akıl yaralanır Kalp yaralanmaz çünkü yaradır Ahmet Murat

Küçük Naat

Göz seni görmeli ağız seni söylemeli Hafıza seni anmak ödevinde mi Bütün deniz kıyılarında seni beklemeli Sen eskimoların ısınması sevgililer mahşeri Aklım yeni bir akıldır çiçeklerden Mantığım mantığın üstünde yeni İçimde Nuh’un en yeni tufanı Dünyaya ayak basıyorum yeniden Göz seni görmeli ağız seni söylemeli Bütün deniz kıyılarında seni beklemeli Yüzlerce yıl geçiyor belki bir bulut geçiyor Ben yeni doğmuş bir çocuk gibi Herkesin konuştuğu dilden mahrum Ama yepyeni bir dil konuşmanın sevinci Bütün deniz kıyılarında seni anmalı Sen buzulların erimesi eskimoların ısınması İkinci sokaklarda bandolar mızıkalar Yaklaşan çok yaklaşan muhteşem bir gün var Bütün yollarda zafer takı Eriyen kar derin denizlerde katafalk Gün doğuyor her yer çiçek ve kar Bütün çocuklar kurtuldu demektir Göz seni görmeli ağız seni söylemeli Hafıza seni anmak ödevinde mi Bütün deniz kıyılarında seni beklemeli Sen eskimoların ısınması sevgililer mahşeri Sezai Karakoç

Çıkmaz Sinir

Dün hayatıma bir köpek girdi Köpek, basbayağı köpek, sokak köpeği Dün girdi, dün 22 nisan salı Şapkamla beraber oturuyordum, Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı şehirde Aklımda yalan yere fiiller Yapayalnız, ben bana oturuyordum; Bir köpek geldi, hayatıma girdi Köpek, basbayağı köpek, sokak köpeği... Bakışlarımız birden buluşuverdi Evvelâ gözlerim baktı, sonra ben baktım Kucağıma aldım sonra, sevdim okşadım Simitçi geçseydi simit ısmarlardım Küçük küçük doğrardım önüne, Simitçi geçmedi avucumu yalattım Köpekti ama anlayışlıydı Öyle köşede kalmış, öyle korkak Evvela benim gözlerime baktı, sonra ben baktım... Gölgemi gördüm yerde sonra, seni hatırladım Bir tekme yapıştırdım köpoğluna Baktım saat kulesi orda, akrep altıda Baktım insanlar eski yaşamlarında Baktım bir şarkı almış gidiyor dudaklarımı Gölgemi gördüm de yerde, seni hatırladım Belinin ortası budur diyerek Bir tekme yapıştırdım köpoğluna... Cemal Süreya

Şiir Belki

şiir belki benim sana aşık olmamdır ve senin de her kimi istiyorsan ona… Nahid Sereşki Çeviren: M. Bülent Kılıç

Gülün niçini yoktur, açtığı için açar

Mesih bin defa Beytlehem’de doğsaydı bile, sende doğmamış olsaydı Ebediyen mahvolmuş olarak kalırdın.  Ne yazık! Biz insanlar, neden ormanın küçük kuşları gibi değiliz,  Her birimiz sevinçle kendi havasını vererek hep birlikte çığlık atmıyoruz.  Gülün niçini yoktur, açtığı için açar,  Kendine dikkat etmez, onu görüp görmediklerini sormaz.  Eğer Cennet daha önce sende değilse,  İnan bana, hiçbir zaman oraya giremezsin.  Ey soylu ruh, kopart bağlarını, bırakma kendini böyle zincire vurulmuş olarak,  Tüm azizlerden daha ihtişamla Allah’ı bulabilirsin.  Çiçek aç, ey donmuş hıristiyan, Mayıs ayı kapındadır,  Ebediyen ölmüş olacaksın, eğer burada ve şimdi çiçek açmazsan Kendime kapadığımda onu, merkezim; Aşktan eridiğimdeyse içinde, çemberimdir. . Johannes Scheffler (Angelus Silesius) Kerubin’lu Gezginci

Keşke dikenler anlayabilse

Ey şu mezarlar arasında oturan! Yatanları toprak ve kurt olmuş çoktan! Ey dostum şu ağladığın kimse var ya; şüphe yok, ya bir sırdaş, ya bir dost, ya bir kurt, ya da de ki en iyi insan. Lakin, yarın onu unutacaksın. Bana gelince; toprak altındayım ömrümce, söküyorum kokuşluğumun artıklarını, nice değerli istekler önemsiz oluyor hemen, fani yaşamımızın bir anında ve de aniden. Ey kuruş kuruş servet yığan! Gündüzünden evvel, gecesini tüketen, günlerin de yıllar gibi beyhude! Altından gayrı rengi kalmamış, bir kör gibi nereye gittiğini bilmeyen... Mihail Nuayme

Özgeçmiş Yazmak

Ne yapmanız mı gerek? Başvurunuzu tamamlayın Ve özgeçmişinizi ekte yollayın Ne kadar çok yaşarsanız yaşayın Özgeçmiş kısa olsa iyi olur. Az ve öz, iyi seçilmiş gerçekler kural olarak konulmalı, Adresler manzaraların yerini tutmalı, Titrek hatıralar titremeyen tarihlerle değiştirilmeli, Bütün aşklarınız arasından, sadece evliliğinizden bahsedin; Bütün çocuklarınız arasından, sadece doğmuş olanları yazın. Kimin sizi tanıdığı sizin kimi tanıdığınızdan daha önemlidir. Yalnızca yabancı ülkelere yaptığınız yolculuklardan bahsedin. Nerelere üye olduğunuzu söyleyin, fakat neden üye olduğunuzu değil, Aldığınız ödülleri söyleyin, fakat nasıl kazandığınızı değil, Sanki hiç kendi kendinizle konuşmazmışsınız gibi yazın öz geçmişinizi Herzaman kendinizi arka planda tutaraktan, kol boyu uzakta. Köpekleriniz, kedileriniz ve kuşlarınız, tozlanmış mallarınız, Dostlarınız ve düşlerinizi sessizce es geçin. Kendiniz olarak sattığınız zatın, Fiyatı sizin fiyatınızla bir değil, Ünv...

Kalbî Hüseynî

                                                   -Kalbî temiz Mahmut'a- Şiirin Kerbelâ'yla başladığını anlamak için bu yaşa geldim, Kerbela yazdır ve şiir kış, galiba ikisinin de aynı çöl olduğunu görmek için hayli bekledim, ömrün güzündeyim demek ki, ömür bir rinyetten ibaret yaz gibi, tez geçiyormuş, ben de gözümü kapadım açtım, hep güzü sevdim, nisandan yoruldum, haziran iyiydi geçti hemen, ve kendimi güzü beklerken buldum, beni de bekleyen var diye umdum, vardı yoktu, Hüseyin Kerbelâ'da, çölün gözleri doldu, dedem Hüseyin Efendi'den yadigar Fuzuli'nin "Saadete Ermişlerin Bahçesi" gözyaşlarıyla taşkın bir nehir gibi okunmayı bekliyordu, daldım çıkamadım: Her dem gözyaşı, her cem Kerbelâ! İlk orada unuttum çocukluğumu, kalbî hüseyni akışlı bir nehri taşımak neymiş gözlerime orada bildim, ve daha bu güz kendime geldim: Auswitzch'den sonra d...

Unutulmuş Bir Yaz İçin

anımsa bizim unutulmuş bir yazımız vardı kıyısından çocukların dokunarak geçtiği yaz kirli denizlerin körfezine çekildi biten o yaz mıydı düşün istersen bir taşra melankolisine kaptır kendini -şimdi anımsanması gereken birşeyler vardır bir çığlık kadar sessizlik de anımsanır hoyrat sevinçlerle sularında yüzülen olağan duygularla yüreği örten bir aştan geriye suskunluk kalır- yazdan ne kaldı sana yazdan ne kaldı birkaç dize ölü ozanların gezindiği kimsesiz romanlara sığınan yürek ağrısı denizle aranızda ortak dil gibi usulca çoğalan yaz kederleri -her zaman paylaşılan duygular vardır yeri gelince ölümler de paylaşılır bölüşmek bir ölümü dostluğu ve şiiri benzemez beyaz evlerden mavi sulara aynı pencereden iki yabancı gibi bakmaya- yaz bitti mi diye sorma yaz çoktan bitti yedeğinde karartılmış sevgiler taşıyarak nasıl özlendiğine tutkunlar gibi şaşarak korkarak geldiği yollardan geri dönmeye sıradan geçen bir yazın yanına gitti -bir aşkta sıradan yazlara da yer...

Yaşamayı Deneme

Yüreğimde ince bir sızı...İşsiz ve yalnızım yıllar önce bıraktığım yerde sen yoksun birkaç gündür sicim gibi yağmur yağıyor bulutlarda bana düşman kesildi üstüne üstlük ayakkabılarımda aşındı. cebimdeki son parayı da harcadım tuttum bir kitap aldım eskiciden şiirle süslü bir roman. Şaşıyorum kendime bazen aklımdan da şüphe etmiyor değilim hani o parayla sımsıcak bir çay içer karnımı doyurabilirdim. Kendime değil de atılacak bir kitaba acıdım. Zaten senden artakalan hayatımda şiirler romanlar yazmayı düşlemiştim. Kim bilir belki de yarım kalan hayatımıza acıdım, kitabı aldım yüreğime bastım. -Hapisten çıkalı aylar oldu ve ben hâla yaşamaktan korkuyorum Oysa...Ne büyük hayallerimiz vardı. Her tarafta su birikintileri.... Ayakkabılarım da su almaya başladı batan bir gemiden farkım yok kuru hiçbir yanım kalmadı. Üstelik Ülserimde azdı. Delicesine yorgunum. -Her tarafı örümcek ağı bağlamış evi(iz)e döndüm. Her şey toz toprak içinde. Yılar önce bıraktığım yerde sen...

BİR AN İÇİN ... O AN DA ...

Ne var gözlerinde Daldın gene ... Bir aşk şarkısında geçmiş günlere yandın gene ... Gözlerin ağlamaklı, başın önüne eğik, cigara dudağında gene ... çekiyorsun derin derin. Söyle nedir seni üzen? Söyle ... Bak ellerin düştü iki yanına gönlün yorgun şimdi. Bir şeyler anlatıyor çehren geçmişten ... Yorgun bir edayla için gelecekte bir şeyler var diyor sana. Bakma. Bakma bana ... bakma, güleceksin ... Güleceksin bana Seni niçin izlediğimi soracaksın sonra. Bilemezsin Bilemezsin AHMET'im GARDAŞLIK diyeceğim sana!

İstanbul Geceleri

    Boğaziçi     Sevgilimiz vardır, yanımızda, tâ yanı başımızdadır; ammâ gene de ona yakınlığımızın şiddetinden; ya da yakınlığına kanamamış olmamızdan: Sen kimsin, kimsin sen? Nesin, neredesin? demek isteriz. Kâh ele geçen, kâh kaybolan, kâh okşanan, kâh hırpalanan bu sevgiliyi, an olur ki bir his ihtilâli, bir afet, bir hezeyan içinde âdeta tanımaz oluruz.     Belki kâinat içinde tek gördüğümüz odur; buna rağmen görmek için dîvâne kesildiğimiz de gene onun yüzüdür. Onun yoluna dökülmek için ne yapsak az bulur, ne söylesek kifâyetsiz görürüz. Zaman olur ki hodbin, küstah, ezici ve benlik tüten bir sevgi, bir göz açıp kapama ânında, denize düşmüş bir sepet aczi içinde, teslîmiyetle istiğrâkın dalgaları arasında sürüklenip gider.     Zaman olur ki, haşin, çiğ, şımarık bir ihtiras, çekirdeğe hiç benzemeyen, fakat onun bir inkişafından ibâret bir ağaç gibi, dallanıp budaklanır ve ferâgat meyvelerinin en leziz çeşnilerine gebe kalır.   ...

Saint-Antoine'in Güvercinleri

I.Eleni’nin Elleri Bir gün Eleni’nin elleri geliyor Her şey değişiyor. İlk İstanbul şiirden çıkıp yerini alıyor Bir çocuk ilk gülüyor Bir ağaç çiçek açıyor. Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha Bir gün bakıyorum akşam ellerimde gözlerimde Bir gün sabah her yanım. Eleni geliyor Dünyaya bakıyorum Dünya sanıldığı kadar küçük değil o gün anlıyorum Sanıldığı kadar üzgün değiliz dünyada O gün bütün şiirleri yakmalı yeniden yazmalı diyorum Brise Marine’i yeniden Yeniden Annabel Lee’yi. Eleni ile anlıyoruz Bu gökyüzü niçin kalkıp gelmiş Deniz niçin başını alıp gitmiş onunla anlıyoruz. Bir gün Eleni’nin elleri geliyor Bir sokaktan ilk defa deniz görünüyor. II. Gençlik Ruhum, İlhan Berk köprüden geçiyor duyuyor musun? Bir serçe yavaş yavaş uçuyor Bir balık başını suyun yüzüne çıkarmış bakıyor Düştü düşecek dalından bir yaprak. Lambodis raftan bir şişe aldı açtı Bir bulut durdu pencerede Lambodis işine devam etti E...

Masalsız Çocuklar

Satmadınız mı? Elma ağaçlarını Serçeleri Fırınları Şelaleleri Satmadınız mı elinizdeki şiir kitaplarını? Ve çocukların gülüşlerini Satmadınız mı ney inlemelerini? Elbiselerinize kadar işlemiş olan Ve ezginin vuruşlarını Satmadınız mı Cenneti? Bir harabede yaşamak için.. Nizar Kabbanî

Hırsız

pencereden giren mehtap bu evde hırsız var mehtapta pencerede oturmuş beni görüyorum kapıyı çalsam içerden ben çıkacağım içerden çıkacak beni ne kadar görmek istiyorum penceredeki beni uyandırmalıyım içerde hırsız var içerdeki hırsızın ben olacağımdan korkuyurum Asaf Hâlet Çelebi

Bir İntihar Akşamı

Kısacık serin bir akşam Kelebeklerin atlarla yarıştığı Yoğun bir akşam Bazı mektuplar damgalandı postanelerde Oturuldu bir takım şarkılar söylendi Bir adam bir kadının kapısını vurdu Kısacık bir akşam Neyi söylesem bir kahramanlıktı İçinde azıcık buluştuğumuz Bir bulutla bir kağıt peçete arasında Kısacık yoğun bir akşam Şaşırdım hüznümü nerelere bıraksam Bir yanda kasıklarımın sarsılmaz gücü ve Kısacık yoğun bir akşam Her şey bir unutkanlıktı Arada bir deliler gibi kavuştuğumuz Tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında Kısacık yoğun bir akşam Biliyordum bir soğuktu nereye varsam Bir yanımda bir el bir yanda vazgeçilmez bir sancı ve Kısacık yoğun bir akşam Kim karıştırdı gerçekliğine Yaşadığım sonsuzluğun Ve oturuldu bir takım şeyler söylendi İmla kurallarıyla mutsuzluk üstüne Kısacık bir akşam Duraladım ne yapsam Kim karıştırdı gerçekliğine Su terazilerindeki ensizliğin Ve fotoğraflar çekildi ben çıkmadım herkes eğlendi Araba vapurlarıyla denizsizlik üstün...

ramazan bizi camiye götür!

yarabbi bir sürü günah, bir sürü halt yedik affola yarabbi bütün yıl karıları kestik, öldürmedik ama yarabbi sen gafursun, sen rahimsin affola yarabbi senin dostların bizim de dostumuzdur o has bahçeye çirkin kokularla girmeyelim ey alemlerin efendisi ağzımızı çalkalayarak yüz seksene taktık geliyoruz yarabbi hamdu senalar sana selamlar habibine olsun leybeyk leybeyk lebbeyk ya rab ellerimizi açtık, transparan yerlerimizi kapattık, meyhaneleri de kapatacaz yarabbi bu şerefsizler bir şey vermiyor, sırtımızı defolu kullarına, çivisi çıkmış dünyaya çevirdik bize sen ver yarabbi hayırlı olan ne varsa yalnız senden isteriz yine sana döneriz yarabbi yarabbi bizi halilullaha ulaştır bizi düşür kabe yollarına yarabbi yüzümü bütün 18 yaş üstü kemliklerden çevirdim yüzümü çevir yoluna keklik gibi seke seke geliyorum efendim yediğimiz bütün naneler affola yarabbi yüzümüz yok, paramız yok, karımız yok, bursumuz yok, ölmeye niyetimiz yok derdimiz çok, düşmanımız çok, falsomuz çok,...

Adımı Unuttum

adımı unuttum adı olmayan yerlerde ne in ne cin ne benî âdem zamanlar içinde kuşlar uçuyor kervanlar geçiyor bir iğne deliğinden çarşılar kuruluyor sarayları oyuncak insanları karınca şehirler zamanları gördün mü bir iğne deliğinden? adımı unuttum adı olmayan yerlerde geçip gidenlere bakarak Asaf Hâlet Çelebi

Aptal Bir Kadının Mektubu

sevgili beyim ! bu aptal bir kadının seslenişidir daha önce hiç aptal bir kadın yazdı mı sana? benim adım mı? adları bırakalım bir tarafa raniye, zeynep, hind ya da hayfa taşıdığımız en büyük saçmalık adlardır. beyim! korkuyorum içimdekileri söylemeye söylersem göğün yanmasından korkuyorum sizin doğu'nuz sevgili beyim mavi mektuplara el koyar el koyar kadınların hazinelerindeki düşlere kadınların duygularına haciz koymaya davranır kadınlarla konuşmak için bıçak ve satır kullanır ve boğazlar baharı, özlemleri ve siyah saç örgülerini ve kadınların kafataslarından yapar yüksek şeref tacını kötüyse yazım... kusura bakma beyim... yazıyorum... cellât kapımın ardında ve odanın dışında rüzgârların ve köpeklerin sesi beyim! kapımın ardında antere el absi boğazlayacak beni, görürse yazdıklarımı kesecek kafamı görürse şeffaf elbiselerimi kesecek kafamı... eğer ben dile getirirsem acımı sizin doğu'nuz sevgili beyim mızraklarla kuşatır kadınları ve doğu'n...

On Derste Birisi Ölünce Ne Yapmak Gerekir

1: ve içerki odaya koş yatağın üstünde zıplamaya başla bağır ki o yok artık dünyadaki bütün gözyaşlarıyla beraber gitti 2: ölüm benim neyimdir adamın biri olarak en sevdiğim ön koltuk minübüs yolcusu “bir edirnekapı uzatır mısınız” matematik bilen biri o yüzden mi hep üşürdü elleri 3: dünyaya yenilmenin de vahşi bir tadı var uygun adam olmanın ve bir gece ayakta ölmenin 4: oğluyla vedalaştırılmamış bir adam mı ölür yoksa bir “ulan tonton yanak” efsanesi mi aniden 5: bu solmuş çiçeklerin altında kimse yaşayamaz gösterişli yırtılmalar bundan böyle bir beden bol gelsin cüzdanında iki yaprak glayöl taşıyan bir çocuğa “-niye?” “-ne niye?” 6: peki hanginiz vidalayacak beni bu dünyaya bu ölüme bu matematiğe? 7: taşa saplı bir kılıcı kanırtmak gerekir 8: ölüm oyunu bıraktı “saklambaç oynayan kaleyemumdiksin” burnu yerine ölümü karıştıran bir çocuk kelime oyunu sandı arkadaşları 9: geri geri zıplayan zaman, bütün bunları ezberle dur durak bil ve hatırlan, şiir...

Sahne

Sahne bir ölüm tasarısıdır Zille açılır perde Silahımızı çektiğimiz yerde Ölürüz Şehir kutsanmamış bir taş bebektir Yalancı umutlar sunar bize Sahte hayatlar ısmarlarız Tozlu antikacılardan Ben raflardan siyahı seçerim üzerime Sen beyaz giyersin Bu kent beni kurban eder Umursamaz bir delinin ölümünü Ne boğazda balık tutan adam Ne pembe hayaller kuran kadın Hepimizin içinden bir İstanbul geçer İçimizden bir şiir geçer Okumak isteriz de Utanırız Okuyamayız Okutmazlar Anlamazlar Sahne bir sendromun tasarısıdır Üzerinde aşk durmaz oyuncuların Hayat aynaların yansımasıdır Bir kadın çığlığı Bir silah sesi Bir kurşun Ve sahne kapanır... Islamabad-Pakistan, 2006. 01. 07 Mustafa Burak Sezer

Dün Gece

Dün gece senin kayıp hatıran kalbime uğradı Hani bahar usulca beyabanı* ziyaret eder ya Hani frişka** çölde ayak seslerinin sessizliğini aksisedalar, Hani huzur birilerinin hastalığı üzerine yavaşça, yumuşakça çöker ya. *Çöl, sahra **Meltem, hafif ve tatlı rüzgâr Faiz Ahmed Faiz Çeviri: Mustafa Burak Sezer Rubai Senin yitik anılarındı önceki gece yüreğimi ürperten İlkbaharın çorak bahçelere gizlice girmesi gibi  Çölü usulca yalaması gibi sabahın serin esintisinin  Kendini iyi hissetmesi gibi bir hastanın, yok başka bir nedeni Faiz Ahmed Faiz Çeviri : Tuğrul Asi Balkar

Babam ‘Trevanian’ Türkiye’de çok sevildiğini biliyordu

İşte muhteşem Rodney William Whitaker'a, yani Trevanian'a dair bilmediğiniz her şey.. Okuyacağınız röportaj, Leaving Sophie Dean adlı romanı yakında bizde de yayımlanacak olan Alexandra Whitaker adlı yazarla yapıldı. Ama benim için bu röportajın önemi başka. Kendisi; Şibumi, Katya'nın Yazı, Kasaba, İnci Sokağı gibi romanların yaratıcısı Trevanian'ın kızıydı. Röportajın konusu da haliyle bu oldu Gülenay BÖREKÇİ / HT PAZAR Alexandra Whitaker'ın ilk romanı Leaving Sophie Dean yakında bizde de çıkacak. Fakat onu bizim için önemli kılan şey başka. O, Reagan döneminde Amerika'yı terk ederek İspanya'nın Bask bölgesine yerleşen emekli sinema profesörü Rodney William Whitaker'ın kızı. Bu söylediğim de sizin için bir şey ifade etmediyse, sıkı durun... Alexandra'nın babası aslında sizin bugüne dek Trevanian diye bildiğiniz adam. Yani Şibumi, Katya'nın Yazı, Kasaba, Hesaplaşma gibi "über-başarılı" romanların efsane yazarı. Bunu öğrenince,...

Bugün Biraz Kustu Gök Beni

Bugün hiçbir söylediğimin anlaşılmadığı gündür: Yağmurlar yine güzel, ellerin de Sanki borsaları su basmış, hızla tahvillerini kaçırmak isteyen ağalar, Çamura paçalarına kadar batmış koşturuyorlar. Namaz beş vakittir, çünkü insan ahmaktır, Pavlov’un köpeği gibi ezberletmek gerekir, Kendiliğinden dönene ya pervane ya Mevlâna denir Benim sessizliğimin de bir anlamı yok Çünkü çok çığlık biriktirdim, üç kağıt imzalayıp Ruhumun sesini kafesleyen puştlar Gidip gelip nane verdiler, bu boğaz ağrına iyi gelir diye Sonra paralarını sayıp aptallara nane yeter dediler Aklım naneyi aldı, kalbimin çığlığına bağladı Tuhaf mı tuhaf boğulma, incecik kokuyor Kapitalist amcalar Parfüm, bir pislik icadı, hâlbuki abdest alırız biz, peki ya Tesbihli ve seccadeli masalarında dağlara “eğil” komutu veren amcalar Üzerimize üzerimize ölüyorlar, çekilin, bu irin, Bu çok korktuğumuz gövdelerin dolgusu, çekilin! Yahut çekin elinizi yârin boğazından, daha bir gün olsun Benim haneme girmedi ekmeği...

Salınacak

                                  “biriyim, cesurum, var mısın ellerime                                    bir başka sabaha kadar içelim.”                                                                  Edip Cansever saçımdaki örgüyü açmakla başlayacağım söze kasabalar istasyonlarından başlar, her zaman su kenarına kurulmaz çadır ve benim ayvalarım güneşte üşür, karıncalarım bir devin avucunda ne kadar yel diyorsan o kadar sağırım sana kulak arkalarım çiçeklerin tutunsun diyeydi toprağım diyorsun ben bir avucum açar mısın meyvene ellerin diyorum yeni çıkmış bahçeden içimden geçen çölle dilinden geçen işaretsiz levha şaşıralım içindi, dil...

Aşşşk

aslında hiçbir şey yok ayla! sadece tecrit ettim kendimi loşluğa ayaklarımı uzatarak, bazen de gerinerek kış esmerliğinde şarkı söylüyorum, ayla senin ruhun uçmuş rutubetli odalarda üşüyor şimdi tüm eşyalar ama korkma korkma iyiyim ayla! koca dolabın içinde asılı tek bir ceket gibiyim açık yerlerimi kapıyorum, uzayan tüylerimi güneş nasıl da doğuyor yorulmadan her sabah ayla! sen her sabah aynı sıcaklıkta kalkabilir misin yataktan? hatta üç ayrı aşkı taşıyabilir misin? bu şehir yokuş yukarı uzuyor ayla! çift camlı pencereleri, parlatılmış kapı tokmaklarıyla kıvrılıyor evler dar sokaklara kaldır eteğini ayla! aşk hiçbir şeydir, beraber uyumaksa tecrübe... ayla! bazen atlamak istiyorum aşağıya Deniz Durukan

Kız Kurusu

hayatıma giren bütün harun’ları saydım kırmızı suratlı, hafif kambur, hatta babadan aksak bir tek harun çıkmadı isterdim elbet, yakası açık vişne çürüğü yalanları olan izdivaç kuyruğu çok uzun gelinlik… akşam saat beşi gösterince, sıcak çorba yanında fazla sirkeden kabarmış puf börekleri, nur topu bebekler… tamda şurada, kurt sineklerini izleyerek geçirdim sabahı tüy kadar hafif, arı kadar hızlı geçti zaman dizlerimin dibinde bir ara öper gibi bakmıştık birbirimize yarım dakikadan az, zehre batırılmış ok beyaz bir örtüye sıçrayan mürekkep gibiydi Deniz Durukan