Ana içeriğe atla

Artık bizim soframıza melekler inmiyor!

Sanki kendi kendisine konuşuyor. Neresinden tutmalı, nasıl başarmalı? Yıllardır kesilen, esasen belki de hiç kurulmamış olan; yani Fetanet olmadan, onun ağır gövdesi her şeyi ve her yeri kapsayan varlığı düşünülmeden, bir suyun mecrasında akışı gibi zorlamasız, yapmacıksız ve olması gerektiği gibi olan bir ilişkiyi, bir baba-oğul ilişkisini; işte böyle şeksiz şüphesiz ve gecenin bir vakti olup eşyanın en masum kisvesini giyindiği, insanların ve cinlerin hayatla-ölüm arasında bulunduğu bir zamanda, yalanların söylenemediği ve gülüşlerin gerçekten gülüş, gözyaşlarının gerçekten gözyaşı olduğu kıpırtısız anlarda kurulması, denenmesi gereken bir ilişkiyi nasıl başlatmalı...
-Baba müziğin farkında mısın?
İşte böyle beklenmedik şeyler yapar.
-Güzel.... olağanüstü...

***

Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz...

***

Başlangıçların ve sonuçların farkında mıyız?
Oğluna bakıyor. İnce uzun çehresi, siyah derin gözleri ile, dalgın, mütevekkil. Hiç çocuk olmadı sanki. Mahzun -şimdi sadece mahzun-.
-Nasılsın oğlum?
-İyiyim baba.

***

"Sabahı beklemeyiniz dostum, geceden yola çıkınız. Olur ki uyuyakalırsınız. Sırtınızdaki çıkında ebedi gayenin dürülmüş azıkları varsa ne mutlu size. Gece serindir, yapraklardan süzülen yel gözlerinizdeki yaşları kuruturken, ruhunuzda kainatın derin serinliğini taşıyarak sabaha doğru yürüyüp fecri başlatınız.

Cemiyetin vahşi, zehirli bitkilerle dolu, her dalında uğursuz baykuşların manasız telkinler yaptığı sık ağaçlı ormanlarında çetin yolculukların başlangıcı için sabahı beklemeyiniz. Sabahı beklemek öğleni, öğleni beklemek akşamı beklemek gibi bir ruh gevşekliğini doğurur.

Beyninizi tırmalayan zaruretleri mi hatırlatıyorsunuz? Evet hayatın zaruretleri ayaklarımıza dolanmış zincirlerdir ve ıstıraplarımıza çeşni katarlar. Fakat bu vahşi sahayı geçmek için hiçbir zaruret kafi bir mazeret değildir. Ruhumuzu aldatmayalım, ebedi gayeye ihanet etmiş oluruz.

Durduğumuz noktada inançlarımızın eskidiğini, yabancılaştığını hiç tecrübe etmediniz mi? En acı kayıp budur: Gerilemiş ruhların mütemadiyen tavizler vererek hayatla, zaruretle uyuşmaları..

Filozofun öğüdü takip edeceğimiz en esaslı metottur:


"Uzun yolu seçiniz…"

Böyle yazmış aziz dost.


***

Elbet bir gün attığım adımların hesabını vereceğim.

***

Ah bu rüzgar, bu üşüten yalnızlık...

***

Yağmuru dinledim...
Heyecanım geçmişti, artık kalbim yerinden çıkacakmış gibi değildi. Korku ve telaşın doğurduğu o ürperti, o üşüme duygusu uzaklaşıyordu.

***

Rabbi yessir velâ tuassir Rabbi temmim bi'l-hayr...
(Rabbim! kolaylaştır zorlaştırma, Rabbim hayırla sonuçlandır..)

***

Ey müminler biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile andolsun imtihan edeceğiz... (Bakara/155.)

***

Neslimizin nasipsizliği, aradığının nen olduğunu tanıtacak bir mürşide rastlamayışı olmuştur. Memleket gençliğinin hangi ellerin hatası yüzünden asırlardan beri çorak ve akıbeti meçhul yollarda, ne gibi gafletlere.... Duygu ve ideal sahasında sahipsiz bırakılmış Anadolu çocuklarını, Anadolu'nun yanık bağrında bir bayrak altında toplamaya çağırıyoruz..

Evvela insana kıymet vermemiz lazımdır. Kur'ân-ı Kerim'in insanı eşref-i mahlukat sayan hükmüne hürmeten başka yolumuz yoktur. Aynı zamanda ahlâk eğitimine kuvvetle başlamak lazımdır. Devrimiz makine gıcırtısını ahlâk ilahilerini susturduğu devirdir..

***

Odaya dönüyor.
Çıplak duvarlara. Soğuktan büzülmüş, yoksul yazıhaneye. Bir yanda Mehmet Akif'in mustarip bakışları, eski çizgili kruvaze ceketli resmi. Tam karşısında heybetli vakarı ve yakasız gömleği ile Hüseyin Avni Ulaş. Bu iki resmin bu uzun kış gecelerinde birbirlerine anlatacak ne çok sözü vardır.

***

Siyaset çirkefti..
Dışarıda akıp giden bir hayat var..

***

-İlhan. Hani size bahsettiğim mütercimlik yapacak arkadaş. Profesöz Asım Bey'in oğlu.
Babamın ismi geçince donup kalıyor Murat Bey. Bir süre öylece bakıyor bana. Bana mı bakıyor acaba, babama mı?

***

O yalnız bir adam. Yalnız bırakılmış veya...

***

Ama bu hüzünlü sevgi gözümüzü bağlamasın..

***

Herşey yerli yerinde idi. Bir martı denize doğru süzülüyor, gökyüzünde bulutlar yürüyor, bir çocuk tatlı tatlı gülümsüyordu.

***

Musalla taşı, yeşil bir örtü ve tabut.
İnsan irkiliyor.
Yürüyüp giderken bir görünmez duvara çarpıyor sanki...

***

Yunus Bey, "Sayın Bakan"lığı bir yana atark, başını Profesör Asım Bey'in omzuna koyup, iyice ağlamak istiyordu. Asım Bey arabasından hiç inmeksizin bu merasimi öylece bulunduğu yerden yaşlı gözlerle seyretmek istiyordu. İlhan, deresi, tepesi, ağacı, engebesi olmadan bir düzlük, göz alabildiğine uzanan bir bozkırda olmak, yürümek, yürümek, yürümek istiyordu.

Hepsi de kalabalığa karıştılar...

***

Mevki ve makam peşinde değildi....hizmet aşkı ile yanıp tutuşuyordu...kendisini davaya adamıştı... gençler öksüz kaldı, bizler öksüz kaldık, memleket öksüz kaldı....

Kimdi bu? Niçin böyle konuşuyordu? Ne hakla? Ama olur. İnsanlar ölür ve cenazeler kalkar. Söyleyecek sözü olanlar için bu da bir vesiledir. Asım Bey tahammül edemiyordu artık, yavaşça sıyrıldı kalabalıktan, arabasına doğru yürüdü. Yarı yolda iken cemaat imamının sorusuna "Helal olsun, helal olsun" diye karşılık verdi. Asım Bey bıraktı kendini. Neyi helal edeceklerdi? Alacaklı olan Murat'tı...

***

İlhan mezarlıkta ölümün Murat Bey'e nasıl geldiğini düşünüp durdu. Bekar odasına nasıl girdiğini, günlerdir yıkanmayı bekleyen çamaşırlara, rengini atmış havlulara, masanın üzerindeki yarısı içilmiş sigara paketine, çakmağa, açık sayfası üzerine kapatılmış ve artık yarım kalmış kitaba, duvardaki fotoğraflara nasıl yaklaştığını.. Murat Bey'in seyrelmiş saçları ve yorgun gözleri üzerinde gezindiğini.. "Elbet bir gün, geniş ve ferah bir zamanda" diye ertelenmiş müsvettelere, dosyalara; şevkle, hevesle çıkarılıp dağıtılan eski dergi nüshalarına dokunduğunu...

***

Kısa süren hafif bir yer sarsıntısı gibi gelip geçti ölüm. Gökyüzü yeniden maviye boyandı. Korna sesleri yeniden duyuldu..

***

Bu gibi durumlarda, yani Asım Bey'in kendini bulduğu, içinin sesini yakaladığı anlarda hep olan şey gerçekleşti: "Kâbe'ye varıp toprağına yüz sürmeyi." Bu fikri sabit, bir arınmadan, bir kurtuluş çaresi olmaktan çok gözyaşlarını alabildiğine akıtacak bir imkan olarak beliriyordu. Kirletilmiş mazi fikrine ancak böyle karşıkoyabiliyordu, derin bir pişmanlık ile.
Ah, teslimiyet...

***

Bir kere taviz verildi mi, asla çiğnenmemesi gereken unsurlar bir kere gözden çıkarıldı mı, kalbin aynası bir yerinden çizildi mi, kefareti büyük oluyor. Hatta Asım Bey'in şimdi kederle peş peşe hatırladığı gibi çizikler çatlağa, çatlaklar uçurumlara ulaşıyor....

***

Dalgın, ağır ağır sürüyordu arabasını. Geç kalmak mı? Yanlış, koyu gaflete bürünmüş ömründe mütemadiyen "geç kaldığını" ona hatırlatan, yaşarken hatırlatan ve öldüğünde işte bir daha şiddetle hatırlatan Murat. Ona "sabahı beklemeyiniz dostum, geceden yola çıkınız" diye yazılar gönderen kendisi..

***

İlhan son bir defa geriye, artık nemli toprak yığını altında kalan Murat Bey'e dönüyor. Mezarın başında, arkası dönük, başı eğik biri duruyor. Otların ve mezarlık çiçeklerinin arasına, rüzgara ve kabir taşlarına doğru ince bir çiriş kokusu yayılıyor. Kundarıcı Kerim Usta'nın yanaklarından damlayan gözyaşları toprağı ıslatıyor.

***

Gençlikte idealist olunuyor. Hepimiz öyle yetiştik. Etrafı toz-pembe görüyorduk.

***

Caddeler, arabalar, evler ve törenler; göz alıcı renkleri, coşkun gümbürtüsü ile geçen bando takımı, uçuşan balonlar; okullar, laboratuvarlar, senetler ve çekler; ev sahibi ve kiracılar; barajlar ve fabrikalar, pasaportlar, süs köpekleri, kiralık kadınlar, arkadaşlar ve diplomalar.
Herkes bu tören sonunda kendine ayrılan yere yerleşecek. Bütün bu sayılmayacak kadar çok unsur arasında sıkışıp kalacak. Belki onlar da şu anda benim gibi hayatta paradan daha değerli şeylerin var olduğuna inanıyorlar. Bun inanarak tayin edildikleri makama kuzu kuzu yürüyorlar.

***

Kelimelerin saltanatı. Üniversite kitaplara bile dost değil, bana yoldaş olamaz. Yol hiç.

***

"Elimizde kalan ne?
Sorarım sana anne"...diyorum.

***

Bu mektupta bana gülümseyen kelimelerin arasına insanları ve onların elinden çıkma şeyleri katmamaya çalışarak, otobüs penceresinden hep dağlara, dağların doruklarında kümelenen bulutlara bakarak gittim.

***

Irmağın kaynağı çok uzaklarda sisler arasında dikilen yüce dağlarda olmalı. Tepelerinden kar eksilmezmiş. Boğazın en ucundaki köye kadar minibüsle geldim. Dağ köylüleri ile yolculuk ettim. Ne düşündükleri belli olmayan, az konuşan, sakalları uzamış, boyunlarında lamba şişesi taşıyan köylüler...

***

Suyu yüzünü yüzüme tutuyor, gözlerimin pası alınıyor. Akşamı ve ırmağın şarkısını dinliyorum. Yıldızların nasıl eğilip yeryüzünü selamladığını, yaban lalelerinin boyun büküşünü, vakur kayaların sükûn içindeki hareketini. Bir kalbim olduğunu duyuyorum. Ağlıyor ve yalvarıyor. Lime lime olan bakışım bütünleşiyor. Bir su sineğinin pul kanatları üzerinde her şey bir anda aydınlanıveriyor.
İçimde olması gereken bir şeyin kaybından hangi mağaraların ücrasına saklandığımı, oradan hiç çıkmamak üzere kendime davalar aradığımı anlıyorum. Her şeyi tamamlayacak olan o şey. Ancak onunla varolabilirim.
Irmak bir başlangıç.
Bir düş.
Ama bir yol ve bir yoldaş. Ne tabiat parçası, ne çiftlik hayali. Ne kaçıp gitmek, ne ekip biçmek. Sefer de içimde Tahammül de...


Mustafa Kutlu

Kaynak: http://gnsbor.blogspot.com.tr/

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

IF THEY WANT TO LEAVE, HELP THEM GET OUT

You meet a woman, you think you are the best thing that ever happened to her. No, you are not. No matter who you are. You are just a human being relating with this person. As long as they still want to relate with you. If they reach a point where they don’t accept it anymore… Thank them for the time they gave you and walk away. That’s just the way it should happen. And then I hear, and the Chief Justice mentioned that there are many divorces being filed and people are alarmed. Why are you alarmed? You should celebrate that people who have been together and have reached a point where they no longer want to be together have taken the route that we have provided to dissolve the union. Because if it doesn’t happen this way, it may happen in other ways that we do not want. And the problem again with the law itself is that… And that is the challenge I faced with that couple. It says it is a no-fault divorce system. In other words, you don’t need to establish fault. In other jurisdictions, th...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

İSTEMEM EKSİK OLSUN

Cyrano de Bergerac’tan “İstemem eksik olsun” Tiradı. Seslendiren Rüştü Asyalı: — Ne yapmak gerek peki? Sağlam bir arka mı bulmalıyım? Onu mu bellemeliyim? Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı? Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı? İstemem! Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret? Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım? Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip, taklalar mı atmalıyım? İstemem! Eksik olsun! Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli? Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli? Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli? İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret! Eksik olsun! Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli? Eleştiriden mi çekinmeli? “Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı? İstemem! İstemem! Eksik olsun! Korkmak, tükenmek, bitmek… Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek. Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek? İstemem! Eksik olsun! İstemem! Eksik olsun! Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek… ...

ÜMİT KÖTÜLÜKLERİN EN KÖTÜSÜDÜR, ÇÜNKÜ İŞKENCEYİ UZATIR

“Bu, insana göre bir seçim değildir. Bu insanca bir çözüm değil, kendi dışındaki bir yanılsamaya tutunmaktır. Böyle bir seçim, başka bir şeyi, doğaüstü bir şeyi seçmek, insanı daima güçsüz kılar. Daima onu olduğundan daha fazla küçültür. Ben bizi olduğumuzdan daha yüce yapacak şeyleri severim!” “Artık soyut insan hakkında değil de,” diye ısrar etti Breuer, “Etiyle kanıyla capcanlı bir insan hakkında konuşalım, yani hastam hakkında. Onun durumunu düşünün. Birkaç haftası, hatta birkaç günü kaldı! Onunla seçimler hakkında konuşmanın ne anlamı olabilir?” Nietzsche yılmadan, anında cevabı yapıştırdı. “Ölmek üzere olduğunu bilmezse, nasıl öleceği konusunda bu adam nasıl karar verecek?” “Nasıl öleceği konusunda mı dediniz Profesör Nietzsche?” “Evet, ölümü nasıl karşılayacağına karar vermek zorundadır: Belki birileriyle konuşacak, öğütler verecek, o güne kadar sakladığı sözleri söyleyecek, çevresindekilerle vedalaşacak ya da bir köşeye çekilecek, ağlayacak, ölüme meydan okuyacak, lanetleyecek,...

Şem’ü Pervâne; İran Edebiyatı ve Divan Şiirinde Ateşe Uçan Kelebekler

"يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِۙ    "O gün insanlar, ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneye dönecekler." (Kur'an-ı Kerim Kâri’a 4. Ayet) Hatırlarım bir gece gözüme uyku girmedi Duydum ki pervâne muma şöyle dedi: Ben âşığım, eğer yanarsam yeridir, Peki ya senin ağlayıp yanman nedendir? Sa‘dî-i Şîrâzî  Hali perişan bir pervâne vardı,  Ateşe helâl kıldı tatlı canını.  Yüzlerce ateş ve dert içinde olan mumu gördü,  Sararmış yüzünün üzerinde gül rengi gözyaşı akıyordu. Kâsım-ı Envâr Kolumu kanadımı çırpıyorum pervâne gibi  Her ne kadar benim mumum görüşten uzak olsa da.  Seyf-i Fergânî Senin yanağının mumunu arzulamaktayım  Tıpkı aydınlığı arayan pervâne gibi.  Seyf-i Fergânî Tecelli mumunun nuru bizim gönlümüze kıvılcım attı  Tüm bu nuru ve ziyayı o aydınlıktan bulduk.  Ubeyd-i Zâkânî Bazen mum gibi ışıldayıp parla aşk ile  Bazense pervâne gibi yanıp tutuş aşk ile. Ubeyd-i Zâkânî Sen mum sıfatlı olduğun i...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

İTHAF

-1- Bilirsin ben hoyrat severim -Kendi fikrime göre, erkekçe.- Bir ağaç, bur bulut, bir kuş ve biz Ellerin ellerimde, ürkekçe… Veya sen pencerende akşamüzeri, Cigaramı köşebaşında bitiririm. Damalı, büyük mendilimde sana Unutulmaz geceler getiririm. Gür, ferah karanlıklar içinden Bana doğru uzar saçların. Bir büyük rahatlık alır götürür bizi Pırıl pırıl öpüşlerle başlar yarın… Selam, en güzel hasretlerden Selam sana, korkak ve iyi kadın… Ömrüne başlıyan tomurcuk gibi, baharda Aşka, sadık ve neş’eli başladın… Gün söner yıldızlar yanar gecelerden Bir ölümsüz alem başlar senden yana. Selam, ürkek ve sevgili kadın, Selam, sabahsız gecelerden sana… -2- Şimdi ağlayamıyorum da kötüsü Gözlerim dolduğu halde bazı bazı. İçim götürmiyerek seyrediyorum, Sağ tarafı boş kalan yatağımızı. Bir şeyler akıyor ömrüm içinden, Ufak tefek, süt beyaz, kan kırmızı… Ben seni arıyorum rüyalarımda Geceler içinde bir yıldız, bir yıldızı. Bir perişan haldeyim sen gideli, Sorma, Bekir Efendinin kızı… -3- Zaman sevd...

NOTLAR DÜŞTÜK YETİM GÖVDELERİMİZE

1. hele bir söz eyle sevdadan  yıkılan yerlerimi sonra gösteririm  çağıl çağıl akan ırmakların vardı ya  sessizliğin/albenili düşüveren gözpınarlarına.  salt hüzün iklimiydi yeşil'de yaşanan  alsın götürsündü kırkikindiler dökülen saçlarımızı. bir vakitler yüreğimize türkülenen yemen'di bilirsin  şimdi dağlar oldu gurbetlik, delik delik delinen dağlar. bilmek yetmiyor ayrılığı  bir gurbeti bilmek yetmiyor. 2.  gecenin koyu ayazında bozbulanık seni götürür nilüfer  seni ve umutlarımı. 3. hüznün yapraklarını döktüğü o sonyazda  emirsultan'da gök ağladı, biz ağladık  ağladık incelikle bir tesbihe dizerken yüreklerimizi.  sonra sığındık anılarımızın yazılmamış bölümlerine  yetim gövdelerimize notlar düştük acının haritasından. bakışlarımızda koyu ümitsizlik ummanı dolanırdı  ay dolanırdı gökyüzünde karanlığı bölerek. 4. üzünçlerimizin ıssız yerlerinde martılar ölsündü  deniz kabarsındı hep sussundu rodrigo üsküdar ka...

Fırtına Habercisinin Türküsü

Rüzgâr, beyaz denizin geniş düzlüğü üzerinde kara bulutları topluyor Deniz ve bulutlar arasında, gururla açılmış bir kanat uçuyor Fırtına habercisi sanki siyah bir şimşek gibi Bazen bir kanadı dalgalara değmiş, bazen de bulutlara doğru atılmış bir ok gibi Fırtına habercisi haykırıyor Bulut ise mutlulukla kuşun korkusuz çığlığını dinliyor Bu sesin içerisinde, fırtınanın sesi, gazabın gücü ve hevesin kıvılcımı vardır Bulutlar bu çığlığın içindeki galibiyete olan tam inancın sesini dinliyorlardır Dalgıç kuşları da fırtınanın önünde inliyorlar Denizin üzerinde sakinlik için kanat çırpıyorlar Kendi korkularını ise suyun derinliklerine gizlemeye hazırdırlar Yaşamın tadından habersiz inliyor [bu] dalgıç kuşları Gök gürültüsünün gümbürtüsü korkutuyor onları Aptal penguense semirmiş vücudunu korkarak gizliyor kayalıklarda Sadece gururlu fırtına habercisidir Özgürce ve cesaretle uçar kabarmış denizin yukarısında Daha da kararmış ve ağırlaşmış bulutlar alçalıyor denize doğru Dalgalarsa şarkı söyl...

HERKES, OLABİLDİĞİNCE KENDİ SESİNİ BULMALI VE HAYATA CEVAP VERMELİ

Depresyon durduk yere gökten düşmez. Bazen de kişinin kendi ihtiyaçlarını, düşüncelerini, hele de öfkesini bastırmasının bedelidir. Niçin? Bir ilişkiyi ayakta tutmak için. İnsan, bağını korumak için sesini kısar. Kısılan ses zamanla koca bir benlik kaybına dönüşür. Dışarıya uyumlu, kibar, fedakâr bir yüz gösterirken içeride bambaşka biri birikir. Kırgın, görünmez, hiç konuşamamış bir gerçek benlik. Hiç itiraz edememiş. Kendi hikayesini anlatamamış. Yani dışarıdan gördüğümüz o sakinlik çoğu zaman sağlığın değil, sorunun ta kendisidir. Üstelik bu hep kişisel bir tercih de değildir. Çoğu zaman “iyi insan, özverili insan, herkesi memnun eden insan” olmamız beklenir ve sessizlik bize bu rolün sessizce ödettiği faturadır. Bu sessizlik bir kader değil. Çoğu zaman bir kişilik özelliği bile değil, sadece hayatta kalmak için bulunmuş bir yol. Küçükken sevgiyi kaybetmemek, incinmemek için gerçek duygularımızı bastırmayı öğreniriz; uysal bir cephe kurarız. Sorun şu ki o cephe bir süre sonra bizim ...