Ana içeriğe atla

Eyvallah Üzerine

   Kültürlerin ortaya çıkışında dilin etkisi aksi iddia edilmeyecek bir  gerçektir. Lisan ile sembolize edilen sözler, kelimeler, kavramlar; maddi ve manevi birikimin seviyesini, kalitesini ortaya çıkarır. Ve yine hiç şüphesiz sözcüklerin yüklendiği manayı kavramak, o lisanın mefkûresini ve  ıstılahatını anlamaktan geçmektedir. Bu anlayıştan tecrit edilerek sarf edilen terimler ya kısır ifadelerde hapsolunup kalmış, yada maksadının  dışına telakki edilir bir hale bürünmüştür.  Halbuki tabiatı icabı dil, canlı ve dinamik bir yapıya sahiptir. Kendisini  doğasına aykırı bambaşka bir kültürün içinde bulan lisan yavaş yavaş  zenginliğini ve canlılığını kaybeder, sudan çıkmış bir balık misali her ne  kadar kalıbı ortada olsa da. Bununla beraber detaylı olarak incelendiğinde  dilin tarihi süreç içerisinde deformasyondan en az etkilenen kısmının mânevîyat alanı olduğu görülür. Zira bu alan kendi kültürel birikimini  ortaya çıkarırken doğrularını aktarmadaki hata kabul etmeme anlayışını da  geliştirmiştir, mâneviyat dünyası ilk bakışta lisanı net ve kesin sınırlarla  çevirip disiplinize eder gibi gözükürse de dili farklı tesirlerin  tahribatından nispeten korumakla kalmayıp, kelimeleri deyimleri mânâ  kesâfetiyle sınırlarının ötesine taşımış latif bir halde aklın hudutlarını  aşan bir hürriyetle buluşturmuştur. Herhangi bir kültüre vakıf olmanın  sadece o kültürün dilini bilmekle olmadığı artık herkesçe malum olan bir  gerçektir. Belki o dilin toplumun dimağında veya tahayyülünde çağrıştırdığı  mefhum ve mefkûreyi kavramakla bu mümkün olabilir. Bunun yolu da o kültürün beslendiği kaynak unsurları (din gibi,tarih gibi) çok iyi bilmekten geçer. İşte tasavvuf hem inancın hem de bu itikâdi anlayışın ma'kes bulduğu  cemiyetin renklerini devamlı irşad ekseninde taze tutmaya çalıştığından, en  önemli anlaşma unsuru olan dile çok ehemmiyet vermiştir.

   Tabiri caizse bir  söz saltanatı kurmuş ve bunu herkesçe güzelliği teslim edilen eserleriyle de  ortaya koymuştur. İnsanı beka âleminin iklimine sevk eden bu eserler inancın  ve ilahi aşkın tohumlarından kökleşerek insan mefkûresinin ufkunu saran bir  bereketli ağaç gibi her dalında her meyvesinde kendi özüne işaret eden bir  haldedir adeta. Muhabbet tohumlarını barındırabilecek bereketli kalp  toprağına sahip talipleriyle ta günümüze kadar dinamizmini hayatiyetini ve güzelliğini devam ettire gelen bu lisanî anlayış, zamanları mekanları hatta kalpleri ve ruhları aynı sevgi etrafında birleştirerek latif bir hale bürünmüştür. İnşallah biz bu yazı dizisinde tasavvufî kültürün tabirlerini  kavram ve sembollerini siz okurlarımızla paylaşacağız. İlk sayımızda sıkça  duyduğumuz bir sözle başlamak daha isabetli olur düşüncesiyle "Eyvallah"  tabirine dikkat çekmek istedik. Eyvallah; çoğu kimseler tarafından yerli yersiz, gelişi güzel kullanılmasına rağmen yine de işitildiğinde veya söylendiğinde ruhlara serinlik ve rahatlama bahşeden tılsımlı bir söz.

 Söz ola kestire başı.
 Söz ola kese savaşı

 diye koca Âşık Yunus'un ifade buyurduğu kabilden asık çehreleri mütebessim  kılabilecek hatta yerinde sarf edildiğinde fitneyi fesadı bir anda kesebilecek bir söz Eyvallah. Günlük hayatımız da ve tasavvufî hayatın  pratiğinde sıkça söylenilmekte olan eyvallah'a öyle eyvallah deyiverip  geçmemelidir. Mânevî terbiyeyi insani hayatta nakış nakış işleyen ve inceleyen tasavvuf, bu hassasiyeti konuşma üslûbunda da göstermiştir.

   Bu sözün mânevî derinliklerine dalmadan evvel, şöyle bir lügat ve gramer  yapısına göz atalım.  Eyvallah, üç ayrı kelimeden oluşan Arapça bir cümle. "Ey-iy",   "vallahî"...hemen ifade edelim ki Osmanlıca günümüzdeki körü körüne  taklitçilik gibi başka kültürün materyallerini aynen alıp yamamamıştır.

   Kültürler arası tabii etkileşim sürecini kendi bünyesinde hazmetmiş, Osmanlı  kimliğiyle onları Türkçeleştirmiştir. Sözgelimi birçok Arapça kökenli  kelimeyi Osmanlı öyle kullanmıştır ki, Arapça konuşan birisi o kelimeyi  bizim anladığımız mana ile asla anlayamaz. Ancak Osmanlı Türkçesi'ni bilmesi  icap eder. Yani lafız aynı olsa da anlaşılan manalar farklıdır.
 
   Kaldığımız  yere tekrar dönersek ey veya -iy, Evet, tabi gibi anlamlara gelir.

   Bilhassa vavla beraber kullanıldığında şüphesiz evet dilimizde ki ifadesiyle  aynen öyle, tastamam gibi manaları içine almaktadır. Tamam peki manasına  pratik Arapça'da hali hazırda eyva şeklinde söylenişine halkımız aşinadır.

   Bazen ayvaa olarak müstehzi bir edayla fevkalade kötü taklitlerini de  duyduğumuz bu kelam esasında Allah lafzı düşünülerek bizdeki eyvallah'ın  Araplardaki söyleme tarzıdır. "ve" harfine gelince. Sadece gramer açısından  incelendiğinde en az on iki ayrı işlevi olan bu harfi, kültürel boyutuyla  ciltlerle kitapla ifade etmek mümkün. Bu tabirde geçen vav için çeşitli fikirler öne sürülmüş. Bazıları cevabı kuvvetlendirmek için bazıları da  yemin manası için kullanıldığını öne sürmüşlerse de, maiyyet yani beraberlik  bildirmek için kullanıldığı fikri ağır basmıştır. İkinci kelime olan Allah ki daha çok lafzatullah şeklinde ifade edilir. Cenab-ı Hakkın yüzlerce ismi olmasına rağmen Allah ismi gibisi yoktur. Çünkü Zât-ı Ehadiyyetin kendisini tesmiye ettiği isimdir. Öyle bir zat ismi ki, semavi kitap ta beyan edilen bu isim etimolojik olarak bile incelense, eşi benzeri olamayan bir kelime olarak kalmayıp, ayrıca ikiliği ve çoğulluğu kabul etmeyen bir yapıya  sahiptir. Yani her haliyle tek bir isimdir. Bu ismin gramer yapısını incelemektense, bizdeki çağrıştırdığı manayı düşünmekle siz kıymetli  okurlarımızı baş başa bırakmak isteriz. Sadece içinde geçen lafzatullah bile  eyvallah'ın aleladekullanılmamasına yeter bir sebeptir.

   Beklide gündelik  Arapça'da eyvaa olarak ifade edilmesi bundan kaynaklanıyordur.  Söz söylemek, konuşmak, icraata nispetle (gerçi konuşmakta bir icra  şeklidir) kolaydır. Amma buna rağmen konuşmak, hele yerli yerince konuşmak  hiç de kolay bir iş değildir. Hele ki bizlerin köklü ve geniş bir kültürün  varisi olduğumuzu göz önüne alırsak bu daha da titizlik ister. Aman efendim  siz böyle anlatıyorsunuz da yani başka bir şey kalmadı da işlenecek bir  eyvallah mı kaldı diye sorulabilir. Buna da eyvallah.

   Zaten biz nazar-ı  dikkatleri yaygın ve gözümüzün önünde olduğu halde fark edemediğimiz önem  vermediğimiz değerlere çekmeye çalışıyoruz. Ekseriya derviş keşkülünden bu tür şeyler çıkar zaten. Eyvallah'ın yukarıda geçen manasıyla beraber  tasavvuftaki ıstılâhî sahasını mülahaza edersek bu gerçek daha bariz bir hal alacaktır. Hakla kabul ettik, haktandır manasını ihtiva ettiğinden eyvallah, sufîyyede hemen hemen her halde zikredilir, bir virddir adeta.

   Her tecelli  eden, madem ki Cenab-ı Hakk'ın takdiri ve muradıyladır, o halde hakla kabul  ettik "eyvallah". Şu anda anlayabildiğime, yahut sonra idrak edeceğim irfana  şimdiden eyvallah. Güzel çirkin diye tavsif ettiğimiz velakin hepsinde gizli  ve aşikar olan hikmete gördüğüm görmediğim esrar-ı ilahiyeye eyvallah. Bir  kıssa anlatılır.

   Eyvallahı meşhur bir derviş baba, mahallesindeki  kahvehanenin önünden geçiyormuş, orada bulunanlardan biri bizim derviş  babayı işaret ederek;

"Bu adam var ya bu adam, başına ne gelirse gelsin ne  görürse görsün eyvallah Allah'tandır deyip geçer" demiş.

Kahvehaneye yeni yeni alışan çaylaklardan biri de

"Yani ben şimdi şu ensesi kalın kocaman  adama bu çelimsiz halimle gidip bir tokat atsam Allah'tandır deyip eyvallah mı edecek" demiş.

"Ne zannettin" demiş diğeri.

Adamın merakı etrafın  tezahüratıyla pekişince denemeye karar vermiş. Usulcacık derviş babanın arkasına kadar yaklaşmış. Birdenbire zıplayarak dev cüssenin taşıdığı kafanın ense köküne şamarı yapıştırmış. Boyu yetmediğinden olacak elinin  ayarı da bir hayli kaçmış. Tokadın sesi yankılanırken hazret hışımla  arkasına dönmüş. Korkudan dizlerin bağı çözülen acemi çaylak güç bela
"Baba erenler Allah'tan Allah'tan" demiş, amma tesir edeceğine ihtimal vermez ve  hayatından ümid keser haldeymiş ki, baba erenler

"Korkma korkma, Hak'tan  olduğunu biliyorum" demiş ve
"Ben, hangi yezidi musallat etti diye bakıyorum" demiş.

   Fıkra bir yana anlaşılan her makamın, her derecatın her  derekatın kendine göre bir eyvallahı var. Ve olmalıdır da.

  Eyvallahın ruhuna nüfuz edebilir içine samimi bir tasdik havası barındığını  fark edebiliriz. Samimi içten kabulleniş ancak muhabbetle olur. Zaten din de, bu muhabbetin tesiri içindir. Öteki türlü, inanç sistemini sadece bir  dizi ameller olarak algılamak ki menzile yani o rızaya asla ulaştıramaz.  İkilik de burada başlar bu muhabbet olmazsa her muhatap kalınan emrinde o  bir sen olmuş olur ki, kişi bu durumda ibadet ederken ikilikten kurtulamaz.  Halbuki muhabbetle teslimiyet gerçek birliği sağlar. Eyvallah böyle bir  halin nişanesidir. Bu mefhumu ile alakalı Kitap'tan ve sünnetten pek çok  örnek vardır.

   Mesela Bakara sûresinde anlatılan Hz. Mûsâ (a.s.)'ın kıssasında; Hz. Mûsâ (a.s) kavmine Hz. Allah'ın bir inek kes emri verdiğini söylediğinde onlar

"Sen bizimle alay mı ediyorsun" diye karşılık verirler. Mûsâ (a.s)'ın işin ciddi olduğunu belirtmesi de ikna olmalarına yetmez.

"Bu ineği bize anlat,  rengi nedir neye benziyor, şöyle mi böyle mi?" gibi sorularla işi yapmamak için kırk dereden su getirirler. Maide sûresindeki kıssaya göre ise bu önce  Allah'tan doymak için rızk nimet isterler, kendileri kudret helvası ve  bıldırcın eti ile nimetlendirilmeleri ve bu mucize karşısında sayısız hamd ü  sena edip Hak Teala'ya şükredecekleri yerde, bu sofrada soğan, sarımsak yok  diyerek onda bile kusur bulurlar. Yani anlaşılan ne emirlere karşı, ne de nimetlere karşı eyvallah diyerek bir teslimiyet göstermezler. Zaten bu gibi  hususlarda çok fazla itiraz etmelerinden dolayı Cenab-ı Hakk'ın Yahudi  şeriatını çok ağır kıldığını söylemişlerdir. Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadis-i  şeriflerde geçen bu ve benzeri misaller tecellileri eyvallahla  kabullenemeyişin Mevlâsı ile kulu arasındaki muhabbet bağını nasıl kopma  noktasına getirdiğini ibretle göstermektedir. Dînî kaynaklarda ve  kültürümüzde ahlaki güzellikte numune teşkil edebilecek âbidevî  şahsiyetlerin hep eyvallahın o tasdiki ruhuna ermeleriyle bu derecelere nail  olduklarına işaret vardır.

Bendeniz ihtiyarların sohbetlerinden hatırladığım bir latifeyi sizlere nakledeyim. Güya büyük şeytan askerlerini toplamış.  Rapor alıp yeni vazifeler veriyormuş. Bu esnada yoldan çıkartamadıkları bir  zahidin durumu görülmüş. Şeytan çok güvendiği yeni birini görevlendirmiş. O  da insan suretinde bu zahide gelmiş. Hatta zekasıyla arkadaşlık kurmayı bir  şekilde becermiş. Başlamışlar beraber gezip tozmaya. Ama şeytan durur mu, durmaz. Yavaş yavaş huysuzluk yapmaya, muhalefet ederek sürtüşmeye gayretle  hep tartışma çıkartacak zemin hazırlıyor, zahid sağa gitse sola gidelim,  oturalım dese kalkalım diye itiraz ediyormuş.Gelin görün ki bizim zahid  eyvallah veya pekala eyvallah dediğinden bir türlü niza çıkmıyormuş. Bu halden iyice sıkılan şeytan dayanamayıp esas suretine dönerek "eeeeh sen  nasıl edeceksin be adam, sende fısk-ı fücura kabiliyet yok ki azdırayım"  diyerek savuşup gitmiş. Belki bu, işin latifesi. Ama fevkalâde düşündürücü.  İnsan birçok musibete ben belasından, çekişmekten dolayı uğramız mı?. Başka  bir ifadeyle inayet-i Hak'la, halkla yaşamayı kendisine şiar edinerek  eyvallahı vird edinen kolay kolay gaflete hırsla kavgaya düşer mi?.  Adım adım benlikten kurtulmaya basamak olan Eyvallah, hak suretinde bâtılın  ayrılmasına vesile olduğu gibi, haktan ve hak ilminden ayrı düşmeye de lâzım  bir virddi. Kişi böylesi bir hakikat rehberine erişirse, eyvallaha iyi  tutunmalı der sofiler. Hz. Mûsâ (a.s.)'ın Cenâb-ı Hızır ile olan arkadaşlığı bu mevzuya pek güzel misal teşkil eder.

 Bir zata sormuşlar. Her şeye  eyvallah, peki gafilin gafletine de mi eyvallah? Cevaben, "Gaflete eyvallahımız yoktur, fakat gafil bir kimse gördüğünde, bu benim halim de  olabilirdi, ama Cenâb-ı Hak şu an beni muhafaza etti diye tefekkür edersin.  Ve ibretle eyvallah dersin" demiş. "Peki, yanlış olan şeyi nasıl  düzelteceğiz?" diye sormuşlar. O zat devamla, "Kendi acizliğini hatırına  getirerek karşısındakini ikna etmen daha kolay olur, sen kendi egonu aradan  çıkarırsın, böylece sözünün tesiri olur" diye cevaplamış. Cenâb-ı Pir Mevlana Celaleddin-i Rumi (kds)'nin oğlu Sultan Veled, şahane  bir beytinde bu güzellikleri özetlemiş.

 "Bize ne irs-ı peder, ne servet ü ne cah kalmıştır,
 Şuûr-ı hikmete karşı bir Eyvallah kalmıştır"

 (Bizlere babamızdan maddi bir miras, büyük bir servet ve makam kalmadı.
 Bizlere kalan (bunlardan çok daha kıymetli, bizleri evvelkilerin mevkiine  erdiren) Hakk'ın hikmet tecellilerini eyvallahla karşılama hali kalmıştır)

Kuru kuruya taklit etmekle değil sözün hakikatini idrak ederek söylenmelidir eyvallah. Sadece taklitle bu sözler söylenirse, folklorik motif olarak kalmaktan öteye geçemez. Daima gözle, gönülle; hakkı, hakikati, sezinlemeye gayret etmekle, yakınlığa etmek isteyişin eseri olursa bu durumda adım adım benlikten kurtulmaya vesiledir eyvallah. Taklidimizin tahkike erdirilmesi niyazı ile...

M. Fatih Çıtlak

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...