Ana içeriğe atla

Eyvallah Üzerine

   Kültürlerin ortaya çıkışında dilin etkisi aksi iddia edilmeyecek bir  gerçektir. Lisan ile sembolize edilen sözler, kelimeler, kavramlar; maddi ve manevi birikimin seviyesini, kalitesini ortaya çıkarır. Ve yine hiç şüphesiz sözcüklerin yüklendiği manayı kavramak, o lisanın mefkûresini ve  ıstılahatını anlamaktan geçmektedir. Bu anlayıştan tecrit edilerek sarf edilen terimler ya kısır ifadelerde hapsolunup kalmış, yada maksadının  dışına telakki edilir bir hale bürünmüştür.  Halbuki tabiatı icabı dil, canlı ve dinamik bir yapıya sahiptir. Kendisini  doğasına aykırı bambaşka bir kültürün içinde bulan lisan yavaş yavaş  zenginliğini ve canlılığını kaybeder, sudan çıkmış bir balık misali her ne  kadar kalıbı ortada olsa da. Bununla beraber detaylı olarak incelendiğinde  dilin tarihi süreç içerisinde deformasyondan en az etkilenen kısmının mânevîyat alanı olduğu görülür. Zira bu alan kendi kültürel birikimini  ortaya çıkarırken doğrularını aktarmadaki hata kabul etmeme anlayışını da  geliştirmiştir, mâneviyat dünyası ilk bakışta lisanı net ve kesin sınırlarla  çevirip disiplinize eder gibi gözükürse de dili farklı tesirlerin  tahribatından nispeten korumakla kalmayıp, kelimeleri deyimleri mânâ  kesâfetiyle sınırlarının ötesine taşımış latif bir halde aklın hudutlarını  aşan bir hürriyetle buluşturmuştur. Herhangi bir kültüre vakıf olmanın  sadece o kültürün dilini bilmekle olmadığı artık herkesçe malum olan bir  gerçektir. Belki o dilin toplumun dimağında veya tahayyülünde çağrıştırdığı  mefhum ve mefkûreyi kavramakla bu mümkün olabilir. Bunun yolu da o kültürün beslendiği kaynak unsurları (din gibi,tarih gibi) çok iyi bilmekten geçer. İşte tasavvuf hem inancın hem de bu itikâdi anlayışın ma'kes bulduğu  cemiyetin renklerini devamlı irşad ekseninde taze tutmaya çalıştığından, en  önemli anlaşma unsuru olan dile çok ehemmiyet vermiştir.

   Tabiri caizse bir  söz saltanatı kurmuş ve bunu herkesçe güzelliği teslim edilen eserleriyle de  ortaya koymuştur. İnsanı beka âleminin iklimine sevk eden bu eserler inancın  ve ilahi aşkın tohumlarından kökleşerek insan mefkûresinin ufkunu saran bir  bereketli ağaç gibi her dalında her meyvesinde kendi özüne işaret eden bir  haldedir adeta. Muhabbet tohumlarını barındırabilecek bereketli kalp  toprağına sahip talipleriyle ta günümüze kadar dinamizmini hayatiyetini ve güzelliğini devam ettire gelen bu lisanî anlayış, zamanları mekanları hatta kalpleri ve ruhları aynı sevgi etrafında birleştirerek latif bir hale bürünmüştür. İnşallah biz bu yazı dizisinde tasavvufî kültürün tabirlerini  kavram ve sembollerini siz okurlarımızla paylaşacağız. İlk sayımızda sıkça  duyduğumuz bir sözle başlamak daha isabetli olur düşüncesiyle "Eyvallah"  tabirine dikkat çekmek istedik. Eyvallah; çoğu kimseler tarafından yerli yersiz, gelişi güzel kullanılmasına rağmen yine de işitildiğinde veya söylendiğinde ruhlara serinlik ve rahatlama bahşeden tılsımlı bir söz.

 Söz ola kestire başı.
 Söz ola kese savaşı

 diye koca Âşık Yunus'un ifade buyurduğu kabilden asık çehreleri mütebessim  kılabilecek hatta yerinde sarf edildiğinde fitneyi fesadı bir anda kesebilecek bir söz Eyvallah. Günlük hayatımız da ve tasavvufî hayatın  pratiğinde sıkça söylenilmekte olan eyvallah'a öyle eyvallah deyiverip  geçmemelidir. Mânevî terbiyeyi insani hayatta nakış nakış işleyen ve inceleyen tasavvuf, bu hassasiyeti konuşma üslûbunda da göstermiştir.

   Bu sözün mânevî derinliklerine dalmadan evvel, şöyle bir lügat ve gramer  yapısına göz atalım.  Eyvallah, üç ayrı kelimeden oluşan Arapça bir cümle. "Ey-iy",   "vallahî"...hemen ifade edelim ki Osmanlıca günümüzdeki körü körüne  taklitçilik gibi başka kültürün materyallerini aynen alıp yamamamıştır.

   Kültürler arası tabii etkileşim sürecini kendi bünyesinde hazmetmiş, Osmanlı  kimliğiyle onları Türkçeleştirmiştir. Sözgelimi birçok Arapça kökenli  kelimeyi Osmanlı öyle kullanmıştır ki, Arapça konuşan birisi o kelimeyi  bizim anladığımız mana ile asla anlayamaz. Ancak Osmanlı Türkçesi'ni bilmesi  icap eder. Yani lafız aynı olsa da anlaşılan manalar farklıdır.
 
   Kaldığımız  yere tekrar dönersek ey veya -iy, Evet, tabi gibi anlamlara gelir.

   Bilhassa vavla beraber kullanıldığında şüphesiz evet dilimizde ki ifadesiyle  aynen öyle, tastamam gibi manaları içine almaktadır. Tamam peki manasına  pratik Arapça'da hali hazırda eyva şeklinde söylenişine halkımız aşinadır.

   Bazen ayvaa olarak müstehzi bir edayla fevkalade kötü taklitlerini de  duyduğumuz bu kelam esasında Allah lafzı düşünülerek bizdeki eyvallah'ın  Araplardaki söyleme tarzıdır. "ve" harfine gelince. Sadece gramer açısından  incelendiğinde en az on iki ayrı işlevi olan bu harfi, kültürel boyutuyla  ciltlerle kitapla ifade etmek mümkün. Bu tabirde geçen vav için çeşitli fikirler öne sürülmüş. Bazıları cevabı kuvvetlendirmek için bazıları da  yemin manası için kullanıldığını öne sürmüşlerse de, maiyyet yani beraberlik  bildirmek için kullanıldığı fikri ağır basmıştır. İkinci kelime olan Allah ki daha çok lafzatullah şeklinde ifade edilir. Cenab-ı Hakkın yüzlerce ismi olmasına rağmen Allah ismi gibisi yoktur. Çünkü Zât-ı Ehadiyyetin kendisini tesmiye ettiği isimdir. Öyle bir zat ismi ki, semavi kitap ta beyan edilen bu isim etimolojik olarak bile incelense, eşi benzeri olamayan bir kelime olarak kalmayıp, ayrıca ikiliği ve çoğulluğu kabul etmeyen bir yapıya  sahiptir. Yani her haliyle tek bir isimdir. Bu ismin gramer yapısını incelemektense, bizdeki çağrıştırdığı manayı düşünmekle siz kıymetli  okurlarımızı baş başa bırakmak isteriz. Sadece içinde geçen lafzatullah bile  eyvallah'ın aleladekullanılmamasına yeter bir sebeptir.

   Beklide gündelik  Arapça'da eyvaa olarak ifade edilmesi bundan kaynaklanıyordur.  Söz söylemek, konuşmak, icraata nispetle (gerçi konuşmakta bir icra  şeklidir) kolaydır. Amma buna rağmen konuşmak, hele yerli yerince konuşmak  hiç de kolay bir iş değildir. Hele ki bizlerin köklü ve geniş bir kültürün  varisi olduğumuzu göz önüne alırsak bu daha da titizlik ister. Aman efendim  siz böyle anlatıyorsunuz da yani başka bir şey kalmadı da işlenecek bir  eyvallah mı kaldı diye sorulabilir. Buna da eyvallah.

   Zaten biz nazar-ı  dikkatleri yaygın ve gözümüzün önünde olduğu halde fark edemediğimiz önem  vermediğimiz değerlere çekmeye çalışıyoruz. Ekseriya derviş keşkülünden bu tür şeyler çıkar zaten. Eyvallah'ın yukarıda geçen manasıyla beraber  tasavvuftaki ıstılâhî sahasını mülahaza edersek bu gerçek daha bariz bir hal alacaktır. Hakla kabul ettik, haktandır manasını ihtiva ettiğinden eyvallah, sufîyyede hemen hemen her halde zikredilir, bir virddir adeta.

   Her tecelli  eden, madem ki Cenab-ı Hakk'ın takdiri ve muradıyladır, o halde hakla kabul  ettik "eyvallah". Şu anda anlayabildiğime, yahut sonra idrak edeceğim irfana  şimdiden eyvallah. Güzel çirkin diye tavsif ettiğimiz velakin hepsinde gizli  ve aşikar olan hikmete gördüğüm görmediğim esrar-ı ilahiyeye eyvallah. Bir  kıssa anlatılır.

   Eyvallahı meşhur bir derviş baba, mahallesindeki  kahvehanenin önünden geçiyormuş, orada bulunanlardan biri bizim derviş  babayı işaret ederek;

"Bu adam var ya bu adam, başına ne gelirse gelsin ne  görürse görsün eyvallah Allah'tandır deyip geçer" demiş.

Kahvehaneye yeni yeni alışan çaylaklardan biri de

"Yani ben şimdi şu ensesi kalın kocaman  adama bu çelimsiz halimle gidip bir tokat atsam Allah'tandır deyip eyvallah mı edecek" demiş.

"Ne zannettin" demiş diğeri.

Adamın merakı etrafın  tezahüratıyla pekişince denemeye karar vermiş. Usulcacık derviş babanın arkasına kadar yaklaşmış. Birdenbire zıplayarak dev cüssenin taşıdığı kafanın ense köküne şamarı yapıştırmış. Boyu yetmediğinden olacak elinin  ayarı da bir hayli kaçmış. Tokadın sesi yankılanırken hazret hışımla  arkasına dönmüş. Korkudan dizlerin bağı çözülen acemi çaylak güç bela
"Baba erenler Allah'tan Allah'tan" demiş, amma tesir edeceğine ihtimal vermez ve  hayatından ümid keser haldeymiş ki, baba erenler

"Korkma korkma, Hak'tan  olduğunu biliyorum" demiş ve
"Ben, hangi yezidi musallat etti diye bakıyorum" demiş.

   Fıkra bir yana anlaşılan her makamın, her derecatın her  derekatın kendine göre bir eyvallahı var. Ve olmalıdır da.

  Eyvallahın ruhuna nüfuz edebilir içine samimi bir tasdik havası barındığını  fark edebiliriz. Samimi içten kabulleniş ancak muhabbetle olur. Zaten din de, bu muhabbetin tesiri içindir. Öteki türlü, inanç sistemini sadece bir  dizi ameller olarak algılamak ki menzile yani o rızaya asla ulaştıramaz.  İkilik de burada başlar bu muhabbet olmazsa her muhatap kalınan emrinde o  bir sen olmuş olur ki, kişi bu durumda ibadet ederken ikilikten kurtulamaz.  Halbuki muhabbetle teslimiyet gerçek birliği sağlar. Eyvallah böyle bir  halin nişanesidir. Bu mefhumu ile alakalı Kitap'tan ve sünnetten pek çok  örnek vardır.

   Mesela Bakara sûresinde anlatılan Hz. Mûsâ (a.s.)'ın kıssasında; Hz. Mûsâ (a.s) kavmine Hz. Allah'ın bir inek kes emri verdiğini söylediğinde onlar

"Sen bizimle alay mı ediyorsun" diye karşılık verirler. Mûsâ (a.s)'ın işin ciddi olduğunu belirtmesi de ikna olmalarına yetmez.

"Bu ineği bize anlat,  rengi nedir neye benziyor, şöyle mi böyle mi?" gibi sorularla işi yapmamak için kırk dereden su getirirler. Maide sûresindeki kıssaya göre ise bu önce  Allah'tan doymak için rızk nimet isterler, kendileri kudret helvası ve  bıldırcın eti ile nimetlendirilmeleri ve bu mucize karşısında sayısız hamd ü  sena edip Hak Teala'ya şükredecekleri yerde, bu sofrada soğan, sarımsak yok  diyerek onda bile kusur bulurlar. Yani anlaşılan ne emirlere karşı, ne de nimetlere karşı eyvallah diyerek bir teslimiyet göstermezler. Zaten bu gibi  hususlarda çok fazla itiraz etmelerinden dolayı Cenab-ı Hakk'ın Yahudi  şeriatını çok ağır kıldığını söylemişlerdir. Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadis-i  şeriflerde geçen bu ve benzeri misaller tecellileri eyvallahla  kabullenemeyişin Mevlâsı ile kulu arasındaki muhabbet bağını nasıl kopma  noktasına getirdiğini ibretle göstermektedir. Dînî kaynaklarda ve  kültürümüzde ahlaki güzellikte numune teşkil edebilecek âbidevî  şahsiyetlerin hep eyvallahın o tasdiki ruhuna ermeleriyle bu derecelere nail  olduklarına işaret vardır.

Bendeniz ihtiyarların sohbetlerinden hatırladığım bir latifeyi sizlere nakledeyim. Güya büyük şeytan askerlerini toplamış.  Rapor alıp yeni vazifeler veriyormuş. Bu esnada yoldan çıkartamadıkları bir  zahidin durumu görülmüş. Şeytan çok güvendiği yeni birini görevlendirmiş. O  da insan suretinde bu zahide gelmiş. Hatta zekasıyla arkadaşlık kurmayı bir  şekilde becermiş. Başlamışlar beraber gezip tozmaya. Ama şeytan durur mu, durmaz. Yavaş yavaş huysuzluk yapmaya, muhalefet ederek sürtüşmeye gayretle  hep tartışma çıkartacak zemin hazırlıyor, zahid sağa gitse sola gidelim,  oturalım dese kalkalım diye itiraz ediyormuş.Gelin görün ki bizim zahid  eyvallah veya pekala eyvallah dediğinden bir türlü niza çıkmıyormuş. Bu halden iyice sıkılan şeytan dayanamayıp esas suretine dönerek "eeeeh sen  nasıl edeceksin be adam, sende fısk-ı fücura kabiliyet yok ki azdırayım"  diyerek savuşup gitmiş. Belki bu, işin latifesi. Ama fevkalâde düşündürücü.  İnsan birçok musibete ben belasından, çekişmekten dolayı uğramız mı?. Başka  bir ifadeyle inayet-i Hak'la, halkla yaşamayı kendisine şiar edinerek  eyvallahı vird edinen kolay kolay gaflete hırsla kavgaya düşer mi?.  Adım adım benlikten kurtulmaya basamak olan Eyvallah, hak suretinde bâtılın  ayrılmasına vesile olduğu gibi, haktan ve hak ilminden ayrı düşmeye de lâzım  bir virddi. Kişi böylesi bir hakikat rehberine erişirse, eyvallaha iyi  tutunmalı der sofiler. Hz. Mûsâ (a.s.)'ın Cenâb-ı Hızır ile olan arkadaşlığı bu mevzuya pek güzel misal teşkil eder.

 Bir zata sormuşlar. Her şeye  eyvallah, peki gafilin gafletine de mi eyvallah? Cevaben, "Gaflete eyvallahımız yoktur, fakat gafil bir kimse gördüğünde, bu benim halim de  olabilirdi, ama Cenâb-ı Hak şu an beni muhafaza etti diye tefekkür edersin.  Ve ibretle eyvallah dersin" demiş. "Peki, yanlış olan şeyi nasıl  düzelteceğiz?" diye sormuşlar. O zat devamla, "Kendi acizliğini hatırına  getirerek karşısındakini ikna etmen daha kolay olur, sen kendi egonu aradan  çıkarırsın, böylece sözünün tesiri olur" diye cevaplamış. Cenâb-ı Pir Mevlana Celaleddin-i Rumi (kds)'nin oğlu Sultan Veled, şahane  bir beytinde bu güzellikleri özetlemiş.

 "Bize ne irs-ı peder, ne servet ü ne cah kalmıştır,
 Şuûr-ı hikmete karşı bir Eyvallah kalmıştır"

 (Bizlere babamızdan maddi bir miras, büyük bir servet ve makam kalmadı.
 Bizlere kalan (bunlardan çok daha kıymetli, bizleri evvelkilerin mevkiine  erdiren) Hakk'ın hikmet tecellilerini eyvallahla karşılama hali kalmıştır)

Kuru kuruya taklit etmekle değil sözün hakikatini idrak ederek söylenmelidir eyvallah. Sadece taklitle bu sözler söylenirse, folklorik motif olarak kalmaktan öteye geçemez. Daima gözle, gönülle; hakkı, hakikati, sezinlemeye gayret etmekle, yakınlığa etmek isteyişin eseri olursa bu durumda adım adım benlikten kurtulmaya vesiledir eyvallah. Taklidimizin tahkike erdirilmesi niyazı ile...

M. Fatih Çıtlak

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Hâtim Duası

Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap gününün tek hakimidir. (Haydi, öyleyse deyiniz): 'Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.' Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil." "Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere! O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infakta bulunurlar. Hem Sana indirilen kitabı, hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti; mü'minler de. Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler (ve e...

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası

Sahife-i Seccâdiye'den' Yirminci Dua Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. İmanımı, imanın en olgun derecelerine ulaştır. Yakinimi, yakinin en faziletli mertebelerine eriştir. Niyetimi, niyetlerin en iyisine; amelimi, amellerin en güzeline yükselt. Allahım! Lütfunla niyetimi kâmil ve halis eyle. Kesin inancımı sabit kıl, kudretinle benden sadır olan kötülükleri islah eyle. Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. Gönlümün meşgul olmasına neden olan önemli işlerime sen kâfi ol. Beni, yarın sorguya çekeceğin işlerle vazifelendir. Zamanımı, beni yapmam için yarattığın şeylerle geçirmemi sağla. Beni senden başkasına muhtaç eyleme. Bana rızkını genişlet. Beni zenginlerin malına mülküne, makamına ve haşmetine özlemle bakanlardan eyleme. Beni aziz eyle. Beni kibre giriftar eyleme. Kendi kulluğunda bana boyun eğdir. İbadetimi kendini beğenmişlik yüzünden heder eyleme. Benim elimle insanları hayra yönelt. Salih ameller...

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

Francesco Petrarca UZAKTA OLSA DA, UYKUDA AVUTURDU BENİ

249 Qual paura o quando mi torna a mente Nasıl korku duyarım anımsadığımda o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım kadınımı ve yüreğimi onunla! Gene de başka şey yok böyle arzuyla düşündüğüm ve böyle sık. Yeniden görürüm onu kibirsizce dururken güzel kadınlar arasında, bir gül gibi daha değersiz çiçekler arasında, ne neşeli, ne üzgün, çekinen, ama başka dert duymayan biri gibi. Bir yana bırakımıştı her zamanki süslerini, incilerini, taçlarını ve neşeli giysisini, ve gülüşünü, şarkısını ve tatlı zarif sözlerini. Böyle bıraktım hayatımı orada kuşku içinde; şimdi kederli alametler, düşler ve kara düşünceler saldırıyor üzerime, ne olur Allahım yalan olsun hepsi! 250 Solea lontana in sonno consolarme Uzakta olsa da, uykuda avuturdu beni o tatlı melek görünüşüyle kadınım, şimdi korkutup üzüyor beni, ne elemden, ne korkudan sakınabiliyorum kendimi; çünkü sık sık çehresinde görür gibiyim gerçek merhamete karışmış ağır elemi, ve işitir gibiyim şeyleri...

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi

sana her geldiğimde ölüm hissiyle kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi geri veriyorsun hayata beni saçlarımdan ve gözlerimden öperek ayrılığın oğulusun sen ağacın toprakta gördüğüsün seni ben ufalayamam sen ben dağıtamam ben sana hiç kıyamam seni toprak çürütsün ağacın toprakta gördüğüysem bilirim dal ile toprak arasını da Mehmet Can Doğan