Ana içeriğe atla

Ölümle kavga etmekten vazgeçmemiz gerekiyor

Cebini çevirdim.

“Umarım bir gün hastanız olarak karşınıza çıkmam, ama kanser olursam ben de size geleceğim” dedim.

“Kiminle görüşüyorum?” dedi.
Kendimi tanıttım, zannettim ki “Aaaaa” diyecek, hiç oralı olmadı, hatta telefonu kapatmak için fırsat kolladı, sonunda da kibarca röportaj vermek istemediğini söyledi. İyi de, benim de her hafta sizin önünüze bir iş dayamam lazım! Bir de, onu merak ediyordum. Kanserle ilgili bitmez tükenmez sorularım vardı. Kapısına dayandım. Biraz emrivaki oldu tabii, ama kıramadı beni, kapısına gelmiş kadını geri yollayamadı. Dr. Sualp Tansan, Türkiye’nin en iyi onkologlarından biri. Kemoterapi deyince, akla o geliyor. Mehmet Ali Birand’ın da doktoru. Eşi Cemre Birand’a, Amerika’daki hastanelerle yazışırken, “Bize niye soruyorsunuz. Sualp var İstanbul’da ona sorsanıza” dedikleri adam. İsmail Cem, Osman Yağmurdereli, Ufuk Güldemir, Özhan Canaydın hep onun hastalarıydı. Selma Ann Desmond da onun hastası.
İstanbul Tıp fakültesi mezunu. Sonra ABD’ye gidiyor, 10 sene orada kalıyor. Önce Boston Üniversitesi eğitim hastanelerinde iç hastalıkları ihtisası ve medikal onkoloji üst ihtisası yapıyor. Sonra o üniversitelerin kemoterapi kliniğinde direktörlük ve üst ihtisas eğitim koordinatörlüğünü üstleniyor. O kadar şahane işler çıkarıyor ki, çeşitli ödüllere layık görülüyor. Sonra Türkiye’ye geliyor, hiçbir üniversitede kadro bulamıyor. Önce bir merkez sonra bir poliklinik açıyor, o günden bugüne de hasta bakmaya devam ediyor. Ama Sualp Tansan’ın değerini Amerikalılar kadar bilip bilmediğimiz meçhul...

Neden sizden bir röportaj alabilmek için boğazınıza çökmem gerekiyor!

- Çünkü ne zaman röportaj versem başım belaya giriyor. Ben politik biri değilim, lafı evirip çevirmesini bilmiyorum, sonra zarar görüyorum. Ayrıca bizim ülkede, adınız ne kadar çok duyulursa, o kadar fena. Bunu acı bir şekilde öğrenmiş bulunuyorum. Türkiye’ye ilk geldiğim zaman, insanlara faydalı olayım diye kanser konusunda televizyon programı yaptım. Sen misin yapan! Bir kafama domates yemediğim kaldı. Ama madem kapıma kadar geldiniz, buyurun sorun sorularınızı...

Bir süre önce, A ve E vitaminleri konusunda bir tartışma olmuştu...
- Evet. Ben sigara içenlerde, ekstradan alınan A ve E vitaminin, kanser riskini artırabileceğini söylemiştim. Kendi fikrim değildi. Bu konuda yapılan birtakım çalışmaların sonucuydu. Üzerime geldiler ama bir süre sonra haklı olduğum kesinleşti.

Yani sigara içenler, multivitamin almasınlar mı? Gerçekten kanseri tetikliyor mu?
- Evet. Özellikle A vitamini, sigara içenlerde akciğer kanseri riskini yüzde 20 artırıyor. E vitamininin de, kanser artırıcı etkileri ortaya çıktı. Söylemek istediğim şuydu: Sigara içenler, lütfen hap şeklinde vitamin almasın. Bunları ilk söylediğimde, offff kıyamet koptu, “Nereden uyduruyor bunları” dediler. Ama sonra işin gerçeğini öğrendiler.

Siz bir başka tartışmaya daha yol açtınız: “Türkiye’de ilaç firmaları kanserde fazla doz ilkesini savunuyor” dediniz.
- Tam da bu yüzden röportaj vermek istemiyorum! Çünkü öyle demedim. Bakın ne dedim anlatayım: Türkiye’de değil, bütün dünyada ilaç şirketleri, kanser tedavisi üzerinde çalışırken, ilaçların etkili olabilmesi için, “İnsanlara tolere edebilecekleri en yüksek dozu verelim” ilkesini benimsiyor. Benim itiraz ettiğim bu. Bu ilke yanlış. Bazı durumlarda, en düşük etkili dozu belirlemek ve hastaya vermek gerekiyor. Zaten onkoloji, bundan sonra bu yönde gelişecek. Biz yıllarca tersini yaptık. O yüzden kemoterapinin adı kötüye çıktı. Aslında kemoterapi doğru yapılırsa, bu kadar yan etki yaratmaz.

Artık kemoterapi hastaları, eskisine göre daha az hırpalanıyor, öyle değil mi?
- Evet. Çünkü yıllar içinde, kemoterapiyi daha iyi kullanmayı öğrendik. Sonra, destek ilaçlar çok gelişti. Eskiden bulantıyı kesmek için ilaç yoktu, şimdi var. Kan sayımları düşerdi, hastalar mikrop kapardı, şimdi kan yükseltici iğneler var.

GÜNDE BEŞ DOMATES YİYEREK KANSERDEN KURTULMA SAÇMALIĞI

Son yıllarda kanser ve beslenme arasında yakın ilişkiler kuruldu, “Şunu ye kanser olma” ya da “Kanser olduktan sonra, şunu ye iyileş” gibi...
- Bu konuşmalara artık Türk toplumu olarak son vermemiz lazım. “Günde beş domates ye, kanserden kurtulursun!” Böyle bir saçmalık olabilir mi?

Peki pirzolanın yanmış yeri...
- Tamam, laboratuvarlarda, o yanmış yerlerdeki bazı maddelerin, kalın bağırsak hücreleri üzerinde olumsuz etki yaptıkları görülmüş. Ama bu, kansere yol açar mı; bilmiyoruz... Besinle kanserin ilişkisi, çok kesin değil. Ama evet, genel sağlımız için, sağlıklı beslenmek zorundayız.

Sağlıklı derken neyi kastediyorsunuz?
- Bana göre taş devri diyeti... Yani taş devrinden beri yediğimiz şeyler: Et, balık, tavuk, sebze, meyve ve kuruyemişler. On binlerce yıl böyle beslenmişiz. Ama son 100 yılda beslenme alışkanlıklarımız değiştirmişiz. Hayatımıza, ekmek, karbonhidrat, şeker filan girmiş. İyi de organizmamız buna uygun planlanmamış. Peki binlerce yıldır süregelen beslenme alışkanlığımız değişince ne oluyor? Ortaya yeni hastalıklar çıkıyor.

O zaman vejetaryenliği de onaylamıyorsunuz...
- Herkesin kendi tercihi. Ama büyüme çağındaki çocukların et yemesi bence şart. Dokuz yaşındaki kızımla da bunun mücadelesini veriyorum. Hayvanları çok seviyor ve vejetaryen olmak üzere. Yanlış! Büyüme çağındaki çocuklar mutlaka hayvansal protein almalı. Sonra ister yesinler, ister yemesinler. Kadınlara gelince, menopoza girene kadar vejetaryenlerse, sonradan mutlaka demir almaları gerekiyor. Demir eksikliği ciddi bir konu.

Peki veganlar?
- Onlarda da sonradan başka bazı hastalıklar çıkabiliyor. Zaten çoğu sağlık için yapmıyor, felsefi. Benim “Özellikle et yemeli” dediğim bir başka grup da, aktif kemoterapi gören hastalar. Çünkü hayvansal protein almazlarsa, kan sayımları ve genel durumları olumsuz etkilenebiliyor.

Mehmet Ali Birand’a kemoterapi esnasında, et yemeği önerdiğinizi yazdığımda, Amerika’dan bile mail aldım, “Lütfen Mehmet Ali Bey’i uyarın, buradaki doktorlar kesinlikle karşı” diye...
- Herkesin fikri kendine tabii. Ben aktif kemoterapi altındakilere, eti özellikle öneriyorum. 20 yıllık bir gözlemim bu. Hasta büyük yararını görüyor. Kırmızı et olması da gerekmiyor.

Kanserde şeker, etten daha mı zararlı?
- Şeker zararlı. PET tomografi diye bir şey var biliyorsunuz. Şekerin, vücuda alındığında, ilk olarak kanserli hücreye gittiğini en iyi gösteren şey bu PET tomografi. Glikoz verilir verilmez, vücutta nerede kanser varsa, oraya gidiyor. Orada konsantre oluyor. Bu ne demek? Kanserli hücre, şekeri kullanarak, çoğalıyor, büyüyor, kendini yeniliyor demek.

O zaman, az şeker tüketenlerde, kanser riski daha az. Öyle mi?
- Kanser tedavisi esnasında şeker tüketimini azaltmakta büyük yarar var, ben bunu söylüyorum. Yoksa kimseye, “Şeker yemeyin!” demem. Ama ben yemiyorum.

Normal şeker kullanmıyor musunuz?
- Hayır.

Peki ne kullanıyorsunuz?
- Stevia. Güney Amerika kökenli, lifli bir bitki. Eski İnkaların kullandığı bir şey. Türkiye’de de satılıyor. Şeker tadı veriyor. Ama sentetik değil.

Bütün tatlandırıcıların içinde aspartam var, o da zararlı değil mi?
- Sentetik her şey, sonradan yapılmış, insana uymayan şeyler zararlı.

Siz mesela, bu işi köküne kadar bilen biri olarak, kansere yakalanmamak için ne yapıyorsunuz?
- Sağlıklı beslenmeye ve spor yapmaya çalışıyorum. En önemlisi de, erken teşhis için taramalarımı zamanında yaptırıyorum.

Senede bir kere mi yaptırmak gerekiyor?
- Yaşa göre değişiyor. Erkekseniz, 50 yaşından itibaren, prostat kanseri taraması yaptırmanız gerekiyor. Sigara içiyorsanız, mutlaka, düşük radyasyonlu akciğer tomografisi çektirmeniz gerekiyor. Bıraktıktan sonra da, beş sene devam edeceksiniz. Tomografiyle yakalanan akciğer kanserlerinin yüzde 85’i iyileşiyor. Ama kendisi ortaya çıkarsa, ne yazık ki oran sadece yüzde 15. Onun dışında kolonoskopi yaptırıyorum. İnsanların en dikkat etmesi gereken kanser türlerinden biri kolon kanseri. Erkeklerde de, kadınlarda da kolon konseri en yaygın üçüncü tür.

Mehmet Öz yaptırdı ve hayatı kurtuldu.
- Aynen. Yaptırdığı için kanserli kolon polipi teşhis edilebildi. Yaptırmasaydı, bir iki sene sonra işler sarpa sarabilirdi. Kolon kanseri, erken teşhisi en kolay kanser türlerinden biri. Hele polip safhasında yakalarsanız, tedavisi gayet kolay.

EN KÖTÜ HUYLU TÜMÖR BİLE ERKEN TEŞHİSLE İYİLEŞİYOR

Büyük üzüntüler, büyük stresler, kansere davetiye çıkarır mı?
- Tek başına kansere yol açtıklarını düşünmüyorum. Vücudumuzda, her gün, binlerce hücre kanserleşiyor. Vücudun bağışıklık sistemi, bu anormal davranan hücreleri tespit ediyor ve onları yok ediyor. Kanserli hücre, kontrolden çıkmış, kendi başına hareket eden hücre demek. Onları tanıyor bağışıklık sistemi. Ha ama şu var, çok büyük stres altında, bağışıklık sistemi görevini yeterince yapamıyor ve stres altındaki insanlarda kanser hücrelerinin oluşma olasılığı yükseliyor.

Kanserden ‘yırtmış’ birine, “Sen artık hayatı değiştir. O stres ortamına asla dönme” denilebilir mi? Ya da o insanın işine duyduğu tutku, tam tersine kanser tedavisinde işine yarar mı?
- Bence yarar. Ben insanlara mümkün olduğu kadar, sevdiği şeyleri yapmalarını öneriyorum. Devam etsinler işlerine. Hele işiyle, kişiliğiyle, beyniyle yaşayan insanlar için tersi durum kesinlikle olumsuz etki yaratıyor.

Hangi kanser türleri daha ağır, daha vahim?
- Evresine göre değişiyor. En basit kanser bile bir yere sıçrayıp atladıysa, kategori olarak iyileşemez hale gelebiliyor. Öte yanda en kötü huylu tümör, erken aşamada yakalanabilirse iyileşebiliyor.

Bu işin şahikası, pankreas kanseri mi?
- En önemli, en zor kanserlerden biri. Erken teşhisi de en zor kanserlerin başında geliyor. Pankreas kanseri, bir nevi trafik kazası gibi.

Birden bire kamyon gibi çarptığı için mi?
- Aynen öyle.

Peki Apple’ın Steve Jobs’u...
- Onunki bildiğimiz, pankreas kanseri değil. Yavaş büyüyen ama genelde iyileşemeyen bir pankreas tümörü. Uzun süredir bu hastalıktan mustarip, karaciğeri filan da değişti. Ama bir yere kadar işe yarıyor.

Kanser, zararını göstere göstere mi verir? Sinsi sinsi mi?
- Tipine ve insana göre değişiyor. Bazılarında, meme kanseri çıkıyor, hooop bir ay içinde kıyamet kopuyor. Bazıları ise, seneler içinde, yavaş yavaş büyüyebiliyor. Hastalığın bulunduğu yere göre de değişiyor. Kalın bağırsağın sağ bölgesinde çıkanlar daha sinsi, belirti vermiyorlar. Sol tarafında çıkanlar ise, kanamayla gösteriyorlar kendini. Yani daha erken belirti veriyor. Aynı şekilde pankreas kanserlerinde; kanser, pankreasın başındaysa, hemen sarılığa yol açıyor, nispeten erken teşhis için bir şans bu. Kuyruktaysa, uzun süre belirti vermiyor, sağa sola atlayabiliyor, daha problemli olabiliyor

Siz kanser hücrelerini düşmanınız olarak mı görüyorsunuz?
- Yok yok, onlar vücudumuzun bir parçası. Kontrolden çıkmışlar o ayrı. Ama, Yaradan’ın yaptığı bir şey bu. Kusursuz biyolojik yaratıklarız biz, tek kusurumuz kanser. Bu bir sinyal hatası, yapım hatası.

Kanserde, izin verilebilecek genellemeler nelerdir? Sigara yüzde 100 zararlıdır mesela...
- Evet. Girdiği yerden çıktığı yere kadar zarar veriyor. Ağız boşluğundan başlıyor, gırtlak, akciğerler, pankreas, böbrek, mesane. Bütün bu kanserlerin riskini de artırıyor. Hakikaten 20. yüzyılın bir kabusu sigara. Ama tüketiminin azalacağını düşünüyorum. Bu yeni politikalar sayesinde durum eskisinden çok daha iyi. İçicilerin sayısı azaldı.

Hiç içmemişler neden kansere yakalanıyor?
- İnsansanız, kanser olma riskiniz var. Sigara içmiyorsanız olmazsınız diye bir şey yok.

Sigara toptan kalkarsa, hayatımızda kanser de biter mi?
- Akciğer kanserinin yarıdan fazlası azalır.

Sigaradan sonra, ikinci en zararlı şey ne?
- Stresin katkı payı var. Ama kanserin oluşumunda değil, işi hızlandırmada etkili. Fazla kilonun ve şekerin de var. Ama bunların hiçbiri kesin değil. Aslında kanseri oluşturan nedenleri tam bilmiyoruz. Öğrenmeye çalışıyoruz. İnsan DNA’sını keşfettikçe, genleri öğrendikçe, neden kanser olduğumuzu daha iyi anlayacağız.

“Kanseri yenmek” salakça bir laf mı?
- Evet.

“Arman Kırım yenildi, öbürü yendi” yok yani...
- Hayır. İstatistikler ve şanslar, burada rol oynuyor. Arman Kırım çok yoğun ve iyi bir tedavi aldı. Yüzde 70 iyileşme şansı vardı, yüzde 30 da iyileşmeme riski. O, yüzde 30’un içine düştü. Sebebi yok. Öyle. Hangi yüzde 70 iyileşiyor, hangi yüzde 30 ölüyor, tıp bunu yeni yeni öğrenmeye ve belirlemeye çalışıyor.

MEME KANSERİ İNSANI ÖLDÜRMEYEN BİR HASTALIK OLMA YOLUNDA

Sizi şaşırtan vakalar var mı?

- Oluyor tabii. Son zamanlarda, beş seneden fazla yaşamayı başaran, son evre akciğer kanseri hastalarımızın sayısı çok artmaya başladı. Yayılmış meme kanserlerinde de, 10 seneyi geçenler var. Ve çok iyi bir yaşam kaliteleri var.

10 sene boyunca tedavi devam mı?
- Aralıklı olarak devam. Bazen altı ay tedavi oluyorlar, sonra bir sene olmuyorlar. Meme kanseri, artık kronik bir hastalık olma yoluna giriyor. İnsanı öldürmeyen ama beraber yaşayacağımız bir hastalık.

Süründürecek...
- Yok, süründürmesi de gerekmiyor. Bizim kanser doktoru olarak en önemli görevimiz, aslında hastanın yaşam kalitesini düzeltmek. Kanserin yol açtığı sıkıntıları ve şikayetleri ortadan kaldırmak. Bunun için, en etkili yöntemimiz kemoterapi. Bazen onun dışında şeyler de kullanmamız gerekiyor. Hastanın ömrü de, uzuyorsa ne güzel. Ama illa, ömrünü uzatacağız diye hastayı perişan etmenin de bir alemi yok. Bunu yapmıyoruz. Yeri gelmişken söyleyeyim, Türkiye’de, kültürümüzde ölümle ilgili çok ciddi bir sorun var.

Nedir?
- Barışık değiliz ölümle. Bizde ne okullarda öğretilir, ne annemiz babamız bahseder. Ölüm bir tabudur.

Seks gibi.
- Seks yine de hayatın belli dönemlerinde konuşuluyor, bahsi geçiyor. Ölüm hiç konuşulmuyor. Sanki yok. Sanki bizler, ölümlü değiliz, ölmeyeceğiz. Oysa, bundan kurtulacak kimse yok, hepimiz öleceğiz. Yaradan böyle yaratmış bizi. 40 yaşından sonra geri sayım başlıyor. Hormonlarımız azalıyor, bitmeye, tükenmeye başlıyoruz. Bu bir gerçek. Nasıl doğduysak, öyle ölüyoruz...

ÜÇ AY ÖMRÜ KALAN HASTANIN ÜÇ YIL YAŞAMASI BİR HEDİYE

Türk insanının ‘ölüm’le sorunu olduğu kanaatine nasıl varıyorsunuz?
- Yok, yok kanaatten öte bu söylediğim. Çok ciddi bir tespit bu. Üzerine sosyolojik araştırma yapılmalı. Resmen kavgamız var ölümle, bundan vazgeçmemiz lazım. Mesela dünyada nereye gitse üç ay ömür biçilecek hastaya tedavi uygulamışız, üç yıl yaşamış ama sonunda vefat etmiş. Aile geçmiş karşıma, “Onu kurtaramadınız!” diyor. Oysa onlara adım adım anlatmışım, o üç yıl bile hediye aslında, piyangodan çıkmış, ama bir türlü kabullenemiyorlar. Hep bir inkar, hep bir reddetme söz konusu. O yüzden hep yakınları uyarırım, “Allah’a şükür şimdi çok iyi gidiyoruz ama bu hep devam etmeyecek” derim.Fakat insanların beyni bunu kaydetmiyor. Hastayı kaybettiğimizde, “Nasıl olur! Nasıl ölür!” diyorlar. Bu bizim kültürümüzden kaynaklanıyor. Ölümle kavga etmekten vazgeçmemiz gerekiyor.

Başka kültürlerde farklı mı?
- Farklı tabii. ABD’de 10 sene çalıştım, böyle bir şey yok. Orada insanlar gelirdi, “Doktor bey, kendimi iyi hissetmiyorum, galiba en son dönemimdeyim” derdi. Bakardık gerçekten de öyle. Derdi ki, “Kimim kimsem yok, beni yatırın burada, huzur içinde öleyim.” Yatardı bir hafta, ilaçlarını verirdik, rahat ederdi, huzur içinde vefat ederdi. Burada yüzde 100 öleceği bilinen, bunu çok iyi ilettiğiniz hastaların yakınlarıyla bile problem yaşıyoruz. Sık olan bir şey. Bu, hastanın entelektüel düzeyine filan da bakmıyor, o yüzden kültürel diyorum. Ölümle problemimizi çözmemiz lazım.

Arman Kırım’ın, onunla yaptığım röportajda, hiç ölmeyecekmiş gibi cevaplar vermesine hem hayranlık duymuş hem şaşırmıştım. Belki de biz insanlar böyle programlandık, ölümü kabul edemiyoruz.
- Hayır efendim, biz Türkler böyleyiz! Tam da bunu demek istiyorum. En kültürlü, en entelektüel insanlarda bile bununla yüzleşememe, bunu kabullenememe var. Günün birinde hepimiz öleceğiz. Nokta. Ötesi berisi yok. Öyle değilmiş gibi davranamayız. Kimi kandırıyoruz? Önemli olan, ölürken, insanca, ağrı sızı çekmeden, tercihen hastane köşelerinde sürünmeden, ailemiz, sevdiklerimiz etrafımızdayken, huzur içinde, bu dünyadan göçüp gitmek.

Hastalarla mı eşleriyle mi daha rahat konuşuyorsunuz?
- Değişiyor. Bazı hastalar kendileri her şeyi öğrenmek, duymak istiyorlar. Ama ABD’deki oranlardan çok daha düşük bu. Orada bütün hastalara her şeyi çok açık söylüyorsunuz, makul karşılıyorlar. Burada, dediğim gibi yüzleşememe ve inkar var.

HER HAFTA HOLLANDA’DAN GELEN HASTAM VAR

Ya ülkemizdeki kanser ilaçları...
- Bu ülkede, kanser ilaçlarının teminiyle ilgili inanılmaz kolaylık var. Dünyada hiçbir devlet, hastasına en modern kanser ilaçlarını bu şekilde vermiyor. İnsanların bunu bilmesi gerekiyor.

Nasıl yani? Almanya, Fransa...
- Yok canım. Bana her pazartesi Hollanda’dan gelen bir hanımefendi var mesela. Akciğer kanseri, burada tedavi alıyor. Günübirlik alıyor ve dönüyor. Düşünebiliyor musunuz? Çünkü Hollanda’da vermiyorlar ona vermeleri gereken tedaviyi. Biz çok daha iyiyiz ilaç konusunda.

Nasıl oluyor?
- Hükümet bu konuda çok iyi çalışıyor. Türkiye, dünyanın en ucuz onkoloji ilaçlarının satıldığı ülkelerden biri. Ama bu kemoterapileri uygulayacak yetişmiş iş gücü yok. Devlette çalışan onkologlar, yüzlerce hasta bakmak zorunda. Bir onkolog günde, 100 hastaya bakabilir mi? Bir sürü meslektaşımız bu şartlarda çalışıyor. Sayı yetersiz. Yeni onkolog yetişmiyor. O nedenle birçok hasta, doğru dürüst tedavi alamadan ölüyor. Benim yanımda üç sene çalışan bir dahiliyle uzmanı, şu anda Kosova civarının en önemli medikal onkoloğu.

Bir enstitü filan kursanıza...
- Nerdeee? Çok isterdim akademik kariyerim olsun, genç hekimler yetiştireyim. Ben, ikinci bir medikal onkolog alamıyorum, iznim yok.

Neden?
- Özel bir kuruluşuz, vergi ödüyoruz, istihdam sağlıyoruz, fakat hangi doktorları hangi sayıda alabileceğimize devlet karar veriyor. “Böyle şey olmaz!” diyeceksiniz. Ama oluyor. O yüzden 16 yıldır tek başıma mücadele ediyorum. Ama ne yazık ki mümkün değil, izin vermiyorlar.

Uzun süre tedavi ettiğim hastamı kaybettiğimde bir hafta kendime gelemiyorum

Siz, aynı zamanda bir ‘eşlikçi’siniz. Hastalarınıza o dikenli yolda eşlik ediyorsunuz, bazıları gül bahçesine çıkıyor, bazıları taşlı bir yola. Siz, bu süreçte ne hissediyorsunuz?
- Bir onkoloğun hastasıyla belli bir mesafede olması gerekiyor.

Arkadaş olmayı tercih etmiyorsunuz yani...
- Profesyonel olarak çok doğru bir şey değil. Hepsiyle dost olmak isterim, ama objektif olabilmeniz için, bir mesleki mesafenin kalması gerekiyor. Arkadaş olup sağa sola yemeğe gitmemeye çalışıyorum. Aynı zamanda bu hastaların önemli bir kısmını kaybediyoruz.

Var mı rakam?
- Son bir senede 110 kişi vefat etmiş. Ama ben binlerce hasta tedavi ediyorum. Bu çok düşük bir oran. Her kaybettiğimiz hastada inanılmaz üzülüyorum.

Nereden öğreniyorsunuz hayatlarını kaybettiklerini...
- Kemoterapi bittikten sonra hastayı terk etmiyoruz ki, o hastanın terminal bakım veya destek tedavilerini mutlaka yapıyoruz. Hemşireler, doktorlarımız evlerine gidiyor, ben de gidiyorum.

O bir son konuşma var mı?
- Hastasına göre değişiyor. Bazısı istiyor, bazısı istemiyor. Ama yakınlarıyla sürekli irtibat halinde oluyoruz. Bu kadar sene geçti, hâlâ alışamadım hastalarımın ölmesine. Alışacağımı da zannetmiyorum. Çok uzun süre tedavi ettiğim bir hastamı kaybettikten sonra bir hafta etkisinde kalıyorum. Denize açılmak istiyorum, yelken yapmak istiyorum, her şeyi unutmak istiyorum.

HASTANIN ACI ÇEKMEMESİ DOKTORUN ELİNDE


Acı çekerek ölmek nasıl engellenebilir?
- Artık günümüzde bir kanser hastasının acı çekerek ölmesi için hiçbir neden yok.

Ama hep öyle anlatıyorlar, “Çok ağrısı vardı” filan diye...
- Hayır, bir kanser hastası, tamamen ağrısız sızısız ölebilir. Bu, doktorun elinde. Yaşamın son kısmında yapılacak şeyler, çok belli bilimsel olarak. Bir kere kemoterapi alan hastalarda ağrı daha az oluyor. Bunun dışında ağrı bilimi o kadar gelişti ki, bu hastaları evlerinde ilaç pompalarıyla huzur içinde, mutlu mutlu tutabiliyoruz.

Kanser bir kere geldi mi, geri gelir mi?
- Yayılmış bir kanserse ve ilk teşhis edildiğinde, kan yoluyla ait olmayan organlara gitmişse, genel prensip olarak geri gelme ihtimali çok yüksek.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Hâtim Duası

Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap gününün tek hakimidir. (Haydi, öyleyse deyiniz): 'Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.' Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil." "Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere! O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infakta bulunurlar. Hem Sana indirilen kitabı, hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti; mü'minler de. Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler (ve e...

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası

Sahife-i Seccâdiye'den' Yirminci Dua Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. İmanımı, imanın en olgun derecelerine ulaştır. Yakinimi, yakinin en faziletli mertebelerine eriştir. Niyetimi, niyetlerin en iyisine; amelimi, amellerin en güzeline yükselt. Allahım! Lütfunla niyetimi kâmil ve halis eyle. Kesin inancımı sabit kıl, kudretinle benden sadır olan kötülükleri islah eyle. Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. Gönlümün meşgul olmasına neden olan önemli işlerime sen kâfi ol. Beni, yarın sorguya çekeceğin işlerle vazifelendir. Zamanımı, beni yapmam için yarattığın şeylerle geçirmemi sağla. Beni senden başkasına muhtaç eyleme. Bana rızkını genişlet. Beni zenginlerin malına mülküne, makamına ve haşmetine özlemle bakanlardan eyleme. Beni aziz eyle. Beni kibre giriftar eyleme. Kendi kulluğunda bana boyun eğdir. İbadetimi kendini beğenmişlik yüzünden heder eyleme. Benim elimle insanları hayra yönelt. Salih ameller...

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

Francesco Petrarca UZAKTA OLSA DA, UYKUDA AVUTURDU BENİ

249 Qual paura o quando mi torna a mente Nasıl korku duyarım anımsadığımda o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım kadınımı ve yüreğimi onunla! Gene de başka şey yok böyle arzuyla düşündüğüm ve böyle sık. Yeniden görürüm onu kibirsizce dururken güzel kadınlar arasında, bir gül gibi daha değersiz çiçekler arasında, ne neşeli, ne üzgün, çekinen, ama başka dert duymayan biri gibi. Bir yana bırakımıştı her zamanki süslerini, incilerini, taçlarını ve neşeli giysisini, ve gülüşünü, şarkısını ve tatlı zarif sözlerini. Böyle bıraktım hayatımı orada kuşku içinde; şimdi kederli alametler, düşler ve kara düşünceler saldırıyor üzerime, ne olur Allahım yalan olsun hepsi! 250 Solea lontana in sonno consolarme Uzakta olsa da, uykuda avuturdu beni o tatlı melek görünüşüyle kadınım, şimdi korkutup üzüyor beni, ne elemden, ne korkudan sakınabiliyorum kendimi; çünkü sık sık çehresinde görür gibiyim gerçek merhamete karışmış ağır elemi, ve işitir gibiyim şeyleri...

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi

sana her geldiğimde ölüm hissiyle kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi geri veriyorsun hayata beni saçlarımdan ve gözlerimden öperek ayrılığın oğulusun sen ağacın toprakta gördüğüsün seni ben ufalayamam sen ben dağıtamam ben sana hiç kıyamam seni toprak çürütsün ağacın toprakta gördüğüysem bilirim dal ile toprak arasını da Mehmet Can Doğan