Ana içeriğe atla

İBN KUTEYBE’YE GÖRE ŞİİRDE YETENEK SORUNU

Şiirde yetenek sorunu, eski Arap eleştirmenlerinin uzun uzadıya ele aldıkları ve metinleri mukayese ederek görüşlerini bildirdikleri konulardan biridir. Bu konu hakkında bir eleştirmenin söz söyleyebilmesi için, şâirlerin söylenen sözleri karşılaştırması, kararında aceleci davranmaması ve sabırlı olması istenmiştir. Bunun yanı sıra eski Arap tenkitçilerinin hemen hepsi şiir, nesir ve hitabetle meşgul olan edebiyatçıda sanat yeteneğinin bulunması gerektiğinde görüş birliğine varmışlar; böyle bir yeteneğe sahip olmayan kişinin edebiyat alanında faaliyet göstermeyi bırakması ve yeteneğine uygun başka bir işle uğraşmasının iyi olacağını ifade etmişlerdir.

İbn Kuteybe (ö. 276/889), şiiri dört kısma ayırır:
1. Lâfzı güzel, anlamı iyi olanlar.
2. Lâfzı güzel ve tatlı olup anlamında bir yarar bulunmayanlar.
3. Lâfzı kusurlu, anlamı iyi olanlar.
4. Lâfzı ve anlamı düşük seviyede olanlar.

İbn Kuteybe son kısımdan bahsederken, âlimlerin şiirlerinden örnekler verir ve bu şiirlerin doğal olmadığını, zorlama ile söylendiğini belirtir. el-Esma‛î’nin (ö. 216/831), İbnü’l-Mukaffâ‛ın (ö. 142/759), Halîl b. Ahmed’in (ö. 175/786) şiirlerinin böyle olduğunu; fakat bunlar gibi bir âlim olan Halef b. el-Ahmer’in (ö. 180/796) şiirlerinin iyi olduğunu; onun âlimler içerisinde en yeteneklisi ve şiiri en iyisi olduğunu ifade eder.

İbn Kuteybe, bu ifadeleriyle şiir ile ilmin zıt olduğunu söylemek istememektedir. Şâir, ilmini şiir melekesinin hizmetine verdiği takdirde sahip olduğu ilimden yararlanabilir. Burada eleştirdiği şey, cansız, kuru şiirlerdir. Çünkü bu tür şiirler, doğallıktan uzaktır ve yapmacık kaçmaktadır. Halef b. el-Ahmer gibilerinin şiirlerinde sanat üst seviyededir. Bu nedenle İbn Kuteybe, onun tercüme-i hâlini eserinde zikretmiş; ama şiirlerini eleştirdiği el-Esma‛î, İbnü’l-Mukaffâ‛ ve Halîl b. Ahmed’i eserine almamıştır.

Öyle anlaşılmaktadır ki İbn Kuteybe, şiirleri inceledikten sonra yaptığı şiir taksiminde dördüncü şiir çeşidini tamamlamak için bu şiirleri zikretmiştir. Bunları, gerçek anlamda şiir saymadığı için eserinin ilerleyen sayfalarında bu tür şiirlere yer vermemiş ve bu tür bir şiiri seçkisine aldığı için el-Esma‛î’yi eleştirmiştir.

İbn Kuteybe, kendisinden önce el-Câhiz’in (ö. 255/869) söylediklerine yeni şeyler eklemiştir. el-Câhiz, şöyle der: “‛Abdü’l-Hamîd el-Kâtib (ö. 132/750) ve İbnü’l-Mukaffa‛ dilleri ve kalemlerinin belâgatına rağmen, şiirde zikre değmeyecek şeyler dışında bir şey söyleyemediler. Bu konuda İbnü’l-Mukaffa‛ın, ‘razı olduğum şey bana gelmiyor, bana gelene de ben razı olmuyorum’ dediği aktarılır. Bir kişinin risâle, hutbe ve seciler yazmaya yeteneği olur, ama tek bir beyit yazmaya yeteneği olmaz. İbn Kuteybe, bu düşünceyi almakta ve bundan genel bir kural çıkarmakta ve âlimlerin şiirinin iyi olmayışının nedenini belirtmektedir.

İbn Kuteybe şâirleri genel olarak ele aldığında, sanat açısından iki gruba ayırır. Bu iki grubun her birinin sanat özellikleri, şiirde ayırt edici nitelikleri, şiir nazmında üslûpları bulunur. Çünkü şâirlerin bir kısmı mütekellif, bir kısmı matbu‛dur. Mütekellif olan şiirini tashih ederek düzeltir ve uzun süre inceleyerek yeniden gözden geçirir, tekrar tekrar inceler. Zuheyr b. Ebî Sulmâ (ö. 609) ve el-Hutay’a
(ö. 59/678) gibileri böyledirler. el-Esma‛î’den şunu nakleder: “Zuheyr ve el-Hutay’a ve benzerleri ‛abîdü’ş-şi‛r’dirler (şiirin köleleri); çünkü onlar şiirlerini gözden geçirirler ve yetenekli şâirlerin yolundan gitmezler.’ el-Hutay’a şöyle derdi: ‘En iyi şiir, yıllanmış, tekrar gözden geçirilmiş, düzeltilmiş olandır. Zuheyr, büyük kasideleri el-havliyyât (yıllanmış şiirler) diye adlandırırdı.”

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere İbn Kuteybe matbu‛ (yetenekli) şâir ile, zihnini fazla yormadan şiir söyleyen, ince zevki ve yeteneği sayesinde dilinden sözler dökülen; anlamları ve lâfızları bulmak için fazla çaba harcamayan şâirleri kastetmektedir. Eserinde Beşşâr b. Burd (ö. 167/783), Ebû Nüvâs (ö. 199/814) ve Ebu’l-‛Atâhiyye (ö. 211/828), gibi şâirlerin matbû‛ (yetenekli)
olduğunu söylemiştir.

Tekellüf (zorlama, zorlanma) kavramı hakkında eski eleştirmenler görüş beyan etmelerine rağmen, etrafına câmi ağyarına mâni bir tanım getirebildiklerini söyleyebilmek güçtür. İbn Sellâm el-Cumahî (ö. 231/846), en-Nâbiğatü’z-Zubyânî (ö. 604) hakkında “onun şiiri tekellüfsüz bir söz gibidir” der. Bununla, şiirin sınırlarının en-Nâbiğa’nın anlaşılmaz, yapmacık sözlere başvurmasına yol açmadığını
kastetmektedir. el-Câhiz ise, tekellüfün birçok veçhesine işaret etmektedir. Bir yerde, Mansûr en-Nemîrî (IX.yy.) ve Müslim b. Velîd (ö. 208/823) gibi şiirlerinde bediî sanatları fazla kullananları mütekellif şâirler olarak gösterirken; bir başka yerde tekellüfün zihni yormak olduğunu, ayrıca bu tür sözleri dinleyenlerin de ne söylendiğini anlamak için yorulduklarını belirtir. el-Müberred (ö. 285/898) ise, tekellüfü doğallığın, ibarenin akıcı ve açık oluşunun zıddı olarak anlamaktadır. İbn Tabâtabâ el-‛Alevî (ö. 322/934), tekellüfü şiir örgüsünün kötü ve bozuk oluşu olarak görürken, Ebû Hilâl el-‛Askerî (ö. 395/1004), tekellüfü sözün şâir veya kâtipten zorlanarak, sıkıntı çekerek çıkması olarak görmekte ve böyle olmayan şiir veya nesrin akıcı olduğunu söylemektedir. İbnü’l-Esîr (ö. 637/1240) mütekellif olan ile olmayan arasındaki farkı şöyle belirtmektedir: Mütekellif, düşünüp taşınır, söyleyeceği şeyi bulabilmek için zihnini yorar, anlamları inceler. Mütekellif olmayan ise tüm bu sıkıntılardan uzaktır. Hâzim el-Kartâcennî (ö. 684/1285) ise, tekellüfün, ya telâffuz edilenin zor söylenmesi veya kelimenin çağrışımlarının zayıflığı, gereksinim duyulmayan bir şeyin eklenmesi, gereksinim duyulan bir şeyin eksik kalmasıyla, takdim-tehirle, kalb ile, daha uygun kalıptan başka bir kalıba dönmekle, kelâmda daha iyi yer tutan kelimenin yerine başkasını getirmekle olacağını söyler.

Şiiri tekrar gözden geçirmekle ilgili olarak el-Câhiz ve İbn Kuteybe’nin kullandığı ve sonraki tenkitçilerin de benimsedikleri “münakkah”, “mühezzeb”, “müsekkaf”, “muhakkek”, “mukalled” terimlerinin hepsi de gözden geçirip düzeltilmiş şiir için kullanılmaktadır. Yazdığı şiirleri gözden geçirip düzelten şâirlere ise fahl, hinzîz, müflik adı verilirdi. Ayrıca bu tür şâirler için el-Esma‛î’nin söylediği ‛abîdü’ş-şi‛r (şiirin köleleri) ifadesi de terim olarak sonraki eleştirmenler tarafından
kullanılmıştır. Eski Arap eleştirmenlerinin büyük çoğunluğu, şâir dâhî bile olsa şiiri tekrar gözden geçirip düzeltmesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Hatta bu tür  şiirleri havliyyât (yıllanmış) diye adlandıran Zuheyr b. Ebî Sulmâ’nın kasidelerini altı ayda yazdığı, bir altı ay da yazdıkları üzerinde düzeltmeler yaptığı rivayet edilir. Eski Arap eleştirmenlerin ifadelerinden, onların yetenek ile şiiri düzeltmeyi birbirine aykırı görmedikleri sonucu çıkmaktadır.

Bu ifadelerden anlaşıldığı üzere, yetenekli (matbû‛) şâir amacına uygun olan anlamı ifade eder. Daha sonra ise yalnızca anlamın açıklığını ve tesir gücünü artırmak için düzeltme yapar. Onun amacı, arı duru anlama ulaşmaktır. Mütekellif olan ise, şiirin anlamının hakkını vermek için çaba göstermeyen, anlamı kapalı ve müphem olan, dile getirilmek istenileni ifade edemeyen şâirdir.

İbn Kuteybe, daha sonra kendisinde tekellüf bulunan şiirden bahseder. Mütekellef şiir, iyi, muhkem olsa da, okunduğu zaman, söyleyen şâirin değerini azaltan bazı şeyler gizli kalmadığını söyler. Bunlar, uzun süre düşünme, zorlanma, alnın terlemesi, zaruretlerin çokluğu, şiirin ihtiyaç duyduğu anlamların hazfi, ihtiyaç duymadığı anlamların eklenmesi gibi durumlardır. Bu durumların, şiirlerinin geneli iyi olmasına rağmen el-Farazdak’ın (ö. 112/730) şiirlerinde sıkça görüldüğünü belirtir. Yalnız, İbn Kuteybe’nin söylediği gibi el-Farazdak’ın şiiri bekletme, gözden geçirip düzeltme gibi bir âdetinin olduğu bilinmemektedir. İbn Kuteybe’nin kendisi de el-Farazdak’ın irticalen şiir söyleyen, hazırcevap biri olduğunu belirtir. el-Farazdak’ın, el-Hutay’a’nın râvîsi olması, belki de onun hakkında böyle bir düşünceye varmasına neden olmuştur.

İbn Kuteybe’ye göre şiirde tekellüf, bir beytin kendisine yakın olmayan, uygun olmayan bir başka beyitle art arda gelmesinde de görülür. Bu nedenle ‛Umer b. Lece’, bazı şâirlere ‘ben senden daha iyi şâirim’ demiş, muhatabı neden dolayı olduğunu sorduğu zaman da ‘ben bir beyti ve kardeşini söylüyorum, sen ise bir beyitle beraber amcasının oğlunu söylüyorsun’ demiştir. ‛Abdullah b. Sâlim, Ru‛be’ye: “Ey, Ebu’l-Cehhâf, istersen öl” der. Ru‛be niçin böyle dediğini sorunca, o da “oğlun ‛Ukbe’nin hoşuma giden bir beyit inşad ettiğini gördüm” der. Bunun üzerine Ru‛be “evet, ama şiirinde kırân (4 ' = kasidenin beyitlerini insicam içerisinde birbirine bağlamak) yoktur” der.

İbn Kuteybe’ye göre, yetenekli şâirin şiiri, doğaldır ve güçlüdür. Böyle olan şiir açık ve akıcıdır. Başını okurken, kafiyesini bilirsin. Beytin sadrını okur okumaz zihne aczi gelir. Bunu söyleyen şâir, tenkîh ve tehzîb ile yorulmaz. Buna rağmen estetiktir. Akıcı ve cezâletlidir. Güzelliği doğaldır. Yani, anlamlar çok zihin yormadan şâirin zihnine gelir. Şâir sanki vahiy almış gibidir. Yetenekli şâiri imtihan ettiğinde duraksamadan şiir söyler.

İbn Kuteybe, yetenek ürünü şiirin, ilham alan dehadan kaynaklanan, ifadesi güçlü, tasviri güzel, dili akıcı olan, çok uzun düşünüp taşınmadan kaynaklanmayan şiir olduğunu söylerken haklı olmakla birlikte, şiiri irticale değil de imtihana bağlaması ise hatalıdır. Çünkü seçkin dehalar irticalen şiir söyleseler de imtihan edilmeye yanaşmazlar. Bunların şiiri düşünceden değil ilhamdan kaynaklanır; bu tür şâirlerin şiirlerinin konusu dışarıdan değil, kendi iç dünyalarından gelir. İmtihan şiiri ise böyle değildir.

Bazı çağdaş yazarlar tarafından, İbn Kuteybe’nin şiiri düzeltme ile yeteneksizlik anlamındaki tekellüfü karıştırdığı ileri sürülmüştür. Bu eleştirilere karşı İhsân ‛Abbâs, bu kişilerin İbn Kuteybe’nin yaşadığı dönemde tenkit ile alâkalı kavramların az olduğunu göz ardı ederek konuştuklarını; halbuki İbn Kuteybe’nin bu kavramları birden fazla anlamda kullandığını söyler. Tekellüfü, şiirin niteliği olarak kullanılırken farklı, şâirin niteliği olarak kullanılırken farklı gördüğünü; İbn Kuteybe, Zuheyr ve el-Hutay’a gibi mütekellif şâirlerin şiirlerini gözden geçirmelerinden bahsederken olumsuz bir ifade kullanmadığını ve onların şiirlerini küçümseyen
veya onları yetenekli saymayan bir tavır içerisinde de olmadığını belirtir. Bu ifadeler, gerçeği yansıtmaktadır. Yoksa İbn Kuteybe, âlimlerin şiirinden bahsederken belirttiği gibi, bu iki şâirin şiirlerinin de kötü olduğunu söylerdi. İbn Kuteybe, mütekellif şâirden bahsederken bunların şiirlerini gözden geçirip düzelten şâirler olduğunu söylerken olumsuz bir tavır takınmazken; mütekellef şiirden bahsederken olumsuz tavır takınmakta ve bu tür şiirlerde alın terlemesi, düşünüp taşınma, sıkıntı çekme izlerinin bulunduğunu, şiirde ihtiyaç duyulan anlamların açık bir şekilde ifade edilemediğini belirtmektedir. Buna karşın, mütekellif bir şâirin şiiri, iyi ve muhkem olabilir.

Şâirin iyi şiir söylemesinde, yeteneğinin ortaya çıkmasında birtakım etkenler rol oynar. İbn Kuteybe şöyle der:

“Şiirin yavaşını hareketlendiren, mütekellif şâiri harekete geçiren başka etkenler vardır: Tama‛, içki, neşe, öfke bunlardandır. el-Hutay’a’ya, hangi insanlar daha iyi şâirdir diye sorulmuş, o da dilini yılan gibi incelterek göstermiş ve “bu tama‛dır” demiştir. Ebû Ya‛kûb el-Hutaymî’nin kâtibi Ahmed b. Yûsuf’a “Muhammed b. Ziyâd el-Mansûr’a övgülerin, mersiyelerinden daha iyi” denilince o şöyle cevap vermiştir: “O zamanlar umduğumuz şey için çalışıyorduk; şimdi ise vefa için çalışıyoruz. İkisi arasında epey fark var.” el-Kumeyt, Ümeyye Oğullarını da Hz. Ali’yi de övmüştür. Şiî temâyülü olmasına, gönül ve görüş olarak Emevîleri öven şiirleri daha iyidir. Ben bunun nedeni olarak tamâı ve nefsin dünyada acil nimeti, ahrete kalacak nimete tercih etmesine bağlıyorum. Kuseyyir’e (ö. 105/723), “Ebû Sahr, şiir söylemek zorlaştığında ne yapıyorsun” denilmiş, o da “boş mekânları, yeşil bahçeleri dolaşıyorum; böylece sağlam şiir bana kolayca, en iyi şiir hemen geliyor” demiştir. ‛Abdü’l-Melik b. Mervân, Ertâh b. Suheyye’ye, şu an şiir söylesene demiş, o da “nasıl söyleyeyim, ne içtim, ne neşelendim, ne de öfkelendim; şiir ancak bunlardan biri olunca söylenir” demiştir. eş-Şenfera’ya (VI. yy), esir edildiğinde şiir söyle denilmiş, o da “şiir sevinçli anlarda söylenir” demiştir.

Şiirin bazı zamanları vardır ki, yakını uzak, kolayı zorlaştırır. Bunun sebebi ise bilinmez; bilinen sebepleri yeteneğe kötü beslenme veya kederden dolayı bir engel arız olmasıdır. el-Farazdak şöyle der: “Temîm Oymağı’na göre ben, Temîm Oymağı’nın en iyi şiir söyleyeniyim. Bazen öyle vakitler gelir ki azı dişini sökmek bir beyit söylemekten daha kolay gelir. Şâirlerin öyle vakitleri vardır ki, uygun olan kolay gelir; direneni rahat gelir. Bunların bir kısmı şunlardır: Uyku basmadan önce gecenin ilk kısmı, gündüzün ilk kısmı, hastalığın iyileştiği gün, hapiste veya yolculukta yalnız başına kalmak. Bu etkenler, şâirlerin şiirlerinde ve kâtiplerin risalelerinde farklılaşır.

Yine, şâirin tabiatı ve psikolojik eğiliminin şiirinde güçlü bir etkisi vardır. İbn Kuteybe şöyle der: Şâirler yeteneklerine göre farklı farklıdırlar. Bir kısmına medîh kolay gelip hiciv zor gelir, bir kısmına da mersiye kolay gelirken gazel söyleyemez. el-‛Accâc’a (ö. 97/716) hicivlerinin iyi olmadığı söylenince, şöyle demiştir: “Bizim hilmimiz zulmetmemize, asaletimiz zulüm görmemize engel olur. Yoksa, yıkmayı bilmeyen binâ yapıcısı gördün mü?” demiştir. Durum el-‛Accâc’ın söylediği gibi değildir. Getirdiği örnek, hiciv ve medîh için örnek olamaz. Çünkü medîh bina yapmak olduğu gibi, hiciv de bina yapmaktır. Bir bina yapıcısı, başka bir bina yapıcısına örnek olamaz. Bunu, şâirlerin birçok şiirinde görürüz.

İbn Kuteybe bunları söyledikten sonra örnek verir ve Zü’r-Rumme’nin (ö.117/735) teşbihlerinin, özellikle de kum, öğle sıcağı, çöl, su, kene ve yılan tasvirlerinin çok iyi olmasına rağmen medîh ve hicivde yetenekli olmadığını ve bu nedenle büyük (fuhûl) şâirlerden sayılmadığını; el-Farazdak’ın kadınlara düşkün oluşu ve gazel söylemesine rağmen teşbîblerinin iyi olmadığını; Cerîr’in (ö.114/732) ise iffetli olmasına karşın teşbîbde insanların en iyisi olduğunu söyler.

İbn Kuteybe’nin bu görüşleri başkaları tarafından da paylaşılmıştır. Örneğin, Bişr b. Mü’temir’in sahifesinde şâirin şiir için gönlünü boş olduğu ve senin isteğine uyduğu zamanı seçmesi istenir. el-Buhturî (ö. 284/897) ise şöyle der: “Gençliğimde şiir yazmayı arzuluyordum. Şiir yazmanın sadece yetenekle mümkün olacağını düşünüyordum. Ebû Temmâm’ın (ö. 231/845) yanına varıp, ondan
bu konuda bilgi alıncaya kadar şiir yazmayı nasıl kolaylaştıracağımı ve neler gerektiğini bilmiyordum. Bana ilk söylediği şey şuydu: “Sıkıntı ve kaygının olmadığı vakitleri tercih et. Bir insanın genellikle bir şeyi en iyi yazdığı ve ezberlediği vakit seher vaktidir. Bu vakitte insan dinlenmiş ve uykusunu almış olur. Nesîb yazmak istediğinde kulağa hoş gelen lâfzı, hoş anlamı seç ve aşkı uzun uzun anlat. Felâkete acınmayı, arzulara endişelenmeyi, ayrılığın acısını uzun uzun anlat. Nüfuzlu birini överken onun menkıbelerini duyur, soyunu ortaya koy, özelliklerini yücelt, makamını şerefli kıl; anlamların hakkını ver ve bilinmeyen anlamlardan uzak dur. Sıkılırsan dinlen, kafan bir şeye takılı iken şiir yazma. Şiir söyleme arzunu, şiirin nazmını güzelleştirmeye vesile kıl. Eski şâirlerin şiirlerini örnek al. Âlimlerin güzel bulduklarına yönel, bıraktıklarını terk et ki doğruyu bulasın.”

İbn Raşîk el-Kayravânî ise, seher vaktinde şiir yazmaya koyulmanın Arap eleştirmenleri tarafından tavsiye edildiğini ve zihindeki kapalılığı açtığını belirttiklerini söyler. Çünkü, bu vakitte insanın gönlü geçim sıkıntısı, eğlence ve benzeri şeylerle henüz dağılmış değildir. Uykusunu aldığı için beden de zihin de dinçtir.

Hâzim el-Kartâcennî ise, bir şâir, kendi tarzında cezâlet ve metânette iyi iken, letâfet ve rikkatte iyi olmayabileceğini; bir başkasının ise cezâlet ve metanette iyi değilken, letâfet ve rikkatte iyi olabileceğini; birisinin nesîbde iyi iken, hicivde iyi olmayabileceğini, bir diğeri tam aksi olabileceğini belirtir ve şiir zamana göre de değişeceğini söyler. Belli dönemlerde bazı şeylere daha fazla ilgi duyulur. Bir dönemde içkiyle, şarkıcı kadınlarla daha çok ilgilenilirken, bir başka dönemde savaşlar, akınlar ve benzeri konular daha çok ilgi çektiği; başka bir dönem geldiğinde felâketler, zayıf insanlara yardım temaları daha çok işlendiği üzerinde durur. Şiir mekâna göre de değiştiğini, şâirlerin bir kısmı tabiatı tasvir ederken, bir kısmının da insanların yaptıkları mekânları tasvir ettiğini; kimileri havuzları tasvir ederken, kimi içkiyi tasvir ettiğini belirtir. Ayrıca bazı şâirler fahr (övünme) temasında, bazıları i‛tizâr (yalvarma, af dileme) temasında iyi olduklarını söyler ve bazılarının üst tabakayı medîhte başarılı iken, bazılar alt tabakaya övgüde başarılı olduklarını belirtir. İbn Raşîk el-Kayravânî ve Ebû Hilâl el-‛Askerî de benzer görüşler ileri sürer.

Sonuç olarak İbn Kuteybe şiirde yetenek ve tekellüf konusunda şu yaklaşımları getirmektedir:

Şâirin yeteneğinden kaynaklanan şiir doğal ve akıcıdır. Böyle şiirler dehadan kaynaklanan, ifadesi güçlü, tasviri güzel, dili akıcı olan, çok uzun düşünüp taşınmadan kaynaklanmayan şiirlerdir. Tekellüf kavramını ise şâirin niteliği olarak kullanırken, şiiri gözden geçirip düzeltme anlamında kullanırken; şiirin niteliği anlamındaki tekellüfü, söyleyenin zorlanarak yazdığı belli olan, zaruretlerin çok kullanıldığı, anlamların yeterince ifade edilmediği şiirleri kastetmektedir. Bu tür şiirlerde sanat kötü olmakla birlikte, beyitler de art arda sıralanırken uyum içerisinde değildirler. İbn Kuteybe ayrıca, şiirde yeteneğin ortaya çıkması ile ilgili olarak bazı hususlara dikkat çeker. Bunlar, şevk, neşe, içki içmek gibi bazı durumların şâiri şiir söylemek için harekete geçirdiği; seher vakti gibi bazı vakitlerin şiir nazmı için uygun olduğudur. Bunların yanında, şâirlerin yeteneklerinin birbirlerinden farklı olduğunu vurgular ve bir temada başarılı olan bir şâirin başka bir temada başarılı olmayabileceğini dile getirir.

Prof. Dr. Halim Öznurhan

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...