Ana içeriğe atla

NEYZEN TEVFİK (YAŞAMI, KİŞİLİĞİ VE ESERLERİ)

Neyzen Tevfik, 14 Haziran 1879’da Bodrum’da doğmuştur. Doğum tarihi pek çok kaynakta 24 Mart 1879 olarak verilmişse de yaşadığı dönemde yayınlanan bir kaynağa göre bu tarih 13 Haziran 1879’dur. Alpay Kabacalı bu tarihin yanlış hesaplandığını, doğrusunun 14 Haziran olduğunu belirtmektedir. Neyzen Tevfik’in babası Bafralı Hafız Hasan Fehmi Bey, annesi Emine Hanım’dır.

Neyzen Tevfik, 7 yaşlarındayken şiirle ilgilenmeye başlamış, köyüne gelen saz şairlerinin şiirlerini dinleyip, beyitleri ezberlemeye çalışmıştır. Aynı yıllarda Bodrum’da Tepecik Kahvesi denilen deniz kenarındaki bir kır kahvesinde ilk kez ney sesini duymuştur. Duyduğu bu ses Tevfik’in iç dünyasında yeni ufuklar açmıştır. Bu dönemde ilkokuldaki arkadaşlarına başak sapından ve kamıştan yaptığı düdükleri çalmaya başlamıştır.

Bir ara hastalanmış, babasının memuriyeti dolayısıyla nakledildiği Urla’da da bu rahatsızlığı devam etmiştir. İlk sara nöbetini 31 Temmuz 1893’te geçirmiştir. Tedavi için İstanbul’a götürülmüştür. Pepo isimli bir doktor ilgi duyduğu şeylerle uğraşsın demiştir.

Bu dönemde 13-14 yaşlarındayken Urla çarşısında bir berber dükkânının önünden geçerken ney sesini duymuş ve burada ilk hocası berber Kâzım Ağa ile karşılaşmıştır.

Kardeşi Şefik Kolaylı, Neyzen Tevfik’in çocukluğunu şu şekilde anlatmıştır: “Tevfik, henüz çocuk iken pehlivanlığa merak etdi. Bu uğurda bir kolu kırıldı, biraz çarpık kaldı. Kendi, bu çarpıklığın
ney üflemeye çok faidesi olduğunu söylerdi. Babam, Urla Rüşdi Mektebi muallimliğine tahvil olundu. Tevfik, babasiyle beraber Urla’ya gitdi ve avcılığa heves etdi. Âvarelik baş göstermeğe başladı. Boş gezenin boş kalfası oldu. Sar’aviyüşşekil bir hastalığa tutuldu. Doktorlara bakdırmak üzere anamla beraber İstanbul’a gönderildi. Hastalığın hangi maddeden ileri geldiği anlaşıldı. Urla’ya avdetinde doktorun tavsiyesiyle babam, onu ferah tutdu. Çok yaramaz olduğundan çok dayak yerdi. Diyebilirim ki babasından O’nun kadar dayak yiyen çocuk bu asırda azdır…Urla’da Kâzım namında bir berberden ney meşketmeğe başladı. Ney ile beraber bağlama denilen üç telli ufak zeybek sazını da çalmak isterdi, babam mâni olurdu. Nihayet İzmir İdadîsine gönderdi. Sar’a nevbeti avdet etti. Doktorların ihtariyle artık büsbütün serbest bırakıldı”
.

İçkiyi çok defa bırakmıştır. Bir ara 5-6 ay içki içmemiş, bir kütüphaneye kapanarak mütemadiyen kitap okumuştur. Fakat bir dolaşayım diye evden çıktıktan bir süre sonra sarhoş olarak dönmüştür. Bir ara 4 ay kadar Üsküdar’da Şemsipaşa Medresesi’nde kalmıştır. Bu süre içinde de içki içmemiştir. Bir gün de yine bir gezip geleyim diye ayrılmış, bir hafta sonra sarhoş olarak, yüzü gözü yara bere içinde dönmüştür.

...

Ahmet Rasim’le tanıştıktan sonra Ma’lumât gazetesinde “İbnü’l-Fehmi Mehmet Tevfik” imzasıyla şiirler yazmıştır. İzmir’de Şair Eşref ve Tokadizade Şekip Bey’le tanıştıktan sonra yazmaya başladığı şiirlerinde hicvin ağırlığı görülmektedir. Bir dönem yönetim aleyhindeki hicivleri nedeniyle sorgulanmış ve tutuklanmıştır. Hapisten çıktıktan sonra 31 Ocak 1902’de önce İzmir’e ardından Kıbrıs’a gitmiştir. Larnaka’da valiye ney üflemiş, valinin ısrarıyla bir aya yakın süre burada kalmış, buradan da 1903 yılında Mısır’a gitmiştir. Mısır’da kaldığı sürece ney üflemeye devam etmiş ve kısa zamanda ün kazanmıştır. Burada “Özbekiyye” adlı bir kahvede ney üflemiştir. Manisalı İzzi Dede isminde bir arkadaşıyla beraber “Neyzen” kahvehânesini açmıştır. Mısır’da da yazdığı hicivler sonucu yönetimin tepkisini çekmiştir. 1905 yılında Şair Eşref’in Mısır’da çıkardığı Deccal gazetesinde yayınlanan hicvi nedeniyle İstanbul Hükümeti tarafından hakkında idam fermanı çıkarılmıştır. Fakat Meşrutiyetin ilânıyla affedilmiştir. Bir ara Kahire’de tutuklanmış ve hapsedilmiştir. Birbuçuk ay sonra serbest bırakılmışır. Yahya Bey isimli bir zenginle tanıştıktan sonra Mısır’ın edebiyat ve musiki çevrelerinde bulunmuştur. Mısır Hidivi aleyhindeki sözleri nedeniyle hakkında tutuklama kararı çıkarılmıştır. Üç yıl kaçtıktan sonra 8 Ağustos 1908 tarihinde İstanbul’a gelmiştir.

...

Nuri Engin, Neyzen Tevfik’in hiçbir makam ve mevkiye önem vermediğini, meyhanelerde sabahladığını, kaldırımlarda yattığını belirtmiştir. Arada bir dinlenmek ve içkiye ara vermek amacıyla hastaneye getirilmiştir. Bazen de kendisi çıkagelmiştir. Kendisine burada özel bir oda ayrılmıştır. Neyzen, kendisine ayrılan numaralı koğuşta bir imparatorluk kurmuştur. Kendine yakın bulduğu insanlar arasında, buradan ayrılıncaya kadar keyfince yaşamıştır. İçkiye ara vermek ihtiyacı duyunca burada kendi tabiriyle “tımara ve kalafata” çekilmiştir. Bazen de zorla getirilmiştir. Neyzen’in kalafat yeri Haydarpaşa ve Cerrahpaşa hastaneleri olmuştur. Sonraki yıllarda da Bakırköy Hastanesi. Neyzen, Bakırköy Hastanesi’ni kendi evi olarak görmüştür.

Doktorlarından Fahrettin Kerim Gökay, Neyzen Tevfik için şöyle demiştir: “Neyzen bedenî yapısından ruh bünyesine kadar girift komplike bir yaradılıştır… Neyzen için en büyük dileğim, muayyen normal psikolojik ölçülerile tartılamayacak bu değerin uzun yıllar millî fikir serveti olarak yaşamasıdır

Doktor Fahri Celâl ise O’nun hakkında şunları söylemiştir: “…Onun kadar ahbabı çok, olmadık
insanlarla tanışan bir kimseyi tanımadım. Sanki mıknatıs gibi idi. Acaip mâceralar, tuhaf vak’alar, garip hâdiseler onun etrafında döner, hâdiselere karışır, vak’alara eşhas olur, seyircilikten ziyade işlerin içinde bulunurdu bütün hüviyetiyle…
Cahit Tanyol ise Neyzen Tevfik ile ilgili düĢüncelerini şöyle açıklamıştır: “O bende, ihatası ve hattâ anlaşılması güç, bir muamma tesiri bırakırdı. Deli deseniz deli değil, velî deseniz velî değil. Sürprizlerle yüklü bir insan. Ölçüye gelir bir tarafı yok. Fakat, kül halinde bakınca ondan daha ölçülü, ondan daha çok kendisine sadık olmuş bir ikinci örnek bulmak güç…”

Hayatı boyunca şatafattan kaçınan Tevfik, cenazesine çiçek gönderilmemesini, bunlara harcanacak paraların fakirlere ve hayır cemiyetlerine verilmesini vasiyet etmiştir.

Kendisine saraydan verilen madalyayı denize atmıştır. V. Mehmet Reşat tarafından verilen paralardan on kuruşu Tepebaşı’nda ayı oynatan birine vermiştir. Kırmızı atlas kesedeki 30 lirayı Galata’daki sokaklarda bulunan Rumeli’den göç etmiş arabacılara dağıtmıştır. Kendisine verilen III. Selim’in nısfiyelerinden birini ertesi gün sokakta gördüğü birine vermiştir. Bir arife günü fakir çocuklarını toplamış ve Mahmutpaşa’ya götürerek hepsini bayramlık elbiselerle giydirmiştir.

Talât Paşa’dan aldığı paraların çoğunu yolda rastladığı dilencilere dağıtan Neyzen, bir gün üzerindeki yeni elbiseleri sokakta gördüğü üstü başı çok eskimiş bir adama giydirerek eve dönmüştür. Bir başka gün de kendisine yapılan jübileden sağladığı parayı karısını ameliyat ettirmek isteyen; ancak işten çıkarılan ve ağlayan bir adama vermiş ve şöyle demiştir: “Boş ver, üzülme sen, jübile mübile derler bana yardım ederler, sen bunları al

Bir gün de ayı oynatan bir kişiye yardımcı olmak amacıyla ayı oynatmış ve kazandığı paraları bu kişiye vermiştir. Bir bayram arifesi Şehzadebaşı esnafı kendisini giydirdikten sonra Fevziye
Kıraathanesine gitmiştir. Garibanları kahvenin ortasına tek sıra dizip üzerindekileri onlara vermiştir. Eski elbiselerini giydikten sonra; “bir de sevindiler ki garibanlar” diye keyiflenmiştir.

Neyzen, Mısır’dan İzmir’e döndüğünde bir konser düzenlemek istemişler. Bu amaçla onu giydirip, 500 lira vermişlerdir. Neyzen aldığı paraları köpeklerin boynuna takıp halka dağıtmıştır. Birçok zengin ona evlerinin, konaklarının, saraylarının kapılarını açtıkları hâlde Neyzen, bunları reddetmiştir.

Neyzen Tevfik, hiçbir zaman kendisini dinlesinler veya alkışlasınlar diye ney üflememiş, yayınlamak için şiir yazmamıştır. Bu yönünü şu sözleriyle belirtmiştir: “Şimdiye kadar ben, gerek sazımdan, gerek sözümden dünya menfaati temin etmek kahramanlığını gösteremedim”. Yakınları onun para kazanması amacıyla Beyoğlu’nda bir salonda taksim yapması için anlaşıp mukavele yapmıştır. O günün parasıyla iyi bir ücret alacaktır. Ancak ilk gün sahne aldığında ön masalardan iki kişinin konuştuğunu görünce taksimi bırakıp gitmiştir.

Neyzen Tevfik ucu bucağı olmayan bir hürriyete inanmıştır ve; “Ben hayatım boyunca hürriyeti aradım. Bulur gibi olduğum zaman ya gasbettiler veya çalıverdiler.” demiştir. O güne kadar sahip olamadığı değerleri sorduklarında ise şöyle demiştir: “Hayatımda iki şeye sahip olamadım: Para ve uşak! Paraya sahip olamadım; çünkü onda saklamaya; keseme doldurup üzerine düğüm vurmaya lâyık değer, kıymet bulmadım. Uşağa gelince; bunların en alçakgönüllüsüyle bir saat içinde senli benli olurum. Yüz-göz olur çıkarım. İkinci saatte hangimizin efendi, hangimizin uşak olduğunu tâyin etmekte o da, ben de âciz ve zavallı kalırız!”

1948 yılında yaşamıyla ilgili olarak “Uzun derbederlik hayatımda, o kaldırımdan bu kaldırıma; o kapıdan bu kapıya; o diyardan bu diyara; ney’im ve mey’imle bir kuru yaprak gibi savruldum” diyen Tevfik, ömrünün son senelerinde hastanede bulunduğu sırada doktoruyla konuşurken kendini bir kırlangıca benzetmiştir. “… Ben de bütün ömrümce zevk âlemlerinden bu kırlangıç gibi birer yudum aldım ve kaçtım…” diyerek bir kırlangıç gibi belanın kâh altından, kâh üstünden geçtiğini söylemiştir.

Doktor Rahmi Duman Neyzen Tevfik ile ilgili şu değerlendirmelerde bulunmuştur: “Yirmi yıl süren yakınlığımız oldu ve hep o konuştu. Yanlış anlaşılmasın, bu süre içinde bir kez olsun, önceden anlattıklarını tekrarlamadı. Her gelişinde yeni bir ufku bütün yıldızlarıyla önümüzde parıltıya boğuyordu… Şaşılacak şeydir doğrusu. Bitirilememiş bir ilkokul öğrenimi üstüne nasıl koca bir
kültür birikimi yüklenilebilir?.. Son derece kıvrak bir zekâsı olduğunu hiç unutmadan söyleyeyim ki 73 yıllık ömründe kendisine çok boş zaman ayırabilmiştir. İlim irfan sahipleriyle düşüp kalkmış... Şair Eşrefi tanıması talihinin bir tarafını yapmıştır… O’nu kim anlatmaya kalksa bir denizden ancak bir bardak verebilir, ya da içinde bu duygunun tortusu kalır
”.

Ferit Öngören Tevfik için “Neyzen Tevfik’i sezmek belki mümkündür, fakat tanımak oldukça güç.” demiştir.

Neyzen Tevfik son yıllarında, ömrü boyunca hiç yaşamadığını söylemiş ve yazdığı eserlerin hiçbirini beğenmediğini belirtmiştir. Tevfik, kendisi dâhil hiç kimseyi şeklen önemsemeyen, doludizgin bir hayat yaşamış, hayata hicivle bakan, kendine özgü bir kişidir.

Tevfik, sanatının yüksekliği ve inceliğiyle “Neyzen Tevfik” unvanını kazanmıştır. Musiki ile şiir arasında yakın bir bağ bulunduğundan dolayı, aynı zamanda özlü ruhlu bir şairdir. Refik Ahmet Sevengil’e göre Neyzen Tevfik; “…musikici olarak eşsiz bir icracı idi, şair olarak büyük bir ustadır; aruz vezniyle arapcalı farscalı eski dilimizle üstün değerde şiirler yazmıştır

Münir Süleyman Çapanoğlu, İstanbul’a geldikten sonra günlük olaylar üzerine söylediği hicivlerle şöhreti gittikçe yayılan Neyzen’i “Filozof Şair” olarak tanımlamış ve yazdığı şiirlerle ilgili olarak şunları söylemiştir: “Tevfik’de bir san’atkâr dehası vardır. O, tam manasile bir şairdir. Özlü, ruhlu bir şair… Tevfik yazdığı her şiirde, söylediği her kıt’ada, her manzumesinde, dile getirdiği duyguyu, düşünceyi kalbile, ruhile, -bir kelime ile- bütün benliğiyle duymuş, hissetmiş ve sonra, kelimelere renk ve ışık vererek işlemiştir. Onun şiirleri bize yalnız bir şiir güzelliği getirmemiştir. Ayni zamanda, bir takım içtimaî fikirler de getirmiştir. Tevfik’in bütün şiirlerinde öz düşüncesinin derin hassasiyetini göstermekle beraber, beşerin küçüklüğünü, âdiliklerini, insanların hasis zevkler ve
menfaatler uğrunda ne bayağılıklar yaptıklarını haykırmıştır. Eserlerinin en bariz ve en orijinal tarafı da burasıdır… Tevfik’in hicviyeleri de pek kuvvetlidir. Ve bunlar, ondaki san’at ve hiciv kabiliyetini gösteren dinamik birer nefisedir. Aktüaliteyi söyleyen ve her devre ait olan bu hicivler, her zaman zevkle okunacak şeylerdir. Hattâ, bunlara birer tarih de diyebiliriz
.”

Ahmet Rasim Neyzen Tevfik’i “…Hake düşmüş bir cevher…” olarak nitelendirmiştir. Sadri Ertem ise O’nun için şöyle demiştir: “Neyzen Tevfik’i ben başka bir dünyadan bizim yaşadığımız âleme gelmiş bir yabancı insan gibi tanıdım ve her zaman bu hissim devam etti… Zaman geçti. Neyzeni ben iki müthiş vasıfla daha tanıdım. Şairlik ve heccavlık…

Edebiyatımızda Nef’i ve Eşref’ten sonra üçüncü büyük hiciv ustası olarak nitelendirilen Tevfik’in şiirleri eski edebiyat anlayışına bağlı olup, dili oldukça eskidir. Kültürümüze mal olmuş adlara,
simgelere yer vermiştir. Halk bu şiirlerini çok sevmiştir. Bazı şiirlerinde Eşref ve Akif’in etkisi görülmektedir. Bazen duru bir dil kullanmış, açık sözlere yer verdiği gibi düşünceyle mizahı birleştiren şiirler de yazmıştır. Toplumsal sorunları ve yönetimi de eleştiren şiirleri vardır. Ayrıca insanlar arasındaki eşitsizliği, çıkarcı politikaları, çağdaşlaşma adına yapılan özentili davranışları kınamış, inanç özgürlüğü ve kadın haklarını savunmuştur. Yaşamın acılarını, toplumun bozukluklarını ele aldığı şiirler de yazmıştır.

Daha çok hiciv türünde başarılı olduğu şiirlerinde ki.isel kızgınlıklara ve öfkelere yer vermemiştir. Bu yönüyle Nef’i ve Eşref’ten ayrılır. Bazı şiirlerinde hayatın acıları, başından geçen üzücü olaylar, çağının bozuklukları ve milli yıkımlar yer alır. Şiirlerinde belli bir görüşü savunmaz. Aruz ölçüsüyle yazılan şiirlerinde vezin ve kafiye düşüklükleri görülür. Tasavvuf konularını bazen coşkun, bazen
yavan bir anlatımla işler. Sadık Tural, Neyzen Tevfik’in edebiyatımızdaki milli edebiyat akımı içinde yer aldığını belirtmiştir.

Hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi dokunulmaz saymayan, toplantıların aranılan adamı haline gelen Neyzen’in yazdığı şiirlerdeki hicivlerin muhatapları bundan dolayı ona gücenmemişlerdir. Hatta
bu durumdan iftihar duymuşlardır. En yakın dostu olan Mehmet Akif’i bile hicvetmiştir. Mehmet Ergün, bu durumu şöyle açıklamıştır: “…Hem değerleri, kurumları, kişileri acımasızca hicvetmek, hem de ne hicvedilenlerde ve ne de onlara tepki duyanlarda en küçük bir yankı bile uyandırmamak… Tek açıklaması olabilir bunun: ciddiye alınmamak…”

Bunun nedenlerinden biri de Tevfik’in hiçbir zaman gerektiği anda söylememesi, ortam ve koşulları dikkate alarak dengeci bir tutum takınmasıdır. Olumsuz bulduğu kişi ve kurumları etkinliğini yitirince hicvetmiş, bunu yaparken bile önlem almıştır. Ürünlerinden çok yaşamıyla ilgi toplamış, hiçbir yere oturtulamamış, yakıştırmalarla iyice zenginleştirilerek söylence kişisine dönüştürülmüştür. Dile getirdiği değil, dile getiriş biçimi önemsenmiş, kimi ne için hicvettiğine değil nasıl hicvettiğine bakılmıştır. Bu yüzden herkesi hicvetme özgürlüğüne sahip olmuştur. Bunun sonucunda hicivde sınır ve ölçü tanımamıştır. Hicvetmedik bir şey bırakmadığı gibi, hangi konudan yana, hangisine karşı olduğu bilinmezdi. Dün ak dediğine bugün kara derdi, dün olumsuz bulduğunu bugün olumlu bulurdu. Bunu yaparken de belli bir dünya görüşüne veya değer yapısına bağlı kalmazdı. Bu yüzden ürünleri kişiliğinin odağında değerlendirilmiştir.

Hakkı Süha, Neyzen Tevfik’in bu yönünü şöyle anlatmıştır: “…yirmi beş yıl geçti. Bu geniş zaman onu bana bin türlü ruh görünüşü içinde gösterdi. Evet bin türlüdür; fakat bin fasetalı bir pırlanta gibi…

Cemil Meriç, Neyzen Tevfik’in şairliğiyle ilgili olarak şu değerlendirmeleri yapmıştır: “Ney’inden yıldız yıldız nağmeler, kaleminden şimşek şimşek mısralar dökülen bu coşkun sanat adamı neden edebiyatı fetheden bir şöhret olamadı? Kaderi ipek bir kumaş gibi işleyen büyük aksiyon adamları yanında ruhu ipek bir kumaş gibi örseleniveren faniler var. Gönülleri meçhulün ve erişilmezin özlemiyle tutuşan bu ezeli mağluplar için dünyamız tahammül edilmez bir gurbettir… Neyzen’in hayatı akliyle koğuşlarıyla meyhane masaları, cinnetle deha arasında mekik dokumakla geçti. Gelenekler onun serâzat ruhunu çelik bir korse gibi sıkıyordu. Hayalinin geniş kanatları, sokaktaki insanlar gibi yürümesine, günahlarıyla zaafları büyük ve bâkir ruhların kanat çırptığı göklere yükselmesine engel oluyordu… Onda ne Fikret’in feragatkâr ruhu, ne Akif’in karakter salâbeti, ne de Namık Kemal’in zorlu iradesi vardı…

Neyzen’i yakından tanıyan Münir Süleyman Çapanoğlu’na göre; “Tevfiğin yazısı kargacık burgacıktır. Çok karışık yazar, kelimeler örümcek ayaklarına benzer. Bazen kendi yazısını okuyamaz; işin içinden çıkamayınca kızar, hiddetlenir. Çok defa da, yazdığını anlayamaz, bir mana çıkaramaz… O’nun bu gaflet nöbeti çok sürmez, çabuk kendini toplar...” Şiirlerini ya bir meyhane masasının üstüne, ya hastane duvarı gibi bulunduğu yerin duvarlarına yazardı. Kardeşi Şefik Kolaylı Neyzen’in yazdığı şiirler üzerinde uzun süre uğraşmadığını söylemiştir. Mehmet Akif’e göre kendisi de bir kelime üzerinde günlerce uğraşırdı. Neyzen’in de bunu yapması halinde mükemmel eserler yazacağını söylerdi.

İyi ney üflemekle ün kazanan Neyzen Tevfik, perdeli bir saz olan neyi perdesiz bir keman gibi, sesleri birbirine bağlayacak biçimde üflerdi. Hastanede yatarken doktoruna; “…Ben bu sazı elime aldığım zaman ufuklardan bir ışığın yandığını, âdeta tren hatlarında (yol açıktır) işaretini veren smaforlar gibi, bana müzik yolu açıktır. Üfle diyen bir işaretin verildiğini görür, işte o zaman coşardım…” diyerek nasıl ney çaldığını anlatmıştır.

Bir gün Dresden operası müdürü Neyzen Tevfik’i dinlemişve “Bu adam yalnız çalmıyor, aynı zamanda besteliyor!” demiştir.

Münir Süleyman Çapanoğlu, Onun bu yönüyle ilgili olarak şunları söylemiştir: “…Ben musikiye meraklı bir adamım. Biraz da şarkı fala meşk ettim. Türkiye’nin en büyük, en üstat sazendelerini dinledim: Kemençeci Vasil gibi, tanburî Cemil gibi, udi Nevres gibi, kemanî Tatyos gibi. Bir hayli Neyzen de dinledim. Fakat Tevfik ayarında bir üfleyiciye, onun kadar sağlam hançerlisine rastlamadım. Onun o harika üfleyişi, taksimlerindeki o erişilmez kudreti, o coşkun sayhaları, maverai nağme oyunlarını, rüzgâra benzeyen sesleri hiçbir icrakârın sazından ve neyinden duymadım, işitmedim, dinlemedim. Neyzen, muhakkak ki, neyde bir merhaledir; neyde devir açan, devir yapan ve kapayan bir san’atkârdır”.

Neyzen Tevfik’in şiirleri okununca sadece bir hicviyeci değil, aynı zamanda büyük bir fikir adamı olduğu da anlaşılır. Zamanında yaşamış birçok kişiden daha vatansever olduğu görülmektedir. Bir konuşmasında Türk Milleti ile ilgili olarak şunları söylemiştir: “Yunanistan, bir Eflâtun yetiştirmiş. Bizim 20 milyonun her biri bir Eflâtun. Fakat asırlar boyunca, işlememişler bu milletin cevherini. Çünkü, işlerine gelmemiş…”

Hayvanları çok seven Tevfik evinde “Sarı” adını verdiği bir kedi besliyordu. Mısır’da bulunduğu sırada bir köpekle karşılaşmış ve adını Çakar Almaz koymuştu. Bu köpeği dönünceye kadar yanından hiç ayırmamış, yurda döndüğü zaman, İzmir’de Mevlevihaneye bırakmıştı. Mütareke günlerinde yanında boynundan zincirle bağladığı Kara Arslan dediği ufak bir köpek gezdirirdi. Ayrıca evinde mahallenin kedilerini beslerdi. Evi için “Burası kedilerin kervansarayıdır” derdi.

Neyzen’in “Mernuş” adını verdiği bir köpeği vardı. Bu köpek her yere onunla beraber giderdi. Neyzen, köpeği Mernuş’un ölümü üzerine şu şiiri yazmıştı:

Bu engin ayrılık canıma yetti,
Başımdan aşıyor kaderim Mernuş,
Bu yolda yazılmış fermanı kaza,
Bunu da gösterdi kaderim Mernuş..

Bağlanmıştım bütün kalbimle sana,
Şu fani cihanı okuttun bana..
Sen göçtükten sonra ben yan yana,
Hicranla gözyaşı dökerim Mernuş.

Bu yolda cahilim, bildiğim kısa,
Sen girdin toprağa, ben girdim yasa,
Haklı haksız hatırını kırdımsa,
Affet günahımı (Beşer)im! Mernuş.

Neyzen, çok sevdiği köpeği Mernuş için bir cenaze töreni bile düzenlemiştir. Muhittin Kutbay bu cenaze ile ilgili anılarını şöyle anlatmıştır:“Neyzen’in bu Mernuş’a yaptığı (cenaze töreni) de meşhurdur. Ölen köpeğini ipek gömleğine sararak kucağına almış, doktorlardan bazıları ile beraber hastanede ne kadar akıllı deliler varsa bir alayı vâlâ ile Neyzen’in peşine düşerek Mernuş’u götürüp
mezarlığın dışında bir kenara gömmüşler. Üstadın o gün çocuk gibi hüngür hüngür ağladığını ve
günlerce de yüzünün gülmediğini bu merasimde bulunanlardan bizzat dinlemiştim. Hayvan sevenlerin merhametli olduğunu en evvel bana bizzat kendisi ispat etmişti. Muhakkak ki Neyzen çok merhametli bir adamdı. Cebinde beş kuruşu varsa kendi ihtiyacını düşünmeden onu rastladığı bir fakire verdiğini çok gördüm
….”

Siroz dâhil birçok hastalıkla mücadele eden Neyzen Tevfik, son yıllarında jübilesinin yapıldığı ġehir Tiyatrosuna geldiğinde halsizlikten ve bitkinlikten ayakta duramıyordu. Ölümünden bir sene önce düzenlenen bu gecede Aşık Veysel ile tanışmıştı. Aşık Veysel Neyzen Tevfik’in ölüm haberini alınca şu ağıtı yazmıştır:

Neyzen Tevfik dünyasını değişti
Tel sustu dil sustu neyler nicoldu?
Ebedî yurduna gitti kavuştu
Ağlasın kemanlar yaylar nicoldu?

İnsanlar fanidir eserler bakî
Neyzen’e de değdi feleğin oku
Döküldü badeler kahretti şakî
Gönüller coşturan neyler nicoldu?

Ne şöhrete tapmış ne mala tapmış
Ne doğruyu koyup eğriye sapmış
Ne bir gecekondu ne bir saray yapmış
Dünya benim diyen beyler nicoldu?


Selman Yaşar
Dipnotlar için kaynak: http://www.turkishstudies.net


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

İncelikle Sevdiler Birbirlerini Uzun Zaman

İncelikle sevdiler birbirlerini uzun zaman Derin bir tasayla, çılgınca, isyancı bir tutkuyla! Kaçınıyorlardı itiraftan ve karşılaşmaktan, Düşman gibi; boştu ve soğuktu konuşmaları da. Suskun ve gururlu bir acı içinde ayrıldılar, Bazen ve ancak düşte gördüler yitik sevgiliyi. Öldüler sonunda, mezar ötesinde buluştular… Fakat orada da tanımadılar birbirlerini. Mihail Lermontov Çeviri : Ataol Behramoğlu

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...