Ana içeriğe atla

İki satır iki satırdır

Sevgide sevgisizlik, sevgisizlikte sevgi arıyan insanlar ülkesi burası. Birincisinde yabancılık ve korku, ikincisinde melankoli ve erdemsizlik.

*

İki satır iki satırdır. Bugün herkese mektup yazacağım.

*

Elimden alınması mümkün olmıyan bir can sıkıntısı var bugün. Onu daha bir yoğunlaştırmak istiyorum. Şimdi meyhaneye gideceğim.

*

Ve ben kötüyüm biraz. Ama gülmek istiyorum bugün. Meyhane hepten örtülü bir evdir, damlarını tanrıların ısıttığı.

*


Geçenlerde bir ilkokul öğretmeniyle konuşma yapmışlar bir gazetede. Öğretmen, "Çocuklarıma gazozun ilaç olduğunu söyliyerekten avutuyorum" diyordu.

*

Ne yana baksan duvar, dünyada olmanın fon müziği gibi.

*

Ve bu mektupların içindeki cümleler, o mektuplardan koparıldı mı, anlamını değiştiriveriyor çoğu zaman.

*

Sonra susmak geliyor. İyi mi? Ve susmak içe doğru yaratılışıdır dünyanın, iyi mi? Konuşmak, düzene uymak, orta malı bir figür haline getirmek olmaz mı kendini?

...

Sen gittin, siz gittiniz, herkes bir parça gitti işte.

*

Sana öyle bir mektup yazabilmeliyim ki, Kutsal Kitap gibi, ne zaman eline alsan, neresinden okursan onu, bir şeyleri aydınlatmalı bu mektup ve senin içtenliğin oranında büyümeli, çoğalmalı, güçlenmeli.. Ama yazamıyorum işte.

*

Yalnız sevgi yeter mi, selâm da ister misin?

*

Herkesi tanıyorum, kimseyi tanımıyorum son günlerde. Bütün yüzler, bir tek yüz oluyor kimi zaman da. Dopdolu bir beyazlık ağlıyor, yaş tutuyor sanki. Sıkıntı, sıkıntı, sıkıntı...

*

Uzun süre yazmamak küskünlüğe benziyor.

*

Herkes herkese benzediği oranda tadını çıkardığını sanıyor dünyanın. Biz öyle değiliz.

*

Sıkıntılısın, tedirginsin, içe dönüksün. Seni anlıyan o kadar az ki...

*

İnsan ancak kendine alışır gibi alışabilir bir insana.

*

Sen, aşk kelimesi, bir sen kaldın sevmediğim gençliğimden arta kalan dirilik. Artık yaşıyorum seni.

*

"Biliyor musun, ben Alevi seviyorum" diyebileceğim, sevgiden anlar bir kişi bile yok çevremde.

*

Ama sen de kırmızı ağaçlı bahçenin önünden geçmedin daha.

*

Ve kendi kendime söz veriyorum, seni sevmeyi, dünyanın en güzel şiiri yapacağım.

*

Yarının mektubunu bugünden yazıyorum. Çünkü "Yarın" seni sevmem bakımından değişmeyecek.

*

Bakıyorum da bütün aşk sözcükleri acemi oluyor.

*

Tuhaf bir şey, sezgilerim daha az aldatıyor beni.

*

Hiç sevdin miydi beni Alevci?

*

Bugün müthiş sıkılıyorum. Nedenleri o kadar belli ki...Gene de saklamaya çalışıyorum kendimden, bilmezlikten geliyorum.

*

Aşkın dili çok zengindir, Denizciğim. Onu kavramak için iyi öğrenmek gerek. Bunun da çaresi durmadan, dinlenmeden yalansız sevebilmektir.

*

Bugün de uğrayan uğrayana dükkâna. Yazabilirsen yaz. 

*

Ey benim tekdüze İstanbul'um! Getir bana tenha bir yerini..

*

Başka yeteneklerin de var senin. Mesela belleğin çok iyi.

*

Demin bir kız girdi dükkâna. Bir tepsi satın aldı. Kız da, tepsi de, hepsi bir yana, o kadar sana benziyorlardı ki... Adı "sana benziyen" olan bir yaratık duruyordu dükkânda.

*

Ve ben buradan, İstanbul'daki bir inden  -ya da inimden- senin içini karartıyorum.

*

Hem sonra özlemekten korkuyorum ben. Özlemek, özlediğimiz kişiyi mitleştiriyor.

*

Şimdi de üzüldüğümü düşünmeme üzülüyorum.

*

İnsanın kafasında açmayan bir çiçek vardır her zaman, işte o çiçek açsın istediğim masada. SEVİLDİĞİMİ ÇOK İYİ BİLMEK İSTEDİĞİM masada.

*

Binlerce insanın yok edilişini umursamayan bir SS subayı kadın, bir kurt köpeğinin ölümüne gözyaşı döküyordu.

*

Sahi Alev, beni seviyor musun? Olsun, bir daha söyle. Ne çıkar tekrarlasan?

*

Ne yapsam da bir yerlerden para bulup yanına gelsem?

*

İki gündür kar yağıyor. Seni düşünmek gibi bir kar bu.

*

Senin mektubunu en sona sakladım. Günümün tek güzelliği bu mektup çünkü.

*

Şiir çevirmek, tornavidayla mendireğin görevini yerine getirmek gibi bir şey.

*

Ya bir gün üzülürsem? Hesapta bu da var.

*

İşte son mısralarım bunlar.. Son değil, bundan sonra ölüm var. Ölüm? Belki de bir kurtuluştur.

*

Belki de tanıman kötü oldu; senin pırıl pırıl dünyana, kapkara bir böcek gibi yapıştım.

*

Uyanır uyanmaz içimde tuhaf bir sevinç buldum içimde; göğsümün ortasına çakılmış, yerinden memnun, benzersiz bir sevinç parçasıydı bu... Bana özgü değil ve sokağa bırakılmış bir çocuk gibi duruyor!

*

Seviyorum mu desem, sevgiler mi desem, yoksa iyi günler mi? Bunlardan hangisi sıkmaz seni? Yoksa susmamı, hiç yazmamamı mı söyleyeceksin bana?

Yalnızca bekliyorum.

*

Üzgünüm, hepsi bu kadar.

*

Yalnız kafamda yaşatmak yetmiyor ki seni.

*

Kendimi düşünüyorum; seni kıracak bir davranışım da olmadı ki...

*

Ölüm diyorum, bunu bile düşündüm Alevci.

*

Seni eleştirmeye kalkacak kadar budala değilim.

*

Bugün denize atılmış ceset gibiyim, sallanıp duruyorum öyle. Ne yazsam sevdiremeyeceğim sana.

*

Şuna inanıyorum ki, sen benden güçlüsün.

*

Sana nasıl bağlandığımı, nasıl güvendiğimi biliyordun.

*

Seni bir bulma, bir yitirme durumu da olmasa, kağıt gibi, dümdüz, algıları tetikte, iyinin iyisi bir adam olacağım. Belki şiir bile yazacağım.

*

Dayanılmaz durumlar, 500 km yol katetmekle çözülür sandım. Bir parça huzur! Bütün isteğim buydu sanki. Sonra bir de şiirsizlik. Bundan böyle yazamayacağım gibi geliyordu bana. Ankara'nın kısa hikâyesi bu.

*

İki sevdiğim var işte: Sen ve şiir.

*

Sana kısacık bir mektupla Türkiye'nin panoramasını çizmeme imkan yok. Kısaca hüzünlerimiz, sıkıntılarımız, bunaltılarımız bile kendimizin değil.

*

Şiir bir dengeydi benim için, katlanmayı başarmak, ama yenilgilere karşı çıkmaktı bir bakıma. Oysa yeniliyorum artık, içimden içimden yıkılıyorum. Elimdeki tek silah işlemez oldu.

*

Şiirlere kurnazlık, okşayışlara ustalık karıştı biraz.

*

Dün mezarlık bile güzeldi bir bakıma. Selviler, otlar, iri sinekler...

*

Öyle ya, ne yazmalı bu suyu çekilmiş değirmen sana?

*

Ama evde yatıp kalırsam sıkılıyorum. En iyisi dükkân.

*

Can erikleri büyümeye başladı. Yakında kiraz. Sonra sen.

Senden sonra her şey.

*

Biliyor musun, bazı günler öyle dikkatli giyiniyorum ki... Sanki Beyoğlu'nda sana rastlıyacakmışım, Park otele gidip kanyakla kahve içecekmişiz gibi.

*

Bir usanç da eklendi yaşamama; tartışmaya bile üşeniyorum. Tellere takık uçurtmalar gibi.. rüzgârsız, kıpırtısız..

*

Beni sevebilecek misin? Görünen "ben"i.

*

Ben yalnız kendimi anlamıyorum galiba -Anlasam şiir yazar mıydım?-

*

Nasıl da mektuplaşmaz olduk.

*

"Bak unutmadan söyliyeyim, ben her akşam içiyorum gene

Ve sarılmış hayal kırıklığına bile

Bir hayal gibi..."

*

Rakıyı susuz içiyorum. Bir elim Boğaz'da bir elim Pera'da. Yarı düşlerim cam eriği kokusunda. Erguvanı, salkımı bol bir İstanbul. Kendimi mutlu olmaya itiyorum.

*

Nerdesin? Yazacaktın, izini kaybettirmeyecektin hani?

*

Bir hastalıktan kalkmış gibiyim.

*

Mektubun altına neler yazardım, unuttum. Unutturdun da diyebilirim.

*

İçiyorum. Sabahlıyorum. Ve kendimi sevmiyorum hiç.

*

"İşte bu benim yüreğimdir - atmıyor

İşte kar düşüyor gözlerime."

*

Ne zaman bir yerde ikimizleşeceğiz?

*

Yan yana durmak için sözler icat ettik miydi, yoksa her şey bir çiçeğin toprağı dürtüşü gibi, yeşilde, sonra kırmızıda, sonra allahsılıkta kıvamlanışı gibi olduydu?

*

Sonra aramızda bir rekabet de yok; sen çömlekçisin, ben şair...

*

Artık yüz yaşımı geçmeden ölmemeye karar verdim. Demek oluyor ki, altmış üç yıl daha sevebilirim seni. O kadar korkma Alevci, altmış üç yıl da nedir ki, göz açıp kapayıncaya kadar geçer.

*

Son gece "n'olur gitme Alev" demiştim. Sense "bana 'git' de Edip" demiştin.

*

Beklemek, beklemeyi doyuran besini bulamayınca sıkıntıya dönüşüyor.

*

Ben... seni... seviyorum. Ne kadar kötü kullanmışlar bu cümleyi, ne kadar eskitmişler.

*

Hangi hız, insanın insana akma hızını aşabilir? Hiçbiri!..

*

Beklemek kısalttı mektuplarımı.

*

İlk cümleye nasıl başlasam diye düşünmeye başladım artık. Giderek yazamayacağımdan korkuyorum.

*

Hayatımı, başkasının hayatında fazladan bulundurmayı başaramadım hiç.

.

Bir önceki mektubunda şunları yazıyorsun Alevci: "Bir gün belki de çok üzüleceksin." "Belki de fena oldu beni tanıdığın Edipçi."

*

Canım İsa!


*

Kalbim, gözlerim üşümüş gibi. Duygularım da..

*

Bana iyi davran, Gongyla (Sappho)

*

Sana yazmayalı yıllar, yüzyıllar geçmiş gibi aradan. Bazı çiçeklerin nesli tükenmiş, bazı yaprak türleri tarihe karışmış gibi sanki.

*

Gücendirmekten sakındığım sayılı dostlarımdan birisin sen.

*

Mektup da iş mektubu gibi oldu. Bağışla beni.

*

Belki de bir melankoliye gidiş bu. Kendimi izliyorum durmadan. Nerede, nasıl, ne yapacağımı izliyorum hep.

*

Yazacak mısın, yazmayacak mısın, sen ondan haber ver. Elin gitmiyorsa, yüreğini sıkıntılar basıyorsa, diyeceğim yok. 

*

Senin uzun ve yeşil kaşkolun boynumda (hani beni şaire benzeten).

*

Nedense unutulmuş. Burası böyledir, kalpten kalbe giden yolların inşaatı bitmedi henüz.

*

Masalarda ne mi konuşuyoruz? Hiiiiiç! Gülüyoruz sadece.

*

"Başıboş bir sandalım ki artık bir kıyıya varsam

Çocuğumsun ki deniz ölümsüz bir ölü olsam."

*

Sana ilk defa bir meyhaneden yazıyorum.

*

Her dizesinde ev kelimesi bulunan şiirler kuruyorum yorganın altında.

*

Kim demiş şiir yazmıyorum diye?

*

"Hangi kuşu çeksem ölüyor avucumda."

*

"Kar yağacak

Sevdim mi sevildim mi bir vaktin orasına."

*

"Dalgınız şimdi"

*

Aynı şiiri sevmenin sağladığı yakınlık başka oluyor.

*

Yazamadım, yazamayınca bir kere, bir kere daha yazamadım.

*

Birbirimize yardım edecek vakit de bulamıyoruz sanki.

*

Benim yarı umutlu, doğuştan (belki) hüzünlü yaratılışımın karşısında katıksız bir hayatsın sen.

*

Son günlerde eski su kemerlerine benziyorum; susuz, yüksek be yalnız.

*

Sana mutluluklar dilerim.

*

Tankerler geçiyor durmadan, filizî, sarı, beyaz tankerler. Hepsinin de ayrı ayrı kişilikleri var sanki. O güzelim kıyıları kendilerine âşık etmek istercesine salınarak geçiyorlar. Ama kıyılar inatçı, gözleri tutmuyor gene de bu süslü demir yığınlarını. Çocuklar gibi taşlarla, ufak sandallarla oynamayı daha bir seviyorlar.

*

Unutmadan söyliyeyim, mektuplarını biraz daha okunaklı yazmayı denesen sevindireceksin beni.

*

Sen güçlüsündür, yaşamanın büyük akıntısında tutunmasını bilirsin.

*

Yağmurluk gitmiş dikkatli bir ilkbahardın. Her şeyimi aldın götürdün, bana hiçbir şey kalmadı. 

EDİP

*

Kızma, yaşamak da önemli değil. Herkesi, herkesi, herkesi o kadar iyi anladım ki.. Keşke yarım kalsaydı bir şeyler biraz.

*

Son mektubum cebimde kaldı bir süre. Kim bekliyordu ki kalmasın? Kim?

*

Bilmem belki sen de sevinirsin diye yazıyorum bunu.

*

Düşünüyorum da ne kadar az gördüm seni. Sonra da müşterileri dağılmış bir kır kahvesi gibi kaldım. Kimseyi görmüyorum hemen hemen. Şiir de beni bıraktı gitti.

*

Gene de İstanbul en iyisi. Gövdem de, yüzümün çizgileri de İstanbul'a benziyor zaten.

*

Önüme can eriği ile kiraz koydular. Yarım şişe rakı daha. Bu yaşta.. Sevda.. Biraz da can eriğine benziyor.

*

Bitti. Bu da bitti. Adına aşk dediğimiz bu tuhaf şey. Şiirlerime döndüm, daha doğrusu daha bir hızlandım.

*

Sen "hiç anlamadın ki.." diyorsun. Yahu ben neyi anladım, neyi bildim öyleyse? Körün değneğini bellediği gibi yalnız şiir yazmayı mı? Aşklara paydos mu diyelim yoksa? Demeli mi?

*

Parmak ucuyla dokunduktan sonra dikkatle bakılan masa tozu gibi bir şeyim.


Edip Cansever
Alev Ebuzziya'ya Mektuplar

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...