Ana içeriğe atla

Kambur Hafız ve Minare

Bir çift sürmeli göz aşağıdaki kiraz dallarının, kırmızı kiremitlerin, horoz ve çocuk seslerinin, ihtiyar iniltilerin, genç adımların, İpragaz arabasının, patlıcan tava­nın, veresiye defterlerinin, kiracıların, berberlerin, bu­lutların, kuşların, heveslerin, vaatlerin arasından sıy­rılıp geçti.

Kambur Hafız’ın midesi bulandı, gözlerini sis bürüdü, boğazı kurudu, yumruklarını sıktı. Bunca yıl çektiğim acı yeter dedi içinden. Madem dönüp bir kez olsun bakmıyor, bundan geri bana yaşamak haram oldu.

Böyle söyleyip dinimizin yasakladığı bir işi işledi. Kendini minareden aşağıya bıraktı. Beyaz el örmesi takkesi uçup kiraz dalma takıldı; kam­buru koynunda düştüğü yerde kaldı.

– İşte böyle Hafız Ali, hikâye böyle bitiyor, oku dedin okuduk.
– Yani şimdi bu, bu hikâye beni mi anlatıyor?
– Yok canım, nereden çıkardın?
– Adam kambur, üstelik hafız, hemi de benim gibi müezzin.
– Olsun. Yeryüzünde bir tek sen misin Kambur Hafız olan. Kimbilir kaç bin tane vardır. Hem sonu sonu bir hikâye bu, uyduruk bir şey.
Ali bir elini alnına dayadı, yüzü bulutlanmıştı, öteki elini yumruk yaparak kasıldı, tırnakları neredeyse avucunun içine gömülecekti.

Bir sessizlik oldu.

Kahveyi gölgeleyen çınar dalları arasında bir iki serçe cıvıldadı.

– Bu hikâyeyi kim yazmış?
– Mustafa Kutlu diye biri.
– Nerde eğleşir bu adam?
– Bilmem, İstanbul’da galiba…
Ali kalktı. Suratı iyice asılmış, sesi çatallanmıştı. Yarı buçuk bir “Eyvallah” çekti, kamburunu sırtlayıp yürü­dü.

O gidince kahveyi geren teller gevşedi. Tavla şakırtısı, Kral TV, çay buğusu, sigara dumanı ve uğultu yerine yerleşti. Ötekiler kalkıp Orhan’ın yanına geldiler.

- Ne diyo?
- Yok bir şey.
- Hele anlat canım, sürmeli meselesi değil mi?

Yahu bilmiyorum, şu kitapta bir hikâye var “Kambur Hafız” diye. Birileri seni yazmış, her bir sırrını bir bir anlatmış, şeklinde bunu fişteklemişler. Eh ne de olsa mahalleden arkadaş, ilk mektepte aynı sırada okumuş­tuk. Geldi, sordu, “Nedir?” diye. Ben de okudum.

– Bunun sonu kötü aga. Sürmeli bitirdi bunu.

– Yaaa!.. Kara sevda olacak fukara.

– Bırakın şu kamburu yav “İbooo, şuradan bi okey takımı ver.”

– Nesine oynuyoruz?..

Kambur Hafız öğle ezanı için minareye çıkınca bir tu­haf oldu. Aşağıda çiçek açmış kiraz ağaçları görüyor­du. Bembeyaz çiçek bulutu. Ayrıca İpragaz arabası, patlıcan tava, kuş tüyü falan.

Silkinip gözlerini ovuşturdu, salavat getirdi. Ezana bir buçuk dakika vardı daha. Köstekli saatini yelek cebine yerleştirip bir daha baktı aşağıya.

İşte kuru çınar dalları, gelip geçenler, bir çocuk balo­nuyla oynuyor. Derken balonun mavisinden bir çift sürmeli göz bakmaya başlamasın mı? Gözler öyle manalı ve yakın geldi ki, elleriyle yüzünü kapadı. Sırtın­da ince bir ter, vücudunda bir karıncalanma… Neyse ki o uğursuz bir buçuk dakika geçtiğinden ezana başladı. Bir türlü sesini kontrol edemedi; kimi yerde ses çatla­dı, kimi yerde tiz, kimi yerde pes çıktı. Şadırvanın gölgesinde ezanı bekleyen ihtiyarlar Kam­bur Hafız grip olmuş sandı, kahvedeki gençler “Sür­melidendir, sürmeliden” diye kas kas güldüler.

O günden sonra Ali artık minareye çıkmak için üşenmeye başladı. Üşenmek değildi işin aslı haliyle endişe­leniyordu. Her seferinde o sürmeli gözler gelip karşısı­na dikiliyor, genç ömrünü yiyip bitiren sevda ateşi şe­refeye kadar yükselip, bütün benliğini kavuruyordu. Allah saklasın bir delilik yapar mıydı acaba? Tövbe üstüne tövbe ediyor, geceleri sabaha kadar kam­buru ile konuşuyordu.

Gün günü kovaladı, sıkıntı canına tak etti. Ve bir gece kararını verdi. Gidip bu işi kökünden te­mizleyecekti. Senelik iznini aldı, ihtiyar anası ile vedalaştı.

Bir otobüse atlayıp İstanbul’a vardı.

– “Aramakla bulunmaz” diye bir söz var ama “Arayan belasını da Mevlâ’sını da bulur” diye bir başka söz daha var.

Hafız yazarın İlesam denilen bir yerde daha çok ikindi ile akşam arasında eğleştiğini öğrendi. Gidip buldu İlesam’ı, “Ya Allah” deyip girdi içeri. İsmi tuhaf lakin mekânı latif bir yer. Bir Osmanlı med­resesi. İç avluyu çepeçevre saran revakların arasına se­dirler konulmuş, halı, kilim, ot yastıklar ile süslenmiş. Sedirlere kurulup nargile fokurdatan, gazete, kitap okuyan, ha bire cigara içen gençler, orta yaşlılar… İçle­rinde arpacı kumrusu gibi gözlerini sabit bir noktaya dikip düşünenler olduğu gibi, kızlı-erkekli şen şakrak konuşup gülenler de var.

Avlu ortasında bir şadırvan, başucunda bir elma ağacı, güller, yeşillikler, hatta aşı vakti gelip geçen bir dut fi­danı bile var.

Hafız yazarı sordu, işaret edip gösterdiler, hatta bir genç onunla birlikte yanına kadar geldi. Adama adaçayı içiyor, birkaç edebiyatçı ahbabı ile edebiyatın artık bir kıymet-i harbiyesi kaldı mı diye tatlı tatlı konuşu­yordu.          

Hafız’ı getiren genç: “Hocam arkadaşın bir maruzatı varmış, taşradan gelmiş” şeklinde takdim etti onu. Mustafa Kutlu cigarasının külünü silkerken baktı şöy­le bir “Al işte bir Molla Kasım daha” diye yüzünü bu­ruşturdu. Ötekiler akrabası veya hemşerisidir diye oralı olmayıp, kendi âlemlerinde kaldı. Yazar onlara “Bir dakka” diyerek kalktı. Cigara paketi­ni, çakmağı, cigaranın ucuna taktığı naylon süzgeci ya­nına aldı.

Bir köşeye çekildiler.

Kambur Hafız hal-hatır, tanışma faslından sonra olup biteni özetledi. Sesini sertleştirip:

– Benim yazımı yazmışsın, yakışıksız bir şey olmuş, dedi
– O bir hikâye, diye cevapladı yazar, alın yazısı değil.
– Her neyse dedi Hafız, tıpkı ben. Sonunda bir çift sür­meli göz uğruna kendini minareden atan bir müezzin olur mu?
Haram bu, haram.. Yazar cigarasını tazeledi, sıkıntı ile etrafına baktı.

– Yahu sen bunu ne üzerine alıyorsun arkadaş, bu bir kurgu, yani olabilir de, olmayabilir de..
-Olur mu efendi, yazılmış, kayda geçmiş. Ben alma­sam biri alır üzerine, memlekette tonla Kambur Hafız var ve ortalık sürmeliden geçilmiyor. Yazarın alnı kırıştı, “Çattık” der gibi bir hâl aldı yüzü, bir elini bıyığına atıp çekiştirmeye başladı.

– Peki sen ne diyorsun şimdi, kaçtan aşağı olmaz…
– Bu yazıyı değiştir. Adam kendine kıymasın. Bir derdi var ise kalbinde kalsın.
Yazar içini çekti, nefesini boşalttı. Sanki onu başından savmak için, aslında bir başına kalıp ne haltlar karıştır­dığını bir kez daha ölçüp tartmak için uzatmadı sözü.

-Peki, peki.. Yeni baskıda değiştiririz, üzme kendini, dedi.

Hafız ferahlamıştı. Müsaade isteyip kalktı. Yazar onun ardından epeyce bir süre baktı, kafasını kaşıdı, “Vay be, bak şu Kambura” diyerek hikâye bahsi­ne yeni bir sayfa açtı.

Ali medresenin kapısından caddeye çıkınca durdu bir an. Sağına soluna baktı. Ne çiçek açmış kiraz ağacı, ne ipragaz arabası, ne de patlıcan tava vardı oralarda. Gelip geçen insanlar, vasıtalar, bir çocuk balon satıyor­du.

Balonların mavisine dikti gözlerini. Baktı, baktı, hiçbir şey olmadı. Sevindi, gerindi, “Şükür geçti” dedi, yürüdü. Adımlarına bir hafiflik sinmişti, neredeyse kambu­runu unutup perende atacaktı oracıkta. İçinden “Neyin nasıl yazılacağını anladı teres” diyor­du.

Çıbanı patlamış, kanı, irini yazarın yüzüne sıçramıştı.

Mustafa Kutlu 
Değerlerin Dejenerasyonu ve Ölümü

Camiler, evliya türbeleri, medreseler, gökteki sayısız minare ve minarelerden yükselip şehre inen ezan sesi yaşanılan beldenin manevi ve kültürel havasını arttıran nişanelerdir. Bu nişanelerin arasında yaşamak, günde beş vakit işitilen çağrıya gerçekten kulak vermek, kişiliğin ve kalemin inşasında etkili olduğu gibi yazılanı, bu hassas iklimlerden yükselen bir sese dönüştürecektir.

Hayatının büyük çoğunluğunda, dine ve kültürel birtakım değerlere dışardan bakan Yahya Kemal’in içerden baktığı bir sabah yaşadığı duygunun sesidir bu, “Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum / Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum / Bir zamanlar hendeseden bir abide zannettimdi / Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi / Senelerden beri rüya görüp özlediğim / Cedlerin, mağrifet iklimine girmiş gibiyim.” Ya da Müslüman saatini, minarelerin yüksekliğiyle yan yana getirerek anlatan Haşim’in kederli seslenişi, “Bütün mabedler içinde güneşten ilk ışık alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir. Şimdi heyhat! Eski saatle beraber akşam da fecir de bitti.”

Elbette bu sesler, bizim edebiyatımıza özgü değildir. Batı anlatılarında da kelimelerin ardından çan sesleri yükselir. Ana rahminin verdiği o sonsuz güveni çağrıştıran cami avluları; Batılı metinlerde kilise bahçesine dönüşür. Notre Dame’in Kamburu’nda Quasimodo’nun kilise avlusundaki tahta kerevete bırakılması, mabetlerin mekân olarak kullanımına ve onlara duyulan güvene dikkat çekmesi bakımından gösterilebilecek örneklerden yalnızca biridir. Mustafa Kutlu’nun Kambur Hafız ve Minare isimli öyküsü, mabedleri mekân olarak kullanan iyi ve sıra dışı bir başka örnek. Öykünün girişinden itibaren postmodern anlatının ayak seslerini işitiriz. Modern sonrası dönemde sıklıkla kullanılan ve postmodernizmin uygulama alanlarından biri olarak kabul edilen üstkurmaca tekniği, hemen hikâyenin başlangıcında verilir. Yapısalcı kuramın yazarı öldürüp metni kutsayan yaklaşımına karşı, “Ben buradayım sevgili okur, okuduğun şey yalnızca metinsel bir gerçeklik ve sen şu an kurmaca bir evrenin içindesin,” diyen yazarın sesi öykü boyunca işitilir. Yazara yeni imkânlar tanıyan üstkurmaca, okuru klasik anlatıdan uzaklaştıran da bir ilk hamledir. Ancak postmodernizmin öyküdeki ayak sesleri yalnızca bununla sınırlı değildir. Kahramanın modern dünyadan kopuşunu simgeler şekilde kendini minareden aşağı bırakması, anlam ve değerlerin yitimi, öykünün geneline hâkim olan gizem ve fragmenter yapı ile bütüne dağılmış ironik tutum, öyküdeki postmodern anlatının izlerindendir.

Öykünün girişinde verilen çerçeve hikâyede, minareyi bir intihar aracı olarak kullanan Kambur Hafız ve onunla özdeşleşen Hafız Ali, hikâyedeki ilk kırılmadır. İntiharın haram olduğunu, derdin dillendirilmeyip kalpte kalması gerektiğini söyleyen Hafız Ali’nin sesi, hikâyedeki çatışmayı çoğaltan sestir. Bu sesler arasındaki geçiş ve fragmenter yapı, okura hissettirilmeyen bir ustalık ve yalınlıkla kurgulanmıştır. Öyküde fazlalık olarak nitelenecek bir kullanım yoktur, diyolaglar sade, ritim hızlıdır. Üstelik mekânlar arasındaki geçişler de yumuşak ve genel muhtevayı destekler niteliktedir. Kahve ahalisinin, Hafız Ali oradayken gerilmesi, olağan akışını sürdürememesi, din adamının hâlâ bir ağırlık merci olduğunu ifade eder. Dini toplumun dışında bırakan, din adamını yer yer alaya alan, onları ham sofu olarak niteleyen Cumhuriyet dönemi kurmacalarının aksine Kutlu’nun dindar kahramanı; toplumdaki saygınlığını koruyan, değerlerine sıkı sıkı tutunan biridir. Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal ve Vurun Kahpeye, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban, Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece romanlarında din adamları belli kalıplar üzerinden ele alınmış; gerici, yobaz, ham sofu, güvenilmez tipler olarak nitelendirilmiştir. Değerlerin dejenerasyonunu ve ölümünü örnekleyen pek çok örneğin karşısında olumlu bir örnek olarak durur Kambur Hafız ve Minare.

Çerçeve hikâyeyi okuduktan sonra baktığı her yerde sürmeli bir çift göz gören Hafız Ali, “Yeryüzünde bir tek sen misin Kambur Hafız olan. Kim bilir kaç bin tane vardır. Hem sonu sonu bir hikâye bu, uyduruk bir şey,” ikazlarına rağmen kendi sonunun, okuduğu hikâyedekine benzeyeceği korkusunu üzerinden atamaz. Rahatı kaçar. Her vakit ezanı şehre dalga dalga yayan sesi, minarede asılı kalan hastalıklı, cılız bir sese dönüşür. Kambur Hafız ne gördüyse, minarenin tepesinde onu görmeye başlar Hafız Ali; çiçek açmış kiraz ağacı, patlıcan tava, bembeyaz çiçek bulutu, gelip geçenler, İpragaz arabası, kuş tüyü ve bir çift sürmeli göz! Okuduğu öykü, aslında kendi hikâyesindeki yarılmayı beslemiş, belki nicedir üzerini kapattığı yarayı kanatmıştır. Bu yarılmayı ve senelerdir sakladığı gençlik ateşini, kendini hikâye kahramana benzetmesinden ve ahalinin konuştuğu birkaç kırık cümleden anlarız. Belki de bu, benzetmeden de öte bir aynılık hâlidir. Hafız Ali, ilk gençliğinden bu yana herkesten sakladığı sırrını, okuduğu bir metnin açık etmiş olduğu düşüncesine gerçekten inanmış, sonunun okuduğuna benzemesinden ürkmüştür. Bu ürkme hâli, onu yaşayamaz duruma getirip baktığı her yerde sürmeli bir çift göz görünce de içinde kıpırdanıp duran itkinin peşinden gider. Buradan sonra öykü, normale dönme ve kurmacanın boyut değiştirmesine dönüşür.

Hafız Ali’nin Mustafa Kutlu’yla buluşması, hikâyedeki üstkurmacanın derinleştiği yerdir. Okunan şeyin bir kurgu olduğunu bu kez bizzat yazarın kendisinden işitiriz, “Yahu sen bunu ne üzerine alıyorsun arkadaş, bu bir kurgu, yani olabilir de olmayabilir de…” Ancak Hafız Ali buna da itiraz edecek ve yazılanın değiştirilmesini sert bir ikazla Kutlu’ya söyleyecektir. Kutlu’nun, “Peki peki, yeni baskıda değiştiririz, üzme kendini,” sözüyle birlikte bir anda hafifler müezzin. Dışarı çıktığında artık ne çiçek açmış kiraz ağacı görür, ne İpragaz arabası, ne de patlıcan tava. Geçip gitmiştir işte. Üstelik yazara da iyi bir ders vermiş, neyi nasıl yazması gerektiğini anlatmıştır. Yazar mı? O, kurmacanın kurmacasını yazmak için hikâye sayfasına yeni bir bahis açmıştır bile.

Feyza Kartopu


1990-2000 yılları Kutlu'nun öykücülüğündeki üçüncü dönemi oluşturur. Bu yıllarda, yazar, iki öykü kitabı neşreder. Görünüşe bakılırsa, Kutlu, 90-2000 arasını bir tür yazamama hâli içerisinde geçirmiş olmalıdır. Arkakapak Yazıları ve Hüzün ve Tesâdüf'te yer alan hikâyelerin önemli bir bölümü, (belki kurgusal damarı bilerek zayıflatıldığından, belki deneme/fıkra türüne yaklaştırıldığından dolayı) "hikâye" olarak tanımlanmasında zorluk çekilebilecek metinlerdir. Dergâh, bu dönemde yayımına başlamıştır. Editörlüğün, Kutlu'nun üretkenliğine engel olduğu yolunda kimi değiniler bile yazılmıştır. Kutlu, Sır'la doruğuna ulaştırdığı çizgisinde ısrar etmek yerine, bu çizgiyi orada kesmiş, gene kısa hikâyelerden oluşan, ancak daha "serbest" kitaplar kurgulamış ve ikinci dönemin ortak kahramanlı metinlerini geride bırakmışsa da, sâdece Kambur Hafız ve Minâre öyküsü bile, yazarın ülkenin değişen edebiyatına kayıtsız olmadığının kanıtı gibidir. O kadar ki, bu öykü, edebiyatımızdaki postmodern evrilmenin en olgun örneklerinden biridir. Gene bu dönem öykülerinden olan "Dürbünlü Çiçek", anlatımındaki şiirsellik ve yoğunlukla modern öykümüzün unutulmaz bir "pastoral senfonisi"dir.

Abdullah Harmancı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...