Ana içeriğe atla

Kambur Hafız ve Minare

Bir çift sürmeli göz aşağıdaki kiraz dallarının, kırmızı kiremitlerin, horoz ve çocuk seslerinin, ihtiyar iniltilerin, genç adımların, İpragaz arabasının, patlıcan tava­nın, veresiye defterlerinin, kiracıların, berberlerin, bu­lutların, kuşların, heveslerin, vaatlerin arasından sıy­rılıp geçti.

Kambur Hafız’ın midesi bulandı, gözlerini sis bürüdü, boğazı kurudu, yumruklarını sıktı. Bunca yıl çektiğim acı yeter dedi içinden. Madem dönüp bir kez olsun bakmıyor, bundan geri bana yaşamak haram oldu.

Böyle söyleyip dinimizin yasakladığı bir işi işledi. Kendini minareden aşağıya bıraktı. Beyaz el örmesi takkesi uçup kiraz dalma takıldı; kam­buru koynunda düştüğü yerde kaldı.

– İşte böyle Hafız Ali, hikâye böyle bitiyor, oku dedin okuduk.
– Yani şimdi bu, bu hikâye beni mi anlatıyor?
– Yok canım, nereden çıkardın?
– Adam kambur, üstelik hafız, hemi de benim gibi müezzin.
– Olsun. Yeryüzünde bir tek sen misin Kambur Hafız olan. Kimbilir kaç bin tane vardır. Hem sonu sonu bir hikâye bu, uyduruk bir şey.
Ali bir elini alnına dayadı, yüzü bulutlanmıştı, öteki elini yumruk yaparak kasıldı, tırnakları neredeyse avucunun içine gömülecekti.

Bir sessizlik oldu.

Kahveyi gölgeleyen çınar dalları arasında bir iki serçe cıvıldadı.

– Bu hikâyeyi kim yazmış?
– Mustafa Kutlu diye biri.
– Nerde eğleşir bu adam?
– Bilmem, İstanbul’da galiba…
Ali kalktı. Suratı iyice asılmış, sesi çatallanmıştı. Yarı buçuk bir “Eyvallah” çekti, kamburunu sırtlayıp yürü­dü.

O gidince kahveyi geren teller gevşedi. Tavla şakırtısı, Kral TV, çay buğusu, sigara dumanı ve uğultu yerine yerleşti. Ötekiler kalkıp Orhan’ın yanına geldiler.

- Ne diyo?
- Yok bir şey.
- Hele anlat canım, sürmeli meselesi değil mi?

Yahu bilmiyorum, şu kitapta bir hikâye var “Kambur Hafız” diye. Birileri seni yazmış, her bir sırrını bir bir anlatmış, şeklinde bunu fişteklemişler. Eh ne de olsa mahalleden arkadaş, ilk mektepte aynı sırada okumuş­tuk. Geldi, sordu, “Nedir?” diye. Ben de okudum.

– Bunun sonu kötü aga. Sürmeli bitirdi bunu.

– Yaaa!.. Kara sevda olacak fukara.

– Bırakın şu kamburu yav “İbooo, şuradan bi okey takımı ver.”

– Nesine oynuyoruz?..

Kambur Hafız öğle ezanı için minareye çıkınca bir tu­haf oldu. Aşağıda çiçek açmış kiraz ağaçları görüyor­du. Bembeyaz çiçek bulutu. Ayrıca İpragaz arabası, patlıcan tava, kuş tüyü falan.

Silkinip gözlerini ovuşturdu, salavat getirdi. Ezana bir buçuk dakika vardı daha. Köstekli saatini yelek cebine yerleştirip bir daha baktı aşağıya.

İşte kuru çınar dalları, gelip geçenler, bir çocuk balo­nuyla oynuyor. Derken balonun mavisinden bir çift sürmeli göz bakmaya başlamasın mı? Gözler öyle manalı ve yakın geldi ki, elleriyle yüzünü kapadı. Sırtın­da ince bir ter, vücudunda bir karıncalanma… Neyse ki o uğursuz bir buçuk dakika geçtiğinden ezana başladı. Bir türlü sesini kontrol edemedi; kimi yerde ses çatla­dı, kimi yerde tiz, kimi yerde pes çıktı. Şadırvanın gölgesinde ezanı bekleyen ihtiyarlar Kam­bur Hafız grip olmuş sandı, kahvedeki gençler “Sür­melidendir, sürmeliden” diye kas kas güldüler.

O günden sonra Ali artık minareye çıkmak için üşenmeye başladı. Üşenmek değildi işin aslı haliyle endişe­leniyordu. Her seferinde o sürmeli gözler gelip karşısı­na dikiliyor, genç ömrünü yiyip bitiren sevda ateşi şe­refeye kadar yükselip, bütün benliğini kavuruyordu. Allah saklasın bir delilik yapar mıydı acaba? Tövbe üstüne tövbe ediyor, geceleri sabaha kadar kam­buru ile konuşuyordu.

Gün günü kovaladı, sıkıntı canına tak etti. Ve bir gece kararını verdi. Gidip bu işi kökünden te­mizleyecekti. Senelik iznini aldı, ihtiyar anası ile vedalaştı.

Bir otobüse atlayıp İstanbul’a vardı.

– “Aramakla bulunmaz” diye bir söz var ama “Arayan belasını da Mevlâ’sını da bulur” diye bir başka söz daha var.

Hafız yazarın İlesam denilen bir yerde daha çok ikindi ile akşam arasında eğleştiğini öğrendi. Gidip buldu İlesam’ı, “Ya Allah” deyip girdi içeri. İsmi tuhaf lakin mekânı latif bir yer. Bir Osmanlı med­resesi. İç avluyu çepeçevre saran revakların arasına se­dirler konulmuş, halı, kilim, ot yastıklar ile süslenmiş. Sedirlere kurulup nargile fokurdatan, gazete, kitap okuyan, ha bire cigara içen gençler, orta yaşlılar… İçle­rinde arpacı kumrusu gibi gözlerini sabit bir noktaya dikip düşünenler olduğu gibi, kızlı-erkekli şen şakrak konuşup gülenler de var.

Avlu ortasında bir şadırvan, başucunda bir elma ağacı, güller, yeşillikler, hatta aşı vakti gelip geçen bir dut fi­danı bile var.

Hafız yazarı sordu, işaret edip gösterdiler, hatta bir genç onunla birlikte yanına kadar geldi. Adama adaçayı içiyor, birkaç edebiyatçı ahbabı ile edebiyatın artık bir kıymet-i harbiyesi kaldı mı diye tatlı tatlı konuşu­yordu.          

Hafız’ı getiren genç: “Hocam arkadaşın bir maruzatı varmış, taşradan gelmiş” şeklinde takdim etti onu. Mustafa Kutlu cigarasının külünü silkerken baktı şöy­le bir “Al işte bir Molla Kasım daha” diye yüzünü bu­ruşturdu. Ötekiler akrabası veya hemşerisidir diye oralı olmayıp, kendi âlemlerinde kaldı. Yazar onlara “Bir dakka” diyerek kalktı. Cigara paketi­ni, çakmağı, cigaranın ucuna taktığı naylon süzgeci ya­nına aldı.

Bir köşeye çekildiler.

Kambur Hafız hal-hatır, tanışma faslından sonra olup biteni özetledi. Sesini sertleştirip:

– Benim yazımı yazmışsın, yakışıksız bir şey olmuş, dedi
– O bir hikâye, diye cevapladı yazar, alın yazısı değil.
– Her neyse dedi Hafız, tıpkı ben. Sonunda bir çift sür­meli göz uğruna kendini minareden atan bir müezzin olur mu?
Haram bu, haram.. Yazar cigarasını tazeledi, sıkıntı ile etrafına baktı.

– Yahu sen bunu ne üzerine alıyorsun arkadaş, bu bir kurgu, yani olabilir de, olmayabilir de..
-Olur mu efendi, yazılmış, kayda geçmiş. Ben alma­sam biri alır üzerine, memlekette tonla Kambur Hafız var ve ortalık sürmeliden geçilmiyor. Yazarın alnı kırıştı, “Çattık” der gibi bir hâl aldı yüzü, bir elini bıyığına atıp çekiştirmeye başladı.

– Peki sen ne diyorsun şimdi, kaçtan aşağı olmaz…
– Bu yazıyı değiştir. Adam kendine kıymasın. Bir derdi var ise kalbinde kalsın.
Yazar içini çekti, nefesini boşalttı. Sanki onu başından savmak için, aslında bir başına kalıp ne haltlar karıştır­dığını bir kez daha ölçüp tartmak için uzatmadı sözü.

-Peki, peki.. Yeni baskıda değiştiririz, üzme kendini, dedi.

Hafız ferahlamıştı. Müsaade isteyip kalktı. Yazar onun ardından epeyce bir süre baktı, kafasını kaşıdı, “Vay be, bak şu Kambura” diyerek hikâye bahsi­ne yeni bir sayfa açtı.

Ali medresenin kapısından caddeye çıkınca durdu bir an. Sağına soluna baktı. Ne çiçek açmış kiraz ağacı, ne ipragaz arabası, ne de patlıcan tava vardı oralarda. Gelip geçen insanlar, vasıtalar, bir çocuk balon satıyor­du.

Balonların mavisine dikti gözlerini. Baktı, baktı, hiçbir şey olmadı. Sevindi, gerindi, “Şükür geçti” dedi, yürüdü. Adımlarına bir hafiflik sinmişti, neredeyse kambu­runu unutup perende atacaktı oracıkta. İçinden “Neyin nasıl yazılacağını anladı teres” diyor­du.

Çıbanı patlamış, kanı, irini yazarın yüzüne sıçramıştı.

Mustafa Kutlu 
Değerlerin Dejenerasyonu ve Ölümü

Camiler, evliya türbeleri, medreseler, gökteki sayısız minare ve minarelerden yükselip şehre inen ezan sesi yaşanılan beldenin manevi ve kültürel havasını arttıran nişanelerdir. Bu nişanelerin arasında yaşamak, günde beş vakit işitilen çağrıya gerçekten kulak vermek, kişiliğin ve kalemin inşasında etkili olduğu gibi yazılanı, bu hassas iklimlerden yükselen bir sese dönüştürecektir.

Hayatının büyük çoğunluğunda, dine ve kültürel birtakım değerlere dışardan bakan Yahya Kemal’in içerden baktığı bir sabah yaşadığı duygunun sesidir bu, “Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum / Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum / Bir zamanlar hendeseden bir abide zannettimdi / Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi / Senelerden beri rüya görüp özlediğim / Cedlerin, mağrifet iklimine girmiş gibiyim.” Ya da Müslüman saatini, minarelerin yüksekliğiyle yan yana getirerek anlatan Haşim’in kederli seslenişi, “Bütün mabedler içinde güneşten ilk ışık alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir. Şimdi heyhat! Eski saatle beraber akşam da fecir de bitti.”

Elbette bu sesler, bizim edebiyatımıza özgü değildir. Batı anlatılarında da kelimelerin ardından çan sesleri yükselir. Ana rahminin verdiği o sonsuz güveni çağrıştıran cami avluları; Batılı metinlerde kilise bahçesine dönüşür. Notre Dame’in Kamburu’nda Quasimodo’nun kilise avlusundaki tahta kerevete bırakılması, mabetlerin mekân olarak kullanımına ve onlara duyulan güvene dikkat çekmesi bakımından gösterilebilecek örneklerden yalnızca biridir. Mustafa Kutlu’nun Kambur Hafız ve Minare isimli öyküsü, mabedleri mekân olarak kullanan iyi ve sıra dışı bir başka örnek. Öykünün girişinden itibaren postmodern anlatının ayak seslerini işitiriz. Modern sonrası dönemde sıklıkla kullanılan ve postmodernizmin uygulama alanlarından biri olarak kabul edilen üstkurmaca tekniği, hemen hikâyenin başlangıcında verilir. Yapısalcı kuramın yazarı öldürüp metni kutsayan yaklaşımına karşı, “Ben buradayım sevgili okur, okuduğun şey yalnızca metinsel bir gerçeklik ve sen şu an kurmaca bir evrenin içindesin,” diyen yazarın sesi öykü boyunca işitilir. Yazara yeni imkânlar tanıyan üstkurmaca, okuru klasik anlatıdan uzaklaştıran da bir ilk hamledir. Ancak postmodernizmin öyküdeki ayak sesleri yalnızca bununla sınırlı değildir. Kahramanın modern dünyadan kopuşunu simgeler şekilde kendini minareden aşağı bırakması, anlam ve değerlerin yitimi, öykünün geneline hâkim olan gizem ve fragmenter yapı ile bütüne dağılmış ironik tutum, öyküdeki postmodern anlatının izlerindendir.

Öykünün girişinde verilen çerçeve hikâyede, minareyi bir intihar aracı olarak kullanan Kambur Hafız ve onunla özdeşleşen Hafız Ali, hikâyedeki ilk kırılmadır. İntiharın haram olduğunu, derdin dillendirilmeyip kalpte kalması gerektiğini söyleyen Hafız Ali’nin sesi, hikâyedeki çatışmayı çoğaltan sestir. Bu sesler arasındaki geçiş ve fragmenter yapı, okura hissettirilmeyen bir ustalık ve yalınlıkla kurgulanmıştır. Öyküde fazlalık olarak nitelenecek bir kullanım yoktur, diyolaglar sade, ritim hızlıdır. Üstelik mekânlar arasındaki geçişler de yumuşak ve genel muhtevayı destekler niteliktedir. Kahve ahalisinin, Hafız Ali oradayken gerilmesi, olağan akışını sürdürememesi, din adamının hâlâ bir ağırlık merci olduğunu ifade eder. Dini toplumun dışında bırakan, din adamını yer yer alaya alan, onları ham sofu olarak niteleyen Cumhuriyet dönemi kurmacalarının aksine Kutlu’nun dindar kahramanı; toplumdaki saygınlığını koruyan, değerlerine sıkı sıkı tutunan biridir. Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal ve Vurun Kahpeye, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban, Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece romanlarında din adamları belli kalıplar üzerinden ele alınmış; gerici, yobaz, ham sofu, güvenilmez tipler olarak nitelendirilmiştir. Değerlerin dejenerasyonunu ve ölümünü örnekleyen pek çok örneğin karşısında olumlu bir örnek olarak durur Kambur Hafız ve Minare.

Çerçeve hikâyeyi okuduktan sonra baktığı her yerde sürmeli bir çift göz gören Hafız Ali, “Yeryüzünde bir tek sen misin Kambur Hafız olan. Kim bilir kaç bin tane vardır. Hem sonu sonu bir hikâye bu, uyduruk bir şey,” ikazlarına rağmen kendi sonunun, okuduğu hikâyedekine benzeyeceği korkusunu üzerinden atamaz. Rahatı kaçar. Her vakit ezanı şehre dalga dalga yayan sesi, minarede asılı kalan hastalıklı, cılız bir sese dönüşür. Kambur Hafız ne gördüyse, minarenin tepesinde onu görmeye başlar Hafız Ali; çiçek açmış kiraz ağacı, patlıcan tava, bembeyaz çiçek bulutu, gelip geçenler, İpragaz arabası, kuş tüyü ve bir çift sürmeli göz! Okuduğu öykü, aslında kendi hikâyesindeki yarılmayı beslemiş, belki nicedir üzerini kapattığı yarayı kanatmıştır. Bu yarılmayı ve senelerdir sakladığı gençlik ateşini, kendini hikâye kahramana benzetmesinden ve ahalinin konuştuğu birkaç kırık cümleden anlarız. Belki de bu, benzetmeden de öte bir aynılık hâlidir. Hafız Ali, ilk gençliğinden bu yana herkesten sakladığı sırrını, okuduğu bir metnin açık etmiş olduğu düşüncesine gerçekten inanmış, sonunun okuduğuna benzemesinden ürkmüştür. Bu ürkme hâli, onu yaşayamaz duruma getirip baktığı her yerde sürmeli bir çift göz görünce de içinde kıpırdanıp duran itkinin peşinden gider. Buradan sonra öykü, normale dönme ve kurmacanın boyut değiştirmesine dönüşür.

Hafız Ali’nin Mustafa Kutlu’yla buluşması, hikâyedeki üstkurmacanın derinleştiği yerdir. Okunan şeyin bir kurgu olduğunu bu kez bizzat yazarın kendisinden işitiriz, “Yahu sen bunu ne üzerine alıyorsun arkadaş, bu bir kurgu, yani olabilir de olmayabilir de…” Ancak Hafız Ali buna da itiraz edecek ve yazılanın değiştirilmesini sert bir ikazla Kutlu’ya söyleyecektir. Kutlu’nun, “Peki peki, yeni baskıda değiştiririz, üzme kendini,” sözüyle birlikte bir anda hafifler müezzin. Dışarı çıktığında artık ne çiçek açmış kiraz ağacı görür, ne İpragaz arabası, ne de patlıcan tava. Geçip gitmiştir işte. Üstelik yazara da iyi bir ders vermiş, neyi nasıl yazması gerektiğini anlatmıştır. Yazar mı? O, kurmacanın kurmacasını yazmak için hikâye sayfasına yeni bir bahis açmıştır bile.

Feyza Kartopu


1990-2000 yılları Kutlu'nun öykücülüğündeki üçüncü dönemi oluşturur. Bu yıllarda, yazar, iki öykü kitabı neşreder. Görünüşe bakılırsa, Kutlu, 90-2000 arasını bir tür yazamama hâli içerisinde geçirmiş olmalıdır. Arkakapak Yazıları ve Hüzün ve Tesâdüf'te yer alan hikâyelerin önemli bir bölümü, (belki kurgusal damarı bilerek zayıflatıldığından, belki deneme/fıkra türüne yaklaştırıldığından dolayı) "hikâye" olarak tanımlanmasında zorluk çekilebilecek metinlerdir. Dergâh, bu dönemde yayımına başlamıştır. Editörlüğün, Kutlu'nun üretkenliğine engel olduğu yolunda kimi değiniler bile yazılmıştır. Kutlu, Sır'la doruğuna ulaştırdığı çizgisinde ısrar etmek yerine, bu çizgiyi orada kesmiş, gene kısa hikâyelerden oluşan, ancak daha "serbest" kitaplar kurgulamış ve ikinci dönemin ortak kahramanlı metinlerini geride bırakmışsa da, sâdece Kambur Hafız ve Minâre öyküsü bile, yazarın ülkenin değişen edebiyatına kayıtsız olmadığının kanıtı gibidir. O kadar ki, bu öykü, edebiyatımızdaki postmodern evrilmenin en olgun örneklerinden biridir. Gene bu dönem öykülerinden olan "Dürbünlü Çiçek", anlatımındaki şiirsellik ve yoğunlukla modern öykümüzün unutulmaz bir "pastoral senfonisi"dir.

Abdullah Harmancı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Francesco Petrarca AŞK HÜKMEDİYOR BURADA

124 Amor, Fortuna, et la mia mente, schiva Aşk, Talih ve zihnim, uzak duran gördüğü şeyden ve geçmişe dönen, öyle üzüyorlar ki beni, bazen kıskanıyorum öteki kıyıdakileri. Aşk parçalar yüreğimi, Talih yoksun bırakır her avuntudan, bu yüzden budala zihnim dertlenip ağlar; ve böyle sayısız dertle yaşamam gerek mücadele ederek. Umudum yok tatlı günlerin geri geleceğinden, beklediğim, kötüden betere gitmesi kalan ömrün, ve çoktan yarısını geçmişim gittiğim yolun. Ah, görüyorum kayıp düştüğünü elimden elmastan değil, camdan her umudun ve bütün düşüncelerimin kırıldığını orta yerinden. 125 Se 'I pensier che mi strugge Bu düşünce, bana elem veren, keskin ve yoğun olduğunca bürünseydi uygun bir renge,       belki de beni yakıp kaçan payını alırdı sıcaktan ve uyanırdı Aşk şimdi uyuduğu yerde;      daha az yalnız olurdu izleri bitkin ayaklarımın kırlar ve tepeler boyunca, daha az yaş olurdu gözlerimde, ...

Çalab'ım bir şâr yaratmış iki cihan ârasınde

Çalab'ım bir şâr yaratmış iki cihan ârasınde; Bakıcak di'dar görünür, o şâr'ın kenâresinde. Nâgihan ol şâr'a vardım, anı ben yapılur gördüm; Ben dahi bile yapıldım, taş u toprak âresinde. Şâkirdleri taş yonarlar yonup üstada sunarlar; Allah'ın adın anarlar, ol taşın her pâresinde. Şehirden oklar atılır, gelir canlara batılır; Ârifler cânı satılır, o şâr'ın bâzâresinde. Şâr dediğikleri gönüldür, ne alşidir ne cahildir; Âşıklar cânı sebildir, ol şârın kanâresinde. Bu sözü Ârifl'er anlar, câhiller bilmeyip tanlar; Hacı Bayram kendi banlar, ol şâr'ın menâresinde. Hacı Bayram-ı Veli

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

Edalı Zihin

             “Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir”                Bir haydar vardır heveste döner döner söylenir Zihin kekre meyvedir kurtlar da yer onu insanlar da kuyumcular nakış işler bakmazlar kimin bileğine dar gelir kimin kalbi dar gelir ona Antikadır zihin kimi zaman açık artırmalara çıkar düşer kimi zaman ihtiyar-kadınlar bileğinden bit pazarlarına Zihin gönülsüzdür otuz dört yıl odun hamalı eğri arar doğru arar söze bulaşır on yıl dağda gezer geyikler ile sonra geyikleri köye taşır şehre taşır Uzaklaştırır zihin mesafeyi sever ölçüler alır denge bulur ağırlık hesap eder urganda derisini yüzer içlenmelerin köpürdüğünü söyler insanın bir damla kanda Zihin konuşmak ister inci takar boynuna ayağına halhal dolaşır çarşı pazar ev içlerinde perde bilmek ister deva nedir eski derde yeni derde Şaşıdır zihin iki testisi vardır hep su isteyene soru sorar cevabı saklar Tatlısından mı vereyim ekşisinden mi? “B...

Francesco Petrarca KALAN KISA ÖMRÜMDE VE ÖLÜMÜMDE LÜTFET HAZIR OLSUN ELİN

361 Dieemi spesso il mio fidato speglio Der ki sık sık bana sadık aynam, yorgun ruhum ve degişen tenim ve azalan çevikligim ve gücüm: "Gizleme kendinden artık, yaşlısın sen; "Doğa'ya uymak her şeyde en iyisi, çünkü ona direnecek gücü zaman alır bizden." Sonra hemen, suyun söndürmesi gibi ateşi, uyanıp uzun ve kaygılı uykudan, görürüm uçup gittiğini ömrümüzün ve bir kezden çok var olamayacağını insanın; ve yüreğimin ortasında bir söz duyarım o güzelden, şimdi güzel bağından kurtulan, ama yaşarken öyle benzersizmiş ki dünyada, her kadını, yanılmıyorsam, yoksun bırakmış ünden. 362 Volo con l'ali de' pensieri al Cielo Öyle sık uçarım ki Göğe düşüncenin kanatlarıyla, onlardan biriymişim gibi gelir bana, orada hazinesine kavuşan, bırakıp yeryüzünde yırtılmış tülü. Bazen kalbim titrer tatlı bir ürpertiyle, duyup şöyle dediğini bana, beni solduranın: "Dostum, şimdi seni seviyor, onurlandırıyorum, degişmiş çünkü huyların ve saçın." ...

Eğreltiotu

Hoşça kal, dedi, eğreltiotu, hoşça kal! İlhan Berk