Ana içeriğe atla

Kurbanda Asıl Gaye Allah’a Yakınlaşmaktır

“Sonsuz semâları masmâvi bir nur ile dolduran ALLAHa hamd ederim!
Sabahın bu vaktinde yataklarından kalkıp Huzûr-u RABBâniye duran nûr yüzlü İslâm’lara salât u selâm ederim.
Aziz cemaat sesim biraz kesik onun için herhalde duyurmaya çalışacağım sesimi size.
Bu gün biliyorsunuz gök aylarından yani Cenâb-ı ALLAHın gökte seyreden ayına göre Zilhicce Ayıdır.
Zilhicce Ayının onuncu günü Hacılar Bayramı yahut Kurban Bayramı’dır.
Ben size;
Kurban şöyle kesilir, kurban böyledir”
bunları anlatacak değilim.
Hepiniz İslâm’sınız. Kurbanın ne olduğunu bilirsiniz.
İmâm-ı Yusuf, İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Ahmed’e göre sünnet-i müekkededir.
Yâni Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin terk etmediği bir âdettir kurban.
Diğer imamlara göre vâcibdir.
İster vâcib olsun ister şey, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz yapmış mı bunu?
Keseceksin!..”Efendim fakire et mi vereceğiz?.””Etinde değil oğlum, bir parça et ile insan doymaz.
Bu gün üç yüz dört yüz bin koyun kesilecek Hac’da.
O gün bu gün.
Oralara gidenler bilir.
Hepsi kumda karışır gider bunların. Yiyen yok. Eden yok.
Kesilmede iş!. Kan akmada.
“Kan akarsa ne olur?””
Onu söylersem, inan hepimiz çıldırırız.
Kes! Rasûlullah kesti. Kes sen bakma!.
Kanı akması lâzımdır ALLAH için.Kestikten sonra istersen sucuk yap, kavurma yap. Ne yaparsan yap!.
Eh işte ha sen fakire verirsin.
Asıl kan akmalıdır ALLAH için, kan akmalı, kan akmalı!.Dağıtmak müstehabtır, iyidir, dağıtırsınız.
Besmelesiz kesilen koyun da haramdır haaa.
Koyuna bir şey olmaz, Cebrâîl kucaklamıştır. Senin edebsizliğindir.
ALLAH’ın ismini anmadığın için,
“Yeme bunu!” emri çıkar.
Pislik sende, mübârek hayvana kabahat bulma!.Namaz için haram gün yoktur oğlum. İstediğin zaman kıl!.
Bâzı ibâdetler için vardır.
Meselâ bu bayramın dört günü oruç tutamazsın.
Niçin tutamazsın?
“Efendim hayvan gibi et mi yiyeceksin?”
Yok oğlum yok! Onların hikmeti hep söylenmez. Çıldırır insan.
ALLAH öyle kazıklar koymuş ki, manevî kazıklar:
“Onların etrâfına tutunun!” diye hepiniz… Aha şuna!.
Şimdi milletin çoğu uyuyor oğlum, uyuyor.
ALLAH rahatlık versin!.
Şöyle yanına şeyinden.
Efendim “adam Ramazan’da geliyor namaza, bir de bayramdan bayrama.”
Gelsin oğlum kafasını secdeye koyuyor mu, içinde nûr var mı bunun. Kınama onu kınama!.
Ya hiç kılmayan ya “Lâ ilâhe illallah” demeyen ne olacak?
“Elhamdulillah! Elhamdulillah!” ki başınızı şuraya koymak için geldiniz.
Ne mutlu size!
Kurban kelimesi ağam Arapça bir lakırdıdır.
Cem’i, “karaib”in cem’i ne lüzum var der “kurbanlar” deriz geçeriz.
Mânâsı “Etekarrebu bihi ilallah”
ALLAH’a yanaşmak usûlu bu.
Yakınlık. Kurbet kelimesinden müştaktır.
Mânâsı rahîm cihetiyle, hilmiyyet cihetiyle ALLAH’a yanaşmak.
Bunlar yapılmadan sonra yanaşamazsın ALLAH’a.
Abdest almadan câminin içine giremiyorsun.
Daha câminin içi, girdikten sonra ALLAH’a yanaşmak.
Neler olacak?
Elem neşrah leke sadrak.
Biz onun göğsünü yardık.
“Efendim nasıl? Mânen?”
Mânen değil mânen değil! Bıçak ile yardılar!.
“Nasıl bıçak?”
Bıçak ile bıçak!.
(Câmi içinde konuşanlara söylüyor: Konuşmaaa! Konuşmaaa!)
Makine yatağının arasına kum koymaya benzer.
Ben buradan kitaptan okumuyorum.
Kafamın arasına koydum mu, durur kafam.
Zâten o kadar akıl yok.
İşte durdu iki saat.
E lem neşrah leke sadrak(sadrake). Onun göğsünü yardık.
Bıçak ile yardı Cebrâîl Aleyhisselâm.
Ben kulum ben ameliyat yapıyorum da. Cebrâîl nasıl yapmaz?
“Efendim?”
Efendimi yok. İslâm’da Efendim yok.
“Eğer” kelimesi İslâm’da yasaktır.
Cenâb-ı Peygamber Efendimiz buyurmuştur.
“Eğer kelimesini kullanan münâfıktır!” demiştir. Hadis-i peygamberdir.
“Eğer şöyle olursa, eğer böyle olursa.”
Eğer yok. Kasıt gibi lakırdı var.
ALLAH’ın kaderi, evet böyle.
Yarılmış:
“E lem neşrah leke sadrak.
Ve veda’nâ ‘anke vizrak.
Ellezî enkada zahrak.
Ve refa’nâ leke zikrak.”
Anlatıyor anlatıyor da bunlar yapıldıktan sonra
“Ve ilâ RABBike ferğab…”
Ondan sonra ALLAH’a yanaş!.
İşte bu koyunu kesmek de ALLAH’a yanaşmanın bir yönüdür.
O halde dinde mânâsı nedir kurbanın?
Dinde mânâsı ibadet niyetiyle, fakire yardım niyetiyle değil.
Kavurma niyetiyle değil.
“Efendim Eskişehir’deki fakirler biraz et yesin!” diye değil.
Et yer hepsi ishal olurlar. Bırak sen onu!.
İbadet niyyetiyleeee.
Cenâb-ı ALLAH Rasûli Ekrem Efendimiz.
“Ve ilâ RABBike ferğab”
ALLAH’a nasıl yanaştı, nasıl etti: O usul üzere ibâdet niyetiyle vakt-ı mahsûsunda muayyen hayvanı kesip kanını akıtmaktır.”
(“Sen vakit geldi mi bana haber ver oğlum!” )
Kendisine fitre vâcib olan herkese kurban vâcibdir.
Bu vâcib şahsa aittir. Bizim ev halkına değil.
“Efendim param yok!”
Kesme!
“Param var!”
Kes!..
“Efendim kaç tane keseyim?”
Ne kadar kesebilirsen kes!..
Rasûlullah kesmiş mi? Kes!..
O halde vâcibdir. Vâcib neymiş?
Vâcib farz gibi açık ve kat’î bir delile dayanmayıp, farz gibi her anda olması lâzım olan şeye derler vâcib.
“Vâcibi işlemeyenler ne oldu? Ben yapmayacağım vâcibi.”
Azâba dûçar olurlar.
Sigaranı yakacaksın da maşan yok.
“Maşasız al!” diyecekler sana maşasız. Azab olur.
Kıyma yapılmazsın korkma, ALLAH rahîmdir.
“Edebsizlik yaptın, orda ateşi maşasız al!” diyecekler.
Azâba duçar olurlar.
İnkâr edenler, inkâr edenler büyük günah işlemiş olurlar, fakat dinden çıkmazlar haaa!.
Dinden öyle kolay kolay çıkmaz.
“Dinde vâcib yoktur” dersin!.”
O zaman tamam işte.
O zaman tam mareşal oldun, küfür mareşalı. Gittin!.
“Hâli vakti yerinde olup da kurban kesmeyen bizim câmimize yaklaşmasın!” diyor sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Şimdi bize bu kadar yeter kurban daha.
Ohooo onlar kurbanlar gider.
Bir zaman namazlar nasıl kılınır onu anlatacağım.
Şimdi Aziz Müslümanlar!
Lafı kes de beni dinle!.. Sesim kesildi!..
O da anamı üç gün evvel gömdüm.
Gömdüm anamı rahmetli oldu.
Herhalde sesim ondan kısıldı.
Ağlamadım. Neye ağlayacağım ALLAH’ın emri.
Hepimiz öleceğiz. “Her nefis ölümü tadacaktır.” Âyet var.
“Küllü nefsin zâikatu’l-mevt.”
Yavv bu en büyük teselli daha ne ağlayacaksın.
Ağladın mı ALLAH’a isyan olur.
Seksen altı yaşında gömdüm anamı.
Üzüntü oluyor insanda.
Üzüntü şu, kırk senedir hizmetinde sabahtan namaza kalktığı zaman hepinize nasib olsun.
Suyunu döker ayağını yıkardım işte başını tarardım, şunu ederdim!
Yaşlandıkça yemeğini yedirir her gün bu devam ederdi.
Şimdi o işten aylak kaldım emekliye ayrıldım. Üzüntüsü orada oğlum, üzüntüsü orada.
Onun için sesim kesildi.
Ama açılır yahut da açılmaz onun bileceği… ALLAH.
“Efendim ilaç al!”
Kes ilacı! İlaçlık iş değil bu.
Ağam bakarım ne vuruyor şeye.
Bir odun odun.
Odunu oyarlar. Şöyle makina ile.
Ondan sonra üzerine de kurumuş bir sinir, et siniri gererler.
Tel yaparlar ondan. Ne diyorlar buna saz oluyor, saz.
Ondan tatlı sesler çıkıyor.
Bir kamışı oyuyorlar, içine üflüyorlar.
Kamış âdeta konuşuyor.
İnsanda gönül olduğu için gönül.
Gönül, ALLAH’ın sevgili mahlûkudur.
Kâinat da insan için yaratıldı.
ALLAH da insan gönlünde, ALLAH da insan gönlünde ses şeklinde tecellî ediyor.
O halde bu vücud mukaddeslerin mukaddesi İlâhî bir lem’a bir nûr var içinde.
Vücud bu nûrun muhafazası içindir.
O vücûdu nasıl temiz tutmazsın.
Nasıl onu fenâ tutarsın oğlum, bunu düşünürsen.
Ama düşünmezsen o nûr yine oradadır.
Sabırlı olduğu için seni patlatmaz.
ALLAH, Es Sabûr’dur.
“Felancaya efendim edepsizlik yaptı yaptı yaptı bir şey vermedi.”
O senin sabrın tükendi de kızdın.
ALLAH’ın sabrı karşısında hiçbir şeydir o.
Kulak; kirli sözlere, dedikodulara açılırsa içeri kir dolar.
Göz; iğrenç manzaralara dönerse, gördüklerinin içindeki güzellikler çıkar ortadan.
Burun, güzel kokulardan ayrılırsa vücud taaffün eder, kokar.
Dil; ALLAH’ı ve onun güzelliklerini övmezse, güzellikten nasîbi kesilir.
Hiçbir şey göremez.
Dilin ile acıları yemesini bilmezsen lezzeti bilemezsin.
Dâima tatlı yiyen bir şey anlamaz.
Dilin paslı olduğu zaman suyun tadını bile alamazsın hasta olduğunda.
Mübârek suyun tadı değişir.
Dudak; ALLAH’ı eksik edersen dudaktan, nereden gelir nereye gittiğini bilemezsin haaa!.
Dudağında uçuk olursa, hani bazen uçuk olur.
Ananın elini anacağının, sevgilinin yüzünü, çocuğunun yanağını öperken hiçbir şey duymaz. Bir uçuk sana her şeyi.
Yâ yâ kalbindeki mânevî uçuk olursa ne olacaksın?
Serseri bile olamazsın. Serserilik de bir hünerdir.
Hepsinden ayrı ayrı tat vardır onlarda.
Böylelikle bütün yolların gittiği ana yol, gönlün bomboş kalır.
Nasıl kalır?
Adana’dan Ceyhan’ı, Seyhan Nehri’ni, Mezopotamya’dan Fırat-Dicle’yi, Mısır’dan Nil’i kaldırınız.
Anadolu yaylalarından pınarları kaldırınız.
Bir gözünüzü yumunuz.
Çorak olur çorak!..
İnsanın içinden bu mânevî ALLAH Sevgisini, Peygamber Nûrunu kaldırın atın insan bomboş çuval bile olamaz!.
Çuvalı beş liraya veriyorlar şimdi. Çuval bile olamaz.
Kafanın içindeki kandil, nûr söner. Gönül yurdu virâneye döner.
Kötülüklerin, fenâlıkların günahların bir değeri yok mudur?
Vardır, nasıl yoktur?
Çirkinlik, gurûru yener.
Böylelikle güzellerin başına gelen dertlerden uzak kalır.
Bir ağaç kışın kurur bahar geldiği zaman tekrar filiz vermeye başlar.
Yapraklarını göğe kaldırır.
Bilir ki ışık ve rızık gökten gelir.
Ne diyor size rızık gökten gelir âyet-i kerimesi?..”

Op. Dr. Münir Derman
21 Mart 1967 , Tekke Câmii.


Bu blogdaki popüler yayınlar

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi  ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu Hem de ihsanında pek cimri davrandı Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha) Me'zimân sabahında büyük yeminler etti (Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece" Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca boyun eğmediği bir felaket Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan coşkunun ...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

Ehlen ve sehlen ey gam-ı kalb-i perişân merhabâ

“Şair görmüştür, size de gösterir; gördükleri ona tesir etmiştir, o da intibalarını size nakleder; dinleyicilerin/okuyucuların hepsi de onun gibi şairdir.”   Steal  Pâmâl idüp beni sıdı gam cündi kalbümi Himmet demidür ey Şeh-i Merdân yâ Alî (Gam askerleri beni ayaklar altına alarak kalbimi kırdı;  Ey yiğitlerin şahı Ali, vakit yardım etme vaktidir.) Hayretî ** Gam leşkerinden ister isen olasın emîn Var Abdî Beğ kapusın idin âhenîn hisâr  (Eğer gam askerlerinden kurtulayım dersen,  Abdi Bey’in demirden hisar gibi olan kapısına sığın.) ** Mülk-i gam sultânıyam şâhâ ayağun toprağı Kelle-i bî-devletümde tâc-ı devletdür bana  (Ey şahlara benzeyen sevgili, ben de gam ülkesinin sultanıyım;  senin ayağının toprağı benim talihsiz başıma bir devlet tacıdır.) ** Devletinde şâh-ı aşkun ben de gam sultânıyam Ey gözüm sakkâlığ it ey âh ferrâş ol bana  (Aşk şahının devletinde ben de gam sultanıyım artık.  Ey gözyaşlarım sen gam ülkesinin su dağıtıcısı ol, ...

Eski Zaman Âşığı

Ben eski zaman âşığıyım Sevda çeker düşünürüm ağlarım Bazen tilki kadar kurnaz bazen akılsız Bazen çocuk gibiyim bazen bakakalırım. Herkes âşık olur sevdalanır Bir yolu var gönül çekmenin de Benimki sevda değil ateşten gömlek Bir kor düşmüş ışıl ışıl yanar içimde Ama ben eski zaman âşığıyım Sevmek kadar kanatlanmak da gelir elimden Gece hayalimde gündüz fikrimde Ela gözlü o yâr çıkmaz gönülden. Oktay Rifat

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

GECİKEN DUA

elbette seviyorum Seni,  seviyor olmalıyım yani,  ama yaşlandım, unutuyorum,  karıştırıyorum sık sık  Seninle ilgili duygularımı  ve yaşadıklarımı  başka yaşadıklarımla  bu uzun yolda. Senden aklımda kalanları,  içimde kalanları  buluta benzetiyorum bazen,  yağmura benzetiyorum  bazen yağmurdan sonraki göğe  göğün derinliğine, ruhun derinliğine... düşünüyorum, düşünüyorum,  tamam diyorum, evet diyorum, fakat  çıkaramıyorum bir türlü  başıyla sonuyla, bana söylediklerini,  ya da ilham ettiklerini yolda, ezgisini mırıldanıp durduğum,  ama sözlerini unuttuğum  gün batımı rengi  bir gençlik türküsü gibi hepsi... bağışla beni,  bağışla beni, Allah'ım  ve biraz ipucu bahşet! Cahit Koytak 

Şiir Okuyan Kızlar

zamanın nedensiz tutunanlara.. I Kalbi eve dönen yoksulların bir şarkıyı taşıyacak kadar sahil görmemiş yabanlıklar büyüten yalnızlığı! Sen, sise doğru yürü! Şarkı söyleyebileceğin bir kıyı, duyabileceğin bir kulak, yabanlığını örteceğin tülden bir sis genç bir kızın eski güzelliklere duyduğu üzünçtür. Hatırla ve yakar sessizliğine: geçmişine. üzünç ki, susadıkça acıktırır tenimizi. II Denizin üstünde dolaşan uyku, düşlerde gezinen göz! Zaman ki, eskitilmiş güzelliklerin kanatlanmasıdır. Ayrılmak tüketmektir eksiltili sözü, eskitmektir. Sızı, kalbe el veriyor: gölgen yalnızlıkların güz karaltısı. Hatırla uzaklığı, unuttuğun düşlerin karaltısını. III Şiir: suskun kız, Ne kadar da çok benziyorsun yalnızlığıma. Ahmet Bozkurt

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

Aşkının şehidi ve müptelası olan Mela’ya bir an olsun görün

Tatlı dilli sultanım hayırlı sabahlar sana Ruhum ve canımsın, feda olsun bu can sana Hayret içreyim güzelliğinin ve tatlı sıfatlarının karşısında Ruhum ve canımsın, en tatlı şeker ve nebat tatsız kalır yanında Hayatım ve rahatım olan sultanım hayırlı sabahlar sana Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin Hayırlı sabahlar sana ey kadehi elinde sekranım benim Mey düşkünü, mahmurum, son ereğim, maksudum benim Dokuzuncu semaya çıkarsalar da beni, maksum sensin benim İstemem gayrını, siyah yay kaşlarınla sen yetersin bana Ey zülfünün tutsağı olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin Özgür olmak isterim zülüflerle kaküllerinin tuzağından Siyah gözlerinle beyaz kolların eritti beni bir mumu gibi Dilim aşkından tutuktur şimdi eriyen bir mumum sanki İçince hilale döndüm öten tuti kuşundan ne farkım var ki Ey bülbülle hem feryat olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi b...