Ana içeriğe atla

Niçin Ağlıyorsun, Mutlu Değil Miyiz?

Andre Gorz’un intiharı ve çağrıştırdıkları, bizi hayatımız üzerine bir kez daha düşünmeye kışkırtıyor. Çünkü koca bir hayat bile, bir son dakika gelişmesiyle yeniden anlam kazanabiliyor…
Novalis’in o ünlü sözünü değiştireceğim. Onun şiir için söylediğini, değiştirip aşk için söyleyeceğim. Umarım mezarında dönmesine yol açmaz bu: “Aşk, aklın açtığı yaraları tamir eder.” İsmet Özel’in sözünü ise değiştirmeme gerek yok. Ankara’da, İzmir Caddesi’ndeki bir kahvede, o sözü duyduğumuzda hepimiz yutkunmuştuk: “Aşk, doğmuş olmanın acısına insanın verdiği en derin karşılıktır.”
Bütün edebiyat tarihini, aşkın tarihi olarak (da) okumayı seviyorum.
İnsanın sıfır noktasıdır çünkü aşk. Herkesi tıpkı ölüm gibi eşitleyen en derin insanlık durumlarından ikincisidir. Birincisi ölümdür. Aşk, insanın içindekileri gösterir. İnsanın giyindiklerini çıkarır üzerinden. İnsan, giyinmemiş gözlerle ve her defasında ilk kezmiş gibi bakar dünyaya. Turgut Uyar, birçok konudaki ilklerini yazmıştır. İlk sigara deneyimi, ilk şiir…vs. Ama ilk aşk maddesinin karşısına şunu yazmıştır: “Her aşk ilk aşktır.”
Bunu okuduğumda, ilk aşkım sürüyordu. İnanmamıştım. O yıllarda, bir aşkın bitmesini ve başka bir aşkın başlamasını, bir dinin bitmesine ve başka bir dinin başlamasına benzetiyordum zihnimde. Hatta bir dizem şöyleydi: “İnsanlar bir daha aşık oluyorlar / İlkine inanamadıkları için.” Sonra ben de; “Bu dünyanın karanlığından bir aşk bahanesiyle kurtulamazsın” dizesinin yazarı gibi -belki de mecburen- her aşkın “ilk aşk” olduğuna inanmaya karar verdim.
Bizi dünyadan kurtarır aşk. Her defasında. Çünkü, dünyada kendisinden başka her şeyi gereksiz bir ayrıntı haline getirir. Bizi yaşamaktan böyle kurtarır. Bizi yaşamaya karşı böyle kışkırtır. “Gündelik yaşam mı? Elimizden gelseydi, onu hizmetçilerimize bırakırdık” diyenin bezginliğini de giderir; gündelik yaşamın kutsiyetini ve kıymetini o Alman filozofun da anlayabileceği bir eşiğe de çıkarır.
Aşk’ın tarihi olarak edebiyat tarihi…
Bir tarihçi, Lenin’in sonsuz Çar nefretini, Lenin’in ağabeyinin Çar tarafından idam edilmesiyle açıklıyor ve şunu söylüyor: Dünya tarihini, ailelerin tarihine kadar geri götürmeden doğru anlayamayız. Bu konuyu tarih felsefecilerine bırakalım. Ama edebiyat söz konusu olduğunda, onun tarihini kişilerin özel tarihine kadar geri götürmek zorundayız zaten.
Abdülhak Hamid’in Lüsyen Hanım’la yaşadığı (‘Batılı tarzda marazi’ diyeceğim) ilişkinin gerçek kökleri, onun Makber şiirinde aranabilir. Makber şiiri ise, Hindistan’dan dönerken vebadan ölen ve çöllerde gömülmesi gereken eski karısının mezarı başında yazılmıştı. Hamid, o şiir için “En beğendiğim değil; ama en sevdiğim şiirdir” der. Kusurlu bir şiirdir gerçekten. Ama özeldir. Ve elbette, kişisel edebiyat tarihinde bir dönüm noktasıdır.
Mayakovski, o iri cüsseli korkunç Gürcistanlı, fotoğraflarındaki bakışlarıyla bile caydırıcı bir ifadeye sahiptir. Kitap sayfalarındaki siyah-beyaz gözlerinin içine bile rahatlıkla bakamazsınız. Ama aynı Mayakovski, o günlerde Lili Brik’e, hayatının trajik kadınına yazdığı mektupların tamamını “Fino köpeğin” diye imzalamaktaydı. Çünkü Lili Brik evliydi. Mayakovski’nin “Pantolonlu Bulut” ve “Flütlü Omurga” şiirlerindeki şiddet, insanî olanı doktrin adına dışlamak gibi bir yalınkatlığa düşmek istemiyorsanız, bilmelisiniz ki Devrim aşkından filan gelmiyor; Lili’nin ellerinden, gözlerinden, kokusundan, dişlerinden geliyor. Mayakovski’nin, Lili’yi göremediği gecelerde kalkan derisinin altından geliyor.
Ünlü düşünür Andre Gorz, 58 yıllık evliliği karısının ölümüyle biteceği sırada, bir ay önce, onunla birlikte intihar etti. Ve elbette, şimdiye kadar yazmış olduğu her şeye bu “özel” anda yepyeni bir üslûp (da) vermiş oldu.
Ama ben bu yazıyı, yine de hiçbir kadın tarafından sevilmemiş ve elbette yazdığı her şey bu “ özel” acı tarafından (da) üslûplaştırılmış olan başka bir büyük adamın sözüyle bitirmek istiyorum. 1900 yılında, bilinci tamamen çökmüş vaziyette, hasta yatağındadır. Prusya’ya evine dönmüştür. Kız kardeşinden başka kimsesi kalmamıştır hayatta. Elisabeth Nietzsche, Friedrich’in başucundan hiç ayrılmamaktadır. Bir ara, delirmiş ve ölmek üzere olan sevgili ağabeyinin trajedisine dayanamayıp ağlamaya başlar. Günlerce suskun kalmış Nietzsche, başını hafifçe yana çevirir ve zavallı kız kardeşine şunu sorar: “Niçin ağlıyorsun Elisabeth, mutlu değil miyiz?”

Selahattin Yusuf



Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...