Ana içeriğe atla

Yalnız Bir Kadın

Azize güzel bir kız. Kara kediden korkar. Şeyh Said’in karşısına oturduğunda endişeliydi. Şeyhin yabani bakan siyah gözleri, giderek artan endişeli halinden kurtulmak isteyen Azize’yi kuşatıyordu. Bakır bir kaptan yükselen tütsü kokusu Azize’nin burnunu dolduruyor, yavaş yavaş etini uyuşturuyordu.
“Demek kocanın sana geri dönmesini istiyorsun?” dedi Şeyh Said.
Azize tereddütlü bir ses tonuyla,
“Evet, bana geri dönsün istiyorum.” dedi.
Şeyh gülümsedi. Azize üzgün bir ses tonuyla konuşmasını sürdürdü:
“Ailesi onu yeniden evlendirmek istiyor.”
“Kocan sana dönecek ve bir daha asla kimseyle evlenmeyecek.” dedi Şeyh, buhurdanlığa bir parça tütsü atarken.
Vakur ve sakin sesi Azize’nin içini o denli rahatlattı ki derin bir oh çekti. Şeyhin bu durum karşısındaki sevinci yüzüne vurdu.
“Fakat bu iş çok para ister,” dedi.
Azize’nin yüzü gerildi. Bileğindeki altın bileziğe bakarak,
“Ne kadar isterseniz öderim,”dedi.
Şeyh sırıtarak,
“Küçük bir meblağ karşılığında kocana kavuşacaksın,” dedi. Sonra “Onu seviyor musun?” diye sordu.
“Hayır, sevmiyorum!” diye mırıldandı kızgın bir ses tonuyla.
“Anlaşamıyor musunuz?”
“Ailesiyle kavga ettim.”
“Göğsünde bir daralma hissediyor musun?”
“Bazen göğsümün üzerinde ağır bir taş varmış gibi hissediyorum.”
“Uykunda huzursuz edici rüyalar görüyorsun değil mi?”
“Geceleri hep korku içinde uyanıyorum.”
Şeyh Said kafasını birkaç kez sallayarak,
“Kocanın ailesi sana büyü yapmış olmalı,” dedi.
Azize korkuyla irkilerek,
“Peki, ne yapmalıyım?!” diye fısıldadı.
“Onların büyülerini bozmak on liralık tütsü gerektiriyor.”
Azize bir an sessiz kaldıktan sonra elini göğsüne uzatarak oradan on lira çıkardı ve Şeyh Said’e verdi:
“Bütün sahip olduğum bu.”
Şeyh Said ayağa kalktı, dar ve dolambaçlı sokağa bakan iki pencerenin siyah perdelerini çektikten sonra yumuşak beyaz küllerin üzerinde korların bulunduğu bakır kabın önüne oturdu. Kaba tütsü atarak, “Cin kardeşlerim ışıktan nefret ederler. Onlar karanlığı sever, çünkü evleri yerin altında.”
Odanın dışındaki gün, beyaz tenli kadındı. Güneşin sarı ışıkları sokaklarda parıldıyor, insan gürültüsüne karışıyordu. Ancak Şeyh Said’in odası karanlık ve sessizdi.
“Cin kardeşlerim kibardır. Eğer onların sevgisini kazanırsan şansın yaver gider. Onlar güzel kadınları severler. Çarşafını çıkar.”
Azize kara çarşafını çıkardı. Dar bir elbise içindeki olgun bedeni, Şeyh Said’in gözlerinin önündeydi. Şeyh Said, belli belirsiz alçak bir ses tonuyla sarı yapraklı bir kitaptan okumaya başladı. Bir süre sonra “Gel… Buraya uzan,” dedi.
Azize buhurdanlığın yanına uzandı. Şeyh Said, Azize’nin alnına elini koyarken garip tondaki kelimeleri okumayı sürdürdü. Birden Azize’ye “Gözlerini kapa,” dedi. “Cin kardeşlerim gelecek.”
Azize gözlerini kapadı. “Her şeyi unut,” diyen Şeyhin haşin ve emredici sözü yükseldi.
Şeyh’in eli, Azize’nin yumuşak yüzüne dokunuyordu. Babasını hatırladı Azize. Şeyh’in eli sert, kokusu tuhaftı. Büyük bir el. Çok kırışık olmalı diye düşündü. Şeyhin tuhaf sesi kerpiç duvarlı sessiz odada yavaş yavaş yükseldi.
Şeyh’in eli Azize’nin boynuna gitti. Azize kocasının elini hatırladı. Şeyhin eli kadın eli gibi yumuşak ve taze. Kocası, babasının bakkal dükkânında kasiyer olarak çalışıyordu. Azize’nin boynunu şefkatle okşamaya hiç yeltenmemişti. Yaptığı şey, obur parmaklarla bacaklarının etini sıkmaktan ibaretti. Şeyh, ona iki eliyle birden dokunuyordu. Elleri, Azize’nin göğsünün üzerinde, onun olgun memelerini nazikçe okşuyor, bedeninin diğer taraflarına iniyor, sonra tekrar memelere gidiyordu. Eller bu kez nezaketini kaybediyor, onları sert bir şekilde sıkıyor, Azize’yi inletiyordu. Gözlerini zar zor açan Azize, odanın boşluğuna yayılmış hafif bir duman görüyordu.
Şeyh Said, ellerini Azize’nin bedeninden çekti. Okumaya ve buhurdanlığa tütsü eklemeye devam etti. Bir süre sonra, “Şimdi cin kardeşlerim gelecek… İşte geliyorlar!” dedi.
Azizenin bedenini şiddetli bir ürperme sardı. Gözlerini yumdu. Şeyh Said’in, dünyanın ötesinden geliyormuş gibi yankılanan sesini duydu:
“Cin kardeşlerim, güzel kadınları sever. Sen de güzelsin. Seni seveceklerinden eminim. Geldiklerinde seni çıplak görmelerini istiyorum. Tüm büyüleri senden uzaklaştıracaklar.”
Azize panik içinde “Hayır… Hayır!” diye fısıldadı.
Şeyh, kararlı bir ses tonuyla hemen karşılık verdi:
“Eğer seni sevmezlerse canını yakarlar.”
Azize, bir defasında sokakta gördüğü bir adamı hatırladı. Yaralı bir hayvan gibi ses çıkarmış, yere serilmişti. Ağzında beyaz köpük, kollarını bacaklarını boğulurcasına hareket ettirmeye başlamıştı.
“Hayır… Hayır… Hayır.”
“Şimdi geliyorlar!”
Tütsünün kokusu artarak yoğunlaştı. Azize duyulabilir bir şekilde soluk alıp vermeye başladı. Şeyh Said birden fısıldadı: “Gelin mübarek mahlûklar, buyurun gelin!”
Azize, belli belirsiz gülme sesleri ve anlaşılmayan kelimeler duydu. Cüce şeklinde çok sayıda yaratığın odayı doldurduğunu düşündü. Tüm açma çabalarına rağmen gözlerini açamadı. Yüzünü sıcak sıcak nefesler yalayıp geçti. Bir ağız, alt dudağını kavrayıp obur bir şekilde bastırdı.
Çıplak sırtının altındaki kilim sertti. Tütsü dumanları toplanıp onu kolları arasına alan ve öpmeleriyle uyuşturan bir adama dönüşüyordu. Amansız bir ateş kanında dolaşırken ağız, dudağını bırakıp bedeninin diğer bölgelerine yöneliyordu. Azize, nefes nefese ve hareketsiz. Korkusu dağılıyor. Yavaş yavaş yeni bir haz veren esrik bir halin tadına varıyordu. Ohh!
Gülümsüyor. Gülüyor. Beyaz yıldızlar, masmavi bir gökyüzü, sarı ovalar ve kızıl ateşten bir güneş gördü. Azize uzaktaki bir nehrin şırıltısını duyuyor. Nehir. Uzakta. Ama artık uzakta olmayacak. Neşeyle gülüyor. Hüzün koşarak ondan uzaklaşan bir çocuk. O, şimdi büyük bir çocuk. Komşunun oğlu onu öpüp kucakladı. Hayır… Hayır! Ayıp. Evin kapısında dururken kendisine ekmekleri veren fırıncı çırağı elini uzatıp küçücük memesinin ucunu sıkmıştı. Canı yanmıştı. Kızmıştı. Heyecanlanmıştı. Nerede eli? İşte onun eli yeniden bedenine sahip oluyor. Gerdek gecesinde çığlık atmıştı. Şimdi çığlık atmıyor. Annesini, kanlı bir bezi meraklı akrabalarına gösterirken gördü. Yüzünü büsbütün saran bir sevinçle bağırıyordu: “Benim kızım kızların en şereflisi! Düşmanlar öfkeden kudursun!”
Azize, sarı tarlalara geri dönüyor. Susuz tarlalara. Bulutlar yükseklerde. Güneş, Azize’ye yaklaşan bir ateş. Kıvranıyor Azize ve şiddetli bir ateşin yakıcılığının sarhoşluğuyla olduğu yerde yığılıp kalıyor. Güneş yaklaşıp kana sızan bir ateş. Kaçmaya çalışmıyor Azize. Sarhoşluğu katlanıp katlanıp doruğa ulaşıyor. Tam bu anda yağmur boşaldı. Bütün bedeni titredi.
Şeyh Said, bir süre sonra Azize’nin çıplak bedeninden uzaklaşıp pencerelere yöneldi. Perdeyi açtı. Günışığı bir anda odaya aktı. Azize’nin beyaz teninin güzelliği parlayan ışıkla ortaya çıktı.
Azize hareket etti. Yavaşça ve ihtiyatla gözlerini açtı. Birden gün ışığını fark etti. Panik içinde ayağa kalktı. Şeyh Said “Korkma,” dedi “Cin kardeşlerim gittiler.”
Azize, bitkin bir halde ve utanarak eğilip elbiselerinden ilk parçayı aldı. Hareketsiz ve gözleri kapalı uzun bir süre öyle uzanmış olmayı ne çok isterdi!
Şeyh Said, elinin tersiyle ağzını silerek, “Korkma! Gittiler” dedi yeniden.
Azize’nin gözlerinden gözyaşları süzülürken sokaktaki bir seyyar satıcının sesi yükseldi. Ölmeyecek umutsuz bir adamın ağlamasını andıran bir sesti.
Birkaç dakika sonra, Azize dar, uzun ve dolambaçlı sokakta yalnız başına yürüyordu. Başını kaldırıp hevesle yukarı baktığında tek bir kuş bile görmedi. Gökyüzü mavi ve boştu. Hevesle başını yukarı kaldırdı ancak, uçmakta olan hiçbir kuş bulamadı. Gökyüzü, boş maviydi.

Zekeriya Tâmir
Çeviren: Mehmet Hakkı Suçin
Kaynak: mehmethakkisucin.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Hâtim Duası

Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap gününün tek hakimidir. (Haydi, öyleyse deyiniz): 'Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.' Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil." "Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere! O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infakta bulunurlar. Hem Sana indirilen kitabı, hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti; mü'minler de. Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler (ve e...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası

Sahife-i Seccâdiye'den' Yirminci Dua Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. İmanımı, imanın en olgun derecelerine ulaştır. Yakinimi, yakinin en faziletli mertebelerine eriştir. Niyetimi, niyetlerin en iyisine; amelimi, amellerin en güzeline yükselt. Allahım! Lütfunla niyetimi kâmil ve halis eyle. Kesin inancımı sabit kıl, kudretinle benden sadır olan kötülükleri islah eyle. Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. Gönlümün meşgul olmasına neden olan önemli işlerime sen kâfi ol. Beni, yarın sorguya çekeceğin işlerle vazifelendir. Zamanımı, beni yapmam için yarattığın şeylerle geçirmemi sağla. Beni senden başkasına muhtaç eyleme. Bana rızkını genişlet. Beni zenginlerin malına mülküne, makamına ve haşmetine özlemle bakanlardan eyleme. Beni aziz eyle. Beni kibre giriftar eyleme. Kendi kulluğunda bana boyun eğdir. İbadetimi kendini beğenmişlik yüzünden heder eyleme. Benim elimle insanları hayra yönelt. Salih ameller...

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

Francesco Petrarca UZAKTA OLSA DA, UYKUDA AVUTURDU BENİ

249 Qual paura o quando mi torna a mente Nasıl korku duyarım anımsadığımda o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım kadınımı ve yüreğimi onunla! Gene de başka şey yok böyle arzuyla düşündüğüm ve böyle sık. Yeniden görürüm onu kibirsizce dururken güzel kadınlar arasında, bir gül gibi daha değersiz çiçekler arasında, ne neşeli, ne üzgün, çekinen, ama başka dert duymayan biri gibi. Bir yana bırakımıştı her zamanki süslerini, incilerini, taçlarını ve neşeli giysisini, ve gülüşünü, şarkısını ve tatlı zarif sözlerini. Böyle bıraktım hayatımı orada kuşku içinde; şimdi kederli alametler, düşler ve kara düşünceler saldırıyor üzerime, ne olur Allahım yalan olsun hepsi! 250 Solea lontana in sonno consolarme Uzakta olsa da, uykuda avuturdu beni o tatlı melek görünüşüyle kadınım, şimdi korkutup üzüyor beni, ne elemden, ne korkudan sakınabiliyorum kendimi; çünkü sık sık çehresinde görür gibiyim gerçek merhamete karışmış ağır elemi, ve işitir gibiyim şeyleri...

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi

sana her geldiğimde ölüm hissiyle kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi geri veriyorsun hayata beni saçlarımdan ve gözlerimden öperek ayrılığın oğulusun sen ağacın toprakta gördüğüsün seni ben ufalayamam sen ben dağıtamam ben sana hiç kıyamam seni toprak çürütsün ağacın toprakta gördüğüysem bilirim dal ile toprak arasını da Mehmet Can Doğan