Ana içeriğe atla

Edebiyatta kış kokusu

Büyük bir uykunun mevsimidir kış. Yalnızca doğa değil, insanoğlu da onunla birlikte bu uykuya hazırlar -bedenini değilse de- ruhunu. İlkbaharın sağaltıcı neşesi, yazın baştan çıkarıcı enerjisi ve sonbaharın hüznünün ardından, kış bir teselli gibi geliverir. Şimdi ruhu uykuya yatırma zamanıdır. Uyumanın ve unutmanın zamanı… Tıpkı Ahmet Muhip Dıranas’ın da dediği gibi “Beyaz dokusunda bu saf rüyanın/ Göğe uzanır - tek, tenha - bir kamış/ Sırf unutmak için, unutmak ey kış!/ Büyük yalnızlığını dünyanın.”

“Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum” der Nâzım Hikmet ise. Çünkü unutabilmek için önce hatırlamamız gerekir. Ve biz o uzun kış ayları boyunca işte en iyi bunu yaparız. Çünkü, Tomris Uyar’ın da “Rüzgârı Düşün” adlı öyküsünde söylediği gibi “Yağan kar, gerilere sürüklüyor düşünceyi.”

Önce her şey onun kokusunu duymamızla başlar. Tıpkı Füruzan’ın “Sabah Eskimişliğin” adlı öyküsünde olduğu gibi; “Havalar birden soğuyacak, sokaklar kış kokmaya başladı.” Ve sonra onun alametlerini görürüz, “Geçen gün yıkılan eski bir yapının ardında kış bulutlarının hazırlığını gördüm.”

Bir şairse bambaşka inceliklerle duyumsar onun gelişini. Pablo Neruda, Kış Bahçesi adlı şiirinde, ruh ülkesinin mevsimlerinde, kış aylarını beklemeye ayırır: “Kış gelmekte. Sessizliğe ve sarıya bürünmüş yavaş yapraklarla devredildi bana o muhteşem yazdırım./ Kardan bir kitabım, geniş bir el, bir kır, bekleyen bir çemberim ben, dünyaya ve onun kışına aidim./ Canlandı dünyanın söylentileri ormanlarda, sonra yanık yaraları misali kırmızı çiçeklerle çılgına dönüp tutuştu buğday, şarabın yazısını takdim etmek için güz geldi sonra: hepsi geçti gitti, yazın son kadehiydi o firari gök, ve o gezgin bulut sönüp gitti./ Balkonda bekledim, büsbütün mutsuzdum, sanki dünyaya ve yalnız kalmış sevgilimin üstüne kanatlarını yaymak için çocukluğun bütün sarmaşıklarıyla gelmişti dün.(…)”

Sait Faik Abasıyanık ise kışı yine tabii ki sevgili adasında karşılayacaktır. “Stelyanos Hrisopulos Gemisi” adlı öyküsünde anlattığı gibi; “Kış, Ada’nın sahillerine lodoslarla beraber gelirdi. Kocayemiş ağaçlarının çamlarla birleştiği adanın lodos tarafında, hiçbir ev yoktur. Orada kocaman vahşi kayalar, tuhaf kuşlar ve derin uçurumlar vardır. Kalpazanlar Kayası’nın üstünden lodos aştığı zaman, adanın poyraz tarafındaki evlerinde sessiz bir hayat başlardı. Göçler gitmiş olurdu. Banyolar sökülmüş; köşkler küskün ve hayatsız dururdu. Küçük sandallar yer yer karaya çekilmiş bulunurdu. İşte balık zamanı bu zamandı. Kocaman gırgır kayıkları sahile başvururlar, torik ve palamut adanın etrafında bütün gün döner dolaşırdı. Kocaman kayıklar, kocaman bir şehre durmadan balık götürür, adaya para pul, bir iki çuval un, birkaç kilo et getirirlerdi. O sene kış ne kadar fazla olmuşsa balık da o nispette az çıkmıştı. Balığın az, kışın çok olması günah çıkartan papazı bile düşündürürdü.

Kışın soğuğu, doğanın giderek çıplaklığa bürünmesi doruk noktasına ulaştıkça, farkında olmadan biz de o ıssızlığı giyinmeye başlarız; koyu renk bir kadife ceket gibi ruhumuza… Füruzan için ‘yarı donmak’tır bu: “Soğuktan hiç hoşlanmam, sıcak bir ev mutluluğun yarısı sayılır. Hele kötü yapılmış yoksul evlerin yapışan kederli soğuğu… Kar oyunlarından ürken kısalmış, eski giysili çocukları o kadar iyi biliyorum ki… En çok üşüyen yerim ıslak ayaklarımdı; uyuştuğu zaman mangala yaklaşma, derlerdi. Yavaş yavaş kanım çözülürdü sıcakta; sonraları bunun yarı donmak olduğunu öğrendim.” Tezer Özlü için ise ruhuna gitme isteği uyandıran bir bunaltı… Çocukluğun Soğuk Geceleri’nden: “Pazar günleri… Şimdilerde… Sokak aralarından geçerken… gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim… evlerin pencere camları buharlaşmışsa… odaların içine asılmış çamaşır görürsem… bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek... isterim hep.”

Tomris Uyar’sa “Evin Sonu” adlı öyküsünde bizi İstanbul’un en soğuk günlerinden birine götürür ve küçük şeylerde aranan sıcaklık duygusunun altını çizer. “İstanbul sokaklarının ölü bir beyazlık yansıttığı o sessiz kışın en soğuk gününde Nermin, iki çocuğunu yünlere sarmış, Fatih’teki evinden kalkıp ta Çamlıca’ya annesine gelmişti. O gün bütün ayrıntılarıyla aklındaydı: bir sürü küçük küçük, üstelik hiçbir olayla açıklanamayan, bir olaya hazırlık bile olamayacak yüzlerce ayrıntısıyla. Karın hızlandırdığı rüzgârda dağılıp paralanan bağlantısız incelikler: yolların ıssızlığı, topuklar altında çatırdayan toprak yol, insan soluklarıyla buğulanmış bir vapur camından dışardaki karanlığı (deniz ya da akşam) gözleyiş, içerinin güven veren kargaşası (çayfincanları, kaşıklar, ocağa koşuşturan garsonlar), sonra Çamlıca’ya çıkarken şoförün kulağındaki fiyakalı cıgara.”

Öte yandan kışın o karanlık soğuğu belki de en çok okul çocuklarının ruhuna sızar. Tezer Özlü, Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde tek bir cümleyle anımsatır bunu bize. Çok tanıdık bir his yılları aşıp da gelir, yüreğimize çörekleniverir. “Kış aylarında yağmur en çok bizim okulun beton avlusuna yağıyor.” Ama aynı yazar aynı kışın, bambaşka diyarlarda bambaşka bir yüzünü sunabileceğini de gösterir bize. Mevsimlerin değil, özgür olup olmama halinin yağdırdığını görürüz o hüznü bir yağmur gibi yüreğimize. Çünkü kalp hafifse, kış bile bir başka güzellik ve neşe vadeder; “Taşrada karlı günlerde okula kızakla gitmek bir başka coşku. Güneş, ağaçlar üzerine birikmiş kar kümelerini aydınlatıyor. Çocuklar kızağımı itiyor. Sınıflarda yanan küçük sac sobaların ısıtıp ısıtmadığını anımsamıyorum.”

Kışla birlikte karın hükümranlığı başlar. "Beyaz ipek gibi yağdı kar/ bir kız kardan hafif yüreğiyle/ geçip gitti güvercinleri anımsatarak," der Ataol Behramoğlu. Kimine göre bir kuş kanadı gibi hafiftir kar, kimine göreyse yüreğe oturmuş bir demir yük kadar kalın ve sıkıntılı… Maharet ise onu dinlemekten geçer. Sessizliğiyle konuşur kar. Ona baktıkça, dinledikçe bize ayna olur. Suskunluğuyla asıl bizi konuşmaya, içimizi dökmeye kışkırtır ve çoğu zaman da bir arınma sunar. Tıpkı Orhan Pamuk’un Kar adlı romanında da gördüğümüz gibi… “Karın sessizliği, diye düşünüyordu otobüste şoförün hemen arkasında oturan adam. Bu bir şiirin başlangıcı olsaydı içinde hissettiği şeye karın sessizliği derdi. (…) Kar rüyalarda yağdığı gibi uzun uzun, sessizce yağarken cam kenarında oturan yolcu yıllardır tutkuyla aradığı masumiyet ve saflık duygularıyla arındı ve kendini bu dünyada evinde hissedebileceğine, iyimserlikle inandı.”

Karla yükselen aşk

Japon Edebiyatı’nın güçlü isimlerinden Yasunari Kavabata’nın Karlar Ülkesi’nde ise bir kentli erkeğin, ülkenin karlarla kaplı bir bölgesine çıktığı yolculukta tanıştığı geyşayla yaşadığı aşkın aracılığıyla aslında kendi kalbindeki ‘karlı ülkeyle’ tanışmasına tanık oluruz. “Tren uzun bir tünelden çıkıp karlar ülkesine girdi,” diye başlar bu güzel roman. Ve biz de yalnızca nefis kar manzaralarını değil, asıl olarak bir yürekteki buza kesmiş peyzajı izleriz bir anlamda… “Gece göğünün altında her yer bembeyaz uzanıyordu. Tren bir işaret noktasında durdu. Vagonun karşı tarafında oturan kız geldi; Şimamura’nın yanındaki pencereyi açtı. Kar kokulu soğuk içeri doldu. Kız pencereden iyice sarkarak, ta uzaktaymış gibi, istasyon şefine seslendi. İstasyon şefi, elinde bir fener, karların üzerinden yavaş yavaş ilerledi. Yüzü ta burnuna kadar atkısına gömülü, kasketinin kulakları inikti. Bu kadar soğuk ha… diye düşündü Şimamura. Demir yolu lojmanları olan basık, kışlamsı yapılar, dağın buzlu yamacına yer yer serpiştirilmişti. Karın beyazlığı daha bunlara ulaşamadan karanlıklara karışıyordu.”

Evet, bu kadar soğuktur ilk başta her şey Şimamura için. Ancak aşkı keşfettikçe, arınmaya başlar. Tıpkı karın arındırarak beyazlattığı, geleneksel yöre kumaşı gibi…

“İplik karda bükülür, bez karda dokunur, karda yıkanır, karda ağartılırdı. İlk çıkrık dönüşünden son makasa kadar her şey karda yapılırdı. Çok eskiden beri böyleydi. ‘Şijimi bezinin varlığı kardandır’ diye yazılmış. ‘Şijimi bezinin anası kardır.’ Bu karlar ülkesinde otlardan dokunan şijimi bezi, karların geçit vermediği uzun kışlar boyunca köy kızlarının elinin emeğidir.

Şimamura bu, kimin sırtına değdiği belirsiz olan elden düşme kimonolarını ‘karda ağartılmaya’ gönderirdi. Kimonoları ta buralara, ilk dokundukları yerlere kadar göndermek güç işti. Gelgelelim Şimamura köy kızlarının döktüğü göz nurunu düşündükçe, ağartılma işinin, o kızların ülkesinde, yollu yolunca yapılmasını isterdi. Beyaz dokumanın kalın kar tabakasının üzerine serildiğini; hem karların, hem de dokumanın doğan güneşle kızıllaştığını düşündükçe, bezdeki bütün kirlerin yok olduğuna inanır, kendisi bile yıkanıp arınmış gibi gelirdi.”

Bazen de düpedüz sihirdir kar. Mucizeler oluşturmaya muktedirdir. Dünyanın en güzel aşk romanı Anna Karenina’da adeta âşıkları kavuşturmak için çabalayan bir aşk perisi gibi davranır. Ve sonra da tüm sihriyle onlara nefis bir arka plan hazırlar. “Korkunç bir fırtına istasyonun köşesinden hücum ediyor ve tekerleklerin arasında tozu dumana katarak ıslık çalıyordu. Vagonların, direklerin, insanların, görünen her şeyin bir tarafı karla örtülüydü ve bu örtü giderek büyüyordu. Bir an fırtına durdu, fakat daha sonra karşı konulamaz gibi görünen dalgalar halinde tekrar esmeye başladı.

(…) Anna ciğerlerini havayla doldurmak için bir kez daha derin bir soluk aldı ve tam kapı dikmesine tutunup vagona binmek için elini manşonundan çıkartmıştı ki, yanı başında asker kaputlu bir başka adam fenerin titrek ışığının önünden geçti. Anna çevresine bakındı ve Vronskiy’in yüzünü hemen tanıdı.

(…) Bu sırada rüzgâr önündeki engeli aşmaya çalışırcasına vagonların üstlerinden karları sağa sola saçmış, kopmuş bir demir levhayı sarsmaya başlamıştı. Kar fırtınasının korkunçluğu şimdi Anna’ya daha güzel görünüyordu.”

Bir aşk hikayesinin doğmasına yol açacak kadar romantik olan kar, ne tuhaftır ki aynı şiddette acımasız, öldürücü ve hatta düpedüz şeytani olabilir. Tıpkı hayat gibi… Sabahattin Ali’nin en bilinen öykülerinden biri olan “Ayran”, karın tüm acımasızlığını serer önümüze. Ailesine ekmek götürebilmek için köyün yakınlarından geçen tren yolcularına kar yağarken ayran satmaya çalışan çocuğun dramı, gece basıp eve dönüş yolunda karın öldürücü yüzüyle başbaşa kalınca bir trajediye dönüşür. “Köyden istasyona giden yol, eriyen karlarla diz boyu çamurdu. İki mızrak boyu yükselen güneş, tarlaları hâlâ örten karların üzerinde pırıltılarla ve göz kamaştırarak yanıyor, fakat yoldaki pis su birikintilerine vurunca donuk sarı bir renk alıp boğuluyordu,” diye başlayan öykü, adeta öykünün sonuna dair de bir önsezi taşır.

Kış ölümü hatırlatır

Çağdaş dünya edebiyatından İranlı yazar Goli Taraghi de benzer bir şekilde Kış Uykusu adlı romanında kışın soğuğuyla ölümü hatırlatır: “Pencere aralıklarından, kapı altlarından, görünmez çatlaklardan rüzgâr doluyor içeriye. Kış geldi. (…) Ne kadar soğuk ve ne kadar yakıcı. Dünya buz tutmakta, dünya benimle birlikte yavaş yavaş ölmekte. Işıkları yakayım. Sandalyemi bahara döndüreyim ve battaniyeye sarılayım.”

Karın saçtığı ışıkla bambaşka bir romanda daha karşılaşırız. Kısa bir süreliğine geldiği dağdaki sanatoryumda, yıllarını geçirmek zorunda kalan Thomas Mann’ın Büyülü Dağ romanının kahramanı Hans Castorp için kar yağmayı sürdürdükçe kıstırılmış halinin, cezaevini andıran duvarlarını daha da kalınlaştıran bir güce dönüşür. Yine de ne Hans ne de biz, karın o soğuk güzelliğinden etkilenmeyi de, her şeye rağmen aydınlığından kaynaklanan bir ümit duygusunu da elden bırakamayız. Kuşkusuz Mann, romanı aracılığıyla karın edebiyatta yarattığı en güzel sahneleri de armağan etmiş olur bize…

“Hep ve her kötü havada, uzakta da olsa, kar insanın gözünün önündeydi hep, çünkü yarlarda ve kayalık vadi girişinde izleri olurdu ve her zaman güneyin en uzak dağ majestelerini karda selamlayan Ratikon zincirinin uçurumlarında, kalıntılar ve izler parıldardı: Ama her ikisi de sürdü, hem kar yağışı hem de ısı düşüşü. Gökyüzü vadinin üzerinde soluk gri ve alçak duruyordu, sessiz ve sürekli inen kar taneleri abartılı ve insanı sakinleştiren bir bollukla düşüyordu ve hava her saat daha da soğuyordu. Hans Castorp’un odasında ısının yalnızca yedi derece olduğu sabah oldu ve sonraki gün yalnızca beş dereceydi. Bu, don idi ve haddini bildi, ama devam etti. Gece buz kesmişti, şimdi gündüz de üşünüyordu, hem de sabahtan akşama kadar, bu arada kar yağmaya devam ediyordu, kısa aralıklarla dördüncü, beşinci ve yedinci gün. Kar artık müthiş birikmişti, nerdeyse sıkıntı olmaya başlamıştı. Şelale yanındaki banka giden iş yolunu, keza vadiye inen yolda yürüyüş yolunu küremişlerdi; ama bunlar dardı, kenara çekilmek zordu karşılaşmalarda yana kar yığınına basmak gerekiyordu ki insan dizine kadar kara batıyordu. Yuları bir adamın elinde bir atın çektiği taştan bir kar ezici bütün gün bu kaplıca caddelerinde dolaştı durdu ve sarı renkte, eski frank usulü posta arabası stilinde bir kayak, önde beyaz yığınları kürerek yana atan bir kar sabanı, kaplıca semti ile ‘Köy’ denen kuzey mahallesi arasında işliyordu. Bu yukardakilerin o dar, yüksek ve ırak dünyası şimdi kalın kürk giymiş ve sarınıp sarmalanmış gibi görünüyordu, beyaz bir başlık giymemiş hiçbir direk hiçbir dal kalmamıştı, Berghof girişine çıkan merdivenler kaybolmuş, eğimli bir düzeye dönüşmüştü, çamların bütün dallarında ağır, komik biçimli yastıklar vardı, orda burda kar yığını  kayıyordu, toz duman olup bulut ve beyaz sis olarak ağaç gövdelerinin arasına iniyordu. Çepeçevre dağlar kar altındaydı, aşağı bölgeler buğuluydu, ağaç sınırını aşan çeşitli biçimlerdeki zirveler yumuşak bir örtünün altındaydı. Hava karanlıktı, güneş solgun bir ışık olarak sis perdesinin arkasında kalmıştı. Ama kar, dolaylı ve yumuşak bir ışık saçıyordu, dünyaya ve insanlara, beyaz ya da renkli yün boşlukların altında burunları kızarmış da olsa onlara yakışan sütlü bir aydınlık.”

Öte yandan kar görkemlidir, güzeldir ve tüm soğukluğuyla, erişilmez bir ışıkla soluksuz bırakır bizi. Boris Pasternak’ın Doktor Jivago’sunda Lara ve Doktor Jivago ile birlikte karlar altındaki buz tutmuş, bir zamanların yazlık köşkünü birlikte dolaşmayı kaç kez hayal etmişizdir kim bilir. Bir zamanların o zarif yazlık köşkü artık bakımsızlıktan harabe hale gelmiş olsa da, karın yarattığı sihirle masalsı bir buzlar sarayına dönüşmüştür. Lara ve Jivago’nun aşkı mıdır bu yanılsamaya neden olan, yoksa karın sihirli beyaz gücü mü bilinmez. Ama çok da önemi yoktur zaten bilmenin, edebiyatın o kendi büyülü dünyasında…

Karla arınan İstanbul

Her ne kadar, Tomris Uyar, “Şubat, kötü bir rüzgâr olarak geldi bu yıl,” dese de, kar İstanbul’a bambaşka bir hava verir. Şehrin hüznüyle birleşince, ortaya 1001 Gece Masalları’nı andıran bir manzara çıkar. Karın İstanbul’a olan armağanı kuşkusuz, bu kadim şehri yorgunluklarından arındırıp ona zamansız, yaşsız bir çehre sunmasıdır. Ve bu halleri de en güzel Orhan Pamuk anlatır, İstanbul Hatıralar ve Şehir’de…

“Kar çocukluğumun İstanbul’unun ayrılmaz bir parçasıydı. Kimi çocukların yaz tatilini bir yolculuğa çıkmayı iple çekmeleri gibi, ben de çocukluğumda karın yağmasını beklerdim. Dışarıya, sokaklara çıkıp karda oynayacağım için değil, kar altında şehir bana daha ‘güzel’ gözüktüğü için. Bu güzellikten şehrin çamurunun, pisliğinin, çatlaklarının ve bakımsız yerlerinin örtülmesindeki yenilik ya da şaşırtıcılık duygusundan daha çok, karın şehre getirdiği telaş ve hatta felaket havasını kastediyorum. Her sene üç beş gün yağmasına, şehrin bir hafta on gün kar altında kalmasına rağmen, kar her seferinde İstanbulluları ilk defa yağıyormuş gibi hazırlıksız yakalar, yollar kesilir, savaş ve felaket zamanlarında olduğu gibi ekmek fırınlarının önünde hemen kuyruklar oluşur ve en önemlisi bütün şehir aynı konunun, karın etrafında bir cemaat duygusuyla birleşirdi. Şehir ve insanları dünyanın geri kalanından iyice koparak kendi dertleriyle içlerine kapandıkları için karlı kış günlerinde İstanbul hem daha tenhalaşmış, hem de masallardan çıkma eski günlerine biraz daha yaklaşmış gibi gelirdi bana.”

İstanbul’un Boğaziçi’ni en güzel anlatan yazar ise edebiyatımızın dev isimlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar’dır kuşkusuz. “Bir gece evvelinden başlayan yağmur, şimdi kara çevirmişti. Nuran, karlı havada Boğaz’ı çok severdi,” der Huzur’da ve ardından da karlar altındaki İstanbul’u ve Boğaziçi’ni anlatarak bizi başka alemlere taşır.

“Pencereden, karşı sırtları örten karın üstüne akşam, çok hafif ve daüssılalı bir pastel kızıllığı artmıştı. Her şey bu tül kadar ince rengin altında bir rüya hafifliğinde yüzüyordu. Fakat hava pusluydu. Yine yağacaktı. Ara sıra vapur düdükleri onları gömüldükleri köşede arayıp buluyor, içlerini, ıssız dalgalara teslim olmuş kıyıların, boş yalıların, rüzgârla kamçılanan iskele meydanlarının, bir koridor gibi muzlim ve hayattan uzak yolların hüznüyle dolduruyordu.

Bu, İstanbul’un nadir görünen karlı havalarındandı. Sanki bütün mevsimi –lodosların yalancı yazına aldanarak- tembel tembel geçiren kış, birdenbire bu şubat sonunda, tam Şark usulü bir hızla harekete geçmiş ve bütün ihmallerini birkaç gün içinde tamamlamaya azmetmiş gibi, fırtına, sis, kar, tipi, eline ne geçerse hepsini kullanarak şehri altüst etmişti. Bir gün evvel, tulumbanın borusundaki suya varıncaya kadar her şey donmuştu. Bahçedeki ağaçlar üzerlerinden sarkan büyük buz parçalarıyla akşamın boşluğunda çok başka bir alemden gelmiş ağır, yaşlı hayallere benziyorlardı.”

Kış gelir ve adımlarımızı yavaşlatır. Dünya biraz daha yavaş dönmeye başlar. Hatırlamaya çalıştıkça unutur, unutmaya çalıştıkça da daha beter hatırlarız! Bizi neşeli bir baş dönmesine sürükleyecek ılık bir rüzgârdan da, sabahları yüzümüzü gülümsetecek sarışın güneşten de yoksundur kış. Ama çok önemli bir şeye sahiptir. Dinlemesini bileni huzuruyla sarıp sarmalar. Bilgedir kış. Bize yeniden doğabilmek için önce durup dinlenmemiz gerektiğini öğretir. Bir kış ikindisinde, üstümüzde battaniye, elimizde sıcak bir bardak çay ile kitaplarımıza gömülmüşken bir şiir çarpar gözümüze ve işte o zaman kışın kendine has güzelliklerini bir mucize gibi yaşar, o tatlı uyku haline kayarız.

“Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam!/ Uyandırmayın beni, uyanamam./ Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,/ Allah aşkına, gök, deniz aşkına/ Yağsın kar üstümüze buram buram...” -Ahmet Muhip Dıranas


Elif Tanrıyar

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu.  Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insa...

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İ nsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır. *** Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü? Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda...

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth. Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir. Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır. Kısacası hiraeth, hatırl...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...