Ana içeriğe atla

Şeyh Said ve Arkadaşlarının İdam Edilmelerinin Cumhuriyet Gazetesi'ndeki Haberi

Şeyh Said ve arkadaşlarının idam sahnesi

Şeyhler hem paralı isyan ve hiyanetlerinin cezai sezasını çektiler.

Şeyh Said ile yardımcısı kırk altı kişi dün sabah Diyarbekir’de idam edildiler.

Bir Türk öldürmekle yetmiş kafir öldürmek kadar sevaba girileceğine kani olan hainlerin idamı halk ve asker taraından memnuniyet tezahüratı ile karşılandı.

Diyarbekir 29, saat 9.25 Muhbir mahsusumuzdan biz Diyarbekir’deki İstanbul gazetecileri tarihi geceyi birlikte yaşadık. İktisaslarımızı beraber yazdık. Saat 2.00 de Şeyh SAİD ile kırkaltı arkadaşını astık. Avdet ettik. Astık diyoruz, çünkü vatan hainlerini hüküm giydiklerinden, son nefeslerini verinceye kadar münevver zabitan mefkure uğruna döğüşen askerlerimiz, halk hatta kadınlarımız adım adım takib ettiler. Milli heyecan içinde hükmün infazına yardımda bulundular. Mehmetçikler vecd içinde ileri çıktılar. Beyler ve Şeyhler inkilabımızın kahar fakat adil karar ile asırlardan beri icra ve devam ettikleri zulüm ve fecayinin cezasının ilk defa gördüler. Mahkemede biz, tekelerin ve zavayanın sed ve ilgası kararını inkılapçı vatanperverlik göklerinden doğan samimi heyecan ve alkışların şevki ile titrerken bütün şeyhler sararmış gözlerinde fer ve yüzlerinde kan kalmamıştı. Karar okunurken matbuat levhasında yan yana oturuyoruz. Samiîn (dinleyiciler) her zaman fazla. Kadınlar tarafından her zamanki gibi gürültü duyulmuyor. Mazhar Müfit Bey idam edileceklerin isimlerini gür bir sesle sayarken, tasvipkar nazarlar isimler söylenirken parlıyordu. Avsunlarla hakimlerin dillerini bağlayamıyacaklarını nihayet idrak eden şeyhler, bu son celsenin tarihi anında okuyup üflemekten vazgeçmişlerdi. Beraat edenler mesrur (sevinmiş) çıktılar. Reis veciz hitabesinden sonra mahkumları götürünüz emrini verdi. Levhalar boşalmakta. Kadınlar dağılmaya başladı. Neferler gelip mahkumları kelepçelemeye başladılar. Kelepçeler, Şeyh SAİD’in kara yüzünden daha kara olan ellerini gayrı ihtiyari bir inkıyad (boyun eğme) ile genç bir jandarma, Kürdistan tahtına bedel idam sehpasına çıkan ve cezai sezasını bulmuş olan Şeyh SAİD zabitine uzandı. Bir anda kolları kelepçelenmişti. Hanımlar bir çoğu kalkmışlar fakat gitmiyorlardı. Bir zabit,
— “Hanımlar gidiniz”, diye haykırdı.

Asılacakların elleri kelepçelendiği vakit, salon boşalmıştı. Yanlız levhamızda yan yana biz muhabirler duruyorduk. Gözlerimizin sevinç parıltısı sanki şimşek çakıyor. Söz söylemiyoruz. Çok adil bir kararla cezalarını bulacak olanların hali ile mest olmuş gibiyiz. Hepsi şanaatlarının melanetlerinin ağırlığı altında kıvranıyorlar. Şeyh Abdullah zebani gibi gözlerini kayınpederine dikmiş,
— “Bu herifin narına yandık”, diye mırıldanıyordu.

Önümüzde oturan bir diğer hain şaşkınlık içinde bize hitap ederek,
— “Ruslarla çarpışırken yaralanmıştım. Keşke o zaman babam gibi şerefimle ölseydim”, diyordu.
Bu taraftan bütün bunlar söylenirken, diğer taraftan hapishane müdürü Osman Bey vurmakta devam ediyordu. Meşhur Hasan FAKİH bir kenarda ellerine esir düşen zabitanın verdiği elbiselerin miktarını hesaplıyor, kenarda hilmi hayatını milli mücahidedeki hizmetini nazarı dikkate alarak adalet gösteren İstiklal Mahkemesi’nin kutsi adaletine medyun (borçlu), cigarasını tellendiriyordu.

Hapishanede Son Gece

Hainlerin hepsi kelepçelendikten sonra, hainlere yürü emri verildi. Başta Şeyh SAİD olmak üzere bu kafile askerlerimizin parlak ve şerefli süngüleri arasında Diyarbekir’in geniş caddesinede yol almaya başladılar. Geniş nefes alan halk, damları bile doldurmuşlar, kin ve garaz ifade ediyorlardı.

Mahkumlar Hapishaneye Girdikten Sonra (1.08)

Mahkeme heyeti çalıştığı dairenin koridorunda dolaşıyordu. Müddeiumumi Süreyya Bey diyor ki hakimlere:
— “İtirazımız yoktur. Hüküm bu gece infaz edilecektir.”

Gazetelerimize vereceğimiz haberleri sessizce yazıyoruz. Sessizce telgrafhaneye gidiyoruz. Sessiz yemek yiyoruz. İçimizde ifade edemediğimiz bir sevinç çalkalanıyor. Kahr ve tedmir edilen irticaı ezmekten mütevellik bir gurur duyuyoruz.

İdam Sabahı Hapishanede Şeyh SAİD

Hapishanenin kapısından girdik. Merdivenleri çıktık. Şeyh SAİD hürcesinde yalnız. Hapishane müdürü Osman Bey’e hesap veriyor ve soruyor. Fakat uhrevi değil dünyevi galalerle meşgul. Arkasında bırakacağı altınların hırsı gözlerini yormuş. Bizi tanıyamadı. Ancak şeyh efendi hesabına oturdu. Gördükten sonra bizi tanıyabildi. Oturdu, vasiyet yazdı. Paralarını teslim etti. Bizi de şahit gösterdi.
— “Paraları evlatlarıma teslim ediniz”, dedi.
— “Kaç evladınız var?”
— “On.”

Evvela kızlarının isimlerini saydı.
— “Aişe, Hayriye, Azize, Fatime, Fahine…”

Son isimde tereddüdü görünce, kağıdı alıp kendisi yazdı..
— “Fahine”, dedi.

Sonra oğulları boğulan Gıyaseddin, Kaçan Ali Rıza, Selahaddin ile Küçük Ahmet ve Abdulhalik’in isimlerini mırıldandı. Göğüs geçirip,
— “Karılarım Fatime ve Nezife”, dedi.

Fakat nerede olduklarını söylemedi. Kendisine uzattığımız sigarayı aldı.

Şeyh SAİD’in Yazdıkları

Defterimize bir şey yazmak istedi. Şunu yazdı. “Vela ubali bisabi bi fucuzi reddi inkane mesrei fillahi ve fiddin Mehmed SAİD NAKSİBENDİ (Siz başıma gelenlerle uğraşmayı bırakın, umurumda değil. Bana verilen cezadan kurtulmak için hiçbir gayret de göstermiyorum. Önemli olan gittiğim yolun Allah ve din yolu olmasıdır. Arapça’dan bu tercüme tarafımızdan yapılmıştır). Bu cümle “Asıldığıma hiç acıma, zira Allah ve din uğruna” demek imiş. Daha bir şey yazdırmak istedim red etti.

Umumi koğuştaki mahkumları merkez hastahanesi nöbetçi doktoru Yüzbaşı Cemil Bey muayene ediyordu. Kapıdan girince boğuk mırıltılarla karşılaştık. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Kırkaltı kişi dolaşıyordu. Evvela dikkatimize çarpan şey bu melunların müstekreh hırsı olmuştu. Bunlar dini, Allahı, evladı ve ailelerini unutmuşlar, paralarını, ağırlıkların tabalaranını gizlemeye çalışıyorlardı. Yağma ettikleri paraları yemediklerinden dolayı birbirleri ile dertleşiyorlardı. Evvela Şeyh Ali’ye yaklaştık. İğrenç hastalığını sorduk, utanmadan,

— “Bir gece ayazda kaldım belim üşüdü”, dedi.

Keza Ali Rıza da aynı hastalıktan mesabdı(?). Gazel söyleyen Arab ABDİ’ye belun kamitacı Şeyh ŞERİF.
— “Sus be herif”, diye haykırdı.

Şeyh İsmail Kahveciye olan ondört kuruş borcunu vermemizi söyledi. Meşhur Hasan FAKİH’e Jandarma Avni’nin elinden aldığı seksen sansar derisinden ahınarak sözediyordu. Şeyh Abdullah bizden sigara istedi. Verdik.
— “Yazdık”, dedi. “Biz hainlere uyduk, başkası uymasın.”

Siyaset Meydanında

Saat 12.00 de muhafız bölük kumandanı Nafiz Bey’in ince fakat sert sesi,
— “Haydi bakalım bir bir çıkınız”, dedi.

Kapının önünde bölük zincirlenmişti. Hafif ılık bir rüzgâr esiyor. Dağınık bulutlardan sıyrılan ay, bir lüks lambasının yardımı ile siyasetgaha gidenleri tanıtıyordu. Hepsi bir birine yaslanmış, öne Hasan Fakih tesadüf etmişti. Aralarındaki merasim kalkmıştı. Şeyh Said araya bağlanmıştı. Hanili Salih mertlik tavsiye ediyordu. Mustafa’nın oğlu Mamut helallaşıyordu. Diyarbekir’in kehine surları üstünden üstünden bakarak, bu diyarda adaletin, hakkın ilk defa tezahürüne şait olan ay gülümsüyor gibiydi. Kafile yol almaya başlarken bütün Diyarbekir halkının aşina olduğunu münis bir ses duyuluyordu.

Şeyh Şait,
— “Etme, etme.”

Saib Bey,
— “Şeyh Said nerede?”

Şeyh bu sesi tanıdı.
— “Saib Bey”, dedi, “hani ya, doğruyu söylersem kurtaracaktın?”

Saib Bey’in dudaklarının ucundan pek nadir ayrılan tebessüm belirdi.
— “Ne yapalım Said efendi, seninle Hınıs’da kuzu yiyemedik.”

Şeyh Said kurtulursa herkese kuzu ziyafeti vaad etmişti. Dedi ki,
— “Ben doğru söyledim, cezamı tahfif (hafifletme) etmeliydiniz.”

Saib Bey dediki,
“Şeyh efendi bundan daha hafif ceza olur mu?”

— “Bundan daha ağırını söyle bakalım Saib Bey?”

Şeyh hem bu sözleri söylüyor, hem de gülüyordu. Sonra ilave etti.
— “Artık kuzu falan kalmadı. Ne olurdu Edirne’de yüzbir sene verseydin?”

Saib Bey’in birden tebessübü kesildi, munis sesi gürleşti, vakur ve muhtez(?),
— “Bu kadar Türk kanının dökülmesine ve ocakların sönmesine sebep oldun, cezanı çekeceksin dedi.”

Said gülümsüyor, bir şeyler mırıldanıyor ve yürüyor. Çok yıldızlı semadan ay, mehmetçiklerin süngülerine nurdan hale oluyor. Kalabalık kitlenin ayak sedasından başka bir ses duyulmuyor. Siverek kapısından çıktık. Ötede kırkyedi sehpanın muhip hayaletleri görüldü. Kolordu Kumandanı Mürsel Paşa, Vali Mithat Bey, İstiklal Mahkemesi azasından Lütfi Müfit Bey, Diyarbekir mebusları Cavit ve Şeref Beyler, bir çok zabitan ve halk ile karşılaştık. Geriden “Bir Türk öldürmekle yetmiş gavur öldürülmüş kadar teviye(?) girileceğini” kani olan vatan ve millet, teceddüt ve terakki düşmanları geliyordu. Yüz on gün evvel aynı mevkide mehmetçikleri boğazlayanlar, ne kutsi tecellidir ki mehmetçiklerin süngüleri arasında melanetlerinin cezasını bulmaya geliyorlardı. Sardın(?) etrafına toplaşıldı. Bu esnada göğsümüzü fazla gurur ve samimi heyecan ile kabartan bir manzara gördük. Halkın arasında zabit haremleri vardı. Vatan uğruna evlatlarını, babalarını kurban vermeye bila tereddüt rıza gösteren vatanın öz kızları bile dökülen kardeş kanlarının ödendiğini gözleri ile görmek istemişlerdi.

— “Ruzi mahşerde mahkeme ulacağız”, demiş Said.

Said, Saib Bey’e hitaben dediki,
— “Seni severim ama, Ruzi mahşerde mahkeme olacağız.”

Lütfü Müfit Bey sordu.
— “Beni mi çok seversin Saib’i mi?”

Şeyh Said gülümsedi,
— “Saib Bey’i sonra seni. Seninle çok sevişmiştik. Reisten Allah hoşnut olsun, en sevdiğim Süreyya Bey’dir.”

Heyecanla dedi ki, (Saib Bey)
— “Ruzi cezada adil hakimlerimizle öldürdüğün masum çocuklar, ocaklarını söndürdüğün biçarelerle mahkeme edileceksin.”

Said Mırıldandı,
— “Boynuzsuz keçinin ahını boynuzludan alırlar”, dedi.

Mürsel dedi ki,
— “Türklerin en büyük düşmanı, Türkiye’yi ezmek isteyen kimdi?”

Şeyh Said bila tereddüt cevap verdi,
— “İngilizler’dir.”

— “O halde niye bu işi yaptınız? Din kalktı diyorsun, namazını kılmıyormu idin? Camilerde ezan okunmuyormu idi?”

Şeyh Said ibadete kimsenin karışmadığını, ezan okunduğunu itiraf etti. Alaşıla gelmiş köhne mefkuresinden buruşukluklarla, şüphelerle karışık beyninden geçen günlerin gelecek geceden farkı yok hükmünü veren hükmünü dimağından siyalar gibi oldu.

— “Ahmet Zihni Bey Futuhatı İslamiyesinde yazılıdır. Mehdi’nin hurucunda Türkler üçyüzbin asker vereceklerdir. Anlaşılıyorki Türkiye kıyamete kadar (islamiyeti) koruyacaktır.”

Şeyh Said bir müddet düşündü başını eğdi,
— “Fena yaptık. Bundan sonra iyi olur inşallah”, dedi ve bu son sözü oldu.

Sehpaı adaletin gömleğini giydirdiler. Sessiz yürüdü. Sesini çıkarmadan asıldı. Son nefesini verince etrafı alkışlarla çınladı. Kadınlar gönülden kopan bir sesle,
— “Kahrol”, diye haykırdılar.

Kulağımın dibinde bir ses,
— “Hani alçağın kerameti, ipi bile kopmadı”, diye bağırdı.

Şeyh asılıncaya kadar yirmi kişi daha dar ağacına çekilmişti. Seyre gelen halk ilmiğini bir şeyhin boynuna geçirmek için birbirleriyle cenkleşiyorlar, musabaka ediyorlardı. Aslan bir nefer Şeyh Ali’nin boynuna bizzat ilmiğini geçirdi ve ipi çekti,
— “Şehit düşen kardeşlerimin kanını ödedin”, dedi.

Bundan sonra matbuat, tayyareciler, muhabereciler, şöförler namına bir guruba mensub biri tarafından bir şeyh ipe çekildi.
— “İpi çeken var ol, nidaları, kadınların,”
— “Yaşa”, sesleriyle alkışlandı.

Vatanı parçalamak, Cumhuriyet’ten feyz alarak nuşu numa bulan mefküreyi çürütmek isteyenlere millet bu suretle cezasını kendi elleriyle verdi. İki saat zarfında kırk yedi kişi asıldı. Ertesi öğleye kadar ahali meydana giderek meslubları seyrettiler. Mutaassıb bazı kimseler, Şeyh Said asılırken evler yıkılacak, hareketi eder olacak korkusuyla geceyi dışarda geçirmişler. Şeyh asıldı fakat bir ev yıkıldığına dair henüz malumat yoktur.

Herkes sürur (?) vatanpervane ile avdet ediyordu. Dünyada en büyük zekvi hakkın tecellisini görmek, mazlumun susturulan ahı zalimin ettiğini bulması kadar insanın ruhunu mest eden, kalbe hakiki sevinç veren bir şey olamaz. İşte hakkın tecellisini gördük. Diyarbekir’in karanlık ve tenha sokaklarından geçerek eve dönerken, sürurumuzu tahlil ediyoruz, diyoruz ki, Şeriat ve din namına geçtiği yerde ölüm, elem bırakan ocaklar söndürüp, aileler yıkan mahkumların cezasını halkı verdi. Sonsöz olarak şunu ilave ediyoruz, “halkın verdiği ceza hakkın verdiği cezadır.”

Cumhuriyet, 30 Haziran 1341 Rumi, 1925
Miladi, Salı günü.
Doğan: Cumhuriyet Gazetesi Muhabiri

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç