Ana içeriğe atla

Ayran

Köyden istasyona giden yol, eriyen karlarla diz boyu çamurdu.
İki mızrak boyu yükselen güneş, tarlaları hala örten
karların üzerinde pırıltılarla ve göz kamaştırarak yanıyor, fakat
yoldaki pis su birikintilerine vurunca donuk sarı bir renk alıp
boğuluyordu.

Kocaman ve altı çivili kunduralarını çıplak ayaklarına geçirmiş
olan küçük Hasan, sağ koluna aldığı güğümü, ara sıra
dinlenerek sürüklemeye çalışmaktaydı. Bazan sol elindeki çinko
maşrapayı yere bırakarak ağır yükünü vücuduna daha az
ağrı verecek bir şekilde kavramak istiyordu. Ağzına kadar ayranla
dolu olan güğümün alt kenarı her adım atışında dizlerine
vurmakta ve dirseğine kadar geçirdiği sapı, kolundan kurtulup
önüne yuvarlanmak ister gibi, ileri hamleler yapmakta idi.
Kunduralarının arka tarafı o kadar dışarı doğru eğilmişti ki, çocuğun
topukları ayakkabının ökçesine değil, doğrudan doğruya
çamura basıyordu.

Yaz kış, her gün gitmeye mecbur olduğu bu iki saatlik yol
bu sefer daha uzamış gibiydi. Tam yarı yolda bulunan küçük
ve kuru söğüt ağacı henüz ufukta ve sisler içindeydi.

Küçük Hasan senelerden beri gördüğü şeylere alakasız
gözlerle bakıyordu. Kuru sazların arasında çorak ovayı oyarak
geçen ve ta yanına gelmeden farkına varılmayan dört adım genişliğindeki
küçük derenin, yan yana uzatılmış üç kalastan ibaret
köprüsü artık çökecek kadar sallanmaya başlamıştı.

Biraz daha yukarda, küçük bir sırta dayanarak ovaya bakan
değirmenin uğultusu duyulmuyordu. Bu kış günlerinde üç
gün işlerse beş gün işlemiyor, kapısının önündeki, yaprakları
dökülmüş, üç söğütle tamamen terk edilmiş bir viraneyi andırıyordu.

Küçük Hasan hiçbir şey düşünmeden ilerliyordu. Ne evde
kendisinin dönmesini bekleyen iki küçük kardeşi, ne de dört
saat uzaktaki nahiye merkezinde hizmetçilik yapan anası bu
anda aklında değildi. Ayranını satıp satamayacağını da düşünmüyordu.
Kafasında yalnız bir şey vardı: Bu yolu tekrar yürümek,
geri dönmek mecburiyeti...

Uzun bir ağlamanın sonundaymış gibi içini çekti. Maşrapayı
tuttuğu sol elinin çatlaklarla örtülü üst tarafı ile burnunu sildi.
Gözlerini ileri çevirince istasyona yaklaştığıni gördü.

İki tarafı çıplak dağlarla çevrilen bu upuzun ovanın tam
orta yerinde yapayalnız duran ve etrafındaki yapraksız akasyalarla
daha zavallı görünen bu soğuk bina, oraya rastgele atılmış
bir taş parçasını andırıyordu. Günde iki defa geçen posta treni
bile, ne diye bu manasız yerde duruyorum diye hayret eder gibiydi
ve birkaç dakika durduktan sonra kalkarken, çaldığı düdükte
keyifli bir ıslık edası vardı.

Küçük Hasan, istasyonun tahta parmaklıkla ayrılan hududuna
gelince biraz dinlendi, sonra yine tahta parmaklıklı kapıyı
aralayarak içeri süzüldü.

İstasyon binasıyla raylar arasında kalan dört beş adım genişliğindeki
yerde, heybelerinin üstünde oturan iki köylü ile,
kaputunun içinde büzülmüş gibi duvara dayanan bir jandarmadan
başka kimse yoktu. Burası öyle tren zamanı çeşit çeşit
kebapçılar, gazozcular, yemişçilerle dolan büyük istasyonlardan
değildi. Ancak yazın civar köylerden kara üzüm, kavun,
karpuz getiren beş on köylü burasını canlandırırdı. Kışın ise
küçük Hasan'la üç dört günde bir küçük bir küfe kış armudu
getiren topal ve ihtiyar bir köylüden başka kimse ortalıkta görünmezdi.
Tren geldikçe rahatsız edilmiş bir suratla ortaya çıkan
istasyon memuru, işi biter bitmez derhal odasına çekilir,
bütün gününü, on senelik akümülatörlü radyosundan bir ses
çıkarabilmek için asla yeis getirmeden uğraşmakla geçirirdi.

Bugün, kış armudunu satan köylü de ortada yoktu. Küçük
Hasan güğümü yerin ıslak kumları üzerine bırakarak rayları
seyre daldı. Her gün yüzlerce adamı bilmediği bir yerden alıp
bilmediği bir yere götüren bu upuzun ve sonu olmayan demirlerin
arasında, gelip geçen lokomotiflerin bıraktığı siyah yağ lekeleri
görülüyordu.

Keskin bir düdük sesi ile irkildi. İstasyona gelen tren, kendini
haber veriyordu. Lokomotif tam yağ lekelerinin üstüne
geldi ve durdu.

Küçük Hasan, kurulu bir makine gibi, güğümü ve maşrapayı
yakalayarak trenin boyunca koşmaya ve başını pencerelere
kaldırarak:

-Ayran, ayran, temiz ayran!- diye bağırmaya başladı.

Yazın -buz gibi!- diye bağırırdı; şimdi, bu soğuk havada,
sanki her ayran kelimesinin başında hala o -buz gibi- sıfatı
vardı. Kimse başını çevirip bakmıyordu bile. Trenin hemen hemen
bütün camları kapalıydı, açık olan bir iki tanesinde de boyalı
saçlı, yün bluzlu kadınlar duruyordu.

Küçük Hasan'ın gözleri, delecekmiş gibi, kapalı camlara
dikiliyor ve bunların arkasında teneke maşrapadan ayran içebilecek
insanlar; hali vakti yerinde köylüler, boyunbağsız esnaflar,
izinli giden askerler, hasılı susamış kimseler arıyordu.

Bir baştan bir başa üç kere koştu. Güğümün keskin kenarlı
dibi ince bacaklarına çarpıp acıtıyor, fakat o, azıcık yüzünü
buruşturarak:

-Ayran, temiz ayran!..- demeye devam ediyordu.

Dört bardak, hiç olmazsa dört bardak satabilseydi. Buna
mukabil alacağı on kuruşla eve bir kara ekmek götürebilirdi.
Onun gelmesini, aç bir uyuşukluk içinde dört gözle bekleyen
iki küçük kardeşinin hayali gözünden şimşek gibi gelip geçiyor
ve o hep bağırıyordu:

-Temiz ayran... Temiz...-

Annesi hizmetçi bulunduğu yerden haftada bir kere, birkaç
saat için geliyor, yanında biraz yufka, birkaç soğan, bazan da
yarım desti pekmez getiriyordu. Fakat bunlar, üç tane aç mideye
iki gün bile yetmiyordu... Ondan sonra iki kardeşi beslemek
vazifesi küçük Hasan'a düşüyordu. Biri iki, öteki beş yaşında
olan bu sıska çocukların bütün işleri, basık tavanlı bir damdan
ibaret olan evde ellerine ne geçerse yemekten ibaret gibiydi.
Küçük Hasan hergün yoğurt çalmak için kendisine lazım olan
mayayı onların yetişemeyeceği ve bulamayacağı bir yere --tavan
direklerinin duvarla birleştiği köşeye-- saklamaya mecbur
oluyor ve her gün, istasyonda bulunduğu sırada, bu iki aç midenin,
kendileriyle aynı çatı altında aynı açlığı çeken ihtiyar keçiyi
bile yiyeceklerinden korkuyordu.

Çok akşamlar, koltuğunun altında getirdiği ekmeği ortaya
koyarak ayran boşaltmak için bir toprak çanak getirmek üzere
ocağın yanındaki köşeye gider, sofra başına döndüğü zaman o
balçık gibi ekmekten ortada bir şey kalmadığını dehşetle görürdü.
O zaman kendisi bir çanak ayran içer, açlığa alışmış olan
midesinin hafif ezilmelerine kulak asmadan, eski bir pösteki
üzerinde yatan kardeşlerinin yanına, delik deşik ve yağlı bir
yorganın altına sokulurdu.

Onu asıl dehşete düşüren, kardeşlerinin bu kuyu gibi daima
yutan ve hiç doymayan mideleri değildi; eli boş olarak eve
döndüğü zaman, bu iki sıska mahlukun kendisine nasıl parlak
ve büyümüş gözlerle ve nasıl sonsuz bir kinle baktığını hatırlayınca
tüyleri ürperiyordu. Şimdi de bu korkuyla avazı çıktığı
kadar bağırdı:

-Ayran... Ayran!..-

Trenin üçüncü mevki vagonlarından birinin penceresi indirildi.
Uzun boyunlu, kasketli, kır bıyıklı bir baş uzanarak:

-Ver bakalım bir tane!- diye seslendi.

Küçük Hasan maşrapayı titreyerek uzattı. Adam minimini
gözlerini maşrapanın içine dikerek sindire sindire içiyor ve sulu
ayranı bıyıklarının ucundan yakalıksız gömleğine damlatıyordu.
Maşrapayı uzatarak:

-Doldur bir daha!..- dedi.

Onu da içtikten sonra yeleğinin cebinden bir onluk alıp
aşağı attı:

-Ver beş kuruş!..-

Küçük Hasan:

-Yok ki!- dedi ve etrafına bakındı. Ortalıkta istasyon memurundan
başka kimse kalmamıştı. O da, hafiften kar çiselemeye
başladığı için, boynunu içeri çekmiş, trenin kalkmasını
bekliyordu. Çocuk güğümünü olduğu yerde bırakarak ona koştu,
parayı uzattı:

-Şunu iki çeyrek yapsana!..- dedi.

Memur cevap vermeden arkasını döndü ve hareket kampanasını çaldı.

Trenin penceresindeki uzun boyunlu adam eliyle işaret ediyor:

-Gelsene ulan!- diye bağırıyordu. Küçük Hasan o tarafa
koştu. Penceredeki:

-Ver on kuruşu!..- dedi.

Çocuk derhal parayı uzattı. Tren yavaşça harekete geçmişti.
Adam parayı yine yeleğinin cebine koyduktan sonra, çaresiz
bir eda ile:

-Yok çeyreğim, ne yapalım!- dedi.

Vagon küçük Hasan'dan beş altı adım uzaklaşmıştı. Uzun
boyunlu adam, pencereden sarkarak:

-Hey, çocuk, hakkını helal et!- diye bağırdı. Küçük Hasan
hiçbir şey anlamıyormuş gibi bakakalmıştı. Tren hızlanıp uzaklaşıyordu.
Tekerleklerin gürültüsü arasında adamın sesi tekrar duyuldu:

-Helal et bakayım, helal et!.. Hadi!-

Küçük Hasan bir şeyler mırıldandı. Sonra güğümünü alarak
istasyon duvarının kar tutmayan bir kenarına çömeldi.

Kar adamakıllı serpiştirmeye başlamıştı. Küçük Hasan eve
eli boş dönmektense akşam trenine kadar beklemeye karar verdi.

Soğuktan donan ellerini ovuşturuyor ve annesinin keçi
kırptıkları makasla kestiği kertikli saçlarını kaşıyordu. Rüzgardan
gözleri yaşarıyor ve mavi gözlerini saran kirpikleri çapaklanıyordu.

Akşama kadar bu köşede bekledi. Ara sıra ayağa kalkıp
dizlerini ovuşturuyor, sonra tekrar çömelerek kafasının içindeki
sisli boşluğa gözlerini çeviriyordu. Düşünmesi ve tahayyül
etmesi kendisine hoş gelecek hiçbir şey mevcut olmadığı için,
bu boşluk ona bir dinlenme gibi geliyordu. Birkaç kere anası
aklına geldi. Onun ağlamaklı yüzünü görür gibi oldu. Üç küçük
çocuğunu toprak bir damda bırakarak başka köylerde ve el
yanında birkaç lokma için didinen bu kadına karşı garip bir
merhamet duyuyordu. Bunda, biraz da, kardeşlerine karşı anasıyla
aynı vaziyette bulunmasının tesiri vardı. Evdeki iki aç
mahluk haftada bir gelen zavallı kadını da hep o kin dolu bakışlarla
karşılarlardı. Kadıncağız, getirdiği bulgurdan yağsız
bir çorba yaparken, kuru kuru hıçkırıklarla iktifa eder, (yetinir) evi
bir parça düzeltmeye çalışır, akşama kadar kaldıktan sonra, bazen
bir kelime bile konuşmadan çıkar giderdi. Küçük Hasan onun
ağzından babasına veya herhangi bir akrabaya dair bir kelime
bile duymamıştı. Zaten kendini bildiğinden beri bir an bile
bunları merak etmiş değildi. Hayatı istasyonda ayran satmaktan
ve küçük kardeşlerini beslemekten ibaret sanıyordu. Bunun
için de bir tek korkusu vardı: Ya anam yine günün birinde eve
gelip birkaç gün yatar, iniltiler içinde ve kendi kendine bir çocuk
daha doğurur, beş on gün sonra onu da başıma bırakarak
giderse, diyordu... Bu yeni misafiri de doyurmak kendisine
düşecekti. Köylü de onların evinden nedense uzak kalmayı tercih
ediyordu. Kapılarını bir gün bir insanın açtığı görülmemişti.
Hayat eskisinden daha feci olarak devam edecek ve Hasan,
günden güne sütü azalan ihtiyar keçinin yardımıyla bu müthiş
mücadeleyi başarmaya çalışacaktı. Gününün boş zamanlarını
keçiyi otlatmak, karlı havalarda ise dere boyunda, bir karıştan
kısa, kuru otlar bulup hayvana getirmekle geçirecekti.

Yazın işleri o kadar fena değildi. Sabahleyin serinde yola
çıkarsa istasyona yorulmadan varıyor, hemen hemen bütün güğümü
satıyordu. Cebine doldurduğu ufak paralar kadar, belki
de daha fazla onu sevindiren bir şey de, köye dönerken yükünün
hafif olacağı düşüncesiydi.

Sabah treninde bütün ayranı satamasa bile, akşam trenine
kalıyor, fakat istasyona ekin getiren köylüler öğleyin ekmek
yerken çok kere bütün güğümü haklıyordu.

Akşam treni saat dört buçukta geldiği için yazın ortalık kararmadan
köye dönebiliyordu. Fakat bugün daha trene yarım
saat kala istasyon korkutucu bir alacakanlığa gömülmüştü.

Ayazda ve karanlıkta kalkıp geri döneceğini düşünerek titredi
ve hemen gitmek istedi. Fakat bu sırada odasından dışarı çıkan
istasyon memuru trenin yakın olduğunu anlattı.

Trenin istasyonda durmasıyla kalkması bir oldu. Küçük
Hasan kapalı ve puslu pencerelerin arkasında hayal meyal belli
olan insan şekillerine bakarak trenin bir başından öbür başına
koştu ve -Ayran, temiz ayran!- diye bağırdı, kocaman kunduraları
ıslak kumlarda gıcırtılar yapıyor, karlar bağırmak için açtığı
ağzına doluyordu.

Vagonların pencerelerinden dökülüp yerdeki su birikintilerine
yayılan soluk muştatil (dikdörtgen biçimindeki) ışıklar sıçraya sıçraya
uzaklaşırken küçük Hasan güğümünü kavradı ve tahta parmaklıklı kapıyı
iterek köyün yolunu tuttu.

Henüz karanlığa alışmayan gözlerine kar parçaları vuruyordu.
Güğümün içindeki ayran her adımda çalkalanıyor ve
garip sesler çıkarıyordu. Yavaş yavaş sırtından içeri işleyen rutubet
onu titretmeye başlamıştı.

Hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şey hissetmeden ve bir hayvan
gibi yolunu alışkanlıkla bularak yürüyordu. Ovanın içerisine
doğru daldıkça pabuçlarının ve güğümdeki ayranın sesine
başka sesler de karıştı. Uzaklarda birtakım hayvanlar bağrışıyordu.
Müthiş bir korku ile zangır zangır titremeye başladı. Adımlarını
daha hızlı atmaya çalışıyor, fakat ayakları birbirine dolaşıyordu.
Soğuktan uyuşan bacaklarında, güğümün her çarptığı
yer dakikalarca sızlıyordu.

Karanlıktan, yüzünü kamçılayan kar ve rüzgardan, dizlerine
sıçrayan çamurdan ve duyduğu seslerden korkuyordu. Açlığı,
sıska kardeşlerinin korkunç gözlerini, yorgunluğunu unutmuştu.
Bir an evvel köye varmak, ocakta küllenen bir odun
parçasıyla aydınlanan toprak dama girmek ve bir köşede saklanmak
istiyordu. Ne yatmak, ne dinlenmek, sadece bir dört
duvar arasında bulunmak... Bu geniş karanlıktan, bu seslerden
kaçmak...

Ayakkabıları çamurda saplanıp kalmıştı. Yalınayak koşuyordu.
Savrulan güğümden üstüne başına ve yerlere ayranlar
saçılıyordu. Birbirine vuran dişlerinin arasından manasız korku
sesleri fırlıyordu.

Uzaklardaki hayvan sesleri gitgide yaklaşıyor gibiydi. Halbuki
yarı yoldaki kuru söğüt ağacını daha yeni geçmişti. Çapaklı
gözlerini karanlığı delmek ister gibi açarak ilerilere baktı.
Hiçbir şeyler göremedi. Havanın güzel olduğu gecelerde bile
ışıkları ta kenarına gelmedikçe görünmeyen köy ona, varılması
imkanı olmayan bir yer gibi geldi. Bir yere sıkıştırıldığını ve kaçacak
yer olmadığını anlayan bir hayvan gibi vahşi ve nihayetsiz
bir korku duydu. Elinden ayran güğümünü ve maşrapayı
fırlatarak koşmaya ve gırtlağından anlaşılmaz sesler fırlatmaya
başladı. Bunlar bazan -Ana... Ana!- der gibi oluyor, bazan da
-A...A...Aaah- -A...A...Aaah- halinde karanlığa yayılıyordu.

Hayvan sesleri daha yakınlaşmış, yolun ilerisinde, karların
arasında, birtakım karaltılar belirip tekrar kaybolmaya başlamıştı.
Küçük Hasan dizlerinin artık kendisini taşıyamayacağını
hissetti. Korku her tarafını bağlamıştı. Çıplak ayaklarının cıvık
çamura her basışında çıkardığı ezik ses, sırtına bir kamçı gibi
iniyor ve korkusunu birkaç misli artırıyordu. Boğazına bir şeyler
tıkanmıştı. Çatlak elleriyle gözlerini silerek ileri bakmak isterken
dizlerinin üstüne yuvarlandı. Kalktı, fakat beş altı adım
sonra tekrar düştü. Boğazından fırlayan sesler daha vahşi bir
şekil almıştı.

-Ana...Ana!- derken sesi, gitgide yaklaşan ve kar üzerinde
kayıyormuş gibi süratli adımlarla etrafında daireler çizen hayvanların
bağırışından farksız oluyordu.

Büzülmüş bir halde yolun çamurları üzerine uzanan vücudunu
kar örtmeye çalışırken o hala birbirine vuran dişlerinin
arasından:

-Ana... Anacığım... Ana!- diye mırıldanmaya çalışıyordu.
Bu sırada, birkaç yüz metre ötede, evlerinin tahta kapısı arkasında
rüzgarın sesini dinleyerek küçük Hasan'ı bekleyen iki
kardeş, onunkine pek benzeyen bir korku ile titriyorlar ve köyün
etrafında dolaşan kurtların sesini duydukça, birbirlerine
sokularak ağlaşıyorlardı.

Sabahattin Ali

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

DÜNYA MİKHAİL'İN ADINI BİLMELİ

                   Mikail Mirdoraghi Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Ama Mikail için bu olmadı . O fotoğrafı biliyorsunuz. Herkes biliyor. Yolda koşan çıplak bir kız çocuğu… Kollarını iki yana açmış, sanki kirlenmiş gibi, sanki kendi bedenine dokunmaktan korkuyormuş gibi. Onu unutulmaz yapan sadece çıplaklığı değil yüzü. Acı içinde olduğu çok açık. Çığlık atıyor ve doğrudan kameraya bakıyor. İzleyiciye, bize, sanki yardım etmemizi istiyormuş gibi. Sanki bir şey yapmamızı talep ediyormuş gibi. Elbette bugün adının Phan Thị Kim Phúc olduğunu bildiğimiz o kız aslında bunların hiçbirini istemiyordu. O sadece korkmuş bir çocuktu. Ama böyle fotoğraflara bizim yüklediğimiz anlamlar, bize hissettirdikleri ve bizi harekete geçirip geçirmedikleri önemli. Çünkü gazetecilik ne içindir ki, insanları öfkelendirmekten başka? 1972’de Vietn...

Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal Süreya Çay Çocuk/luk 1 Çocuk/luk 2 Çocuk/luk 3 Çocuk/luk 4 Çocuk/luk 5 Çocuk/luk 6 Dargınlık/Küslük Elif   Ev Fihrist Gam Gitmek Gelincik Gülüş Güneş Güvercin Hande Hatırla/mak Hüsrev Hatemi Hüzün İbrahim Tenekeci İhtiyarlık İmam-ı Şafiî İntihar İskele İstanbul Kader Kar Kalp 1 Kalp 2 Kalp 3 Kalp 4 Kalp 5 Kenan Çağan Kiraz Kulbe-i Ahzân Kuş Mahmud Derviş Mezar Mum ile Pervane Müntehirler Ölüm Pencere 1 Pencere 2 Rakı Sandal Seçtiklerim 1 Seçtiklerim 2 Sigara 1 Sigara 2 Sonbahar Suskunluk ...

Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.

Zambak kokuluya Akdua ölülerin ak ayaklarında açar zambaklar (zambaklar) yer kurtlarının tezgâhında dokunur senin – kötüler kötüsü – yüreğin bunları bilmez ölülerin ak soluklarıyla büyür zambaklar (zambaklar) mahşerin ak bildirisidir okunur senin -yetimler yetimi- aklın bunları almaz şairlerin ölüm çiçeğidir zambaklar (zambaklar) çocukların karbeyaz uykusudur senin -mutrıplar mutrıbı- gönlün bunları çalmaz zambaklar gün gelir şairlerin başucuna sokulur Adnan Özer Ne zaman elleri zambaklı padişah olursam Sana uzun heceli bir kent vereceğim Girilince kapıları yitecek ve boş! Azizim, güzel atlar güzel şiirler gibidirler Öldükten sonra da tersine yarışırlar, vesselam! Ece Ayhan Bayılırım kır zambaklarına, uzak, çaresiz hep birini bekleyip duran; Rainer Maria Rilke onu vurdular, gözümle gördüm onu ak bir zambağa binmiş                            gidiyordu zambak dur, sana da bulaştı...

geride kalan kalbinizse, mutlaka geri dönersiniz.

Kalbim: kalbinde misafir kalsın bu gece Refik Durbaş Yerinden oynayan kopan bir fırtına gibi Kalbim sağ yanımda. Alaeddin Özdenören Ey! Dünden bugüne taşınmış eşsiz kederiyle kabul gören geçmiş. Yazdım, harf harf yazdım yeryüzünün kalbine, acıdı kalbim. Oya Uysal Eğer anılacaksam, kalbimle anılmak isterim. Murat Tokay Yanlış daha baştan yanlış Bir şiirdi bu, biliyorum Ye belki ömrümüzün yakın geçmişi Bu kadar doğruydu ancak, kimbilir Kalbim unut bu şiiri Ahmet Telli En son evin önünde, Gözlerini açıyor delikanlı Ve kapıyor sonra hüzünle, Elini koyuyor kalbinin üzerine. Johann Ludwig Uhland bir tren makas değiştiriyor kalbimde bir vapur yan yatarak eğleniyor denizle Altay Öktem Sen kalbime dokunmuş bir dostumsun, bu kalp daima seni anacak. Kalbine iyi bak. Şair görünüşlü adam. Unutulmak korkusuyla tedirgin Tükeniyor kalbimin direnci Aykırı sularda bungun Bir çürük tekne gibi Rüzgarını özlüyorum. Şükrü Erbaş Katılaşır onun kal...

Güvenli Bölge

MART 2012 Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize. Olvido Heykel günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere Ayrılık Sevdaya Dahil Gözlüklü Şiir Yarın Güzeldir Fulyaların mevsimi geldi geçiyor En çok, gözlerinden korkuyorum senin.. Bir Nokta Hem Hiç Hem Dünya Gercekten diyaloglar Ah Fulya Resulullahla Benim Aramdaki Farklar Taş Parçaları Bahçeye Acıyorum O Kara Kırlangıçlar Dönecek Yine Seninle Kundakladım Sensizliğimi Alengirli Şiir yazma.. o zaman bekliyor insan Ağaran Bir Suyum Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım Satranç Dersleri Yenilgi anne beni merak et kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK... Unutmak Azize Açıkla beni kardeşim Sormuyorsun ama iyi değilim ben Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi Gitme demiyorum, hobi olarak gene git Ayrılık Nargile Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları Merak Kediyi Öldürür Yedi Beyaz Güvercin Sen türkü yak ben mermi Yaşamak Son Bir Kez Uyku Kardeşim - Fikret Kızılok Hiç Sevmedim (Neslihan)...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

Dedim ki, güneşe dönen bir çiçeğim

nedir dostluk? ikinci bir güneş. Adonis Her akşam , aynı yer, aynı saatta, Güneşten eşyama düşen bir çubuk; Yangın varmış gibi , yukarı katta, Arkamdan gel diyor, sessiz ve çabuk ! Necip Fazıl Kısakürek umut kesilmiyorsa dostlarım kesip barikatlar kurarak kangrenli gövdemizden şurda güneşe ne kaldı İlhami Çiçek Neresi yurdum? Güneş belki de. O hep duran. Çocukluğumu tanıyan eski dostum kaplumbağa. Bejan Matur Sanma ki derdim güneşten ötürü; Ne çıkar bahar geldiyse? Bademler çiçek açtıysa? Ucunda ölüm yok ya. Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten. Güneşle gelecek ölümden? Orhan Veli Saçı siyah salkıma benzeyip; Sanki taç gibi parlıyor, Güneşin ateşiyle yıkanıp, Doğrulardan geliyor, Yunus Emre Dünün sonsuz gönlünden, Ölen bugün yine yaşar, Doğacak başkası yeniden. Güneş yok olursa eğer, Yunus Emre her akşam tufanında harap oldu güneşim gece baygın bir rüya, gündüz hülyandı ölüm Nurullah Genç Yaşam, belleği icat etmekle gaddarlık etm...