Ana içeriğe atla

Gerçi enzar-ı ehibbadan dahi dûr olmuşuz,

Gerçi enzar-ı ehibbadan dahi dûr olmuşuz,
Rahmeti Mevla’ya yaklaşmakla mesrur olmuşuz.

Hak yolunda müflis u hane-harab olduksa da,
Bu harabiyetle biz manada ma`mur olmuşuz.

Ehli hakkız, korkmayız idamdan, berdardan,
Çünkü te`yidi ilahi ile mensur olmuşuz.

Hâkimi Mübtil yedinden madrubin olduksa da,
Emri Hakla şar’ı garra hakkını ifaya memur olmuşuz.

Kul bize zulmen mucazat etse de perva etmeyiz,
Şüphemiz yoktur ki, indillahta me`cur olmuşuz.

Salih`im, ehl-i salahım. Dine can kıldım feda,
Lütfü hakla taşnegan-ı ab-ı Kevser olmuşuz.

Hanili Salih Bey

Şair dedi ki: Her ne kadar dostların, sevgililerin, akraba u iyalin, çoluk çocukların… bakışlarından uzak olmuşsak da, onların sıcak ilgilerine bigane, muhabbetlerine hasret kalmışsak da, her ne kadar bu uzaklık bize dokunuyor, bizi yaralıyor, bizi içinden çıkılması zor durumlar girdabına koyuyorsa da ve her ne kadar içinde bulunduğumuz şu karanlık zindanın, şu karanlık gecesinin sabahı yaklaşıyor ve acımtırak bir firak kendini gösteriyorsa da gam değil… Çünkü biz, bedeli ne kadar ağır olursa olsun Mevla`nın rızasını, O`nun hoşnutluğunu ve ruz-i mahşerde Habibi`nin şefaatini ve komşuluğunu arzuladık. O`nun için dostların bakışlarıyla aramıza şu karanlık zindanlar, şu berdarlar girmişse de...

Devam ederek dedi ki: Şu ahvâl bizi Mevla`ya götürecek gibi… O`na yakınlaştıracak gibi… O`na olan hasretimizi, O`na olan özlemimizi dindirecek gibi… On yıllarca dostundan ayrı kalmış bir aşık`ın bu dostuyla artık görüşme zamanının geldiği, göründüğü gibi… Aşkının yakıp kavurduğu, kül edip savurduğu, maşukun cemaline wuslatın artık göründüğü gibi. Çılgın bir dengizin içinde çılgınca dalgalar arasında bocalayan kişinin halinde olduğu gibi bizim şu dar-ı dünyada, şu bizi elemden eleme, kederden kedere sokup sıkan, perişan eden fani hayattan çok daha mes`ud bir hayata, ölümün hiç olmayacağı bir makama götürecek gibi… İşte bu hal, işte bu düşünce Mevla`nın namütenahi rahmetinin bir tecellisidir. Budur bizi mesrur eden, sevince gark eden... Bu sevincin tarifini, şu makamda hissedilen duyguları tarif etmek zor; hatta mümkün değil. Burada, bu makamda, bu iklimde olmak gerektir bunu idrak etmek için.

2) Hak yolunda müflis u hane-harab olduksa da,
Bu harabiyetle biz manada ma`mur olmuşuz.

Şair dedi ki: Doğru. Bu mübarek yolda acılar çektik. Perişan olmuş bir halkı cemaat haline getirmeye çalıştık. Bu mazlum Müslüman halkla el ele verip zulme başkaldırmak, Allah için bunu kabul etmemek için kıyam ettik. Kavga, zahiren aleyhimize döndü. İflas ettik. Evlerimiz-barklarımız, köylerimiz - kasabalarımız, şehirlerimiz ve daha bir bütün olarak memleketimiz harap oldu. Çoluk-çocuklar, akraba u iyal hepsi top ve tüfenklerden geçirildiler. Taze gelinlerin kucağındaki bebeler süngülerin ucuna takılarak uzaklara fırlatıldılar. Kadınlarımızın iffetlerine kirli eller uzandı. Taş, taş üstünde kalmadı. İşte, yakalanıp düşmana esir düştük. Böyle. Dünya gözüyle per u perişan olduk. Düşmana göre ve zahiri bakan gözlerce yenildik. Ha! İşte binanın önündeki meydanda darağaçlarını kurmuşlar. Berduş, cahil cühelayı toplamışlar ki nasıl asılacağımızı temaşa etsinler. Şafağın atmasını istemiyorlar, karanlıklar içinde, kabahatlerini gizleyerek bu cürümü icra etmek istiyorlar. Yani manzara bu. Doğru. Dünya ehline göre biz iflas eden tüccar gibi olduk. Yani biz böyle müflis olduksa da aslında mesele görünen gibi değil. Zaten dünya hayatı fanidir. O`na tutunan, peşine verip ardından koşan müflistir. Onun için hane-harap ve müflis olduksa da aslında mesele hiç de böyle değildir...

Devam ederek dedi ki: Şu kısacık ömrümüzde gördük. Dünya ehlinin gözü aç. Şu dünya metaı için birbirlerini kırıp geçirirler. Yazık, şu zavallı dünya ehli, şu saltanata göz dikenler bunun için vahşi katliamlar yaparlar, iktidarı ele geçirmeye göz dikenler masumların kanlarını akıtma pahasına, katliamlar, soykırımlar pahasına bunu yapmakta bir beis görmezler. Tahtlarına oturmak için tüm bunları mubah ederler. Dünya`ya ait bu kendilerinin olamayacak iktidarlarına kavuştuklarında bunu artık kendilerinin zannederler. Zannediyorlar ki devran hep onlardan yana olacak. Zannediyorlar ki bu saltanat ebeden onların olacak... Ama öyle olmuyor. Bir müddet sonra o ihtişamlı saltanatı terk etmek zorunda kalıyorlar. Değer mi yani? Ölüm onları korkunç bir halde yakalıyor. Ahirete dair hazırlıkları olmadığı halde, cezaya müstahak oldukları bir halde ölüm onları yakalıyor. Ve onlar Yaradan`ın huzuruna elleri boş gidiyorlar. Bu kimseler için Mevlamız cehennemin çılgın alevlerini hazırlamıştır. Zebaniler onları sabırsızlıkla bekliyorlar. Onların harabiyetleri kaçınılmazdır. 

Fakat Mevla için kıyama kalkan şu bahadırların hali hiç de böyle değildir. Çünkü bunlar bilerek, hesap ederek bunu dava etmişlerdir. Kıyama kalktıkları zaman bunun ağır bedeline de kendilerini hazırlamışlardır. Yani onlar çok kârlı bir alış-veriş yapmışlardır. Her hal u karda onlar kazançlı çıkmışlardır. Metâı aldatıcı şu dar-ı dünya yerine, ahiretin `selam` yurdunu, oradaki daimi nimetleri ve firdevsleri tercih etmişlerdir. Yani biz şu elleri ve bedenleri esaret bağı ile bağlanmış olanlar, ayaklarına pranga ile, kurulmuş darağaçlarına götürülmekte olanlar diğer taife gibi değiliz. Mevlâ`mız bizim için beşerin tarifte aciz kaldığı nimet makamlarını hazırlamıştır. Rabbimizin hidayeti ve inayeti ile bizler zillete, O`nun kerih göreceği amellere, basit hayat tarzlarına iltifat etmedik. Hâsılı… Rabbimizin yardımı bu dünya hayatında bizimle olduğu gibi Ahiret yurdunun güzel nimetleri de bizim içindir. Selam yurdu bizim içindir. "Sakın onlara ölüler demeyiniz." Buyruğu bizim içindir. "En güzel rızklarla rızıklanmaktadırlar." Haberi bizim içindir. Ve daha sayamayacağımız nice ma`muriyet halleri... İşte bu nedenlerden dolayı şu dar-ı dünyadaki harabiyet vaziyeti, dar-ı uhra`da necatımızın, halaslığımızın vesikasının ta kendisidir, biiznillah...

3) Ehli hakkız, korkmayız idamdan, berdardan,
Çünkü te`yidi ilahi ile mensur olmuşuz.

Şair dedi ki: Kaldı ki biz batıl değil, hak ve hakikat ehliyiz. Bu bile, bu konumumuz bile tek başına bir galibiyettir. Manasıyla, sıfatlarıyla biz ehl-i hakkız. O`nun için bu bile kendi başına bir üstünlük, bir zaferdir. Bakınız tarihe. Göreceksiniz hep böyle olmuştur. Hak-Batıl mücadelesinde asıl manasıyla batılın üstünlüğünden bahsetmek mümkün değildir. Hiç kimse batıl bir dava uğruna mazlum kardeşinin katline giren Kabil`den iyi bahsetmiyor. Kimse onun kazandığını iddia etmiyor. Ama Habil için böyle mi? O her zaman gönüllerin muhabbet deryasında köşk ve kasırlarda olmuştur. Öyle ki o beşeriyet nezdinde hakkın görünen, tutulan, dokunan nurani bir çehresi olmuştur. Ama Kabil`in içine girdiği acınacak hâl hiç bir zaman taltif edilmemiştir. Batıl ve onun batıl ehli manası ve sıfatıyla batıl, yani boştur, hiçtir, yoktur. Berrak suların üzerindeki köpük gibi… Var/yoktur. Var zannedersin, ellerini attığın zaman bakıyorsun ki yoktur. Göze kaba görünebilir, şa`şaalı görünebilir... Bunun gibi göze kuvvetli de görünebilir. Ama asıl ve berrak suyun üzerindeki köpüğün manası ne olabilir ki?

Batıl ehli; zevk u sefa ehli, nefs-u şehvet ehlidir. Bunlar, bu karakterde olanlar ise, insanların en korkaklarıdır. Bunu muhakkik alimler delilleriyle tespit etmişlerdir. Kitab-ı azim-uş`şan onların bu vasıflarını saymıştır. Nebi (as)-i Zişan onların bu özelliklerini bir bir ümmetine göstermiştir. Böyle... Garip ama şu hak-batıl kavgasında batıl ehli daima sayısal çoğunluğu oluşturmuştur. Fakat bu sayısal çoğunluk onların haklılıklarına kanıt olmamıştır. Bu hâl kendi başına hiçbir zaman onların zahiri galibiyetlerinin nedeni, sebebi olmamıştır. Tarihte "Nice az olan topluluklar sayıca çok olan topluluklara galip gelmiştir." Durum böyle iken ve durum "Gevşemeyiniz, üzülmeyiniz, eğer inanıyorsanız üstün olan sizlersiniz" fermanındaki gibi iken, ehl-i hak olan bizler nerde! Şu zavallı mahlûklardan korkmak nerde! Bir başımıza kalsak bile inancımızı muhafaza ettiğimiz sürece kesinlikle galip olan biziz. Onlar çok olsalar dahi mağlupturlar. Her şeyde olduğu gibi yüce İslam`ın galibiyet-mağlubiyete dair getirdiği tarif de özgündür. Ehl-î hakkı batıl ehline oranla daima moralli kılan, ümitvar eden de bu olsa gerek. Ne olursa olsun, korkmayız. Ölümlerden, esaret ve sürgünlerden, darağaçlarından, çoluk-çocuklardan ayrı kalmaktan, dünyanın sair nimetlerinden mahrum kalmaktan... Korkmayız. Çünkî biz inanıyoruz ki bunların tümü ve her biri birer imtihan vesilesidir. Kimse bunlarla bu fani dünyada ebedî kalmamıştır. Yakinen inanıyoruz ki bunların tümü sınama gerekçeleridir. Eğer imtihanı iman-İslam üzeri kazanırsak bunlardan daha çok nimetlerin bizleri beklediğine yakinen inanıyoruz. Hal bu iken biz neden ve kimden korkacağız. Biz korkmayız idamdan, zindandan, sürgünden...

Devam ederek dedi ki: Yani niye korkalım ki! Niye zalimleri sevindirecek davranışlar içerisine girelim ki! Yani biz izzetli mevkide iken zillete niye razı olalım ki! Böyle yapmayız. Böyle yapmak bize yakışmaz. Hamd olsun ki öyle yapmadık. Yine hamd O`na ki bizi sınırsız kuvvetiyle desteklemiş, O`nun kuvvetiyle yardım olunmuşuz. Çünkî biz, bize düşen şer`i vazifemizi yerine getirdik. Oturup neme lazım demedik. Zulme, tuğyana ve üzerimize deli seller gibi gelen şirkin ahkâmını kabul etmedik. Sineye çekmedik. Mazlum halkımızla bir olup ayağa kalktık. Allah için kıyam ettik. Biz dünyaya, onda yaşayan dost-düşmana, herkese Müslüman olarak var olduğumuzu gösterdik. Biz varız dedik. Şu yol geçmez mahrum beldelerde, şu sarp ve yalçın kayalıklar yurdunda, aha şu aç-perişan bırakılmış imanlı halkımızla beraber insanlara ve de zalimlere, sizin getirmeye çalıştığınız garbın ahkâmı bize lazım değil, biz onu almayız. Bu, ölümümüz ve kırılmamız pahasına da olsa. İşte, bunu yapmaya çalıştık. Hamd olsun... Mevla bize va`dini gösterdi. O`nun nurlu şeriatı hâkim olsun diye seferber olurken O`da va`di gereği yardımını gönderdi. Mesajımızın dost- düşmana ulaşmasını sağladı. O, içinde bulunduğumuz şu şehidlik nimetiyle bize en güzel yardımını gönderdiği gibi, mazlumca akıtılan kanımızla da çocuklarımıza, torunlarımıza davamızın mesajını ulaştırdı. Bu, O`nun bize dünyadaki en güzel yardımıdır. Hiç olmazsa, başımız dik yürüyoruz. Hiç olmazsa, çocuklarımız bizden dolayı utanmayacaklar. Hiç, hiç olmazsa, torunlarımız bizimle iftihar edecekler. Ve daha önemlisi, hiç olmazsa, biz onlara kötü bir örnek olmadık. Ve sayamayacağım sayıdaki daha nice nimetlerle mensur olmuşuz.

4) Hâkimi mubtil yedinden madrubin olduksa da,
Emri Hakla şar’ı garra hakkını ifaya memur olmuşuz.

Şair dedi ki: Hâkim-i mubtil; yani hükmü geçersiz şu hâkimin elinden vurulmuş olsak da… Yani şu adaletten nasibi hiç olmamış, bi-insaf u bi-vicdan, paranın, makamın esiri, köle ruhlu ama zalimin ta kendisi ha şu kendini hâkim kabul etmiş serseri zorbanın elinden darağacına gitmemize bir karar çıkmışsa da… İdamımıza ferman çıkmışsa da, bunun şu miskal-ı zerre kadar kıymet-i harbiyesi yok yanımızda. Hem zalim, hem gasıb şu "ben hakim`im" diyen zavallı mahlukun verdiği karar( indillah`ta ona azap gömleği olur bi-iznillah) Allah katında makbul ve adil olmadığı gibi ehl-i vicdan ve insafın yanında da batıldır, onun `karar` dediği karar. Selim insanlık tarihi ise, onun hakkımızda verdiği bu idam fermanını ateşten bir mintana çevirip yanıyor haldeyken ona giydirecek, boynuna geçirecek ve nesl-i ati onu adalet ile yargılayacaktır. Dolayısıyla böyle bir cahilin elinden madrubin olduksa da, bu zalimliği gereği onun vazifesi olup o, bunu yapar. Yapmaktan geri durmaz.

Devam ederek dedi ki: Biz de kendi vazifemizi yaparız. Biz de kendi vazifemizi yaptık, yapıyoruz. Hakkın emri ile parlak ve nurlu şeriatın ahkâmını hakkıyla yerine getirmek, yerine getirilmesi içün vazifemizi yaptık. Asla bundan pişman değiliz. O zalimin görevi o ise bizim memuriyetimiz de hakkın hizmetinde bulunmak, hakkın, hak dawanın memur davetçileri, mücahidleri olmaktır. El-ân biz bunu yaptık. Kalben rahat, vicdanen müsterihiz. Amacımız İslam şeriatının canlanması, halkımız arasında neşv-u nema bulması, çocuklarımızın buna göre ahlaklanmasıdır... Yoksa birilerini ezmek, birilerine üstün gelmek, birilerini mağdur etmek bizim vazifemiz değildir. Pak şeriatımız buna cevaz vermez. Sadece bu amaçla, geçmişteki İslam davetçileri gibi İslam’ın ahkâmına sarıldık. Dinimiz bunu vacib kılmıştır. Ayrıca bu kıyama kalkarken amacımız bir mevki, bir makam, bir pâye almak değildir. Bu hiç olmadı. Karşılığında dünyevi başka bir lütuf da istemedik. Biz ecrimizi Rabbimizden bekleriz, işte biz bu vazife ile memurduk. Dünyevi, uhrevi mükâfatını vermek bizi bununla mevzuf kılan Mevla’ya aittir. İnancımız o ki Rabbimiz bizi böyle bırakmaz. Dünyada da ahirette de her birimize amellerimizin karşılığını tastamam verir. O, haşa kimseye zerre kadar haksızlık etmez. Kaldı ki O, pek merhametli olandır. Rahmetini müminlere has kılmıştır. Hamd olsun biz buna ümidliyiz. Güzel akıbet muttakilerindir...

5) Kul bize zulmen mucazat etse de perva etmeyiz,
Şüphemiz yoktur ki, indillahta me`cur olmuşuz.

Şair dedi ki: Şu zavallı, şu sarhoş, ne yaptığını bilmeyen kulların bizi cezalandırmaya kalkışmalarından asla ve kat’a perva etmeyiz, korkmayız, çekinmeyiz. Davamız hakkında vehm-vesveselere düşmeyiz. Propagandalarının tesirinde kalmaz, böylece yılgınlık, gevşeklik denilen hastalığa müptela olmayız. Onların şu cezalandırmaları sadece fani dünyanın yalancı yüzüne bakar. Asıl ceza değildir. Sadece dünyaya ait, bunun ömrüyle sınırlı bir şeydir. Oysa hayat sadece bu dünya hayatından ibaret değildir ki! Öleceğiz. Top yekûn. Hiçbir canlı yoktur ki ölümün acımtırak şerbetini içmesin… Öleceğiz ve bundan başka bir hayata, yepyeni bir hayata yeniden merhaba diyeceğiz. Hepimiz misafiriz buralarda. Yol üzerinde bulunan seferilerin birbirlerine düşmelerine hayf olsun. Biz insanlara yazıklar olsun…

Zulmen bize verilen bu cezanın hiçbir ehemmiyeti yoktur. Zira kul`un ameli de kendi gibi fanidir. Asıl ceza; bu mahkemede değil, Mahkeme-i Kübra`da, bütün amellerin ortaya döküldüğü, uzuvların birer birer dile gelip konuştuğu gündeki cezadır. Orada Mevlâ`nın merhamet ettiği hariç, müjdelediği salih kulları hariç gerisi züntiqam olan Rabbin şedid-ül iqab kamçısıyla cezalandırılacaklardır. İşte asıl ceza odur. Şu önümüzde dikilmiş darağaçları bizi Firdevslere götürecek birer Burak, birer Refref benzerindedir. O nedenle kulun bize zulmen ceza vermesinin ne kıymeti kalır? Bu inanç ve imanla yoğrulmuş İslam mücahidleri, zavallı mahlûkların zulüm ile verdikleri cezalardan korkmaları, perva etmeleri akıl kârı mı?

Devam ederek dedi ki: O hâlde bu dünya hayatını ebedi kılıp bize ceza verenlerin vay haline! Allah`ın nereden göndereceği belli olmayan azabından eminmiş gibi davrananların vay haline! Veyl onlara ki, onlar Allah dostlarına Allah`tan kokmayarak ceza veriyorlar! Veyl onlara ki, onlar bunu kendileri için iyilik zannediyorlar! Veyl onlara ki buna karşılık onları cehennemin korkunç vadileri bekliyor! Ya bizleri. Ya bu mübarek yolun mazlum davetçilerini! Ya bu mazlumiyetleri ile beraber, aç-sefil olmaları ile beraber şeriat-ı garra için gayrete gelip kıyam sancağını yükselten bu masum halkı ve bu halkın alim mücahid önderlerini!? Bizleri de Mevlâ`nın güzel mükâfatları, pek muhteşem ecirleri, çok lezzetli nimetleri, cennet-i âlâ, peygamber (Aleyhissalat u vesselam)ın komşuluğu, şehidlerle beraber olma, Arşı Âlâ`nın gölgesi... Bunlar ve ancak Rabbimin bildiği muhteşem bir hayat bekliyor. Dünyanız başınızı yesin ey zalimler!

6) Salih`im, ehl-i salahım. Dine can kıldım feda,
Lütfü hakla taşnegan-ı ab-ı Kevser olmuşuz.

Şair dedi ki: Heeyy! Ben Salih`im Salih!! Salâh ehliyim. Islah ehliyim. Düzeltip yola koyma ehliyim. Sulh ve sılm ehliyim. Şeriat-ı Muhammediyenin yılmaz davetçisi, fedakâr neferiyim. Güzel ahlaka davet eden, kötü ahlaktan men eden davamın bir mücahidiyim. Heyy! Ben buyum işte! Buyum/ Dine canımı feda ettim. Ona kurban oldum. Ona her şeyim feda, her şeyim kurban olsun. Ben buyum işte! Ya siz kimlersiniz ey zavallı güruh! Siz kimlersiniz ey biçareler?! Sizler, evet sözleri fesad ve yıkma, darmadağın etme, katliamlar yapma, masum insanların kanlarını haksız yere dökme ehlinin birer maşası, birer robotusunuz.. Nesl-i ati hayfımızı sizden alacak. Sizin yüzünüze tükürecekler biiznillah! Devamla dedi ki: Hak Teâlâ’nın büyük lütuf ve keremiyle zaten bizler O’nun cemalinin aşık`ı, elçilerinin aşık`ı davasının aşıklarıyız. Kevser suyunu ne de çok özler olmuşuz. Onun susayanları olmuşuz. Ondan iştiyakla içme yarışında olanları olmuşuz. Kevser suyu ve onun ehli bizleri bekler durur...

İşte yağlı urganı boynuma geçirmek üzereler. Durup bir an gözlerimi ileriye, istikbale diktim. Çok güzel kokular geliyor bana. Reyhanların kokusu, lalelerin kokusu, Selahaddin ve Hüseyin`lerin kokusu geliyor bana…

Selam size...

M. Mehdi Gül / İnzar Dergisi – Haziran 2014 (117. Sayı)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu.  Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insa...

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İ nsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır. *** Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü? Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda...

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth. Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir. Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır. Kısacası hiraeth, hatırl...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...