Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mayıs, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Non Dolet 2

Günlerin gözeneklerinden süzüldü, Bir masal, öte yana geçti Masalın bile inanılmazıydı, Masal da değil belki ’Hiç’ti… Demek bu kadar sürecekmiş ‘Büyü’ Ey ‘Acı’ çekil köşene ve uyu Geçmişler olsun ’Yürek Kadırgası’ Fırtına dindi ve göründü Kıyı. Hüsrev Hatemi

Şeyhe duyulan ihtiyaç

Önce şu cümleyi bir kuruvereyim: Şeyh, Arapça’da yaşlı demek. Başlıktaki şeyhin bir yönüyle bu anlamla ilgisi var, bir yönüyle de tasavvufi anlamıyla. Aslında ikisini birbirinden ayırmaktaki zorlukla daha çok ilgili. Şeyh, tasavvuf söz konusu olduğunda, kalbin der-topunu bilen, düşünce kaldıran, uyuyunca uyaran, sürçünce kayıran bir yol gösterici demek, malum. Ne demek düşünce kaldıran? Dünyaya düşünce, ukbaya kaldıran demek. Sürçünce kayıran? Hatasız kul olmaz, seni hatanla seven, demek. Bu işlemlerse bazen sözle olur, bazen gözle olur. Tasavvufi anlamda böyle bir maceraya katılmak, kritik bir tercih meselesi. Oraya girmeyelim. Ama şuraya girelim: Hayatımızda, görünce bize dünyanın faniliğini talim edecek, konuşunca hayat gailemizi gözümüzden düşürecek, o çok önemli dertlerimizi kıymetsiz kılacak birilerine ihtiyacımız var. Modern toplum düzeni, delileri, sakatları olduğu kadar yaşlıları da görünmez kıldı. Ayak altında dolanmamaları, hayatın akışında bir sekteye yol açmamala...

Fotoğraflardaki yaşlıların elleri niçin dizlerinde

Yaşlı fotoğrafları… Bir süredir karşı koyulmaz biçimde dede-nine fotoğraflarına kaptırmış durumdayım. Nerede karşıma çıksalar, hipnotize olmuş halde, bakakalıyorum. Dede fotoğrafları güzel, nine fotoğrafları daha da güzel. İkisi bir aradaysa bambaşka güzel. Birinde, bir cami önünde, yan yana oturup ezan vaktini bekleyen yaşlılar var mesela. Aksi görünüyorlar ama değiller. Kalın gözlük camları, ifadesiz bakan gözlerini daha da derine gömmüş gibi. Bir diğerinde, eğreti bir sobanın yanına diz çökmüş bir yaşlı çift. Önlerinde, mevsimine göre bir tabak nar, belki bir çaydanlık ya da yumuk bir emektar tekir. Aralarında manidar bir mesafe hep kalıyor. Birbirlerine sevecen gözlerle bakma çabası yok, “altmış senelik ölümsüz aşk” konsepti yaratma gayreti de. Öylece, masum, el değmemiş, fotojenik olamadan duruyorlar. Bu resimlerde, dikkatimi iki şey çekiyor: Gözler ve eller. Gözler, nedense çok acemiler. Bakışlarında, fotoğraf makinesiyle yeni tanışmışlar gibi bir tutukluk, bir merak am...

Çürüme de umut da hep olacak

Elimizi uzattığımız her şey çürüyor. Belki de dokunduğumuz için biz çürütmekteyiz. Gördüklerimiz kirleniyor. Baktıklarımız bizi kirletiyor, içimizi… İşittiklerimizden dolayı, bildiklerimizden dolayı acı çekmeye başlıyoruz. Birebir şahit olamasak bile... Acı çekmeye icbar ediliyoruz sanki ya anlatılanlar gerçek olduğu için yahut gerçek yerine sahte gerçekler ikame edildiği için. Bu denli yozlaşma, çürümeye mahkûm olmak duygusu bizatihi insanın içini kemiren bir şey. Sadece insan teki olarak her birimiz değil toplum da içten içe çürüyor. Korozyona uğrayan metal aksam gibi temas ettiğimiz hava çürütüyor. Soluklanırken damarlarımızdaki akışın pelteleştiğini hisseder gibiyiz.. Bunca karamsarlık kuşatmasına maruz kalmamızın asıl nedeni de birilerinin bunları hiç düşünmüyor olması, tam anlamıyla şenlikli bir zafer havasını yaşıyor olmaları. Çürürken bile zafer takı kurduğunu düşündüren bir muhayyile hakim. Her şeyin bir kuşku sebebi olduğu ortamda sağlıklı düşünmek, davranmak mümkün...

Erguvanlar da yanar

Tabiatla insan ilişkisinin, sadece şehir kültürünü değil insan muhayyilesini belirleyen bir yanı var. Bunu en iyi, insanların mevsimlerin dönüşümü karşısında yaşanan sıradışı olaylara verdikleri tepkilerde anlarız. Anadolu'nun kıta özelliği sergileyen iklim ve coğrafi zenginliği dilimize de yansır. Bahar 'kırkikindi yağmurları'yla yaşanır Anadolu'da. İstanbul, 'ahmak ıslatan'ları ile bilinir. Kaç zamandır ahmak ıslatanların artık yağmadığını fark ettim geçenlerde. Tropikal iklimlere özgü yağışlar alıyor artık. Sanki yağmurdan farklı bir şey boşanıyor üstümüze. Gök açılıp birden boşanan yağmurlar. Binlerce yıllık tabiat ve coğrafyayla kurlu aşinalığı sele veriyor. İstanbul'un iklimine, tabiatına, coğrafyasına hele hele insanına yabancı gelen yağmurlar... Yazı, baharı, kışıyla oluşan tabiat iç içe, tabiatla beraber ama şehirli bir yaşama kültürü yağmurların aniden bastırması gibi apansız geliveren baskınlarla da tarumar oluyor sanki. İnsan eliyle bozulan kozm...

Yoldan Geçen Biri

Bir kırlangıç bir su birikintisi bir parça gök. Bir şiirden düşmüş olmalı bunlar. Böyle diyordu yoldan geçen biri. İlhan Berk

Bir kuş ölmeye varırsa, ötüşü yaslı ve dokunaklı olur.

Bir dostun uzaklardan gelmesi insana neşe vermez mi? * Her günün sonunda kendime üç soru sorarım: Başkalarının işini yaparken vefasızlık ettim mi? Dostlarımın güvenlerini boşa çıkardım mı? Verdiğim öğütleri savsakladım mı? * Emrinde olanlara doğru zamanda doğru vazifeler ver. * Asil adam, ana babasına hizmette  ve yaşlılara hürmette kusursuz; ağırbaşlı ve dürüst, iyiliğe yakışır hareket edendir. Özünde taşıdığı iyilikten ötürü samimidir. Bütün bunları yaptıktan sonra yine takati kalmışsa, o zaman şiir ve sanatla alakadar olur. * Efendi buyurdu: "Babanız hayattaysa, onun yolundan gidin. Eğer ölmüşse, yaşarken yapıp ettiklerini yapın. Üç yıl boyunca babanızın yolundanm hiç ayrılmazsanız, işte o zaman size iyi evlat denir." * Anlaşılmamaktan rahatsızlık duymam. Bana asıl rahatsızlık veren, başkalarını anlayamamaktır. * Övgüler Kitabı'nın üç yüz şiiri tek cümlede gizlidir: Hiçbir zaman ahlâksızlık düşünme. * İnsanlara yasalarla hükmedip hayatlarını...

Bir bildiği yok konuşanların, bilenler sessizlik içinde.

“言者不如智者默”,爱说话的人,宣扬文化,讲经说道,都是笨蛋,同我们一样。言者已经是没有真智慧,真的智者,则缄默不言。“此话我闻于老君”,这话是老子自己讲的嘛!我也是那么听来的。“若道老君是智者”,如果说老子本身真有智慧,“如何自著五千文”,他为什么又写了这本五千字的书呢?他到底是智人还是笨人?这是白居易对他的幽默表达。 Yaşlı bir adamdan duymuştum: Bir bildiği yok konuşanların, bilenler sessizlik içinde. Eğer o yaşlı adam Yol'u bilenlerden biriyse Neden beş bin kelime yazmak zorunda kaldı ki. Konfüçyüs, "Sözler", Ötüken, 2017

Kuşun Ölümü

Kuş damdan düşünce sarışın bir yürüyüşüdür artık ölümün bir yağmurdur açılan kuraklığa bir yağmurdur kulübesi nisandan ve onun ayaklarına dolanan o gökyüzü kansız yüzleridir diri kuşların kuş düşünce damdan Kuş düşünce damdan kızlar saçlarıyla ölümü düşünürler uzun bacaklı tanrılar koşuşur sokaklarda kuş öldü herkes mi arıyor gençlik mi yürüyor herkese ve mi arıyor onun gözlerini satılan çarşılarda kuş öldü kanadının altındaki o yara yağmurun karanlığını getiriyor geceye yağmurun ırmaklarını getiriyor geceye kuş öldü küçücük bir yorgunluktu ölmeden önce Öldü, kim ısıtır artık onun ellerini suların aynasında üşüyen ellerini suların saygısıyla üşüyen ellerini. İsmet Özel

Binlerce

binlerce pazartesi geçti ömrümde hangisiydi o çıkaramıyorum bir kiraz yediğimi hatırlıyorum kurtluydu demek oldukça eski bir de saçmasapan şeyler bir kızın dizaltını örneğin bir adamın çirkin sigara içişini nasıl yaşanıyor bu vesayetli dünyada hangi çılgınlar nasıl dayanıyor buna kimsenin soyunu sopunu bulmak görevim değil kendi öykümü düzenlemek yetiyor bana güzel bir öğle vakti eski güzel bir akşamı hatırlayarak sonra dopdolu şeyler damacanalar gibi içim kabarıyor sonu olsun diyorum neyin sonu ama hiç değilse bu taş basamakların Turgut Uyar

Şarkılarda süren bir aşktı onların ki..

Türk Popu'nun en önemli söz yazarlarından biri Çiğdem Talu. 1939 yılında İstanbul'da doğdu. 1972 yılında "Ağlıyorum Yine" adlı ilk şarkı sözünü yazdı ve bu şarkı, Nilüfer'in "Kalbim Bir Pusula" adlı ilk plağının arka yüzünde yer aldı. Bu plağın başarısı üzerine, başta Yeliz ve Füsun Önal olmak üzere herkese söz yazmaya başladı. 1975 yılında ilk defa yapılmakta olan Eurovision Türkiye elemelerine; Füsün Önal ('Minik Kuş'), Yeliz ('Hayalimdeki Adam') ve Uğur Akdora ('Anılar') için yazdığı şarkılarla katıldı. Yine aynı yıl Melih Kibar ile tanıştı ve bir ekip olarak çalışmaya başladılar. İlk olarak Erol Evgin için "İşte Öyle Bir Şey" i yazdılar ve bu şarkının görülmemiş ölçüde ilgi görmesi üzerine Erol Evgin ile sürekli olarak çalışmaya başladılar. Yine 70 ortalarında, müziğini Timur Selçuk'un yaptığı ve AST tarafından sahnelen "Nereye Payidar" adlı oyunun şarkı sözlerini yazdı ve bu yazdıkları ile herkese ...

Bruegel

Gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor. Köpeklerin bakışlarında birer keman tadı. Avcılar ve kuşlar avdan dönüyor. Zaten her yanda hüzün görülür Uzakta çocuklar kayıyorsa, Kızaklar tahtadan yapılmışsa, Kar dinmişse,avdan dönüyorsa avcılar, İnsan anlamışsa ansızın, başladığını Gökyüzünün, ayaklarının ucunda. Kuş tüyleriyle kaplıdır burunları Birer sirk emeklisine benzeyen avcıların; Soluk alır, tüy verirler yorulunca, Yürekleri birleşir, geniş bir av ülkesi olur, İçinde tazılar yaban ördeklerini, Çantalı okullular kar tanelerini avlar. Norveç'in nüfusunu bilir de okullular Karın nüfusunu bilmezler nedense. Zaten her zaman hüzün bulunur biraz. Norveç'ten söz açan şiirlerde. Gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor. Ağzımın kemiğinde dağınık bir şiir tadı. Gürgenler ve kayınlar avdan dönüyor. Sırtsız atmacalar çizerdim şimdi Bir kayığın yelkeni geçseydi elime; Unutmazdım, yelkenin bir köşesine Tabut başlı bir avcı yerleştirirdim. İçime çektiğim hava değil, g...

sorular

1 Bari sen susma, yolun kıyısında açan gelincik Sustuk biz, kendi içimize gömüldük 2 Bıçak kemiği de delip geçti artık İliklere buz gibi yapışıp parçaladı Hepimiz, elimizden gelen bu, dedik Ve eve erken döndük akşamları Her şey tarih ırmağının akışına kaldı. 3 Ağır ağır açılıp gıcırdayan kapılar Sorular sorular sorularla bölünür uykularım Ben şimdi hangi çağın aynası, Deşilmiş hangi yaranın ağrısıyım? 4 Çiçeksiz dal uçları şimdi usul usul Şimdi usul usul kuruyup çatlamakta Soru sorduğum her şey, soru soruyor bana 1981 Ahmet Erhan

İki Buçuk

İşte gene hiç sevmediği bir duruma düş­müştü! Bin kez söylemişti kendi kendine ki, "Dolmuşa bindiğim zaman değil, inerken para­yı vereceğim bundan sonra!" Olmuyordu, olmuyordu Allah belasını versin. Bundan önce bir değil, beş değil, belki de on, on beş, yirmi sefer hep aynı duruma düşmüş, şoförle takışmıştı. En temizi, dolmuştan inece­ği yere gelince, inmeden önce parayı vermekti. Bir süre öyle yapmıştı. Ama bu sefer, bu so­nuncu sefer... Durak kalabalıktı. Birkaç kişi koş­muşlardı, çevik bir davranışla girivermişti ara­baya. Solunda iki kişi. En sağdaydı. Yanındaki bozuk paraların en küçüğü iki buçukluk. Öteki müşteriler verince o da onlara uymuş, uzatmıştı iki buçukluğu. Şoför almış, ötekilerin iki buçuk, beşliklerinin üzerini vermiş, onunkini... Bu sırada en sağdaki inip, bir başka yolcu binmeseydi şoför herhalde paranın üstünü verecekti. Çünkü davranışı öyleydi. Ama yolcu "Cağaloğlu!" de­yince, şoför yeni müşteriyle konuşmaya dalmış, iki buçuğun üstünü unutm...

Sevginin Temelleri

Sevgi bir nisbettir, hem Tanrı'yı ililendiren, hem insanı İlmimiz bilmese de bu ilişkinin sırrını. Sevgi bir zevktir bilinmez hakikati Allah, Allah! Ne tuhaf değil mi? Sevginin nedenleri sarıyor beni özüyle, Varlık ve yokluk gibi iki zıt elbisesiyle, Allah’ın varlığı bile sevgiyle bilinir. O’na benzer değiliz ama, bizde de O’nda da o görülür. Ey Allahım affet beni, beni ve söylediklerimi, Şükür kabilinden söylüyorum ben bunları. Ben kendi zâtımı sevdim. Bir’in ikiyi sevişi gibi Sevgi O'ndandır: Tabiî ve ruhani, İlâhîsi de O’ndandır, Kur’an ayetleriyle belli. Hûda nurunun sözleri sana geldi. Sen soruyorsun, oysa sorularını anlamıyorum ben. Hangi sevgiden, hangi mizandan söz ediyorsun sen. Her sevginin bir başlangıcı var. Rabb’ın sevgisinden özge İlmim doğruluyor: İkinci yok O’ndan öte Her aşkın bir başı vardır, sonu yoktur tabiî aşkın dışında İki aşk var ki tanımına güç nerde Ah bir kez anlasan o iki aşkın ne olduğunu Ne kaybolur gider, ne de vardır o ikis...

Acı

Günlerdir, “Ah ! Derdimi kime anlatayım ki !” diye inliyor ve kendi kendine soruyordu: Acaba, bu binlerce insan içinde derdimi anlatacak bir kişi bulabilecek miyim ?” Oysa ne acı ki, kalabalıklar ona ve yüreğini dolduran ölümcül kedere hiç aldırış etmeksizin akıp gidiyordu... Duyduğu acı, uçsuz bucaksızdı. Herhangi bir sınırı yoktu. Öyle görünüyordu ki, eğer Iona’nın yüreği patlamış ve içindeki keder dışarı çıkmış olsaydı, muhakkak bütün dünyayı sel alırdı. Fakat bu çıplak gözlere pek görünmüyordu. Öylesine önemsiz bir kabuğun içine gizlenmişti ki, etrafı gündüz gibi aydınlatan bir kandille bile bulunamazdı… Bir akşam üstüydü. Düşen iri kar taneleri, daha biraz önce yanmış olan sokak lambalarının etrafında ağır ağır dönüyor; evlerin çatılarında, arabaların üzerinde, atların sırt ve omuzlarında ince tabakalar oluşturuyordu. Kızak arabası sürücüsü Iona Potapov, karın altında, bir hayalet gibi bembeyaz olmuştu. Arabanın oturağında, bir canlının kendine kapanabileceği optimum düzeyde...