Ana içeriğe atla

Şarkılarda süren bir aşktı onların ki..

Türk Popu'nun en önemli söz yazarlarından biri Çiğdem Talu. 1939 yılında İstanbul'da doğdu. 1972 yılında "Ağlıyorum Yine" adlı ilk şarkı sözünü yazdı ve bu şarkı, Nilüfer'in "Kalbim Bir Pusula" adlı ilk plağının arka yüzünde yer aldı. Bu plağın başarısı üzerine, başta Yeliz ve Füsun Önal olmak üzere herkese söz yazmaya başladı. 1975 yılında ilk defa yapılmakta olan Eurovision Türkiye elemelerine; Füsün Önal ('Minik Kuş'), Yeliz ('Hayalimdeki Adam') ve Uğur Akdora ('Anılar') için yazdığı şarkılarla katıldı. Yine aynı yıl Melih Kibar ile tanıştı ve bir ekip olarak çalışmaya başladılar. İlk olarak Erol Evgin için "İşte Öyle Bir Şey" i yazdılar ve bu şarkının görülmemiş ölçüde ilgi görmesi üzerine Erol Evgin ile sürekli olarak çalışmaya başladılar.

Yine 70 ortalarında, müziğini Timur Selçuk'un yaptığı ve AST tarafından sahnelen "Nereye Payidar" adlı oyunun şarkı sözlerini yazdı ve bu yazdıkları ile herkese 'aydınlık yüz' ünü gösterdi. Hem bu dönem, hem daha sonra; Çiğdem Talu, Erol Evgin dışında; aralarında Nükhet Duru, Zerrin Özer'in de bulunduğu epeyce sanatçıya, tamamı da ses getiren şarkılar yazdı. Çiğdem Talu'yu, 28 Mayıs 1983 yılında çok genç yaşta kaybettik.


Melih Kibar (1951, İstanbul - 2005, İstanbul), bestekâr.
8 yaşında İstanbul Belediyesi Konservatuvarı Yarı Zamanlı Piyano Bölümü’ne başladı.Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümünü bitirdi. Uzun süre Timur Selçuk’la da birlikte çalışan Kibar, Çoban Yıldızı’nı 1975’te Eurovision Türkiye elemeleri için besteledi. Çiğdem Talu ile tanışarak, ‘İşte Öyle Bir Şey’, ‘Sevdan Olmasa’, ‘Bir de Bana Sor’ gibi unutulmaz bestelere birlikte imza attılar.

Biri 36 yaşında bir İngilizce öğretmeniydi.
Diğeri 24 yaşında bir kimya mühendisi.
Apayrı dünyalardan bu iki insanı buluşturan şey, müzik oldu.
Çiğdem söz yazıyordu. Melih besteciydi.
Tanıştıkları gün birlikte çalışmaya başladılar. Zamanla birbirleri için söz yazar, beste yapar oldular. Beraberlikleri tam 8 sene 3 gün sürdü.
Bu süre içinde 270 şarkıya ortak imza attılar. 100 ü aşkın besteleri listelerde bir numara oldu.
Çiğdem Talu - Melih Kibar aşkından geriye, dinleyen herkesin belleğine, yüreğine işlemiş birbirinden güzel aşk şarkıları kaldı.


Her şey Eurovision şarkı yarışmasıyla başladı.
Türkiye ilk günden bir çılgınlık halini alacak bu yarışmaya ilk kez 1975 yılında katılacaktı. Türkiye’yi temsil edecek eseri belirlemek için aylar öncesinden seçmeler yapıldı.
Bu seçmelerin sinyal müziğini ise Boğaziçi Üniversitesinde kimya mühendisliği okuyan 24 yaşındaki bir genç yaptı. Ne yazdığı bestenin ne de o bestenin kendisine, hem iş hayatına hem aşk hayatında yepyeni bir devrin kapısını açacağının..


Melih Kibar:
"Çoban Yıldızı"nı yaptığım o sıralarda Boğaziçinde finallerim vardı, Ankara’ya gidememiştim. Timur Selçuk yapmıştı orkestrasyonu.. 45 saniyedir onun süresi.. Evde televizyon seyrediyorum, sinyal müziği yayınlanmaya başladı, ben 45 saniye sonra oturduğum koltuktan kalkmışım, o 45 saniye boyunca çapraz olarak salonu geçmişim, televizyonun dibinde oturmuş aval aval bakıp ağlıyordum, "Bunu ben mi yaptım?" diye.


Sinyal müziğinden sonra sahneye çıkan Yeliz in "Hayalimdeki Adam" şarkısının söz yazarı Çiğdem Talu’ydu.

Ne zaman yalnız kalsam
Hayalimdeki adam
Sanki gerçekmiş gibi bulur beni
Ne söylesem anlatsam
Hayalimdeki adam
Anlar hemen halimi dinler beni

Dur gitme kim bilir belki de
Sendin hayalimde yaşattığım kimse
Dur söyle sen miydin benimle
Dolaşan el ele ufuksuz düşlerde
Bir gülsem bir ağlasam
Hayalimdeki adam
Çok yakın bir dost gibi anlar beni
Bir gün gelir rastlarsam
Hayalimdeki adam
Görünce gözlerimi tanır beni

Dur dinle belki hep gerçekte
İnanmam bir kere söylemem kimseye
Dur bekle dön bak gözlerime
İnsan sevinince ağlarmış gizlice


Sonra yarışan iki şarkının sözlerinin altında da onun imzası vardı.
Aslında ilginç bir şekilde müzikle de, şiirle de fazla ilgisi yoktu.
Işık Lisesinde İngilizce öğretmenliği yapıyordu.
Ama edebiyatçı bir aileden geliyordu.
Büyük dedesi ünlü romancı Recaizade Ekrem'di. İstanbul’da edebiyatçı bir ailenin içine doğduğu halde edebiyata merak salmamış, Avnavutköy Amerikan Kız Koleji’ni bitirdikten sonra Avrupa'da filoloji eğitimi görmüştü.
Her sene okulun güzellik kraliçesi seçilirdi.
Yine bir edebiyatçı olan Selahattin Hilav’la evlenmiş, kızı Zeynep in doğumundan bir süre sonra boşanmıştı.
34 yaşına kadar uzak durmuştu şiirden..
Taa ki 1973 yılında bir arkadaşı şarki sözü yazmasını teklif edene kadar..
İşte bu hobi, onu bir anda müzik dünyasının içine sokmuştu.
Ne bulursa onu dinliyordu.
O dönem pikabının üzerinden hiç eksik etmediği plak "Çoban Yıldızı"ydı. Ama ön yüzü değil, arka yüzü..
Plağın arka yüzünde Melih Kibar’ın ferahnâk makamında, "Ferahnâk" adlı bir bestesi vardı. Öyle sevmişti ki parçayı dinledikçe bağlanmış ve bestecisiyle tanışmayı arzulamıştı.
Bu arzusunu Timur Selçuk a söyledi. O, bestecinin hocasıydı. İkiliyi buluşturmaya söz verdi.
Ve beklenen buluşma, 25 Mayıs 1975 gecesi, Küçük Bebek sırtlarındaki Cevat Bey Köşkü’nde gerçekleşti :

Melih Kibar:
Ben Kadıköy tarafında oturuyordum. Bir gece yarısı Mustafa Oğuz bana geldi, dedi ki " Marmaris’te bir festival var, o festivalin açılış müziğinin yapılması gerekiyor, Çiğdem’le yapacağız, hadi gel gidelim." Kalktık gittik. Çiğdem in evine geldiğimizde saat 3 ü çeyrek geçiyordu. Baktım Çiğdem Talu karşımda ve ben görür görmez vuruldum, kesinlikle çok özel bir insandı. Gecenin o saatinde çok sıcak bir ev sahibiydi. 25 Mayıs ı 26 Mayıs a bağlayan sabah saat 3 ü çeyrek geçe, biz Çiğdem Talu’yla buluşmuş olduk ve tabii o zaman hiçbirimiz bilmiyorduk, 8 sene 3 gün sürecek bir yolculuğa çıktığımızı..

Çiğdem Melih'i piyano odasına götürdü, kenardaki pikabın üzerinde sürekli çaldığı Ferahnâk plağı vardı.
"Sizin yaşınızda bir insan, böyle bir besteyi nasıl yapar?" dedi.
Karşılıklı iltifatlardan sonra, Marmaris’te yapılacak festival konusuna geçildi. Melih'ten bir beste istiyorlardı.
Çiğdem söz olarak bir şeyler karalamıştı.
Yazdıklarını orada temize çekip Melih'e verdi. Altına da o günün tarihini yazdı. Melih Kibar, tanıştıkları saatte kaleme alınmış o yazıyı, bugün hala çerçeve içinde, evinin başköşesinde saklıyor.

Melih Kibar:
İlk görüşte aşk olmadı. Öyle bir şey aklımın ucundan bile geçmedi. Ama ben Çiğdem'i ilk gördüğüm anda bayıldım. Olağanüstü bir insandı. Hatta içimden Timur'a hafif hafif kızmıştım, bizi bir araya getirmekte gecikmiş olmasına hayıflandığımı hatırlıyorum orada otururken.. Sabaha karşı çok güzel ev sahipliği yaptı. Çok güzel çay yapıyordu, ben de bir çay tiryakisi olduğum için o çayın tadını hatırlıyorum hâlâ; Çiğdem o gün benim çayı limonlu içtiğimi öğrendi ve hep bana limonlu çay verdi ondan sonra.

Tanışmalarına vesile olan Marmaris festivali yapılamadı, ama onlar ortak çalışmaya başladılar. Artık sık sık görüşüyorlardı. Genç besteci, yaptığı besteleri Çiğdem'e dinletmek için sabırsızlanıyor ve elinde notalarla Köşk e koşuyordu.
Heyecan içindeydi.

Melih Kibar:
Bayılıyordum, çünkü çok eğlenceli bir insandı. Çiğdem için kullanabileceğim en büyük ifade " Herhalde bir tür kadın peygamber olsaydı Çiğdem olurdu " diye düşünüyorum. Bana " Senin başka parçaların yok mu? " dedi " var " dedim. İşte öyle bir şey i yapmıştım onu çaldım. " Harika " dedi. Ufak bir teybi vardı, ona kaydetti. Ne yapacak diye baktım, " Üstüne söz yazacağım bunun " dedi. 1 gün sonra sözleri yazmıştı. Ertesi akşam üzeri uğradığımda, İşte öyle bir şey in sözlerini gördüm inanamadım.

Seni düşündüm dün akşam yine,
Sonsuz bir umut doldu içime,
Bir de kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma...

Melih Kibar:
Sözler müziğin üstüne cuk oturdu derler ya, tam milimetrik oturmuştu her şeyiyle, güzel bir Türkçe, güzel bir anlatım, güzel bir konu. Ve şunun farkına vardım: Ben o besteyi neden yaptığımı hiçbir zaman bilmeden yapmış olmama rağmen, eğer ben söz yazmış olsaydım aynen o sözleri yazardım.

Yıllar sürecek verimli bir işbirliğinin harcının atıldığı andı o an..
İşte ortak dili bulmuşlar, uyumu sağlamışlardı.

Melih Kibar:
Yavaş yavaş çevrede tepki başladı, onu hatırlıyorum: "Haa, bu genç, Çiğdem Talu’nun sevgilisi mi olacak nedir? " bakışlarıyla karşılaşıyordum, ama toydum. Duygusal ilişki halen başlamamıştı. Ama Çiğdem'in neden benden 12 yaş büyük olduğuna yavaş yavaş üzülmeye başlamıştım.

19762’nın Ağustos ayında "İşte Öyle Bir Şey" in 45’liği çıktı piyasaya.
Bu, ikilinin ilk plağıydı.
Plak çıktığında herkesten çok Melih Kibar şaşırmıştı.

Melih Kibar:
İzmir'e gidiyordum, gemi telefonundan ulaşılabiliyordu, o zaman cep telefonu yok, babam da Denizcilik Bankası’nda çalıştığı için personeli tanıyor, " Telefon var " dediler. Çiğdem. " Hadi hayırlısı olsun " dedi. Plağın çıktığını ben gemi telefonundan öğrendim. Döndükten sonra kapağı gördüm. O, anlatılmaz bir duygu.

Erol Evgin'in seslendirdiği "işte öyle bir şey", çıktığı andan itibaren büyük ilgi gördü ve her yerde çalınmaya başladı. Müzik dergilerinin listelerinde bir numaraya oturdu.
İşin ilginci, plağın arkasındaki Kibar-Talu şarkısı olan "Sevdan Olmasa" da aynı anda patladı.

Bende bu cehennem gibi yürek olmasa
Bende deli rüzgâr gibi hasret olmasa
Bir de cana can katan o sevdan olmasa
Ah bu hayat çekilmez

Çiğdem Talu bunun heyecanıyla o yaz Hey dergisine süperiz kararını açıkladı: "Artık yabancı şarkılara Türkçe söz yazmayacak"tı.
Haberin altındaki spotta daha da önemli bir karar duyuruluyordu:
Bundan sonraki çalışmalarını tamamen besteye yönelten Çiğdem, Eurovision75 in sinyal müziğini yaratan Melih Kibar'la iş birliği yapıyor.

Artık ayrılmaz ikili haline gelen Melih Kibar ve Çiğdem Talu, o yaz, zafer sarhoşluğu içinde Polonya’nın Sopot kentinde yapılacak müzik festivaline gittiler.

Melih Kibar:
Bizim Çiğdem’le esas yakınlaşmamız galiba bu festivalde oldu. Yani normal ilişkilerde söylenen lafları birbirimize etmeye başladığımız yerdir Sopot. Ondan sonra artık kartlar açık oynanmaya başlandı, ama hep bunun dışarı yansımasını engelledik biz. Çünkü bunu insanların salt kadın-erkek beraberliği olarak yorumlamaya eğilimli olmaları bizim içimizi acıtıyordu, çünkü dışarıdan bakınca "Koca kadın gencecik-bugünkü tabiriyle çıtır- sevgilisi mi var?" diyecekler, böyle şeylerden Çiğdem de çok korkardı, bana da ters geliyordu.

Döndüklerinde artık besteci ve söz yazarı olmanın ötesinde iki sevgiliydiler.
Ama aralarındaki yaş farkı, ikisinin de kafasında soru işareti yaratıyordu.

Melih Kibar:
Sanki bir senaryo yazılmıştı ve biz o senaryoyu oynuyorduk. Çiğdem in etrafa karşı sorumluluklarında yanlış resim, imaj verme korkusu, benim de "Hay Allah bak benden 12 yaş büyük" kaygısı kafamda yer etmişti. Ben o sene Boğaziçi Üniversitesini bitirdim, arkadaşlarımızla bir kutlama gecemiz vardı. O, hayatımda tek kırıldığım andır. Çiğdem'in beni artık iyice sahiplendiği dönemlerdi. Ben değil ama Çiğdem çok sahiplendi, ben kendimde o hakkı görüyor muydum, görmüyor muydum, yani neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmiyordum. Bir âleme girmiştim, herkes bana "besteci" diyor, "bravo" diyorlar, ödüller veriyorlar, yurtdışında festivallere götürüyorlar, ben ne olduğumu anlamadım. Kimya mühendisliğini mi yapacağım, bestecilik mi yapacağım? Çiğdem "Herkes kimya mühendisi olabilir, ama besteci olamaz" gibi laflar ediyordu. O mezuniyet gecesi, benim 8 yıl 3 gün içinde Çiğdem'e kırıldığım tek, yarım saat - 45 dakikadır.
Bana ilk ve son kez kadınlık kaprisi yaptı: O gece biz arkadaşlarımızla kızlı erkekli buluşacağız, ama hiç kimse sevgilisini, nişanlısını, eşini, dostunu getirmeyecek, tek tek sınıf olarak buluşacaktık. "Hayır ben de geleceğim" dedi Çiğdem.. "Ama Çiğdemciğim böyle böyle…" Çiğdem in her zaman çok müşfik ve anlayışlı yaklaşımları olduğu için bunu anlamamasına önce hayretle, sonra kızgınlıkla baktım,"Tamam peki gitmiyorum" dedim. Böyle boynumu büküp oturmuştum, sonra "Haydi gidiyorsun." deyip göndermişti, ama Çiğdem'e kırıldığım tek an budur, bunun dışında başka bir şey yoktur.

Bu kaygıların eşlik ettiği bir yakınlaşma sürerken mecburi bir ayrılık geldi, kapıya dayandı.
Melih Kibar kimya mühendisliği yüksek lisansı yapmak üzere İngiltere’ye gidiyordu. Türkiye’de besteleri listeleri sallarken o, 4 Ekim günü babasıyla bir uçağa atlayıp Londra ya uçtu. Ve gittiği gece, bir fırtınaya yakalandı:

Melih Kibar:
Müthiş bir fırtına vardı, tarifi mümkün değil, okyanus fırtınası. Kopuyor ortalık. Moralim bozuldu, babama da bir şey söyleyemiyorum. Sonra odadan çıktım. " Baba.. ben bir etrafa bakayım " dedim. Karanlık koridorda güm diye bir şeye çarptım. Baktım bir piyano. Otomatikman elim kapağa gitti, kapağı da açık. Oturdum, piyanoma gene anlatmam lazım, piyanoca bir şey. O korkumu kompanse etmem gerekiyor, anlattığım zaman çıkıyor ortaya. Çok hoşuma gitti, koşarak odama gittim, odamı zar zor buldum. Daha yeni gelmiştim, bavulu açtım bir kayıt cihazı aldım, kasete o parçayı çektim.

Melih Kibar çaldığı besteyi babasıyla İstanbul'a, Çiğdem Talu'ya gönderdi. Çiğdem, nasıl ve hangi koşullarda bestelendiğini bilmediği bu melodinin üzerine bir söz yazdı ve Londra ya Melih'e postaladı.

Melih Kibar:
Çiğdem gene o her zamanki üslubuyla "seni gidi seni, gece neler yapmışsın, gene çıldırttın beni." dedi. Ama bilmiyor o parçanın neden yapıldığını, "ekte sözleri bulacaksın inşallah unutmazsın" diye, pembe iki sayfalık bir mektuptu, pembe bir zarfta gelmişti. Nerede olduğumu bile hatırlıyorum odada. Birinci sayfayı öteki kâğıdın altına alıp sözlerle bakıp da başlığı görünce, ben duvara tutundum. "İçimdeki Fırtına"ydı şarkının adı...

Gün ağarırken
Tek başıma oturmuşsam
Henüz daha gözlerimi
Bir an bile yummamışsam
Sen yoksan yine
Bense yorgun ve yalnızsam
Hele bir de..
Bir de canım
Hasretine kapılmışsam
Ve gözümde tütüyorsan
Buram buram..
İşte o an bir fırtına kopar
Sanki o an yer yerinden oynar
Hoyrat bir rüzgâr eserken
Sallanan gemi misali
Sallanır durur içimde dünya


Melih Kibar:
Çiğdem Talu - Melih Kibar bir tesadüf değil. "İçimdeki Fırtına" da bir tesadüf değil. Bu müthiş bir şeydir. Ondan sonra Çiğdem'e telefon açtım, 8 saat 40 dakika bekledim telefonun başında, "Çiğdem" ... dedim."sen bu parçayı neden yaptığımı biliyor musun ?" Ağladık telefonda ondan sonra karşılıklı.. Bu, başka bir şeydir.. Allah insanlara bunu yaşatmalı; bu, çok özel bir şey. Ondan sonra herkes Çiğdem Talu - Melih Kibar olarak bizi görmeye başladı, Çiğdem dendiği zaman Melih, Melih dendiği zaman Çiğdem dik biz...

Melih Kibar’ın yüksek lisans eğitimi için İngiltere’ye gitmesiyle yaratıcı ikili ayrı düştü.
Çiğdem Talu, bu ayrılığı, imkânlarını zorlayarak yaptığı Londra ziyaretleriyle telafiye çalıştı.
Birlikte Galler'i gezdiler. Müzikaller seyrettiler.
Melih Kibar’ın deyimiyle, "Artık aşk aşktı ve aşk yaşanmaya başlamıştı".
Çiğdem, Türkiye'deki plak gelirlerinden Melih'in payına düşen miktara, kendi payını da ekleyip, ona katkıda bulunuyordu.
Bir yandan da kendilerine ve plaklarına ilişkin basına yansıyan haberleri yeşil bir deftere yapıştırıyor, üzerlerine sevimli notlar ekleyip İngiltere’ye yolluyordu.
O haberlerden birinde, Çiğdem Talu ile birliklerini sürdüren Melih Kibar’ın "tatil için" İngiltere’ye gittiği duyuruluyordu.
Çiğdem haberin altına şu notu düşmüştü :
Melih Bey, Melih Bey, bizim burada canımız çıkarken mastır dalgasıyla İngiltere ye tatile gitmek de ne demek oluyor?
Bir başka not ise şöyleydi:
Yaa İşte böyle Melihciğim: İlk plağımız 1 numara oldu.
Melih Kibar, aralarındaki aşkla ilgili basına sızan ilk haberleri de bu defterden okudu :
Melih Kibar’ın kendi İngiltere'de kalbi Çiğdem'de.
Habere göre ikili ayrı düşse de çalışmalarına "bantlaşma" yoluyla devam ediyordu. Ve yeni plaklar, yeni başarılar getiriyordu.
İşte bir başka not :
Çiğdem Talu, sevgili bestecisine kıvançla sunar: 2. plağımız..

Melih Kibar:
Müthiş bir moral takviyesi yapardı, dikkat edersen o notlara, hepsinde bir şirinlik, bir "hadi koçum" var.

Çiğdem Talu o günlerde bir televizyon programında milyonların önünde şu sözü söyledi :
Hayatımı milattan önce, milattan sonra gibi, Melih'ten önce, Melih'ten sonra diye ikiye ayırıyorum.
İki sevgili, 1976 sonunda İstanbul da buluştular ve 1977’i Tarabyadaki bir restoranda birlikte karşıladılar.
O yılbaşı gecesi çekilen bir fotoğrafın arkasına Melih Kibar şöyle yazmıştı:
İlk defa birlikte girdiğimiz bir sene bu 1977 yılı.. Ne güzeldi mi? 365 günün de bu geceki gibi mutlu ve güzel geçmesi, yani "HEP BÖYLE OLMASI" dileğiyle... Melih
Bir hafta sonu 8 Ocak 1977 de "işte böyle bir şey", Altın Kelebek yarışmasında "yılın şarkısı" olarak ödül aldı. Erol Evgin'de "yılın sanatçısı" seçilmişti.
Çiğdem Talu, Melih Kibar ve Erol Evgin bu zaferi yine aynı restoranda kutladılar. Bu kez fotoğrafın arkasını üçü birden imzaladı.
Çiğdem Talu "ilk plağımız.. ilk ödülümüz.. ve birbirimize duyduğumuz inancın en güzel kanıtı.." diye yazdı. Melih Kibar ise aynısını tekrarladı ve altına "başka ne yapabilirim ki Melih Kibar olarak ?.. " notunu düştü.
10 gün sonra, bir Çiğdem Talu - Melih Kibar çalışması olan " Bunlar da geçer " listelerde 1 numaraya oturdu.
İki ay sonra yine unutulmaz bir şarkıları doğdu:

" Bir De Bana Sor "

Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor
Nerde nasıl yaşarım bir de bana sor
Evlerin ışıkları bir bir yanarken
Bendeki karanlığı gel de bana sor

Artık zirvede tektiler.
Her şarkıları dillere, gönüllere yerleşiyordu.
Çiğdem Talu’nun yaş gününü 31 Ekim 1977 de İlhan İrem ve Erol Evgin'le birlikte kutladılar. 3 erkek müzisyen Çiğdem’e bir de mani yazmışlardı.
Çiğdem, Çiğdem, çiçeklerin en güzelisin sen / bilmem ki bundan başka sana neler söylesem / şarkılara can veren / ilham meleğimizsin sen..
Çiğdem Talu, o gece, doğum gününün şerefine, en güzel şarkı sözlerinden birini yazdı.
"Her şey seninle güzel / olmayacak düşlerin, peşinde koşmak bile.." diyordu. Belki de "olmayacak" dediği düş, genç aşkına olan düşkünlüğüydü.

Her şey seninle güzel
Yolda yürümek bile
Olmayacak düşlerin
Peşinde koşmak bile
Her şey seninle güzel
Bu toprak, bu taş bile
İçimdeki bu korku,
Gözümdeki yaş bile.

Melih Kibar:
Benim sonradan duyup da bizle özdeşleştirdiğim ruh eşiydik biz Çiğdemle... Yani garip bir beraberlik, garip bir sinerji vardı. İnanılmayacak bir sinerjiydi, ama ben tabii bunu yıllar geçtikten sonra anladım. Herhalde Çiğdem'de kendi penceresinden her şeyi çok iyi değerlendiriyordu. Yani Çiğdem'de duygusal yaklaşımlarını aleni bir şekilde hiçbir zaman ortaya koymadı, yani çok net olarak birbirimizle bunları konuşarak "canım aşkım bir tanem" gibi terminolojilerle yaşamadık, zaten yaşanacak bir ortamda değildik, çünkü Çiğdem'in evinde annesi vardı. Allah rahmet eylesin, Haslet teyze vardı, kızı vardı, düzgün bir okul öğretmeniydi. Çok mazbut bir hayatı vardı Çiğdem'in .. İnsanlar Çiğdem'i eleştirdiler, Çiğdem'e karşı eleştiriler gelmeye başladı. "kendinden 12 yaş küçük biriyle böyle bir ilişki yaşıyor" diye; ama o ilişkinin ne demek olduğunu, ne anlama geldiğini ben bile yıllar geçtikten sonra anlayabildim.

Öyle çok sevdim ki seni
Öyle çok ki anlatamam
Bir tek yıla sığdı her şey
Bir tek yıla tüm bir yaşam..

Melih Kibar Çiğdem Talu ilişkisi bir yılı devirmişti. O bir yılı da ayrı geçirmişlerdi. Şarkılarda süren bir aşktı onlarınki..
Melih Kibar 1978 de döndüğünde, yeni bir sevdadaydı.
Ayrılık kapıya dayanmıştı.

Melih Kibar:
12 yaş fark benim için engelleyici bir faktördü. Çiğdem de frenleri bırakamıyordu, çevrenin tepkilerinden dolayı.. Son derece saraylı bir aileden, Osmanlı terbiyesi almış bir aileden geliyor. Hani birdenbire kızlarının kendinden 12 yaş küçük bir adamla beraber olmasını yadırgayabilirlerdi..Ondan sonra biz Çiğdem’le konuştuk ve biz artık dost olduk, aşk denilen şeyi bir yere koyduk, güzel kılıflara kaldırdık, yüklüğün en üstünde güzel bir yere kaldırmayı becerdik, ondan sonra birbirinden hiç ayrılmaz dost olarak sürdürdük hayatımızı..

Birlikte üretmeyi sürdüreceklerdi.
Sırada bir müzikal vardı.
Haldun Dormen'in önerisiyle, yurtdışında en başarılı örneklerini izledikleri müzikallerden birini Türkiye de gerçekleştirmek için kolları sıvadılar ;

Melih Kibar:
Bir gün öğleden sonra Çiğdem'in evine geldim. "Bak bakalım piyanonun üstünde ne göreceksin" dedi. O günlerde söz beklediğim bir parça da yok. Gittim baktım "Hisseli Harikalar Kumpanyası" diye bir şey yazıyor. " bu nedir? " dedim, "müzikalimizin adı" dedi. "E, bu ne olacak şimdi ?" dedim. Şarkı sözü yazıyor, "Hisseli Harikalar Kumpanyası / açıyor perdesini açıyor" diye hatırlarsanız. Dedim ki " Siz ikiniz de kafayı yemişsiniz, bu söz bestelenmez." Çünkü biz hep alışığız ya, önce ben beste yapıyorum, sonra Çiğdem sözleri yazıyor. E müzikalde konu olduğu için önce sözler yazılacak ki ben onları besteleyeceğim. " Canım, Canım, sen bestelersin " dedi. Gene o her zamanki destek, " hayatta olmaz, aç o Haldun abi ye telefonu, besteciyi değiştirin, bu sözlere ben beste yapamam. " dedim. " canım " dedi, ağzımdan girdi burnumdan çıktı, "iyi bakalım sen git salona" dedim. Oturdum, onun yanında besteledim..

Hisseli Harikalar Kumpanyası beklenmediği kadar büyük ilgi gördü. 400 kez perde açtı. Turnelere çıktı.
O dönem kimsenin pek dikkatini çekmedi, ama Melih Kibar’ın o müzikal için bestelediği, sonradan altın plak alacak bir şarkıya Çiğdem Talu’nun yazdığı sözlerde bir veda hüznü gizliydi.

Sen başkalarına benzeme sakın
Hep böyle kal, hep cana yakın
Hep böyle kal, hep böyle kal, hep bana yakın…

Melih Kibar:
Bir gün telefonu açtı. " Melih.. Ben bir doktora gittim." dedi. "niye gittin?" dedim. " Göğsümde bir şey elime gelmişti, gittim " dedi. Doktor da " süt bezesi " demiş. Olay bittikten sonra bana bunu anlatıyor. 8 ay önce gitmiş doktora meğer. Aradan 3 ay geçmiş, tekrar gitmiş Çiğdem.. Önce bunları anlattı bana. Doktor " Çiğdemciğim, sen amma evhamlı oldun. " demiş. Sonra aradan 5 ay daha toplam 8 ay geçmiş o ilk gidişinin üzerinden.. Doktor " Bir bakalım " diyor. O gün beni arıyor, " Ben kansermişim. " dedi. Ben Çiğdem'e bir tür Tanrı gözüyle bakıyordum. Öyle bir mertebede bakıyordum ki, " Nasıl olsa her şeyin üstesinden gelebilir, kanser de neymiş " diyordum. Ondan sonra iş ciddiye bindi, ama ben hep olayı şaka olarak gördüm, yani ciddiyetini anlamamaya çalıştım. Kendimi bu işin ciddiyetinden uzak tutmaya çalıştım. Çünkü Çiğdem’le kanseri ben hiçbir zaman bir arada düşünemiyorum. Ondan sonra Çiğdem tedavisi için İngiltere ye gidip gelmeye başladı.

1980’ler başlamıştı.
Şimdi Çiğdem Talu, kanser tedavisi için Londra’ya gidip geliyordu. Orada olduğu aylarda, kendisini bir masal ülkesinde hissettiğine, bütün otel personeliyle dost olduğuna dair, yine neşeli kartlar yolluyordu Türkiye’ye ...

Melih Kibar:
Neşesinden hiçbir şey kaybetmedi. Çiğdem aynı Çiğdem’di, sadece kanserli Çiğdem’di. Kanserle Çiğdem beraber yaşıyordu. Ben dedim ki " Zaten bu moralle üstesinden gelir. "

Ancak bu neşeli görüntünün altında derin bir hüzün saklıydı.
Bu hüzün Türkiye’ye gönderilen kartlara yansımasa da, o dönem yazdığı şarkı sözlerinden açık seçik okunuyordu.
Melih Kibar’ın deyimiyle, "hayatında en severek yazdığı şarkı sözü" nü o dönem kaleme aldı. Olgunluk dönemi şarkısı " Çınar "ın satır aralarında sitem vardı.

Serde delikanlılık, gençlik var koca çınar
sevda var, sen sevdanı çiğneyip geçer misin
öte yanda gurur var ölesiye gurur var
seni unutanları
sen olsan sever misin

Melih Kibar:
Ben Çiğdem'in öleceğini hiçbir zaman düşünmedim. Hiçbir zaman aklıma getirmedim. Kemoterapi onu çok sarsmıştı. Ama hala gülüyordu, biraz kilo almaya başladı, peruk takmaya başladı saçlarının döküldüğü dönemlerde.. Ondan sonra İngiltere'de tabii para yiyen bir operasyondu. Çok fazla şarkı üretecek zamanımız olmamaya başladı, ama hala yazıyordu bir şeyler, yaratıyorduk. Sonunda ben Çiğdem'in kötü olduğuna dair haberlerden kaçmaya başladım. - Bu aptalca gelebilir, bunu benim zayıflığım olarak görüyorum. - Çiğdem çok fazla değişmeye başladı, artık fiziksel olarak dışarıdan gözükmeye başladı. Metastaz bütün vücutta başladı, gözünü kaybetmeye doğru geldi.

İşte bu aşamada, Çiğdem Talu’nun pop müzik dünyasındaki dostları, artan masrafları karşılamak ve kansere karşı mücadelesinde ona destek vermek için bir yardım konserinde bir araya geldiler.
28 Mart 1983 günü Şan Tiyatrosunda gerçekleşen " Çiğdem Talu ya Selam " konserinde dönemin bütün starları sahne aldı.
Tabii aralarında "sevgili bestecisi" Melih Kibar da vardı. Bütün şarkılara o piyanosuyla eşlik etti. Ve Çiğdem, bu konsere, hasta yatağından canlı telefon bağlantısıyla katıldı.
Ne yazık ki, geç teşhis hatasını, destek konserleri telafi edemeyecekti.

Melih Kibar:
Döndü. Çiğdem i görmeye gidemiyorum. Ortak dostlarımız, en yakınlarımız bana, " Ne olur Melih görme " diyorlardı. Çiğdem in konuşması telefonda değişmeye başlamıştı. Tuhaf bir şey 25 Mayıs ta tanışmıştık, 25 Mayıs ta görmeye gittim ben. Konuştuk, benim sesimi duyuyor, bana cevap veriyordu, ama başka bir canlıyla, başka bir şeyle konuşuyordum, ama neyle konuşuyordum bilmiyordum. Ve 28 Mayıs ta kaybettik...
Yaşam dolu, beni de hayata bağlayan, çevresindeki herkesi hayata bağlayan, hiç kimseyi kırmayan bir insan... Erken öldü, çok erken öldü, ama o 90 yaşında da olsaydı herhalde gene bir efsane olarak hep hayatta kalacaktı.

Basın, Çiğdem Talu’nun ölüm haberini "Şarkılar öksüz kaldı." diye verdi.
Bebek Camii’ndeki cenazesinde, sevenlerinin yakasındaki fotoğrafında, bu kez hüzünle bakıyordu.

Melih Kibar:
Sonra çıktık.. Sevgili Oskay Aktürk'ün bir vosvosu vardı, ona binip Aşiyan Mezarlığı'na gittik. Hiç ağlamadım ben. Yani Çiğdem'in ölümünü duyduğumda da ağlamadım, camide ağlamadım, evde yalnızken de ağlamadım, ama o Volkswagen’in içinde tam 4 dakika ağladım. O 4 dakikayı hiç unutmuyorum. Aşiyan'a geldiğimizde bitmişti. Yani o bir boşalmaydı.

Çiğdem Talu, artık nesiller boyu, sözlerini yazdığı şarkılarda yaşayacaktı.
Melih Kibar'a gelince...
O her denediği şarkı sözü yazarında Çiğdem i arayarak, bulamayarak ve her gün ona biraz daha hayran kalarak yaşadı.
Artık daha az çalıyordu.
Uzun bir sessizlik döneminden sonra 2000’in sonunda bir gece yeniden piyano başına oturdu ve biriktirdiği duygularından bir son beste doğurdu.
Adını "Sessiz Veda" koydu.


Can Dündar - Yüzyılın Aşkları ( Çiğdem Talu - Melih Kibar ) 


Melih Kibar'ın ölümünden sonra herkes, yıllar önce Çiğdem Talu ile aralarındaki ilişkiyi sorguladı. "Neler yaşadılar? Aşklarını neden gizlediler?.." Bu soruları, Çiğdem Talu'nın kızı Zeynep Talu cevapladı. 

Anneniz Çiğdem Talu'nun ardından siz de söz yazmaya başladınız. Sanat biraz genetik galiba... 

Bunun genetik bir tarafı olduğu kesin. Ama insanın sanatçı tarafını ortaya çıkaracak bir şey lazım. Benim için o Melih Kibar'dı... 

Melih Kibar sizi nasıl keşfetti? 

Altı yaşında klasik piyano eğitimi almaya başladım. Annem öldükten sonra da piyano çalmaya devam ettim. Melih 1984'de bir beste yaptı ve "Al bunu, söz yaz" diyerek kaseti elime tutuşturdu. Fakat yazdıklarımı beğenmeyip, bir kez daha denememi istedi. Hırslandım ve on gün yazmak için uğraştım. Neden Sanki Neden"i yazdım ve Nilüfer söyledi.

Annenizin hayatında Melih Kibar'ın önemli yeri vardı. Peki müzik hayatınızda sizin Melih Kibar'ınız kim? 

Garo Mafyan... Melih beni bu işe soktu. Sonra hayatıma Garo Mafyan girdi. "Seni profesyonel söz yazarı yapacağım. Çünkü sende o ışık var" dedi. Garo Mafyan bana inandıktan sonra kendime inandım. 

Sizin de Melih Kibar'la ortak çalışmalarınız oldu. Acaba annenizin boşluğunu sizinle mi doldurmak istedi? 

O boşluğu hep birileriyle doldurmak istedi. Ama hiç kimseyle dolduramadı. Benimle bile... Onlar bir bütündü. 

Melih Kibar, annenizin ölümünden sonra müzik hayatında istediği performansı yakalayamadı. Neden?.. 

Çünkü büyü bozuldu. Erol Evgin, Çiğdem Talu ve Melih Kibar... Çiğdem Talu gidince Erol Evgin de kendini çekti. Annem o ekibin toparlayıcısıydı; Melih'in bütün zorluklarını idare ederdi. Onun ölümüyle birlikte Erol ve Melih bir köşeye çekildi. Eğer Melih'i birileri motive etseydi, o yine çalışırdı. 

Melih Kibar annenize karşı hissettiklerini size nasıl itiraf etti? 

Bir buçuk yıl önce telefonum çaldı. Arayan Melih'di. Bana "Can Dündar yanımda, seninle konuşmak istiyor" dedi ve telefonu verdi. Dündar, "Yüzyılın Aşkları adında bir program yapıyorum. İzin verirseniz bu aşkı da işlemek istiyorum" dedi. Ben gayri ihtiyari "Hangi aşkı" diye Zeynep Talu sorunca, "Çiğdem ve Melih'in aşkı" cevabını verdi. Ben de kabul ettim. Çünkü bir buçuk yıl evveline kadar kimse uluorta konuşmuyordu. Zaten Melih bana söyleyemediği için telefonu Can Dündar'a verdi. 

Onların aşkını izlerken ne hissetiniz? 

Melih'e hiçbir şey sormadım. Annemin televizyon görüntülerini izleyince, çok duygulandık. 'İçimdeki Fırtına'yı okuduğu bölümde Melih ile ikimiz komaya girdik; saatlerce ağladık. O programda öyle güzel anlatıldı ki... Onların yaşadığı aşk değildi. Onlar birbirlerinin ruh eşiydi. Annem Melih'in nikâh şahitliğini bile yaptı. Melih'in mutluluğu onu da mutlu etti. 

Annenizin ölümünden sonra bu platonik aşkla ilgili olarak "Her şeyi baştan sona adabıyla yaşadılar" demişsiniz. Bu ilişki bu kadar kapalı yaşanmak zorunda mıydı? 

Onlar aşklarını ortalıkta yaşasaydı, rahatsız olurlardı. 'Aşk gizli yaşanmalı' demek istemiyorum. Onların aşkının çerçevesi vardı. Annem öldükten sonra Melih hep, anneme karşı sevgisinin onun tarafından yeterince anlaşılıp anlaşılmadığını sorguladı. Ben ona "Sözlerle anlatılmaz, senin yaptığın bestelerle bunu hissediyordu" diyordum. 

Büyük aşkın kahramanlarının sonu da aynı oldu. Yani ikisi de kansere yenik düştü... Buna ne diyeceksiniz? 

Onlar öbür dünyada buluştu. Melih ile benim en büyük korkumuz kanser olmaktı. Melih, annem gibi kanser olup, aynı devreleri geçirip Bebek Camisi'nden cenazesi kaldırılınca zamanı ve mekânı şaşırdım; annemin cenazesinde miyim yoksa Melih'in mi, karıştırdım. Çünkü insanlar aynı; yine Erol Evgin, İzzet Öz... Nükhet Duru'ya sarıldım. "23 sene evvel de buradaydık" dedim. Melih kanser olduğunu herkesten sakladı. Kimseye söylememizi istemedi, hepimize yeminler ettirdi. Melih on gün öncesine kadar gayet iyiydi. Bunu atlatacağına inanıyordum. Ama hastaneye yattığı gün, atlatamayacağını anladım. Melih hastalıktan çekmemek için karar verdi ve gitti. 

Bu yüzyılın aşkını anlatacak bir şarkı yazmayı düşünüyor musunuz? 

Boynumun borcu oldu. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu.  Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insa...

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İ nsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır. *** Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü? Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda...

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth. Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir. Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır. Kısacası hiraeth, hatırl...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...