Ana içeriğe atla

Çehov’un bir öyküsünden Erdal Öz’ün bir öyküsüne

Bir hafta önceki yazımda takip ettiğim dergilerden birinin, “ Adam Öykü” olduğundan söz etmiştim. Adam Öykü şimdilerde çıkmıyor. Ama çıkmaması, onun değerini ve önemini hiç bir zaman azaltmaz. O bir dönem çıkmış, görevini yapmış, 2005’te kapanmış, köşe omuzları dik, raflardaki yerini almıştır. Dergi, yapraklarını aralamaya devam edenlere göz kırpmayı ihmal etmemiştir. Ben her zaman için buradayım, dercesine. Erdal Öz’ü tanımayan yok gibidir. Ama yine de birkaç satır: 1935 doğumlu. 1969’ da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ ni bitirmiş. 12 Mart 1971 Muhtırası sonrasında üç kez tutuklanmış, yargılanmış, işkencelerden geçmiş, en sonunda aklanmış bir yazar ve yayıncı. 2006’ da akciğer kanserinden kaybettik. “ A Dergisi”nin kurucularından ve Can Yayınları’nın 1980 yılındaki kurucusu. Bazı romanları: Yaralısın, Gülünün Solduğu Akşam, Defterimde Kuş Sesleri... Bazı Öykü Kitapları: Havada Kar Sesi Var, Cam Kırıkları... Ayrıca gezi yazıları ve çocuk kitapları var.

Anton Çehov’u da tanımayan yok gibidir. 1860- 1904 yılları arasında yaşamış. Rus tiyatro yazarı ve modern kısa öykünün kurucularından. Dünyanın en büyük öykücüsü olarak kabul görüyor. 24 yaşında tıp doktorudur. Hekimlik vaktini çok alınca mesleği bırakmış ve yazarlığa yönelmiştir. 1894’te verem hastalığına yakalanmış, 1904’te de aynı hastalıktan ve komplikasyonlarından hayatını kaybetmiştir.

Peki Adam Öykü, Erdal Öz, Anton Çehov arasındaki bağlantı?.. Adam Öykü dergisinin Kasım- Aralık 2000 tarihli 31. sayısında Erdal Öz’ün “ Sevgili Acı” adlı öyküsü vardır. Bu öyküyü okuduktan sonra yaptığım ilk iş, elbette Çehov’un “ Acı “ adlı öyküsünü bulup okumak olmuştu. Ve Erdal Öz Çehov’un Acı öyküsünü okuduğunda ne kadar sarsılmışsa, ben de bir o kadar sarsılmış, kuru kuru ağlamıştım. Erdal Öz dayanamamış, Acı adlı öyküyü okuduktan sonra Sevgili Acı adlı öyküyü yazmış. Bu öykü daha sonra yazarın Cam Kırıkları adlı kitabında yer almış. Erdal Öz, Çehov’un Acı adlı öyküsüyle, kendi yazdığı Sevgili Acı öyküsü arasında paralel bir kurgu yapmış, iki öyküyü kaynaştırarak okurlara adeta tepside sunmuş. Bize kalansa sarsılarak, hüngür hüngür ağlayarak bu iki öyküyü içmek, kendimizi başkalarının yerine koyarak empati kurmak.

Gelelim öyküye:

Erdal Öz, İstanbul Üniversitesi’ nde öğrencidir. Üniversitenin basketbol sahası büyüklüğünde bir zamanlar tertemiz olan, Haliç’e bakan bir kantini vardır. Kendisi de dahil Haliç’in mavi sularına bakarak hayaller kurulur, karşılıklı sevgililer beklenir. İşte böyle bir zamanda Erdal Öz, Acı öyküsünü okumuş ve etkisinde kalmıştır.

Öyküyü paylaşacak, paylaştığında kendisini anlayacak bir kız, bir sevgili aramaktadır. 

Önce Necmiye adında bir kızı gözüne kestirir.

"Ama güzelliğin ötesinde başka bir şeyler de bulmalıydım. Şaşırtmalıydı beni, tanıdığım güzel kızlardan çok başka bir şeyler, çok güzel bir şeyler bulmalıydım."

Erdal Öz kızı pek beğenmez beğenmesine ama ortak noktalar olursa neden olmasın diye, öyküden söz eder. Ve aslında öykünün anlatılamayacağını –benim şu anda yediğim halt işte – okumak istediğini dile getirir. Kız kabul eder. Ve Erdal Öz okumaya başlar. Kızın aklı başka yerlerdedir. Acı öyküsünde anlatılanlar ise Iona adlı bir yaşlı arabacının öyküsü. Iona’nın oğlu ölmüştür. Yaşlı arabacı, yasını tam yaşayamadan yeniden işe koyulmuştur. Hadi, yaşayamadı; hiç olmazsa arabasına binen yolcularla acısını paylaşacaktır. Önce arabasına binen bir subaya anlatmak ister, anlatamaz. Subayın umrunda değildir bir oğlun ölümü ve öldüğü günde babanın hâlâ çalışmaya devam etmesi. Üstüne üstlük yoldan geçen yayaların, “kör müsün be adam!” hakaretlerine uğrar. Erdal Öz, Necmiye’nin dinlemediğini görünce öyküyü kısaltarak bitirir. Karın sancısı yalanını uydurarak garsona gider, hesabı öder ve çıkar mekândan.

Öyküyü paylaşacak bir başka kızın peşindedir. Mualla adında bir kızı gözüne kestirir bu defa. Onun da fiziğini pek beğenmez ama ortak noktalar olursa neden olmasın! Öyküyü bu defa Mualla’ya okumak ister. Mualla’nın da Necmiye’den farkı yoktur. Iona subaydan sonra arabasına üç genç almıştır. Onlara da oğlunun öldüğünden söz eder ama gençler onu dinlemez. Hem hakaret ederler, hem de ensesine üfler, şaplaklar indirler. Onlara da acısını anlatmadan, indirmesi gereken yere gelmiştir. Erdal Öz Mualla’nın da dinlemediğini görünce kantini terk eder.

"Adımlarımı açıp çıktım kantinden. Dışarıda güneşin öfkesi geçmişti. Kantin binasının yanından dönüp uzanan Haliç'e baktım. Tanrım, kızlar ne kadar aptaldılar, Haliç ne kadar güzeldi. Haliç gerçekten çok güzeldi, ama kızlar neden bu kadar duyasızdılar?"

Şöyle böyle aradan bir hafta geçmiştir. Gözüne kestirdiği üçüncü kızsa, hafif kızıla çalan koyu sarı saçlarıyla Türkan adında bir kız olur. Frekansları birbirine uyar ve Erdal Öz sohbeti sırasında şunu der: Acı adlı öykü okunmadan kimse bir şey yazmamalı. Ve sarışına da öyküyü okumaya başlar. Sarışın, merakla, öykünün hakkını vererek dinlemektedir. Iona bir yerde bekler. Zembille su taşıyan birini görür. “ Belki de ona anlatabilirim,” diye düşünerek adama saati sorar. Adam, saati söyledikten sonra onu azarlar ve çekip gitmesini ister. Beygiri tırısa kalkar; giderler. Büyük, pis bir tandırın başındadırlar. Genç bir arabacıya, oğlunun ölümünü anlatacakken, arabacı bu defa uyur. Çaresizdir. Beygirini ahıra götürür ve onunla konuşmaya başlar. Öykü şu cümlelerle biter. “ Işte böyle kardeşim kısrak. Kuzma Ioniç (oğlu) yok artık. Tanrı toprağına yıldız yağdırsın. Boşu boşuna öldü gitti işte. Düşün bir kere: Senin bir tayın var. Sen onun özannesisin. Bir de bakıyorsun, birden bire tay ölüveriyor; acımaz mısın?” Beygir yalanır. Dinler gibidir. Sahibinin ellerine doğru solur. Iona dalar, ona her şeyi anlatır. Erdal Öz’ ün sesi öykünün sonuna doğru titrer. Kızın gözleriyse yaş içindedir.

"Sesim belli belirsiz titremişti.
Başımı kaldırdığımda o güzel gözleri yaş içindeydi.
Onu o anda da, daha sonra da çok sevdim."

?

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu.  Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insa...

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İ nsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır. *** Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü? Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda...

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth. Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir. Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır. Kısacası hiraeth, hatırl...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...