Ana içeriğe atla

Mavi Kelebekler

Majko, majko, jos te sanjam
(Anne, anne, hala rüyamda seni görüyorum)

Sestro, brate, jos vas sanjam svake noci
(Abla, ağabey, hala her gece rüyamda sizi görüyorum)

Nema vas nema vas nema vas
(Burada değilsiniz)

Trazim vas trazim vas trazim vas
(Sizi arıyorum)

Gdje god krenem vidim vas
(Nereye gitsem, sizi görüyorum)

Majko, oce, sto vas nema
(Anne, baba, neden burada değilsiniz)

Bosno moja ti si moja mati
(Bosna'm, sen benim annemsin)

Bosno moja majkom cu te zvati
(Bosna'm, sana anne diyeceğim)

Bosno majko Srebrenice sestro
(Bosna annem, Srebrenitsa ablam)

Necu biti sam
(Yalnız olmayacağım)



1943 yılında Josip Broz (Tito) liderliğinde kurulan Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, farklı dinleri ve etnik grupları barındıran bir ülkeydi. Tito, soğuk savaş yıllarında iki kutuplu dünyada bağımsız politikalar izlemiş, ülkede onun temsilcisi olduğu yeni bir demokrasi deneyi yaşanmıştı. 1980'de Tito'nun ölümünden sonra, özerk cumhuriyet liderleri arasında anlaşmazlıklar başladı. Federal yapı dengesizleşti, milliyetçi ve ayrılıkçı akımlar baş gösterdi.

1990′ların başında Sovyet blokunun da parçalanmasının etkisiyle, etnik gruplar bağımsızlıkları için birer birer isyan bayraklarını çekti. Slovenya ve Hırvatistan'ın bağımsızlığını tanıyan Avrupa Birliği (AB) ve Birleşmiş Milletler (BM), Makedonya ve Bosna-Hersek'in bağımsızlığını referandum şartına bağladı. 1992'de Bosna-Hersek'te yapılan referandumda çoğunluk bağımsızlıktan yana oy kullandı ve yeni devlet kuruldu. Ancak bu devleti, başta Sırplar olmak üzere bölgedeki diğer etnik gruplar tanımak istemedi. Böylece ülke, 21 Kasım 1995 tarihinde imzalanacak Dayton Barış Anlaşması'na kadar sürecek bir iç savaşa sürüklendi.

Bosna-Hersek'in yaklaşık dört yıl boyunca sahne olduğu insanlık dışı olayları bütün dünya film izler gibi izledi. Devlet liderleri suya sabuna dokunmadı, insanların güvenliklerini sağlamakla yükümlü örgütler destek olma maskesi altında köstek oldu. Sırplar Boşnak ailelerin evlerine girip sivilleri toplattı. Esir alınan halk dövüldü, erkeklerin çoğu öldürüldü, kadınlar sistematik olarak tecavüze uğradı. Tarifsiz acılar yaşandı.

Sırpların Bosna'da başlattıkları bu soykırımın ardından, Birleşmiş Milletler Barış Gücü bölgeye müdahale etti. Nisan 1993′de Srebrenitsa, Barış Gücü'nün "Güvenli Bölge" ilan ettiği altı bölge arasına katıldı. Güvenli bölge, uluslararası koruma güçleri tarafından gerçekten güvenli bölgeler ya da mültecilerin kaçabileceği yollar yaratılması demektir ve bölgeye yönelik her türlü silahlı saldırı yasaklanır. Bu kararın da etkisiyle, diğer bölgelerdeki çatışmalardan kaçan insanlar buraya göç etti ve 24 bin civarı olan kent nüfusu 60 bin civarına ulaştı.

Ancak bu karar hiçbir zaman uygulanmadı. Srebrenitsa, 1995 yılına kadar Sırplar tarafından tecrit edildi. Kaçınılmaz bir sonuç olarak da, açlık ve hastalıklar ile mücadele eden bir toplama kampına dönüştü.

Dünyanın en büyük ordularından olan Eski Yugoslav Halk Ordusu'nun teçhizatına sahip Sırplar ve küçük çaplı Hırvat birlikleri kenti ateş altında tutarlarken, Boşnaklar bölgeye uygulanan silah ambargosu nedeniyle hafif silahlarla, o da atacak mermi bulabilirlerse direnmeye çalıştılar.

11 Temmuz 1995 tarihinde, kentin güvenliğinden sorumlu Hollandalı komutan, idaresi altındaki BM Potoçari kampına sığınan binlerce Boşnak sivili Sırplara teslim etti. General Ratko Mladiç komutasındaki Bosna Sırp ordusu, tarihin gördüğü en büyük katliamlardan birini, tüm dünyanın bakışları altında sergiledi. Sırplar topladıkları ve günlerce işkenceden geçirdikleri Bosnalı Müslümanları, evlatlarının kardeşlerinin gözleri önünde öldürdükten sonra, cesetlerini yine onlara gömdürdüler. Bosna Hersek'in Srebrenitsa kentinde en az sekiz bin (ölü sayısı hala tam olarak bilinemiyor) insan toplu soykırıma uğradı.

Eski Yugoslavya'da işlenen savaş suçları için Boşnaklar, Srebrenitsa Katliamı'ndan yıllar önce BM'nin başlıca yargı organı olan Lahey'deki Uluslararası Adalet Divanı'na başvurdular. Mahkeme, soykırımın önüne geçilmesi için taraflara çağrı yapmakla yetindi. Boşnaklar ikinci başvuruyu 2003 yılında yaptı. Lahey yargıçları, 26 Şubat 2007′de kararı açıkladı:

Srebrenitsa'da yaşananlar soykırım olarak kabul ediliyor, ancak sorumlusu olarak Sırbistan gösterilmiyordu. Gerekçe olarak da delil yetersizliği gösterilmişti. Bu kararın da etkisi ile Bosnalılar, toplu mezarların bulunması için bir komisyon kurdu.

Tam da o dönemde, Srebrenitsa başta olmak üzere, Bosna-Hersek'in belirli bölgelerinde yeni bitki türleri ortaya çıktı. Bir zamanlar kanla sulanan topraklar, rengarenk çiçeklere ev sahibi oldu. Çiçekler rüzgara anlattı renklerini, kokularını, özlerini. Rüzgar da estiği her yerde pul kanatlılara. Anlatılanlar en çok mavi kelebeklerin ilgisini çekmiş olacak ki, kısa sürede nüfuslarında büyük artış oldu.

Bu değişiklik, bilim insanlarının ve komisyonun da ilgisini çekti. Bölge genelinde araştırmalar başladı. Araştırmalar esnasında, Artemisia Vulgaris olarak adlandırılan bir bitki türünün belirli yerlerde adeta topraktan fışkırdığı fark edildi. Yaşanan bolluk ve güzellik, genel olarak bu bitki ile beslenen mavi kelebekleri de kendisine çekmişti. Mavi kelebeklerin nüfusu, artan besin miktarına paralel olarak artmıştı.

Artemisia Vulgaris; Yavşan Otu ya da Misk Otu olarak da adlandırılan bir bitki türüdür. Çoğunlukla mezarlıklarda açtığından, Ölüm Çiçeği olarak da bilinmektedir. Bitkiler karbonu, hidrojeni ve oksijeni hava ile sudan, diğer bütün besinleri topraktan alırlar. Toprağın verimliliğini artıran faktörlerden biri de doğal gübredir. İnsan bedeni toprağa karıştıkça çeşitli mineraller sağlayarak toprağın besleyiciliğini artırır. Bu artış da, yaşamak için söz konusu minerallere muhtaç Artemisia bitkisinin coşarak açmasını sağlar.

Mavi kelebeklerin gösterdikleri yol ile Artemisia bitkisine ulaşan bilim insanları, bu artışın altında yatan nedeni bulmak için bölgede kazılara başladılar. Önce bir kaç bedene rastlandı. Araştırma derinleştikçe toplu mezarlara ulaşıldı. Olay basına yansıyınca, yerel halk da kazılara katıldı. Mezarlar birer birer ortaya çıktı. Kazılara katılan arkeoloji profesörü Margaret Cox'un anlattığına göre; uydu fotoğraflarıyla toplu mezarların yerleri tespit edilebilir olduğundan, cesetler tek tek bilindik mezarlıklara gömülmüş, herhangi bir manyetik değişkenlik taraması yapılamaması için mezarların içine metal parçalar bırakılmıştı. Hatta çoğu mezara, araştırmacıları yıldırmak için bubi tuzakları koyulmuştu.

ICMP (International Commission on Missing Persons - Kayıp Kişiler Uluslararası Komisyonu), Bosna'da bugüne dek toplu mezarların açılması sonucu toplam 17 bin kişinin kimlik tespitinin yapıldığını ve yaklaşık 13 bin kişinin daha olduğunu bildiriyor. Bu çalışmalar oldukça zahmetli olduğundan büyük kısmında iş makineleri ve sonrasında DNA analizi kullanılıyor.

Yine ICMP verdiği bir röportajda, aynı insana ait bir cesedin 50 km'lik bir alanda toplam 13 farklı mezardan çıkarıldığı durumların bile olduğunu söylüyor. Araştırmacılar, toplu mezarların bu kadar derin kazılmasının ve bedenlerin parçalanıp dağıtılmasının katliamın izlerinin silinmesine yönelik yapılmış bilinçli bir çalışmanın ürünü olduğunu düşünüyorlar.

Ben Srebrenitsa'da yaşamadım. 11 Temmuz 1995 gününü ve sonrasında neler yaşandığını; ne geride kalanların gözünden, ne de topraklarından silah zoruyla sökülüp alınan, sonra paramparça edilerek yine o toprakların altına hapsedilen bedenlerin gözünden görebilirim...

Ancak Sırpların bu katliamdan sorumlu tutulmamasının, katliam hakkındaki belki de en çarpıcı ve doğru kararlardan biri olduğunu düşünüyorum. Sırp ordusunun yapmış olduğu katliamın arkasındaki asıl suçluların Sırp halkı olmadığını bilmek ve bildirmekle yükümlü hissediyorum kendimi. Çünkü burada işlenen insanlık ayıbı; çıkarcı politikaların, faşizmin, sadizmin, silah tüccarlarının zaferinin en acı örneklerinden biridir.

Srebrenitsa katliamı, dünyanın insan hakları konusundaki tutumunu tarihe kapkara harflerle yazdırmıştır. Barış kuruluşlarının içinde bile barışa karşı insanların olabildiğinin açık ispatıdır. Katliama seyirci kalan tüm ulusların, katliama azımsanmayacak kadar katkısı vardır. Dolayısı ile bu kıyımı bir milliyete ya da dine mal etmek, bunların hepsini görmezden gelmek demektir. Bir başka insanlık ayıbıdır...

Melda Olcaytu

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Zilif

Şimdi — Zilif için 14 Temmuz [-------] Sevgili Kızım, zorlukla yazıyorum. Elim rahatsız, titriyor.  Onun için, yazım çarpık-çurpuk oluyor. (Bu küçük defteri de kendim yaptım; sayfalan keserken o da biraz eğri-büğrü oldu.) Kusura bakma.  Yazdıklarımı şimdi okurken, beni iyice anlayabilecek konumda olacaksın — yıllar geçecek; büyüyeceksin. O zaman, bana küçükken beslediğin duygular, belki bir-iki anıya sıkışıp kalmış olacak; belki de, kocaman bir boşluğun incecik çeperleri durumuna gelecek; ama bu cılız anılardan onların anlamını çıkarabilecek yaşa gelmiş olacaksın; yıllar boyunca da, düşüne düşüne, çıkaracaksın. Bunu umuyor değil, biliyorum; çünkü sende, daha o yaşında bile, o anlamı kavrayacak gücü görmüştüm — yani, şimdi, görüyorum... Anımsıyorsundur: Senin için, “Benim kızım insan olacak” demiştim. Sen, benim bu sözümü o anda beynine kazımış, ama yüzüme de hayretle bakmıştın — o hayretini anımsıyorsun, değil mi?  Evet, gururla, biraz da övünçle söylemiştim o sözü (bab...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Güvenli Bölge

MART 2012 Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize. Olvido Heykel günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere Ayrılık Sevdaya Dahil Gözlüklü Şiir Yarın Güzeldir Fulyaların mevsimi geldi geçiyor En çok, gözlerinden korkuyorum senin.. Bir Nokta Hem Hiç Hem Dünya Gercekten diyaloglar Ah Fulya Resulullahla Benim Aramdaki Farklar Taş Parçaları Bahçeye Acıyorum O Kara Kırlangıçlar Dönecek Yine Seninle Kundakladım Sensizliğimi Alengirli Şiir yazma.. o zaman bekliyor insan Ağaran Bir Suyum Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım Satranç Dersleri Yenilgi anne beni merak et kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK... Unutmak Azize Açıkla beni kardeşim Sormuyorsun ama iyi değilim ben Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi Gitme demiyorum, hobi olarak gene git Ayrılık Nargile Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları Merak Kediyi Öldürür Yedi Beyaz Güvercin Sen türkü yak ben mermi Yaşamak Son Bir Kez Uyku Kardeşim - Fikret Kızılok Hiç Sevmedim (Neslihan)...

DİVAN ŞİİRİNDE ÖLÜM KARŞISINDA ÂŞIKLARIN İSTEKLERİ

Divan şiirinin temel mazmun çerçevesini âşık-maşuk arasındaki ilişki şekillendirir. Şiirlerde en fazla işlenen konuların başında, sevgili ve ona ait güzellik unsurlarıyla bunlara karşı âşıkların yaklaşımı gelmektedir. Divan şiirinde âşık, daima şairin kendisidir. Bu yüzden her şey sonuçta aşk ile ilgili görülür. Onun aşkı, mücerret güzelliğe duyulan bir aşktır. Âşığın gıdası üzüntüdür. Sevgiliden daima lütuf bekler. Sevgilisiyle asla bir araya gelemez. Onunla olan beraberliği daima hayalîdir. Âşık sevgilisinden beklediği ilgiyi görmek şöyle dursun, ondan daima işkence ve eziyet görür . Bu durum karşısında bile sıkıntılara tahammül etmesini bilen, hâline şükreden âşığın sevgilisine karşı olan aşkı daha da artar. Hatta sevgilinin sahip olduğu güzellik karşısında canını, ona verecek kadar cömerttir. Ancak o, bir türlü sevgiliden beklediği ilgiyi göremez. Sevgiliden daima ayrı kalır. Bu da âşık için bir ölümdür. Bu nedenle hayat ile ölüm arasında bir bocalayış içindedir. Ölüm, insanoğlun...

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

HAKLI OLMANIN KORKUNÇLUĞU

çarenin de insanı dermansız bıraktığı anlar vardır  delilerin yazları giydiği o serin palto gibi  peruktan, örtünmek icat eden bir general gibi mesela çarparak  kapısını gittiğim evlerin vahşetine benzemiyor  terk edilmek.  Üstelik bu saatte çıbanlar  "karşında kekelemeden konuşmak gibi" kudretli bir isteği anlamıyor  keşke diyorum  zalime dönüşüyor bütün kelimeler haklı olmak ne kadar korkunç  ağrıyan sırtlarıyla daktilo kadınlar takılıyor aklıma  evden çıkarken bir öğune yetmeyecek bıraktığım para.  gramofon avratlar telaşla söylerken şarkıları gülsem, karşımda gülmeyecek kimse yok çünkü ben ardından üzülecek değil  unutulacak adam olarak yaratılımış bir aşiretin  uzak şehirlerdeki başı dik şubesiyim  içim, karla karışık bir gece ki ne karanlık, ne sabah  başımda çok satacak bir endişenin müşterileri  gözlerimi kapatıp bağırıyorum  beni öldürenler bir adım öne çıksın! diye  duvardaki tablo susuyo...

Kİ AZRAİLE BĀRİ EYLE FERMĀN BU ARADAN BİZİ GELSÜN ÇIĶARSUN

Ķuluŋ işi güci dāǿim ķuśūrdur Senüŋ ismüŋ ile şānuŋ ġafūrdur Baġışla śuçumuzı luŧfuŋ ile Daħı ķurtar Ǿaźābdan fażluŋ ile Ǿİnāyet ķıl bize sensin teālā Ħalāś eyle belādan yüce Mevlā Żaįf ü dil-şikeste ħasteyem ben Naĥįf ü beste vü dem-besteyem ben Dükendi gözlerümden yaş ile ķan Gözüme uyħu gelmez oldı bir ān Dün ü gün zārilıķla dirüm Allāh Giçüpdür ömrimüz āh ile her gāh Bilüm bükildi kaddüm nūn oldı Gözüm giryān ü baġrum ħūn oldı Bilürsin yā İlāhį sen firāķum Dil ile şerĥ olınmaz iştiyāķum Nedür bilmem ki bu derdüŋ Ǿilācı Ki hįç yoķdur cihānda bundan acı Cihāna ķopısar bir gün ķıyāmet Bizüm başumıza her gün ķıyāmet Adūnun cevri žulmi cāna giçdi Daħı ķahrı vü zehri ĥadden aşdı Ne cevr itdi cihānda baŋa düşmen Ħuśūśā kim bilürsin saŋa düşmen Benüm ĥālüm saŋa rūşen degül mi Benüm seyrānuma il şen degül mi Disem ġayrılara ĥālüm ĥikāyet Ki ķorķaram idem senden şikāyet MuǾįn ismüŋ bize dāfiǾ degül mi Ġażabdan raĥmetüŋ vāsiǾ degül mi Eger derdimüze olmazsa dermān Ki Azrāile bāri eyle fermān ...

KEMAL SAYAR: RUHA CANLILIK VEREN ŞEY AZAR AZAR KAYBOLUR

İnsanın ruhu bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar. Sessizce eksilir canlılık, varlık yavaşça solar.  ‘Yaşamıyor gibi’ yaşarsın. Bu, büyük acıların, derin çöküşlerin hikâyesi değildir. Daha sinsi, daha gündelik bir kayboluştur. Ruha canlılık veren şey azar azar kaybolur. Sabah uyanırsın hayat devam eder. Yapılması gerekenler yapılır, konuşulması gerekenler konuşulur. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi varlığına dokunamaz hâle gelir. Ne dibe vurmuşsundur, ne de suyun yüzüne çıkabilmişsindir. Bir araf, bir arada kalma hâli: Nehirde sürüklenen bir dal parçası gibi, yönsüz, ağırlıksız. Ruh sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu değildir. İnsanın iç dünyasında yeşeren bir “iyi oluş” hâli vardır ki, onu beslemediğimizde hayat sessizce solmaya başlar. Varlığın cevherini daima diri tutmak gerek. Modern zamanların en büyük yanılgısı da burada: Kötü hissetmiyorsak iyi olduğumuzu sanıyoruz. Oysa insan, sadece acı çekmeyerek değil; anlam bularak, bağ kurarak, bir şeye kalbini verere...