Ana içeriğe atla

Acı

Günlerdir, “Ah ! Derdimi kime anlatayım ki !” diye inliyor ve kendi kendine soruyordu: Acaba, bu binlerce insan içinde derdimi anlatacak bir kişi bulabilecek miyim ?”

Oysa ne acı ki, kalabalıklar ona ve yüreğini dolduran ölümcül kedere hiç aldırış etmeksizin akıp gidiyordu... Duyduğu acı, uçsuz bucaksızdı. Herhangi bir sınırı yoktu. Öyle görünüyordu ki, eğer Iona’nın yüreği patlamış ve içindeki keder dışarı çıkmış olsaydı, muhakkak bütün dünyayı sel alırdı. Fakat bu çıplak gözlere pek görünmüyordu. Öylesine önemsiz bir kabuğun içine gizlenmişti ki, etrafı gündüz gibi aydınlatan bir kandille bile bulunamazdı…

Bir akşam üstüydü. Düşen iri kar taneleri, daha biraz önce yanmış olan sokak lambalarının etrafında ağır ağır dönüyor; evlerin çatılarında, arabaların üzerinde, atların sırt ve omuzlarında ince tabakalar oluşturuyordu. Kızak arabası sürücüsü Iona Potapov, karın altında, bir hayalet gibi bembeyaz olmuştu. Arabanın oturağında, bir canlının kendine kapanabileceği optimum düzeyde büzülmüş, adeta ikiye katlanmış olduğu halde, zerrece kımıldamadan oturuyordu. Öyle ki, düzenli olarak üzerine savrulan hiçbir kar dalgasında, üstünde biriken kar tabakasını çırpma gereksinimi bile duymadığı belli oluyordu. Küçük midillisi de, kendisi gibi beyazlar içinde ve tümüyle hareketsiz duruyordu. İnce sütunları andıran bacakları ve donuk bakışları ile pek acınası bir hali vardı. Olasılıkla, daldığı düşünceler içinde kaybolmuştu. Alışık olduğu yeşil kırlardan ve vadilerden koparılarak, bu umutsuzluğun, her yandan gözlerine dolan korkunç ışıkların, bitmek tükenmek bilmeyen bir gürültüyle sağ-sola koşturan insan kalabalıklarının olduğu yere getirilmiş biri için, herhalde bu denli karamsar düşüncelere dalmaktan başka bir seçenek olamazdı. Iona ve midillisi, orada uzun zamandır hiç kımıldamadan duruyorlardı. İşe akşam yemeğinden önce çıkmışlardı; ama henüz bir tek müşteri çıkmamıştı. Üstelik, akşamın karanlığı kasabanın üzerine çökmeye başlamıştı bile. Kısa süre içinde, solgun sokak lambalarının ışıkları canlandı; sokakların kalabalığı ve telaşı arttı.

“Vyborgskaya’ya sür! Haydi, acele et!” diye bir ses duydu Iona ve hiç düşünmeden yavaşça harekete geçti. Geriye dönüp baktığında, karın kapladığı kirpiklerinin arasından, kızak arabasına binen kişinin başının üzerine bir kukuleta çekmiş üniformalı bir subay olduğunu gördü.

“Vyborgskaya’ya dedim !” diye tekrar etti subay. “Uyuyor musun yoksa! Vyborgskaya’ya !”
lona, bu isteğe hemen karşılık verdi ve midillisinin dizginlerini, sırtında ve omuzlarındaki kar tabakasını havaya savurarak süratle çekti. Sonra, ona hafifçe vurdu, boynunu bir kuğu gibi geriye çekti ve alışkanlıktan ziyade öyle yapmak gerektiğinden dolayı oturağında iyice doğrularak kamçısını salladı. Midilli, boynunu ileriye doğru uzattı. Bir ağaç dalını andıran ince bacaklarını biraz gerdi ve ardından gönülsüzce harekete geçti. Ancak, gelişigüzel çıkışıyla, birilerinin üzerine doğru yöneldi.
Iona’nın önünde, karanlıkta oraya buraya koşuşturan kalabalık kitleden birileri bağırıyordu:

“Nereye gidiyorsun, seni iblis ! Hangi cehenneme gidiyorsun?! Sağa dön, sağa!”

Aynı anda, öfkeyle bağıran bir başkası da subaydı:

“Sürmeyi bilmiyor musun?! Sağa dön!”

Bir atlı araba sürücüsü, ona küfürler savurdu. Yoldan karşıya geçmekte olan ve kazara omzuyla atın burnunu silen bir yaya öfkeyle ona baktı ve kolundaki karı silkeledi. Iona, oturağında değil de, dikenler üstünde oturuyormuş gibi tedirgin oldu; ani bir hareketle dirseğini çırptı; nerede olduğunu veya neden orada olduğunu anlamamış gibi saf saf etrafına bakındı.

Subay, şaka yollu:

“Bunların hepsi ne kadar da sersem böyle!” diye söylendi. “Belli ki, senin üstüne gelmek ve atın altında ezilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunu kasıtlı yapıyor olmalılar!”

Iona, müşterisine baktı. Dudakları hafifçe kımıldadı. Görünüşe göre, bir şey söylemeye niyetlenmişti; fakat, ağzından herhangi bir söz çıkmadı. Yalnızca, derinden bir iç geçirdi.

Subay:

“Bir şey mi dedin ?” diye sordu.

Iona, acımtırak bir gülümseme ile karşılık verdi. Yutkundu ve zorlukla konuşmaya çalışarak:

“Oğlum… Eee… Bu hafta, oğlum öldü efendim” diyebildi.

“Hmm… Neden öldü ?”

Iona, bu kez tüm bedeni ile ona dönerek:

“Kim bilebilir ki !? Yakalandığı ateşli hastalıktan olmalı… Üç gün hastanede yattı. Sonra öldü. Tanrı’nın takdiri işte…”

Karanlığın içinden bir ses:

“Önüne bak, iblis !” diye bağırdı. “Hasta mısın yoksa, ihtiyar köpek ?! Nereye gittiğine baksana ?!”

Bunun üzerine:

“Devam et, devam et!” dedi subay. “Böyle gidersen, oraya yarına kadar varamayız. Acele et biraz !”
Iona, boynunu uzattı. Oturağında doğruldu ve kırbacını daha sert vurmaya başladı. O sırada, birkaç kez göz ucuyla subaya baktı; fakat, o biraz önce duyduğu haberden yeteri kadar uzaklaşmış ve gözlerini kapatmıştı. Onu, tekrar dinleme niyetinde olmadığı açıktı. Müşterisini Viborgskaya’ ya bıraktıktan sonra, bir lokantanın yanında durdu. Oturağında iyice büzülerek oturmaya başladı. Düşen yoğun kar nedeniyle, çok geçmeden atı ile birlikte yine beyaz bir kar tabakası ile boyandı. Bu şekilde, bir saat geçti. Sonra bir saat daha…

Derken, galoşlarıyla kaldırımda gürültüyle yürüyen, ikisi uzun boylu ve zayıf, diğeri kısa ve kambur olan üç genç, birbirlerine bağırarak ve küfürler ederek çıka geldiler.

Kambur olanları, cırlak bir sesle:

“Arabacı! Polis Köprüsü’ne çek ! Üç kişiyiz ! Yirmi kopek !” dedi.

Iona, dizginleri çekerek midilliyi uyardı. Yirmi kopek, iyi bir ücret değildi; ancak, o bunu düşünecek durumda değildi. Aldığı paranın bir ruble ya da beş kopek olmasının bir önemi yoktu. Onu ilgilendiren tek şey, müşteri bulmuş olmasıydı. Birbirlerini itip kakarak ve argo sözlerle bağırıp çağırarak kızak arabasına atladılar ve üçü birden aynı anda oturacak yer kapmak için boğuşmaya başladılar. Sorun, bir türlü çözülmedi. Hangisi oturacak, hangisi ayakta kalacaktı? Uzun süren bir ağız kavgasından sonra, en kısa boyluları olduğu için, kambur olanın ayakta kalması gerektiğine karar verdiler.

“Pekala!” dedi ayakta kalan kişi. Hala yerleşmeye çalışarak ve Iona’nın hemen arkasında onun ensesine doğru soluyarak, çatlak sesi ile devam etti. “Haydi, yürüsene! Ne araban varmış be adam! Petersburg’ ta bundan kötüsünü bulamazdın herhalde!”

Iona, bir kahkaha atarak:

“Evet, övünülecek bir araba değil” diye yanıt verdi.

Kambur genç:

“Gerçekten de öyle. Neyse, sen işine bak! Bütün yolu böyle mi gideceğiz? Eh! Boynuna bir tokat atmamı istemezsin sanırım!” diye üsteledi.

Uzun boylu gençlerden biri:

“Başım ağrıyor” diye lafa girdi. “Dün Dukmasovs’da Vaska ile birlikte dört şişe brendi içtik.”
Uzun boylu olan diğer genç, sinirli bir şekilde:

“Neden bu kadar saçmaladığını anlamıyorum. Bir salak gibi yalanlar uyduruyorsun!” diye atıldı.

“Ölümü göresin, doğru söylüyorum!”

“Hayır! Bu, ancak bir bitin öksürmesi kadar doğrudur.”

Iona, gevrek gevrek güldü.

“Neşeli beyler !” dedi.

Kambur genç, buna içerlemiş olmalıydı:

“Off! Şeytan çarpsın seni!” diye öfkeyle bağırdı. “Sen önüne bakacak mısın, bakmayacak mısın, ihtiyar baş belası ?! O taraftan mı gidiyorsun ? Şu atı kırbaçlasana! Vur da hızlansın biraz, lanet olası!”

Iona, kambur gencin, hemen arkasında sağa sola sarsılan bedenini ve titreyen sesini hissediyor, kendisi hakkında kaba saba konuşmalarını dinliyordu. Çevresindeki insanlara baktıkça, kalbindeki yalnızlık duygusu yavaş yavaş azalıyordu. Oysa, ensesinde duran kamburun özenle seçerek savurduğu ağır ve kaprisli hakaretler, iğrenç öksürükleri ile birlikte ensesine yağmaya devam ediyordu. Uzun boylu gençler, hiç ara vermeden bu kez de Nadyezhda petrovna adlı bir kadından söz etmeye başladıklarında, Iona etrafına bakındı. Gürültülü sohbetlerine kısa bir ara verdikleri anda, yüreğini dolduran kederi paylaşmak için iyi bir fırsat yakaladığını düşünerek bir kez daha etrafına bakındı ve söze girdi:

“Şey… Benim de bu hafta oğlum öldü.”

Kambur, sert bir öksürüğün ardından koluyla ağzını sildikten sonra, iç geçirerek:

“Hepimiz, bir gün öleceğiz ! Haydi, devam et, devam et! Arkadaşlar ! Ben böyle sürüne sürüne gitmekten hiç hoşlanmıyorum. Bizi oraya ne zaman ulaştıracak bu adam ?!” diye yakındı.

Diğerlerinden biri:

“O halde, ona biraz cesaret versen iyi olur. Boynundan…” dedi.

Kambur, yeniden söze girdi:

“Bizi duyuyor musun, baş belası bunak?! Sana acı bir ders vereceğim. Seninle tören yapar gibi yola çıkmaktansa, yürümeyi tercih ederdim. Duyuyor musun, koca ejderha?! Yoksa, söylediklerimize kulak asmıyor musun sen?”

Ve Iona, boynunda patlayan bir tokadın yalnızca sesini duydu. Ancak, hepsi o kadardı. Kamburun attığı tokat, onu sadece güldürdü ve:

“Neşeli gençler! Tanrı size sağlık versin” diye karşılık verdi.

Sonra, uzun gençlerden biri:

“Arabacı, evli misin sen?” diye sordu.

“Ben mi? Ha, ha, ha! Neşeli gençler, artık benim bir tek eşim var; o da kara topraktır. Yani, mezarlık! Oğlum öldü ve ben hala sağım. Ne garip şey değil mi? Ölüm, bu kez yanlış kapıdan girdi. Bana gelmesi gerekirken, oğluma geldi” dedi Iona ve bu fırsattan yararlanarak, oğlunun nasıl öldüğünü anlatabilmek için arkasına döndü. Ancak tam o sırada, kambur hafif bir iç geçirdi ve Tanrı’ya şükrederek, nihayet ulaştıklarını bildirdi. Iona ise, yirmi kopeklik ücretini aldıktan sonra, arabadan inerek hızla uzaklaşan ve karanlık bir sokakta gözden kaybolan gençlerin arkasından baka kaldı. Yine yalnız kaldı; yine ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Kısa bir süreliğine onu terk eden kahredici hüzün geri döndü ve zavallı yüreğini hiç olmadığı kadar acımasızca yaraladı. Endişe ve ızdırapla dolu gözleri, caddenin her iki yanında telaşla sağa sola koşuşan insanları seyre koyuldu. Acaba, bu binlerce insan içinde kendisini dinleyecek bir kişi bulabilecek miydi? Ne acı ki, kalabalıklar ona ve yüreğini dolduran ölümcül kedere hiç aldırış etmeksizin akıp gidiyordu... Duyduğu acı, uçsuz bucaksızdı. Herhangi bir sınırı yoktu. Öyle görünüyordu ki, eğer Iona’nın yüreği patlamış ve içindeki keder dışarı çıkmış olsaydı, muhakkak bütün dünyayı sel basardı. Yazık ki, çıplak gözlere pek görünmüyordu. Öylesine önemsiz bir kabuğun içine gizlenmişti ki, etrafı gündüz gibi aydınlatan bir kandille bile bulunamazdı.

Iona’nın kederli gözleri, daha sonra, bir bekçiye ilişti ve derdini ona anlatabileceği kanısına kapıldı.

Yanına yaklaşarak:

“Saat kaç oluyor, dostum ?” diye sordu.

“10’a geliyor… Arabanı neden buraya koydun? Devam et” diye çıkıştı bekçi.

Iona, birkaç adım geriye çekildi ve tekrar kendi hüznüne gömüldü. Derdini paylaşmak için, insanlara başvurmanın iyi bir yol olmadığını düşündü. Fakat, aradan beş dakika geçmemişti ki, birden irkilerek kendine geldi. Sanki o anda keskin bir ağrı saplanmış gibi başını salladı ve midillisini mahmuzladı. Yaşadığı acıya daha fazla dayanamayacaktı.

“Dosdoğru eve…” diye düşündü. “Eve gidelim.”

Küçük midillisi, sanki onun düşüncelerini okuyormuş gibi hızla hareket etti. Bir buçuk saat sonra, Iona büyük ve kirli bir sobanın başında oturuyordu. Sobanın üst tarafında, yerde bulunan şiltelerin üzerinde insanlar horluyordu. Odada, çok kötü bir koku vardı. Iona, uyuyan insanlara baktı ve (nöbetleşe uyudukları için) eve erken geldiğini düşünerek hayıflandı.

“Yulafın parasını karşılayacak kadar bile kazanamadım” diye düşündü. “Bu yüzden, bu kadar sefilim. Kendi işini nasıl yapması gerektiğini bilen, kendisinin ve atının karnını doyurmaya yetecek kadar kazanan bir adam her zaman rahat eder.”

O ana dek bir köşede uyumakta olan kendisi gibi bir kızak arabası sürücüsü bir arkadaşı, yatağından hafifçe doğruldu, yarı uyku halinde sesli biçimde boğazını temizledi ve su kovasına doğru yöneldi.
Iona:

“Su mu istiyorsun?” diye sordu.

Adam:

“Herhalde” diye yanıtladı.

Iona, tekrar atıldı:

“Bu kendini iyi hissetmeni sağlayacak ha ? Bak! Oğlum öldü. Duyuyor musun beni ? Bu hafta, hastanede öldü. Bu çok garip bir şey, öyle değil mi?”

Iona, sözlerinin etkisini görebilmek için adamı yüzüne baktı; ancak, hiçbir şey göremedi. Adam suyunu içtikten sonra, başını çoktan yorganının altına sokmuş ve neredeyse uykuya dalmıştı bile. Yaşlı adam, derin bir iç geçirdi ve başını kaşıdı. O genç adam biraz önce suya ne kadar susuzluk duyduysa, kendisi de biriyle konuşmaya, yüreğini parçalayan derdini paylaşmaya o denli susuzdu. Oğlu öleli neredeyse bir hafta oluyordu; fakat o, bunu hala biriyle konuşamamıştı. Birileri ile, bunu uygun biçimde ve enine boyuna konuşmaya ihtiyacı vardı. Oğlunun nasıl hastalandığını, ne kadar ağrı-sızı çektiğini, ölmeden önce neler söylediğini ve nasıl öldüğünü anlatmak istiyordu. Cenaze töreninden ve hastaneye oğlunun çamaşırlarını almaya gidişinden söz etmek istiyordu. Şu anda, köyde Anisya adında bir kızı vardı ve ondan söz etmeyi de çok istiyordu. Evet, anlatacak çok şeyi vardı ve belki de dinleyen kişi derin derin iç çekecek, çığlık atacak veya üzüntü ile içine kapanacaktı. Hatta, kadınlarla konuşmak daha iyi olabilirdi. Aptal yaratıklar olmalarına rağmen, böyle şeyleri dinlemeye başlarken bile ağlamaktan yüzleri, gözleri şişerdi.

“Neyse… Şimdi gidip, midillime bakayım biraz.” dedi kendi kendine. “Uyumak için her zaman vakit vardır. Yeteri kadar uyuyacaksın. Korkma.”

Ceketini giydi ve midillisinin bulunduğu ahıra indi. Yulafı, otu ve hava durumunu düşündü. Yalnız başına iken, oğlunu düşünmeye dayanamıyordu. Birine onu anlatmak mümkündü; ama, onun hakkında düşünmek ve onu tasavvur etmek, dayanılmaz bir yürek acısıydı.

Iona ahıra girer girmez midillisinin parıldayan gözleri ile karşılaştı.

“Bir şey mi yiyorsun?” diye sordu. “Bitir o otları, bitir… Yulaf alacak kadar para kazanamadığımız için, ot yiteceksin… Evet… Artık, sürücülük yapamayacak kadar yaşlandım. Şu anda, bu işi oğlum yapıyor olmalıydı; ben değil… O, gerçek bir sürücüydü. Yaşaması gerekiyordu…”

Yaşlı adam, bir süre sustu. Sonra, yeniden anlatmaya başladı.

“İşte böyle, yaşlı kız… Kuzma Ionitch gitti… Bana veda etti… Çıktı ve sebepsiz yere öldü… Şimdi düşün; senin küçük bir tayın olsa… Düşün ki, sen o minik tayın annesisin. Ve bir gün, birdenbire o minik sevimli tayın ölüyor. Ne kadar üzülürsün, değil mi?”

Küçük midilli, ağzındaki otu çiğniyor, dinliyor ve sahibinin elinin üstüne soluyordu. Iona ise, büyük bir arzu ile anlatıyordu. O gece, oğlunun bütün hikâyesini ona anlattı

Anton Çehov

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Zilif

Şimdi — Zilif için 14 Temmuz [-------] Sevgili Kızım, zorlukla yazıyorum. Elim rahatsız, titriyor.  Onun için, yazım çarpık-çurpuk oluyor. (Bu küçük defteri de kendim yaptım; sayfalan keserken o da biraz eğri-büğrü oldu.) Kusura bakma.  Yazdıklarımı şimdi okurken, beni iyice anlayabilecek konumda olacaksın — yıllar geçecek; büyüyeceksin. O zaman, bana küçükken beslediğin duygular, belki bir-iki anıya sıkışıp kalmış olacak; belki de, kocaman bir boşluğun incecik çeperleri durumuna gelecek; ama bu cılız anılardan onların anlamını çıkarabilecek yaşa gelmiş olacaksın; yıllar boyunca da, düşüne düşüne, çıkaracaksın. Bunu umuyor değil, biliyorum; çünkü sende, daha o yaşında bile, o anlamı kavrayacak gücü görmüştüm — yani, şimdi, görüyorum... Anımsıyorsundur: Senin için, “Benim kızım insan olacak” demiştim. Sen, benim bu sözümü o anda beynine kazımış, ama yüzüme de hayretle bakmıştın — o hayretini anımsıyorsun, değil mi?  Evet, gururla, biraz da övünçle söylemiştim o sözü (bab...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Güvenli Bölge

MART 2012 Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize. Olvido Heykel günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere Ayrılık Sevdaya Dahil Gözlüklü Şiir Yarın Güzeldir Fulyaların mevsimi geldi geçiyor En çok, gözlerinden korkuyorum senin.. Bir Nokta Hem Hiç Hem Dünya Gercekten diyaloglar Ah Fulya Resulullahla Benim Aramdaki Farklar Taş Parçaları Bahçeye Acıyorum O Kara Kırlangıçlar Dönecek Yine Seninle Kundakladım Sensizliğimi Alengirli Şiir yazma.. o zaman bekliyor insan Ağaran Bir Suyum Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım Satranç Dersleri Yenilgi anne beni merak et kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK... Unutmak Azize Açıkla beni kardeşim Sormuyorsun ama iyi değilim ben Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi Gitme demiyorum, hobi olarak gene git Ayrılık Nargile Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları Merak Kediyi Öldürür Yedi Beyaz Güvercin Sen türkü yak ben mermi Yaşamak Son Bir Kez Uyku Kardeşim - Fikret Kızılok Hiç Sevmedim (Neslihan)...

DİVAN ŞİİRİNDE ÖLÜM KARŞISINDA ÂŞIKLARIN İSTEKLERİ

Divan şiirinin temel mazmun çerçevesini âşık-maşuk arasındaki ilişki şekillendirir. Şiirlerde en fazla işlenen konuların başında, sevgili ve ona ait güzellik unsurlarıyla bunlara karşı âşıkların yaklaşımı gelmektedir. Divan şiirinde âşık, daima şairin kendisidir. Bu yüzden her şey sonuçta aşk ile ilgili görülür. Onun aşkı, mücerret güzelliğe duyulan bir aşktır. Âşığın gıdası üzüntüdür. Sevgiliden daima lütuf bekler. Sevgilisiyle asla bir araya gelemez. Onunla olan beraberliği daima hayalîdir. Âşık sevgilisinden beklediği ilgiyi görmek şöyle dursun, ondan daima işkence ve eziyet görür . Bu durum karşısında bile sıkıntılara tahammül etmesini bilen, hâline şükreden âşığın sevgilisine karşı olan aşkı daha da artar. Hatta sevgilinin sahip olduğu güzellik karşısında canını, ona verecek kadar cömerttir. Ancak o, bir türlü sevgiliden beklediği ilgiyi göremez. Sevgiliden daima ayrı kalır. Bu da âşık için bir ölümdür. Bu nedenle hayat ile ölüm arasında bir bocalayış içindedir. Ölüm, insanoğlun...

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

HAKLI OLMANIN KORKUNÇLUĞU

çarenin de insanı dermansız bıraktığı anlar vardır  delilerin yazları giydiği o serin palto gibi  peruktan, örtünmek icat eden bir general gibi mesela çarparak  kapısını gittiğim evlerin vahşetine benzemiyor  terk edilmek.  Üstelik bu saatte çıbanlar  "karşında kekelemeden konuşmak gibi" kudretli bir isteği anlamıyor  keşke diyorum  zalime dönüşüyor bütün kelimeler haklı olmak ne kadar korkunç  ağrıyan sırtlarıyla daktilo kadınlar takılıyor aklıma  evden çıkarken bir öğune yetmeyecek bıraktığım para.  gramofon avratlar telaşla söylerken şarkıları gülsem, karşımda gülmeyecek kimse yok çünkü ben ardından üzülecek değil  unutulacak adam olarak yaratılımış bir aşiretin  uzak şehirlerdeki başı dik şubesiyim  içim, karla karışık bir gece ki ne karanlık, ne sabah  başımda çok satacak bir endişenin müşterileri  gözlerimi kapatıp bağırıyorum  beni öldürenler bir adım öne çıksın! diye  duvardaki tablo susuyo...

Kİ AZRAİLE BĀRİ EYLE FERMĀN BU ARADAN BİZİ GELSÜN ÇIĶARSUN

Ķuluŋ işi güci dāǿim ķuśūrdur Senüŋ ismüŋ ile şānuŋ ġafūrdur Baġışla śuçumuzı luŧfuŋ ile Daħı ķurtar Ǿaźābdan fażluŋ ile Ǿİnāyet ķıl bize sensin teālā Ħalāś eyle belādan yüce Mevlā Żaįf ü dil-şikeste ħasteyem ben Naĥįf ü beste vü dem-besteyem ben Dükendi gözlerümden yaş ile ķan Gözüme uyħu gelmez oldı bir ān Dün ü gün zārilıķla dirüm Allāh Giçüpdür ömrimüz āh ile her gāh Bilüm bükildi kaddüm nūn oldı Gözüm giryān ü baġrum ħūn oldı Bilürsin yā İlāhį sen firāķum Dil ile şerĥ olınmaz iştiyāķum Nedür bilmem ki bu derdüŋ Ǿilācı Ki hįç yoķdur cihānda bundan acı Cihāna ķopısar bir gün ķıyāmet Bizüm başumıza her gün ķıyāmet Adūnun cevri žulmi cāna giçdi Daħı ķahrı vü zehri ĥadden aşdı Ne cevr itdi cihānda baŋa düşmen Ħuśūśā kim bilürsin saŋa düşmen Benüm ĥālüm saŋa rūşen degül mi Benüm seyrānuma il şen degül mi Disem ġayrılara ĥālüm ĥikāyet Ki ķorķaram idem senden şikāyet MuǾįn ismüŋ bize dāfiǾ degül mi Ġażabdan raĥmetüŋ vāsiǾ degül mi Eger derdimüze olmazsa dermān Ki Azrāile bāri eyle fermān ...

KEMAL SAYAR: RUHA CANLILIK VEREN ŞEY AZAR AZAR KAYBOLUR

İnsanın ruhu bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar. Sessizce eksilir canlılık, varlık yavaşça solar.  ‘Yaşamıyor gibi’ yaşarsın. Bu, büyük acıların, derin çöküşlerin hikâyesi değildir. Daha sinsi, daha gündelik bir kayboluştur. Ruha canlılık veren şey azar azar kaybolur. Sabah uyanırsın hayat devam eder. Yapılması gerekenler yapılır, konuşulması gerekenler konuşulur. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi varlığına dokunamaz hâle gelir. Ne dibe vurmuşsundur, ne de suyun yüzüne çıkabilmişsindir. Bir araf, bir arada kalma hâli: Nehirde sürüklenen bir dal parçası gibi, yönsüz, ağırlıksız. Ruh sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu değildir. İnsanın iç dünyasında yeşeren bir “iyi oluş” hâli vardır ki, onu beslemediğimizde hayat sessizce solmaya başlar. Varlığın cevherini daima diri tutmak gerek. Modern zamanların en büyük yanılgısı da burada: Kötü hissetmiyorsak iyi olduğumuzu sanıyoruz. Oysa insan, sadece acı çekmeyerek değil; anlam bularak, bağ kurarak, bir şeye kalbini verere...