Ana içeriğe atla

Tren İnsanın Çocukluğudur

Trenleri, bilhassa eski trenleri, buharlı olanları çocuklar çizmiş, tasarlamış gibidir. Hem de bir resim dersinde ve suluboya bir ev ödevi olarak. Yoksa bir kara tren bu kadar renkli olur muydu? Çocuklar sanki çizmekle, tasarlamakla yetinmemiş, bir de tren diye bir oyuncak icat etmişlerdir. Hiç oyuncağı ve arkadaşı olmayan bir çocuğun, oyuncağı ve oyun arkadaşı olarak. Konumuz eski buharlı trenler olunca, çocuklar da eski çocuklar olacaktır haliyle. Ben de eski çocuklardan biri olarak, şimdi müzeye kaldırılmış buharlılarda vaktiyle yolculuklar yapmıştım. Şimdi onlar, yani benim eski arkadaşlarım, İzmir’in Selçuk ilçesinde TCDD Çamlık Buharlı Lokomotif Müzesi’nde eski çocuk gözlerini arıyorlar. O çocukları ve onların meraklı gözlerini tek tek hatırlamak üzere. 46013 no’lu lokomotif İzmir-Ödemiş hattından hatırlıyor: “Koca kafalı Ahmet, beni ne çabuk unuttun, az mı İzmir’den Ödemiş’e götürmüştüm seni, babaannenlere bayram ziyaretine giderdiniz, yerinde duramazdın, gezer dururdun, her şeyi öğrenmek isterdin. Makinist de ateşçi de sabırla yanıtlarlardı sorularını. Şimdi büyüdün, koca adam oldun, bir kez bile gelmedin ziyaretime.” Eski oyun arkadaşlarımız haklı, artık onlara kurulup bayram ziyaretine, tatile, büyüklerimizi görmeye gitmiyoruz, Karadeniz Ereğli-Armutçuk, Isparta-Eğirdir hattında uzaktan görünen dumanına sevinç çığlıkları atmıyoruz.

Eski buharlı trenler şimdi yorgunluk atarcasına, nasıl atacaklarsa o uzun yılların yorgunluğunu, şekerleme yapıyorlar. Gidip görmeyişimiz onları uyandıracağımızdan değil, unuttuğumuzdan. Eski çocuklar, oyun arkadaşları ziyaretlerine gitse, nasıl da bayram çocuğu gibi coşkuya, mutluluğa boğulacaklar, geçmiş zamanların güzelliğini hatırlayıp, içlerinde gençliğe doğru bir yolculuğun ateşiyle yerlerinde duramayacaklar. Fakat eski çocukların yerinde yeller esiyor, hepimiz hayatın karşısında "esas duruş"tayız.

“Anılar anılar belki hepsi bir kelime.” Edip Cansever’in dediği şey, “hepsi bir kelime” olan şey “çocukluk” değil mi zaten? Çocukluk işte. Bir kara treni oyun arkadaşına dönüştüren de çocukluk, sanki trenin geliş yönünün tersine koşarsa zamanın başlangıcına ulaşacakmış gibi koşan da. Ya kanatlarını katlamış bir ateş kuşu gibi büyük gölgesiyle, çiçeklerden küçük kızları ve kızlardan küçük çiçekleri bir anıda buluşturan o buharlı tren, o hepimizden çocuk değil mi? Meğer o hepimizden çocukmuş ve çocukluk da onunla birlikte müzeye kaldırılmış!


Yolculuk Nereye?

Haydarpaşa, Ankara, Kayseri, Sivas, Erzincan, Erzurum, Horasan, Malatya, Diyarbakır, Kurtalan, İzmir, Aydın, Kars… “Bir kitapta resim şart” dediği gibi Cemal Süreya’nın, “Yolculukta tren şart”: Üstelik her yolcu bir trene tesadüf eder yolculuk hayatında. Trene tesadüf etmeyen bir yolculuk pek kısa, pek lezzetsizdir. Trenlerin taşıdığı insanı başka araçlarda zor görürsünüz. Tren bir törendir, eski medeniyet gibidir, yani medeniyet gibidir. Ve tren beklenir, beklenmek içindir. Çünkü tren, eski dünyanın sakinliği, sessizliği, yavaşlığıdır. Bu sakinlik ve yavaşlığın trenin hızıyla da ilgisi yoktur. Treni bekleyen insanlar, çoğunlukla kendilerini beklemeyi seçmiş gibidir. Tren hâlâ hasret ve gurbet burçları arasında rötarlı da olsa ‘hasret kavuşturan’lığı sürdürmektedir. Hem rötar yapmayan, yavaşlamayan şeye tren denmez ki! "Yolda" olmanın, "yolcu" olmanın, "insan" olmanın usulluğu, yavaşlığıyla yarışabilir bir tren ancak. Onlara tren denir hem de karasından, buharlısından, dumanlısından. Onları yalnızca garlarda yolcular değil, uzun bozkırlar, bereketli topraklar, bir yanını şımarık uçurumlara kaptırmış mağrur dağlar, artık şiirlerde ve fotoğraflarda akmayı sürdüren küçük dereler de bekler. Dumanı puf puf, yürüyüşü çuf çuf buharlıların sesi, onların ıssızlığını, yalnızlığını teselli eder çünkü. Yolların, yolcuların, yolculukların, yola çıkanların efkârı onlarla dağılır. Garların bekleme salonları da bu efkâra dahildir, bekleyenler de… Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” biraz da garlardaki insan manzaralarıdır: Belki harpten yaralı dönmüş bir İstiklal Savaşı gazisi, ömrünün en güzel anısı olarak, bir bekleme salonunda Atatürk resimlerinin altında fotoğrafa durur. Atatürk, Eskişehir garında trenin penceresinde, memleketi demir ağlarla nasıl öreceğini düşünüp seviniyor olmalı o fotoğrafta. Başka bir bekleme salonunda ‘yabancı’ya benzemeyen turistler, belki de Anadolu’yu keşfe çıkmış ‘yerli’ler. Uzağa giden bir valiz, yanında plastik bir pazar çantası. Genç kadın bulmaca çözüyor, orta yaşlı adamın çözecek hiçbir şeyi yok. Bir de gar kuşları… Tren birazdan gelecek, birazdan gidecek, tren şehri çıkınca turna salgını başlayacak. Çünkü gökyüzünün treni de turnadır. Tren, telli turnayı kılavuz etmeden düşmez yola. Turna olmazsa karatren, uzunhava, telgraf olmaz ki! Hepsi de ağır ağır gider. Soru hiç değişmez: “Yolculuk nereye?”


Tren de bir emanettir, ömür de…

Ağırlığımızı turnalara, meramımızı telgrafa, halimizi uzunhavalara yüklediğimiz gibi ömrümüzü de bir trene yükleriz, hâl ve gidişimizle tren katarları arasında bir benzerlik, yakınlık ararız. Sonra da emanete bırakırız onu. Tren de emanettir ömür de. Ömür emanetine nasıl baktığımız ortada, çoğunlukla pek iyi baktığımız söylenemez ona. Fakat emanet geleneğini kutsal bir görev olarak sürdürenlerin varlığını bilmek sevindirir bizi. Tren, uçak gibi üstümüzden, vapur gibi kıyımızdan geçmez, tren içimizden geçer, o yüzden böyle yakındır bize. Tren insanları için, eski buharlılar ‘insan trenleri’dir. İnsana ve trene, yani bu iki değerli emanete gözü gibi bakar tren insanları. Makinist buharlının kolunu çeker, kara trenin o hüzünlü sesi duyulur, ateşçi ocağa kömür atmaya hiç ara vermez. Makinisti, ateşçisi, kondüktörü, yani buharlının dumanını tüttüren tren insanları, tren yolcularını bir süre için de olsa bu dünyadan koruma işini üstlenmişlerdir: Dünyanın derdine, gailesine, kavgasına, şiddetine, nankörlüğüne, bencilliğine karşı trene, yolculuğa davet ederler bizi. Çünkü tren büyük, geniş, ferah gülümsemesiyle karşılar yolcularını, uçak gibi yabancılık hissettirmez, acemiliklerini bağışlar. Hem trenin gittiği de yol değildir. Tren gerçekte bir şehirden bir başka şehre gitmez, tren insandan insana gider, tıpkı bir mektup gibi. Bir uçak sizin korkularınızı, şimdinizi ve birkaç saat sonranızı taşır, bir otobüs sizin acelenizi, geri dönüşünüzü taşırken, tren hatıralarınızı, çocukluğunuzu, özlemlerinizi, rüyalarınızı, hayallerinizi taşır. (Vapuru da unutmayalım, şiir taşır, hasret taşır, denizi de taşır, ama en güzeli, insanın yalnızlığına yurt diye sularda unuttuğu adayı taşır.)

Tren insanlarının gözlerine bakın, konukseverliğin sıcaklığını görürsünüz. Bir buharlının makinistini bir bardak su içerken gördünüz mü hiç? İçi yanan kendisi değil de buharlısıymış gibi, onun yangınını söndürmek, hararetini azaltmak için su içer sanki. Sanki o bir bardak su da emanettir ona. Ve trenin yangını sönmeden onun içindeki yangın da sönmeyecektir. Çünkü yolların, zamanların geçiciliğini içimizde en iyi onlar bilir ve hızla geçen hayatta bazı değerlerin kalıcılığı onlar için her şeyden önemlidir.


“Her gün bir yerden bir yere göçmek…”

Mevlânâ Celâleddin Rumî “Her gün bir yerden bir yere göçmek ne güzel” diyordu. Kimbilir belki de yüzyıllar öncesinden trenin de dervişmeşrep bir gezgin olduğunu hissetmişti. İnsanlar sanki dünyaya göçmenlik etmeye gelmişler gibi, ne yollar boş kaldı, ne insanlar doğdukları yerde kaldılar. Milyonlarca yıl önce bu yalnız gezegene atılmışlardı, çoğaldılar, kalabalık oldular, kendilerini evlere attılar, sıkıldılar, ruhlarını yollara attılar. Ne göçebe olabildiler ne yerleşik, ne evden geçebildiler ne yoldan! O yüzdendir belki trenin insana bu kadar yakın olması; sanki bir ev yolculuğa çıkmış gibi! Hele buharlı trenlerle! Ocağı tüten, bacasından duman çıkan bir ev değil de nedir buharlı tren? Tren, insana benzer, insanın evi gibidir, insan yüreğine yolculuk içindir. Tren bize yaşamaya dair inancı, dost bir evde konuk olmanın sıcaklığını ve turnaların yakınlığını verir. Eski büyük aile günlerini hatırlatır, herkesin içinde oturduğu o büyük konaktır. Şimdi ‘çekirdek aile’ için otomobil var. buharlı trense yıkılmakta olan, yıkılmış hayatların, ilişkilerin romanı gibidir. O romanda, o büyük evde kimse kavga etmez, tehdit etmez, birbirine küfretmez. Tren büyük evse, tren garları da o evin büyük sessizliğini dinlemek üzere bir araya gelmiş insanların hikayelerinden oluşan bir hatıra defteridir.

Evin derdi nasıl bitmiyorsa trenin de derdi bitmemiştir. Doğudan batıya, güneyden Karadeniz’e ekmek derdindeki insanları getirmiştir. Kurtalan’dan Haydarpaşa’ya “bir de İstanbul’daki büyük profesörlere” göstermek üzere hastalar getirmiştir. Büyük şehirlerde okumak üzere öğrenciler getirmiştir, büyük şehrin büyük sınavlarıyla yüzyüze bırakmak üzere. Çoğu “Gelenler Dönmeyenler” e karışmıştır. Buharlı tren, en çok ekmek, sağlık, iş derdiyle göç edenleri taşırken zorlanmıştır, içinden oflayıp puflamıştır. Adı, “Umuda Yolculuk” bile olsa, her şeyin daha başından umutsuz olduğunu duymuş, görmüş ama umutsuzlara da kucak açmaktan geri durmamıştır.


“Kara tren gelmez mi ola?”

“Düdüğünü çalmaz mı ola/gurbet ele yâr yolladım/mektubumu almaz mı ola?” diye devam eder eski türkü. Kara tren gelmez bir daha, dumanını savurmaz bir daha. Tıpkı çocukluğun geri gelmeyeceği gibi. Hem aslında tren ne doğuya, ne batıya gider, tren içimizdeki yolculuktur. Diğer vasıtalar fazlalığı taşıyadursunlar, tren içimizdeki çokluğu, çocukluğu taşımıştır. Taşıyıp durmuştur. O yüzden artık “yolculuk nereye?” diye sormanın da anlamı yoktur. Yolculuk, buraya kadardır. Çocukluğu da, buharlı yolculukları da emanete bırakma zamanıdır. Belki onun ve bizim çocukluğumuza bizden daha iyi bakan biri bulunur. Bulunmazsa ne gam, gider çocukluk arkadaşlarımı arkadaşlık müzesinde görürüm ben de.

Haydar Ergülen / Eski Yazı / Kırmızı Kedi

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu.  Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insa...

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İ nsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır. *** Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü? Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda...

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth. Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir. Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır. Kısacası hiraeth, hatırl...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...