Ana içeriğe atla

Tren İnsanın Çocukluğudur

Trenleri, bilhassa eski trenleri, buharlı olanları çocuklar çizmiş, tasarlamış gibidir. Hem de bir resim dersinde ve suluboya bir ev ödevi olarak. Yoksa bir kara tren bu kadar renkli olur muydu? Çocuklar sanki çizmekle, tasarlamakla yetinmemiş, bir de tren diye bir oyuncak icat etmişlerdir. Hiç oyuncağı ve arkadaşı olmayan bir çocuğun, oyuncağı ve oyun arkadaşı olarak. Konumuz eski buharlı trenler olunca, çocuklar da eski çocuklar olacaktır haliyle. Ben de eski çocuklardan biri olarak, şimdi müzeye kaldırılmış buharlılarda vaktiyle yolculuklar yapmıştım. Şimdi onlar, yani benim eski arkadaşlarım, İzmir’in Selçuk ilçesinde TCDD Çamlık Buharlı Lokomotif Müzesi’nde eski çocuk gözlerini arıyorlar. O çocukları ve onların meraklı gözlerini tek tek hatırlamak üzere. 46013 no’lu lokomotif İzmir-Ödemiş hattından hatırlıyor: “Koca kafalı Ahmet, beni ne çabuk unuttun, az mı İzmir’den Ödemiş’e götürmüştüm seni, babaannenlere bayram ziyaretine giderdiniz, yerinde duramazdın, gezer dururdun, her şeyi öğrenmek isterdin. Makinist de ateşçi de sabırla yanıtlarlardı sorularını. Şimdi büyüdün, koca adam oldun, bir kez bile gelmedin ziyaretime.” Eski oyun arkadaşlarımız haklı, artık onlara kurulup bayram ziyaretine, tatile, büyüklerimizi görmeye gitmiyoruz, Karadeniz Ereğli-Armutçuk, Isparta-Eğirdir hattında uzaktan görünen dumanına sevinç çığlıkları atmıyoruz.

Eski buharlı trenler şimdi yorgunluk atarcasına, nasıl atacaklarsa o uzun yılların yorgunluğunu, şekerleme yapıyorlar. Gidip görmeyişimiz onları uyandıracağımızdan değil, unuttuğumuzdan. Eski çocuklar, oyun arkadaşları ziyaretlerine gitse, nasıl da bayram çocuğu gibi coşkuya, mutluluğa boğulacaklar, geçmiş zamanların güzelliğini hatırlayıp, içlerinde gençliğe doğru bir yolculuğun ateşiyle yerlerinde duramayacaklar. Fakat eski çocukların yerinde yeller esiyor, hepimiz hayatın karşısında "esas duruş"tayız.

“Anılar anılar belki hepsi bir kelime.” Edip Cansever’in dediği şey, “hepsi bir kelime” olan şey “çocukluk” değil mi zaten? Çocukluk işte. Bir kara treni oyun arkadaşına dönüştüren de çocukluk, sanki trenin geliş yönünün tersine koşarsa zamanın başlangıcına ulaşacakmış gibi koşan da. Ya kanatlarını katlamış bir ateş kuşu gibi büyük gölgesiyle, çiçeklerden küçük kızları ve kızlardan küçük çiçekleri bir anıda buluşturan o buharlı tren, o hepimizden çocuk değil mi? Meğer o hepimizden çocukmuş ve çocukluk da onunla birlikte müzeye kaldırılmış!


Yolculuk Nereye?

Haydarpaşa, Ankara, Kayseri, Sivas, Erzincan, Erzurum, Horasan, Malatya, Diyarbakır, Kurtalan, İzmir, Aydın, Kars… “Bir kitapta resim şart” dediği gibi Cemal Süreya’nın, “Yolculukta tren şart”: Üstelik her yolcu bir trene tesadüf eder yolculuk hayatında. Trene tesadüf etmeyen bir yolculuk pek kısa, pek lezzetsizdir. Trenlerin taşıdığı insanı başka araçlarda zor görürsünüz. Tren bir törendir, eski medeniyet gibidir, yani medeniyet gibidir. Ve tren beklenir, beklenmek içindir. Çünkü tren, eski dünyanın sakinliği, sessizliği, yavaşlığıdır. Bu sakinlik ve yavaşlığın trenin hızıyla da ilgisi yoktur. Treni bekleyen insanlar, çoğunlukla kendilerini beklemeyi seçmiş gibidir. Tren hâlâ hasret ve gurbet burçları arasında rötarlı da olsa ‘hasret kavuşturan’lığı sürdürmektedir. Hem rötar yapmayan, yavaşlamayan şeye tren denmez ki! "Yolda" olmanın, "yolcu" olmanın, "insan" olmanın usulluğu, yavaşlığıyla yarışabilir bir tren ancak. Onlara tren denir hem de karasından, buharlısından, dumanlısından. Onları yalnızca garlarda yolcular değil, uzun bozkırlar, bereketli topraklar, bir yanını şımarık uçurumlara kaptırmış mağrur dağlar, artık şiirlerde ve fotoğraflarda akmayı sürdüren küçük dereler de bekler. Dumanı puf puf, yürüyüşü çuf çuf buharlıların sesi, onların ıssızlığını, yalnızlığını teselli eder çünkü. Yolların, yolcuların, yolculukların, yola çıkanların efkârı onlarla dağılır. Garların bekleme salonları da bu efkâra dahildir, bekleyenler de… Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” biraz da garlardaki insan manzaralarıdır: Belki harpten yaralı dönmüş bir İstiklal Savaşı gazisi, ömrünün en güzel anısı olarak, bir bekleme salonunda Atatürk resimlerinin altında fotoğrafa durur. Atatürk, Eskişehir garında trenin penceresinde, memleketi demir ağlarla nasıl öreceğini düşünüp seviniyor olmalı o fotoğrafta. Başka bir bekleme salonunda ‘yabancı’ya benzemeyen turistler, belki de Anadolu’yu keşfe çıkmış ‘yerli’ler. Uzağa giden bir valiz, yanında plastik bir pazar çantası. Genç kadın bulmaca çözüyor, orta yaşlı adamın çözecek hiçbir şeyi yok. Bir de gar kuşları… Tren birazdan gelecek, birazdan gidecek, tren şehri çıkınca turna salgını başlayacak. Çünkü gökyüzünün treni de turnadır. Tren, telli turnayı kılavuz etmeden düşmez yola. Turna olmazsa karatren, uzunhava, telgraf olmaz ki! Hepsi de ağır ağır gider. Soru hiç değişmez: “Yolculuk nereye?”


Tren de bir emanettir, ömür de…

Ağırlığımızı turnalara, meramımızı telgrafa, halimizi uzunhavalara yüklediğimiz gibi ömrümüzü de bir trene yükleriz, hâl ve gidişimizle tren katarları arasında bir benzerlik, yakınlık ararız. Sonra da emanete bırakırız onu. Tren de emanettir ömür de. Ömür emanetine nasıl baktığımız ortada, çoğunlukla pek iyi baktığımız söylenemez ona. Fakat emanet geleneğini kutsal bir görev olarak sürdürenlerin varlığını bilmek sevindirir bizi. Tren, uçak gibi üstümüzden, vapur gibi kıyımızdan geçmez, tren içimizden geçer, o yüzden böyle yakındır bize. Tren insanları için, eski buharlılar ‘insan trenleri’dir. İnsana ve trene, yani bu iki değerli emanete gözü gibi bakar tren insanları. Makinist buharlının kolunu çeker, kara trenin o hüzünlü sesi duyulur, ateşçi ocağa kömür atmaya hiç ara vermez. Makinisti, ateşçisi, kondüktörü, yani buharlının dumanını tüttüren tren insanları, tren yolcularını bir süre için de olsa bu dünyadan koruma işini üstlenmişlerdir: Dünyanın derdine, gailesine, kavgasına, şiddetine, nankörlüğüne, bencilliğine karşı trene, yolculuğa davet ederler bizi. Çünkü tren büyük, geniş, ferah gülümsemesiyle karşılar yolcularını, uçak gibi yabancılık hissettirmez, acemiliklerini bağışlar. Hem trenin gittiği de yol değildir. Tren gerçekte bir şehirden bir başka şehre gitmez, tren insandan insana gider, tıpkı bir mektup gibi. Bir uçak sizin korkularınızı, şimdinizi ve birkaç saat sonranızı taşır, bir otobüs sizin acelenizi, geri dönüşünüzü taşırken, tren hatıralarınızı, çocukluğunuzu, özlemlerinizi, rüyalarınızı, hayallerinizi taşır. (Vapuru da unutmayalım, şiir taşır, hasret taşır, denizi de taşır, ama en güzeli, insanın yalnızlığına yurt diye sularda unuttuğu adayı taşır.)

Tren insanlarının gözlerine bakın, konukseverliğin sıcaklığını görürsünüz. Bir buharlının makinistini bir bardak su içerken gördünüz mü hiç? İçi yanan kendisi değil de buharlısıymış gibi, onun yangınını söndürmek, hararetini azaltmak için su içer sanki. Sanki o bir bardak su da emanettir ona. Ve trenin yangını sönmeden onun içindeki yangın da sönmeyecektir. Çünkü yolların, zamanların geçiciliğini içimizde en iyi onlar bilir ve hızla geçen hayatta bazı değerlerin kalıcılığı onlar için her şeyden önemlidir.


“Her gün bir yerden bir yere göçmek…”

Mevlânâ Celâleddin Rumî “Her gün bir yerden bir yere göçmek ne güzel” diyordu. Kimbilir belki de yüzyıllar öncesinden trenin de dervişmeşrep bir gezgin olduğunu hissetmişti. İnsanlar sanki dünyaya göçmenlik etmeye gelmişler gibi, ne yollar boş kaldı, ne insanlar doğdukları yerde kaldılar. Milyonlarca yıl önce bu yalnız gezegene atılmışlardı, çoğaldılar, kalabalık oldular, kendilerini evlere attılar, sıkıldılar, ruhlarını yollara attılar. Ne göçebe olabildiler ne yerleşik, ne evden geçebildiler ne yoldan! O yüzdendir belki trenin insana bu kadar yakın olması; sanki bir ev yolculuğa çıkmış gibi! Hele buharlı trenlerle! Ocağı tüten, bacasından duman çıkan bir ev değil de nedir buharlı tren? Tren, insana benzer, insanın evi gibidir, insan yüreğine yolculuk içindir. Tren bize yaşamaya dair inancı, dost bir evde konuk olmanın sıcaklığını ve turnaların yakınlığını verir. Eski büyük aile günlerini hatırlatır, herkesin içinde oturduğu o büyük konaktır. Şimdi ‘çekirdek aile’ için otomobil var. buharlı trense yıkılmakta olan, yıkılmış hayatların, ilişkilerin romanı gibidir. O romanda, o büyük evde kimse kavga etmez, tehdit etmez, birbirine küfretmez. Tren büyük evse, tren garları da o evin büyük sessizliğini dinlemek üzere bir araya gelmiş insanların hikayelerinden oluşan bir hatıra defteridir.

Evin derdi nasıl bitmiyorsa trenin de derdi bitmemiştir. Doğudan batıya, güneyden Karadeniz’e ekmek derdindeki insanları getirmiştir. Kurtalan’dan Haydarpaşa’ya “bir de İstanbul’daki büyük profesörlere” göstermek üzere hastalar getirmiştir. Büyük şehirlerde okumak üzere öğrenciler getirmiştir, büyük şehrin büyük sınavlarıyla yüzyüze bırakmak üzere. Çoğu “Gelenler Dönmeyenler” e karışmıştır. Buharlı tren, en çok ekmek, sağlık, iş derdiyle göç edenleri taşırken zorlanmıştır, içinden oflayıp puflamıştır. Adı, “Umuda Yolculuk” bile olsa, her şeyin daha başından umutsuz olduğunu duymuş, görmüş ama umutsuzlara da kucak açmaktan geri durmamıştır.


“Kara tren gelmez mi ola?”

“Düdüğünü çalmaz mı ola/gurbet ele yâr yolladım/mektubumu almaz mı ola?” diye devam eder eski türkü. Kara tren gelmez bir daha, dumanını savurmaz bir daha. Tıpkı çocukluğun geri gelmeyeceği gibi. Hem aslında tren ne doğuya, ne batıya gider, tren içimizdeki yolculuktur. Diğer vasıtalar fazlalığı taşıyadursunlar, tren içimizdeki çokluğu, çocukluğu taşımıştır. Taşıyıp durmuştur. O yüzden artık “yolculuk nereye?” diye sormanın da anlamı yoktur. Yolculuk, buraya kadardır. Çocukluğu da, buharlı yolculukları da emanete bırakma zamanıdır. Belki onun ve bizim çocukluğumuza bizden daha iyi bakan biri bulunur. Bulunmazsa ne gam, gider çocukluk arkadaşlarımı arkadaşlık müzesinde görürüm ben de.

Haydar Ergülen / Eski Yazı / Kırmızı Kedi

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Zilif

Şimdi — Zilif için 14 Temmuz [-------] Sevgili Kızım, zorlukla yazıyorum. Elim rahatsız, titriyor.  Onun için, yazım çarpık-çurpuk oluyor. (Bu küçük defteri de kendim yaptım; sayfalan keserken o da biraz eğri-büğrü oldu.) Kusura bakma.  Yazdıklarımı şimdi okurken, beni iyice anlayabilecek konumda olacaksın — yıllar geçecek; büyüyeceksin. O zaman, bana küçükken beslediğin duygular, belki bir-iki anıya sıkışıp kalmış olacak; belki de, kocaman bir boşluğun incecik çeperleri durumuna gelecek; ama bu cılız anılardan onların anlamını çıkarabilecek yaşa gelmiş olacaksın; yıllar boyunca da, düşüne düşüne, çıkaracaksın. Bunu umuyor değil, biliyorum; çünkü sende, daha o yaşında bile, o anlamı kavrayacak gücü görmüştüm — yani, şimdi, görüyorum... Anımsıyorsundur: Senin için, “Benim kızım insan olacak” demiştim. Sen, benim bu sözümü o anda beynine kazımış, ama yüzüme de hayretle bakmıştın — o hayretini anımsıyorsun, değil mi?  Evet, gururla, biraz da övünçle söylemiştim o sözü (bab...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Güvenli Bölge

MART 2012 Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize. Olvido Heykel günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere Ayrılık Sevdaya Dahil Gözlüklü Şiir Yarın Güzeldir Fulyaların mevsimi geldi geçiyor En çok, gözlerinden korkuyorum senin.. Bir Nokta Hem Hiç Hem Dünya Gercekten diyaloglar Ah Fulya Resulullahla Benim Aramdaki Farklar Taş Parçaları Bahçeye Acıyorum O Kara Kırlangıçlar Dönecek Yine Seninle Kundakladım Sensizliğimi Alengirli Şiir yazma.. o zaman bekliyor insan Ağaran Bir Suyum Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım Satranç Dersleri Yenilgi anne beni merak et kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK... Unutmak Azize Açıkla beni kardeşim Sormuyorsun ama iyi değilim ben Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi Gitme demiyorum, hobi olarak gene git Ayrılık Nargile Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları Merak Kediyi Öldürür Yedi Beyaz Güvercin Sen türkü yak ben mermi Yaşamak Son Bir Kez Uyku Kardeşim - Fikret Kızılok Hiç Sevmedim (Neslihan)...

DİVAN ŞİİRİNDE ÖLÜM KARŞISINDA ÂŞIKLARIN İSTEKLERİ

Divan şiirinin temel mazmun çerçevesini âşık-maşuk arasındaki ilişki şekillendirir. Şiirlerde en fazla işlenen konuların başında, sevgili ve ona ait güzellik unsurlarıyla bunlara karşı âşıkların yaklaşımı gelmektedir. Divan şiirinde âşık, daima şairin kendisidir. Bu yüzden her şey sonuçta aşk ile ilgili görülür. Onun aşkı, mücerret güzelliğe duyulan bir aşktır. Âşığın gıdası üzüntüdür. Sevgiliden daima lütuf bekler. Sevgilisiyle asla bir araya gelemez. Onunla olan beraberliği daima hayalîdir. Âşık sevgilisinden beklediği ilgiyi görmek şöyle dursun, ondan daima işkence ve eziyet görür . Bu durum karşısında bile sıkıntılara tahammül etmesini bilen, hâline şükreden âşığın sevgilisine karşı olan aşkı daha da artar. Hatta sevgilinin sahip olduğu güzellik karşısında canını, ona verecek kadar cömerttir. Ancak o, bir türlü sevgiliden beklediği ilgiyi göremez. Sevgiliden daima ayrı kalır. Bu da âşık için bir ölümdür. Bu nedenle hayat ile ölüm arasında bir bocalayış içindedir. Ölüm, insanoğlun...

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

HAKLI OLMANIN KORKUNÇLUĞU

çarenin de insanı dermansız bıraktığı anlar vardır  delilerin yazları giydiği o serin palto gibi  peruktan, örtünmek icat eden bir general gibi mesela çarparak  kapısını gittiğim evlerin vahşetine benzemiyor  terk edilmek.  Üstelik bu saatte çıbanlar  "karşında kekelemeden konuşmak gibi" kudretli bir isteği anlamıyor  keşke diyorum  zalime dönüşüyor bütün kelimeler haklı olmak ne kadar korkunç  ağrıyan sırtlarıyla daktilo kadınlar takılıyor aklıma  evden çıkarken bir öğune yetmeyecek bıraktığım para.  gramofon avratlar telaşla söylerken şarkıları gülsem, karşımda gülmeyecek kimse yok çünkü ben ardından üzülecek değil  unutulacak adam olarak yaratılımış bir aşiretin  uzak şehirlerdeki başı dik şubesiyim  içim, karla karışık bir gece ki ne karanlık, ne sabah  başımda çok satacak bir endişenin müşterileri  gözlerimi kapatıp bağırıyorum  beni öldürenler bir adım öne çıksın! diye  duvardaki tablo susuyo...

Kİ AZRAİLE BĀRİ EYLE FERMĀN BU ARADAN BİZİ GELSÜN ÇIĶARSUN

Ķuluŋ işi güci dāǿim ķuśūrdur Senüŋ ismüŋ ile şānuŋ ġafūrdur Baġışla śuçumuzı luŧfuŋ ile Daħı ķurtar Ǿaźābdan fażluŋ ile Ǿİnāyet ķıl bize sensin teālā Ħalāś eyle belādan yüce Mevlā Żaįf ü dil-şikeste ħasteyem ben Naĥįf ü beste vü dem-besteyem ben Dükendi gözlerümden yaş ile ķan Gözüme uyħu gelmez oldı bir ān Dün ü gün zārilıķla dirüm Allāh Giçüpdür ömrimüz āh ile her gāh Bilüm bükildi kaddüm nūn oldı Gözüm giryān ü baġrum ħūn oldı Bilürsin yā İlāhį sen firāķum Dil ile şerĥ olınmaz iştiyāķum Nedür bilmem ki bu derdüŋ Ǿilācı Ki hįç yoķdur cihānda bundan acı Cihāna ķopısar bir gün ķıyāmet Bizüm başumıza her gün ķıyāmet Adūnun cevri žulmi cāna giçdi Daħı ķahrı vü zehri ĥadden aşdı Ne cevr itdi cihānda baŋa düşmen Ħuśūśā kim bilürsin saŋa düşmen Benüm ĥālüm saŋa rūşen degül mi Benüm seyrānuma il şen degül mi Disem ġayrılara ĥālüm ĥikāyet Ki ķorķaram idem senden şikāyet MuǾįn ismüŋ bize dāfiǾ degül mi Ġażabdan raĥmetüŋ vāsiǾ degül mi Eger derdimüze olmazsa dermān Ki Azrāile bāri eyle fermān ...

KEMAL SAYAR: RUHA CANLILIK VEREN ŞEY AZAR AZAR KAYBOLUR

İnsanın ruhu bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar. Sessizce eksilir canlılık, varlık yavaşça solar.  ‘Yaşamıyor gibi’ yaşarsın. Bu, büyük acıların, derin çöküşlerin hikâyesi değildir. Daha sinsi, daha gündelik bir kayboluştur. Ruha canlılık veren şey azar azar kaybolur. Sabah uyanırsın hayat devam eder. Yapılması gerekenler yapılır, konuşulması gerekenler konuşulur. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi varlığına dokunamaz hâle gelir. Ne dibe vurmuşsundur, ne de suyun yüzüne çıkabilmişsindir. Bir araf, bir arada kalma hâli: Nehirde sürüklenen bir dal parçası gibi, yönsüz, ağırlıksız. Ruh sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu değildir. İnsanın iç dünyasında yeşeren bir “iyi oluş” hâli vardır ki, onu beslemediğimizde hayat sessizce solmaya başlar. Varlığın cevherini daima diri tutmak gerek. Modern zamanların en büyük yanılgısı da burada: Kötü hissetmiyorsak iyi olduğumuzu sanıyoruz. Oysa insan, sadece acı çekmeyerek değil; anlam bularak, bağ kurarak, bir şeye kalbini verere...