Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
Babamın yüzü gözümün önüne geliyor. Anılarımda hep başımı kaldırıp onun yüzüne bakıyorum.
Babamın yüzü gözümün önüne geliyor. Anılarımda hep başımı kaldırıp onun yüzüne bakıyorum. Küçük elimi kavrayan elinin ne kadar büyük ve kuvvetli gördüğünü hatırlıyorum. Sanki sinirlerimin de kendi belleği varmış gibi göğsümün ta içinde hissettiğim bir başka anım da... babama onu ne kadar sevdiğimi bir türlü söyleyemeyişim. Bu kadar açık ve dünyasal kelimelerle konuşma âdetinde değildik. Babamın sert fakat hassas profilinin her çizgisi gözümün önünde. Elli yıl. Her biri önemsiz bir sürü şeyle dolu. Asıl önemli olanlar belleğimden yıkılıp gitmiş. Zaman zaman babama acıdığımı hissederdim. Ona kendisini çok sevdiğimi söylemediğim için. Ama aslında kendime acıyordum. Benim söylemeye duyduğum ihtiyaç, onun işitmeye olan ihtiyacından fazlaydı.
İNZİVANIN SINIRINDAN
Hey günahsız arayıcı! Kara gözlerin seni aldatıyor!
Sen hiçbir zaman beni çevremdeki karanlıklarda bulamayacaksın.
Bütün bunlara rağmen benim zindanıma gel.
Biz karanlıktayız
Kimse aşkımıza yanmadığı için
Biz yalnızız
Çünkü kimse bizi yanına çağırmıyor
Biz suskunuz
Çünkü bir daha asla size geri dönmeyeceğiz
Ve başımız dik
Çünkü hiçbir şeye yok itimadımız, itimatsızlığı sevmediğimiz hâlde.
Kırık havuzun kenarında baharsız bir ağaç kendi
Ve kirlilik yavaş yavaş yanakların parlamasına engel oluyor.
Masum aşklar işsiz, dürtüsüzdür.
Sevmek
Uzun yolculuklardan eli boş dönüyor.
Ortak harabelerin kemerleri altında nefret uyandıran kadınlar
Çünkü bakışlarında iştiyak ateşi yok.
Beni daha aydınlık istiyorsun
Beni daha aydınlık istiyorsun
İştiyakla benim karşımda daha alevli yan
Yoksa binlerce gözün aldatacak seni; günahsız bir arayıcı gerek.
Yoksa binlerce gözün aldatacak seni; günahsız bir arayıcı gerek.
İştiyak çerağın daha alevli olsun
Söylenmemiş, terennüm edilmemiş sözlerle doluyum
Söylenmemiş, terennüm edilmemiş sözlerle doluyum
Tanınmamış düşüncelerle
Üstünde düşünmediğim şiirlerle
Gözyaşı ukdem dolu, dopdolu bir derttir ve geride kalan
Üstünde düşünmediğim şiirlerle
Gözyaşı ukdem dolu, dopdolu bir derttir ve geride kalan
Söylenmemiş sözler bir suskunluk değil; bir inilti
Şimdi ağlama zamanı. Yalnız ağlamak mümkünse yahut
Şimdi ağlama zamanı. Yalnız ağlamak mümkünse yahut
eteğindeki bir sırdaşlığa güvenmek mümkünse veya hiç
olmazsa nabekârların yüzüne açılma ihtimali olan kapılara.
Bütün bunlara rağmen benim zindanıma gel.
Tek penceresi tımarhanenin hayatına açılıyor.
Ama nasıl, sahiden nasıl
Böyle yıldızsız bir gecenin derinliğinde
Ama nasıl, sahiden nasıl
Böyle yıldızsız bir gecenin derinliğinde
Şarkısız, sessiz kalmış zindanımı
Tekrar tanıyabilirsin?
Tekrar tanıyabilirsin?
Biz karanlıktayız
Kimse aşkımıza yanmadığı için
Biz yalnızız
Çünkü kimse bizi yanına çağırmıyor
Biz suskunuz
Çünkü bir daha asla size geri dönmeyeceğiz
Ve başımız dik
Çünkü hiçbir şeye yok itimadımız, itimatsızlığı sevmediğimiz hâlde.
Kırık havuzun kenarında baharsız bir ağaç kendi
gömülmüş usâresinin gücüyle çürüyor.
Ve kirlilik yavaş yavaş yanakların parlamasına engel oluyor.
Masum aşklar işsiz, dürtüsüzdür.
Sevmek
Uzun yolculuklardan eli boş dönüyor.
Ortak harabelerin kemerleri altında nefret uyandıran kadınlar
kendi arsızlıklarının kara örtüsünde cellat ve zorba, ilâhî
mesaj getirenlerin gam mektubuna kulak veriyor, kendi yem
arayan kokuşmuş mutsuzluklarına gözyaşı döküyorlar.
Benim kölesiz, şefkatli Tanrı'm zorba ve korkunç değil
Benim kölesiz, şefkatli Tanrı'm zorba ve korkunç değil
Ben ve o, umutsuz inzivâ sınırlarına sürüldük.
Ey gök şeytanının yeryüzündeki ortak yazgılısı!
Senin yalnızlığın ve günahsızlık ebediliği
Tanrı'nın toprağında yeni bitmiş bir bitki değil
Bir arzulu göz sizin avareliğinize asla ağlamayacak
Bir arzulu göz sizin avareliğinize asla ağlamayacak
Bu kuşatılmış gökyüzünde hiçbir yıldız görünmeyecek ve sizin
yabancı tanrılarınızı asla himayesine almayacak
yabancı tanrılarınızı asla himayesine almayacak
Çünkü kalpler artık aşikâr bir aldatmacadan başka şey değil
Ve son sığınakta ejderha yumurtlamış
Oturaksız bir kayık gibi bulutlu gecede, karanlık denizde
Oturaksız bir kayık gibi bulutlu gecede, karanlık denizde
Son girdaba doğru yol alıyorum
Selam umudu yok
Okşama umudu yok.
Okşama umudu yok.
Ahmed Şamlu
DUVAR ARDI
Bu itirafın acılığı ne yakıcıdır! Öfkeli bir adam
Davullu hamâselerimin taş duvarlarının ardında
Acılı ve ateşli olarak tükenmiştir
Gece boyunca granit taşlarından çiçek yontan adam
Gece boyunca granit taşlarından çiçek yontan adam
Şimdi
Ağır çekicini bir yana atmış
Aşktan, umuttan, gelecekten yoksun olan ellerine emir vermek
Bu saçmalığa son verin! Bunun ardı üzücüdür
Ağır çekicini bir yana atmış
Aşktan, umuttan, gelecekten yoksun olan ellerine emir vermek
Bu saçmalığa son verin! Bunun ardı üzücüdür
Bir hiç üstüne aptalca bir bahis gibi
Kısa kesin bu rahatsız edici macerayı. Her gece
Bu macera bataklıkta dibe çöken çamuru andırıyor
Ben çiğnendim
Ben çiğnendim
Yazık, vahşilik dişleriyle
Binlerce yazık çiğnenme zahmetine güler yüzlülükle razı olduğum için!
Neden mi? Sanıyordum ki böyle yaparsam, aç dostlarıma yılında
Neden mi? Sanıyordum ki böyle yaparsam, aç dostlarıma yılında
kendi etimden yiyecek veririm kıtlık
Bu azapla sarhoştum
Bu azapla sarhoştum
Ancak aldatıcıydı bu sarhoşluk
Ya da temiz yaradılışımın bataklığına gömülmek vardı
Ya da temiz yaradılışımın bataklığına gömülmek vardı
Ya da dürüst olmayanların merhametsizliğine dayanma
Ve bu dostlar düşmandı olsa olsa
Doğru olmayan insanlar
Ben kendi ölümümün işçisiydim
Ben kendi ölümümün işçisiydim
Yazık ki seviyordum yaşamayı!
Acaba benim tüm çabam
Kendi ölüm çanımı daha güçlü çalmak için değil miydi?
Ben uçmadım
Acaba benim tüm çabam
Kendi ölüm çanımı daha güçlü çalmak için değil miydi?
Ben uçmadım
Ben soldum gittim!
Hamâselerimin taş duvarları ardında
Bütün güneşler battı
Hamâselerimin taş duvarları ardında
Bütün güneşler battı
Duvarın bu yanında bir adam telaşsız balyozuyla yapayalnız
Kendi ellerine bakıyor
Ve elleri umuttan, aşktan, gelecekten yoksun.
Şiirin bu yanında boş bir dünya, kıpırtısız, kıpırdayansız
Kendi ellerine bakıyor
Ve elleri umuttan, aşktan, gelecekten yoksun.
Şiirin bu yanında boş bir dünya, kıpırtısız, kıpırdayansız
bir dünya ayılmış ebediyete kadar
Sükûn beşiği sallanıyor bir samanyolundan öbür samanyoluna
Karanlık, soğuk boşluğu ölüm usâresiyle dolduruyor
Ve kibirli hamâselerin ardında
Yalnız bir adam
Kendi cenazesine ağlıyor.
Yalnız bir adam
Kendi cenazesine ağlıyor.
Efsus'a Yolculuk
gece suyunu sever burada ekili arazi
biraz ileride elma ağaçları, vişne ve armut
ceviz ağaçları da vardır arazinin gerisinde,
biraz uzakta, doruğa doğru
söğüt ağaçları da olmalı,
neredeyse yola paralel akan bir dere
böyle ezbere bilirim buraları
geride kalanı hatırladığım gibi
nasıl da ferahtım eskiden aksi istikamette giderken
doluluk henüz bende tamama varmamış iken
belirsizdi dünya, belirsizdi beni içine alacak olan
beni beklemiyordu aslında dünya bir vakum
ben nasıl şekilleneceğimi merak ederken
henüz bir korku yoktu o zaman içimde
gölgesi düşmüş değildi korkunun henüz gözlerimin içine
korku kendimde olanı yitirmek kaygısından doğdu bende
beni kendimden başka türlü olmaya çağıran bir dünya
seçeneği yitirmekle ıralı kendi başına yalnız kalmakla
istedikleri kişi olursan eğer gelebilirsin istediğin yere
dünyanın kanunu.. gözlerimin içi dolulukla dolu iken
hareketlilik göçmemiş bedenimden içime doğru
toprağın yüzeyindeki suyu emmesi gibi
gülümseme çekilmemişti henüz yüzümden
bir kapı vardı açıp çıkabilirdim kendime doğru
açtım ve çıktım o kapıdan kendime doğru
yürüdükçe genişledi dünya
kimsenin olmadığı bir bütünlüğe doğru
doğumla gelen saflık
terk etmemişti beni henüz bedenimden
elimde dile gelirdi, ve yüzümde.. bende dile gelen
şimdi terk edilmiş bir beden duruyor yüzümde
sadece hasta olduğum günlerde tatil yaptım
müzikle sağaltırdım kendimi,
dinlemek bile gelmiyor şimdi içimden
çaresiz bir durumda gidilecek bir yer varmış da
oraya doğru yürüyüp gitmek gibiydi
dile gelemeyen düğümlenirken içimden boğazıma doğru
tedirginlik ilaçların yan etkisiydi bende
ilaçların yan etkisi gibiydim kendimde
gittiğim yerde öğrendim böyle geldiğim yere de ait olmadığımı
cereyanda kalmış hüzün yaprağı
biraz ileride elma ağaçları, vişne ve armut
ceviz ağaçları da vardır arazinin gerisinde,
biraz uzakta, doruğa doğru
söğüt ağaçları da olmalı,
neredeyse yola paralel akan bir dere
böyle ezbere bilirim buraları
geride kalanı hatırladığım gibi
nasıl da ferahtım eskiden aksi istikamette giderken
doluluk henüz bende tamama varmamış iken
belirsizdi dünya, belirsizdi beni içine alacak olan
beni beklemiyordu aslında dünya bir vakum
ben nasıl şekilleneceğimi merak ederken
henüz bir korku yoktu o zaman içimde
gölgesi düşmüş değildi korkunun henüz gözlerimin içine
korku kendimde olanı yitirmek kaygısından doğdu bende
beni kendimden başka türlü olmaya çağıran bir dünya
seçeneği yitirmekle ıralı kendi başına yalnız kalmakla
istedikleri kişi olursan eğer gelebilirsin istediğin yere
dünyanın kanunu.. gözlerimin içi dolulukla dolu iken
hareketlilik göçmemiş bedenimden içime doğru
toprağın yüzeyindeki suyu emmesi gibi
gülümseme çekilmemişti henüz yüzümden
bir kapı vardı açıp çıkabilirdim kendime doğru
açtım ve çıktım o kapıdan kendime doğru
yürüdükçe genişledi dünya
kimsenin olmadığı bir bütünlüğe doğru
doğumla gelen saflık
terk etmemişti beni henüz bedenimden
elimde dile gelirdi, ve yüzümde.. bende dile gelen
şimdi terk edilmiş bir beden duruyor yüzümde
sadece hasta olduğum günlerde tatil yaptım
müzikle sağaltırdım kendimi,
dinlemek bile gelmiyor şimdi içimden
çaresiz bir durumda gidilecek bir yer varmış da
oraya doğru yürüyüp gitmek gibiydi
dile gelemeyen düğümlenirken içimden boğazıma doğru
tedirginlik ilaçların yan etkisiydi bende
ilaçların yan etkisi gibiydim kendimde
gittiğim yerde öğrendim böyle geldiğim yere de ait olmadığımı
cereyanda kalmış hüzün yaprağı
böyle söylemiştim yıllar önce bir keresinde
gövdeden itibaren bir salınım
yan yana dururken bile birbirinden habersiz
sanki deri yüzülmüş yüzümden.. yaprak yaprak
sanki deri yüzülmüş yüzümden.. yaprak yaprak
titreme gövdeye ait, rüzgârın salınımı yaprakların..
kavak ağacına özgüdür yapraklardaki bu salınım
parlak bir yüzeyi vardır sert fakat esnek.. ve esnek bir sapı
tüylü değildir söz gelimi elma yaprağı gibi kalın
dik durmaz dalında bükülüverir,
sarkar yaprağın ucu aşağıya doğru
bir de kayısı ağacının yaprakları böyledir
hafif bir rüzgârda birbirine sürtünür
ve sanki kendi aralarında konuşmaya başlıyorlarmış gibi
dibinde oturursanız kayısının ya da kavak ağacının
şarkı söyler gibidir dansı yaprakların
ama kavak ya da kayısı yapraklarının
başka bir ses duyamazsınız, rüzgârın salınımı
sizin etinizden geçerek iner toprağın köküne
sizden gelip geçen her ne ise.. o kalır sizde
böyle bu güzergâhtan gelip geçer iken
böyle bu güzergâhtan gelip geçer iken
bitmeyecek gibiydi yolum eskiden
bu tünelden çıkmaya sanki nefesim yetmeyecek
gün akşama varmayacak sanırdım
bu tünelden çıkmaya sanki nefesim yetmeyecek
gün akşama varmayacak sanırdım
korku soluğumu terk etmeyecek
bir hikâyem vardı kendi içimde henüz yetişkin değil iken
bir hikâyem vardı kendi içimde henüz yetişkin değil iken
anlatıda özne olmak gibi bir yerim vardı
ama değil
aklımın duvarında gördüğüm
kendi resmimdi beni peşi sıra alıp götüren
gitmedim kendimden başka kimsenin peşi sıra
kuşkulandım sevgisini dile getirenlerin bile biçeminden
övgü de bir tür çelmedir yürürken kendine doğru giden yolda
övgü ile büyü aynı türdendir tütsü gibi
tütsüyle buğulanabilir, boğulabilir nefes
fakat senden gelen nefes değil artık benzimdeki nefes
ama değil
aklımın duvarında gördüğüm
kendi resmimdi beni peşi sıra alıp götüren
gitmedim kendimden başka kimsenin peşi sıra
kuşkulandım sevgisini dile getirenlerin bile biçeminden
övgü de bir tür çelmedir yürürken kendine doğru giden yolda
övgü ile büyü aynı türdendir tütsü gibi
tütsüyle buğulanabilir, boğulabilir nefes
fakat senden gelen nefes değil artık benzimdeki nefes
anamın evini terk edince şekillenen gözlerimdeki nefes
meğer ne kadar mutluymuşum eskiden
ergin olamamakla alakalı bir şeydi bende mutluluk
hafızam boş idi zamanla doldu boşluktan
keşke görmeseydim algıladıklarımı
veya zayıf olarak kalsaydı hafızam
benzim yüz gibi değildi, yüzüm benzin
sanki her an bir alev topu
bırakmadı yüzümü hiç, kuşkuya bulanmış nefes
esrime değil, esneme de, cereyandı
evet cereyan, hâlâ cereyan
İsrafil'in suru
içimdeki koridorda esip duran
meğer ne kadar mutluymuşum eskiden
ergin olamamakla alakalı bir şeydi bende mutluluk
hafızam boş idi zamanla doldu boşluktan
keşke görmeseydim algıladıklarımı
veya zayıf olarak kalsaydı hafızam
benzim yüz gibi değildi, yüzüm benzin
sanki her an bir alev topu
bırakmadı yüzümü hiç, kuşkuya bulanmış nefes
esrime değil, esneme de, cereyandı
evet cereyan, hâlâ cereyan
İsrafil'in suru
içimdeki koridorda esip duran
Yücel Kayıran
Efsus'a Yolculuk
annem de bilmezdi Latin alfabesini
"okuma yazması yok!" kabul edilirdi bu nedenle
ama eski yazıyı babasından öğrenmiş
her sene hatim indirdi üç ayları boyunca
seher vakti, annemin sesiyle uyandım her sene üç ayları boyunca
annemin Kur'an okurken, Kur'an'ı okuyuş tarzındaki hüzünlü sesiyle..
hüzün, ihtiyatlı olmak demekti, mutluluğun baştan çıkarıcılığına
hüzün, ihtiyatlı olmak demekti, mutluluğun baştan çıkarıcılığına
hüzün, utanmak demekti benzimizdeki güzellikten, özellikle gençlik yaşında
hüzün kendimize karşı tetikte olmak demekti
hüzün kendimize karşı tetikte olmak demekti
içimizdeydi çünkü bizi kendimizden peşi sıra alıp götürecek olan
hüzün, serinliğe bulanmak demekti seher vakti
hüzün, serinliğe bulanmak demekti seher vakti
seher vakti, dünyanın gökyüzünden inmiş sularla yıkanma vakti
seher vakti, annemin Kur'an okuma vakti
Kur'an okumak, kendini temize çekmek demekti, Allah'ın içimizdeki sesiyle
Kur'an okumak, ilk-bahçeye gitmek demekti seher vakti
Kur'an okumak, ilk-bahçeye gitmek demekti seher vakti
sabahın gözyaşıdır ağaçların yapraklarındaki çiğ tanesi
başlamamış henüz yılanla arkadaşlığımız
dağların doruğu duman.. çayır çimen evimizin içi
dağların doruğu duman.. çayır çimen evimizin içi
ilk-bahçenin hatırı, annemin sesindeki hatıra
her sabah kapının önündeki güllerin bakımını yapmak
her sabah kapının önündeki güllerin bakımını yapmak
Kur'an okumak, kendini ilk insan gibi kılmak demekti her sabah
insan sesinde dile getirmek tanrının medeniyetini
ve ağlamak dünyadaki sahipsiz güçsüzlüğümüze
ve ağlamak dünyadaki sahipsiz güçsüzlüğümüze
annem öyle derdi, annemin tezleri bunlar
bu tezler hayatta tuttu onu bir ömür boyu
bize yardım edemiyordu ya.. çaresiz kalıyordu ya halimiz karşısında
Allah'ın gözyaşları iniyordu Kur'an okurken annemin gözlerinden
Allah'ın gözyaşları iniyordu Kur'an okurken annemin gözlerinden
böyle doluyordu içime dolmakta olan annemin sesi değildi sanki Kur'an
annem kendi sesinden bir devamlılık kuruyordu bende
annem kendi sesinden bir devamlılık kuruyordu bende
böyle geçti Kur'an'daki hüzün annemin sesinden benim sesime
Şairler mutsuz insanlardır. Mutlu insanlar şiir yazamaz.
Şimdi ben öksüz bir kitabeyim bir mezarın başında
bana çarpıp geçiyor günün kambur kuşları
Uğulduyor kalbim, nasıl da uğulduyor, sanki arı kovanı
**
Bir merhaba gönder bana, suratıma kan gelsin
Çıkmak için bu kırılgan yokuşu
**
Çocuklar yarı yolda bırakır bizi Tanrım
Kendine gel diyorsun, gelsem olmaz mı sana
**
Bir serüven ki
Bizden biri yaptı sırtımızdaki hançeri
Ve terk etti bizi huzur denen sevgili
Kalakaldık şaşkınlığın avuçlarında
Billur bir kuş gibi.
...
İçimden dedim, gömülü bir ırmağın yalnızlığıdır bu
Beraber yürüyelim olur mu
**
Güzeldim galiba, bunu nasıl söylesem
Eline sağlık Tanrım, Leyla çok güzel olmuş
Tanrım eline sağlık dünya da güzel olmuş
Keşke biraz ölmesem...
**
ıskalıyor beni annemin duaları
**
kırlar ki dünyanın en güzel elbisesi
dinle, mırıldanıyor dünya:
kurulu bir düzenim var
bu kıyamet neyin nesi
**
elimdeki gülü kaldırıp mezarlıkta
sağlığınıza dedim, hepinizin sağlığına
**
yavru bir kuşun daha ilk denemesinde
tutunmaya çalışması gibi göğe
**
ve sen, ey adaşım olan ibrahim
odana çık, odana çık
kalbine
yaşlı bir kedi gibi ol
her şeye razı
**
Seni yoksulken gördüm, daha güzeldin
Gel ey mahcubiyet, saklan arkama.
**
Dikkatim dağılıyor, Rabbim beni bağışla..
**
Herkes mahcuptur kalbine karşı...
**
Dünya küçük demişlerdi, nerdesin?
**
bir şey geldi bize, bereketi olmayan
ekmeksiz yenilen yemekler gibi
**
Alışmak geliyor, çıkmıştır yola
Bıkmadan ölmek yok, insanlarından.
**
İnsan insana anlatamaz derdini
Denedin, olmadı, değil mi?
**
Benim hüzne yetecek malzemem var
Giderken bırakırım belirsiz bir nesne, yani gitmiş olmam
Gittimse aşk için kaldımsa aşk için
Öldümse aşk için döndümse aşk için
Ben şimdi bu şiiri harf harf yazdımsa aşk için
Unutulmak için uyuyanlar ne bilsin
Yaratılmışım demek sudan ve bahaneden
**
Yağmurda koşan bir çocuk olsam
Vedalaşır gibi bildikleriyle.
Kendinden mahrum kalır mı insan?
Kalsam.
Duralım burada, güzel esiyor!
**
Şu sıralar çiğnenmiş bir vasiyet gibi üzgünüm.
Anladım ki, adına dünya denilen şey, bana göre değil.
Bütün ışıkları yanıyor üzüntümün
Gitmek istemezken gittiğim o yer
Güneşin yok saydığı çelimsiz günler,
Bir anlık öfkeye verdiler beni;
Dünya zemin kat, yüksek kader…
**
bir hayat,mahçup ve duru
Tanrım, gülleri
ve sessiz harfleri koru.
**
zar tutuyorsun ey hayat bu kaçıncı sevgili
yanlış ata oynamışım gözlerim öyle dedi.
**
eline sağlık Tanrım leyla çok güzel olmuş
Tanrım eline sağlık dünya da çok güzel olmuş
keşke biraz ölmesem.
**
ben uzaktan severim
seni de öyle sevdim
bir tutam gökkuşağı karıştı sevdamıza
kuş kanadı bir tutam
bıraktık korkularımızı
uçtuk gittik
**
Şimdi ben ne demek istedim,
Dâima üzülürsün şairsen
İyisindir mutlusundur, değilsen.
Yani sen!
Devlet manzaralı evlerimizde
Kaybedip her şeyin derinliğini,
Bir örnek vereyim mi;
Kendi yasını bile
Tutmuyor artık kimse
**
Ey dünya telaşesinin üstünü örttüğü şey
Ey konaklarda büyüyüp aslını inkâr eden
Adın her neyse bana da uğra.
Uğra ki
Şu adamın nesi var demesin kimse,
Bir sukuşu gibi usulca öldüğümde
Isıtsın gittiğimi.
Hep soğuk mudur Tanrım,
Şairlerin döşeği.
**
Anlaşılır olmaya çalışmışımdır hep. Ritmi, müziği kuvvetli kelimelerle, tek başlarına dahi insanlara dokunan kelimelerle yazmaya, daha berrak, daha duru olmaya çalışmışımdır. Kendi aile evimde yüksek sesle okuyamayacağım bir şeyi yazmam. Hassasiyet, ölçü budur.
**
Şairlik bir nasip meselesidir. Şiiri ise yaşama çabası olarak görüyorum.
**
Şaşkınlığımı gizleyecek bir yer
Bulamadım şiirden başka.
Rabbim ne der?
Camiden eve dönerken ki ferahlık
Sadece müminlerin bildiği;
Şiir böyle bir şey mi?
Ne güzel, dökmek, şiirle içini;
Aynaya bakarken okunacak o dua
Güzel yarattın beni, ahlâkımı da
Güzel kıl; namaz gibi..
**
Yanlışın en ağır olanı,
-doğru- insana yapılandır.
**
Bana hitap etmiyor olmadığın gün
Harita kadar bir yer, işte Türkiye!
Yoklarım yolları, birazdan üzgün
Sonra tekrar şiire...
**
Şairler mutsuz insanlardır. Mutlu insanlar şiir yazamaz.
**
Nereye kaçsam dile geliyor hemen
Bana kalıyor rengi kaçan ne varsa.
Ey dünya telaşesinin üstünü örttüğü şey
Ey konaklarda büyüyüp aslını inkâr eden
Adın her neyse bana da uğra.
Uğra ki
Şu adamın nesi var demesin kimse,
Bir sukuşu gibi usulca öldüğümde
Isıtsın gittiğimi.
Hep soğuk mudur Tanrım,
Şairlerin döşeği.
**
Kar tutmuyor artık şehirleri nedense
Sesini teybe çekip sonra da beğenmeyen
Her kimse,
Ona benzetiyorum ben bu tuhaf ilişkiyi
Ki insan mütercimdir, kalbindeki o şeyi
Metal tadı olsa da ısırdığı her şeyde
Çevirir durur kendi dilince.
...
Şehir
Kaçak kat gibi çöküyor üstümüze.
Körün takım tutmasına benziyor bu,
Sempati besliyoruz
Ölümden başka her şeye.
**
Herkes mahçuptur kalbine karşı;
Büyük sözünden çıkmayan toprak
Bir çiğdemle uzun boylu konuşmak,
Hayata açılan bu kadar kapı
Mahrem konular gibi birden kapandı.
**
Ve korkum, o da sizinkine benzemez
Saflar sıklaştıkça korkarım
**
Her zamanki şeyler, geçim derdi vs
Ömrümüz usulca çekiliyor göndere.
Yürüdükçe yoruyoruz seni yol
İnsanlık öldükçe nüfus artıyor.
Ah diyorum, ne yapayım ben?
Gökyüzü kalıyor bizden geriye
Çalışmak, çabalamak, yine de ...
Yer arıyorum, üzülmek için;
Eskiler pişermiş kısık ateşte
Ayağa düştü şimdi büyümek bile.
Sıkılmak gibiyim sonuna doğru
Ne çok istiyorum akşam olmayı,
Yanağa yaklaşan öpücük gibi
Uykunun dallarına konmayı ...
**
Yetiyor bana babamın kitapları
Herkes dışarı!
**
Soğuyor insan ve evler
Geç ısınıyor, neden acaba?
**
Ey benim otuz yıl sonraki hâlim
Ölmediysen eğer, yaşıyorsan
Sözümü kesme de yanına geleyim,
Derdin nedir, torun ve torba
Sende saklı ziyan olan ne varsa
Bileyim.
**
Kopardıktan sonra suya koyarsan
Yaşıyor sanıyorsun birkaç gün daha.
Yüksek bir yerden düşer aklına
Solduğun zaman.
**
Bir gül düşün, gönülsüz açan
Olan her şeyi solduran zaman;
Çocuklardan önce yatan babalar
Gelmiş ve kalmış o yorgunluklar...
**
Sadece birini okudum ama
Dört kitapta yeri var; insan ölümlü.
Ey ölüm, lafını unutma..
**
Bir çiçek düşünün, yerini beğenmeyen
Çiçek işte, herkese nazı geçen
Solar çiçek, beğenmezse yerini
Yani sen, yani ben.
**
Çimenleri görür görmez ah dedim
Bir toprak kalmış sesini yükseltmeyen
Toprak işte, anladın mı ey fani
Sadece odur, yaşını göstermeyen.
**
Ağaçları düşünüyorum sonra; mesela elma
Sessiz ve çalışkandır, kendi halinde.
Kiraz da öyledir, konuşkandır fakat
Yüz verdiği için mi serçelere...
Alıç ve Ahlât’ın yeri ayrıdır bizde
Gitmemişlerdir çünkü köyden kente.
**
A benim
Oğulotu bitmeyen topraklarda
Şaşırıp kalan kalbim
Senin Türkçen yok mu, anlatıyorum işte
Bir kuş kalbi misin ki ürkmek için bahane
Arayıp duruyorsun.
Bize dönecek oysa o güzel ölüm
Yatacağız beraber güzellik uykusuna
Her gün bahar olacak ve onun temizliği
Yeni yıkanmış tül perde ne ki
Benzetecek bizi dağların doruğuna.
Ölümden korkuyor musun diyor okurun biri
Neden korkayım, ona ne yaptım ki
Bir kez olsun binmedim saltanat kayığına
Ve ömrüm boyunca
Heyelan bölgesinde yaşadım sanki.
**
Ne giysem yakışmıyor, uçurumlardan başka
Dağıtamıyor hiçbir güneş ruhumdaki sisi
Ve ben hâlâ yarın güzeldir diyorum,
Kalmasa da albenisi…
**
Canımı yakıyor dünyanın güzelliği
Yetmiyor ömür, o büyük şiire.
Rabbim, ne olur
Sözümü kesme…
**
Kimsesizler Mezarlığının hemen iki yüz metre karşısında tripleks villalar. Birkaç kilometre ötede, trilyonluk villaları ile gündeme gelen Zekeriyaköy. Ve burada; parklarda, sur diplerinde, barakalarda aç susuz ölmüş, ilaç nedir bilmemiş, sıcak bir yuvaya hasret kalmış insanlar. “Hep bana” diyen zihniyet, tüm çıplaklığı ile kendini gösteriyor.
…
Hiçbir şeyin anlamı yok artık. Kimsesizler Mezarlığını gördükten sonra, bütün bunlar, bitmiş bir çek koçanı gibi anlamını, cazibesini yitiriyor. Hatta “aile mezarları”na gizliden gizliye bir öfke duyduğum bile söylenebilir.
**
Kar yağarken serçeleri seyrettim,
Çocuklarım geldi birden aklıma;
Sabırsızlanıyorlar büyümek için
Gelmeyin, burası derin!
**
Düşman geliyor, kadim olan her şeye
Dine, disipline ve şiire…
Durmak olur mu?
Şiirdir,
Korugan kılar kırılgan kamışları
Taze tutar, ekmeği ve bayrağı
Can verir, ölüme bile
Nasıl bir şey, anladınız mı?
**
ey ölüm, ey yoksulların neşesi
**
“Ebu Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a.v) şöyle buyurmuştur; ‘Şâirlerin söylediği sözlerin en doğrusu, Lebîd’in söylediği şu sözdür: Biliniz ki, Allah’tan başka her şey yok olmaya mahkûmdur.”
**
Ayağını kaldırıyor dünya, konuşurken benimle.
Budanan oğullar gibiyim, sessiz ve narin
Nereye koysam geri sayım başlıyor
Kurcalıyor beni bir çırağın elleri
Ah, unufak olsam ve desem ki
Ağzın tat görmesin hayat
Kandırdın beni
**
Dünya tuhaf değil mi
Kızarmış ekmeğe tereyağ sürer gibi
Çocuklar yetiştiriyoruz ölmesi için
**
sözcük yapımında kullanılan
bir şeydir senin gülüşün
herkes güzeldir sustuğu kadar
sen de güzelsin bu mümkün
**
kusura kalma teselli hazretleri
sana layık bir mürit olamadım besbelli
büyük şehirlerin küçük içinde
dansa kaldırılan utangaç bir kız gibi
buldum bu dünyada kendimi.
ve camları hohlayıp da çizdiğim resimlerden
bir ben kaldım ve sevgilim
suyu ihmal edilmiş fesleğen gibi gitti
gözlerim terledi yolunu gözlemekten.
**
ey insan sana küstüm çünkü sen beni
birazdan kurşuna dizilecek bir mahkum gibi
bıraktın ve gittin endişe limanında.
ama sorarım, mesela samatyada
kimin bahçesi daha büyük
ölümden.
**
ah, unufak olsam ve desem ki
ağzın tat görmesin hayat
kandırdın beni.
sorma,
elim kırılsın bir daha
dokunursam güneşe.
kılpayı kaçırılmış bir şeyin
bıraktığı ardında
neyse oyum ben.
yaralı serçe, benim için dua et;
gök bir kayalık gibi şimdi üstümde
**
bağırıp duruyorum denizin ortasında,
su buradan ne kadar uzakta…
**
bana günahtır,
nereye gidersem orası senin yurdun
çünkü aklımdan çıkmıyorsun.
**
Samimiyet, dilimiz ile kalbimizin, yazdıklarımız ile yaptıklarımızın birbirini tutmasıdır. Elimden geldiğince böyle davranmaya çalışıyorum. İçtenlik ve samimiyet belki budur: Olanı olduğu gibi yazmak.
**
Dinle, ruhumun yatışmasını bekleyemem
Gitmeliyim ve giderken
Bakmamalıyım gözlerine dünya denen fakirin,
Su içtiğim ellerden
Bana bir pişmanlık gelmesini istemem.
**
Şimdi ben öksüz bir kitabeyim bir mezarın başında
Bana yalan söylendi vahşi atlar yok burada
Ve gelişi güzeldi neşenin, gidişini görmedim
Kasvet mi, orası benim bahçem, o çitleri ben çektim
**
Dağların durduğu böyle anlarda
Yalar yarasını içte bir geyik
Her yerden görülen bir şeyken dünya
Sağa çekip ağaçları seyrettik
**
Aşk diyor, başka bir şey demiyor kalbim
**
Bazen diyorum hayatta olsam
Rabbim, biraz daha bağışla beni
Herkesin korktuğu bir adamken yaşamak
Kendimden ayırmadım, ey şiir, seni.
**
Öpmezdi, koklardı, dedem beni
İçine çekerdi, temiz hava gibi.
**
Turgut Uyar, tam elli yıl öncesinden bakarak, bugünü şöyle yazmış: "İnsanın yeri değişiyor."(Çıkmazın Güzelliği, 1963.)
İşte, altı ayı aşkın bir zamandır sosyal medyadayım. Aktif bir kullanıcı olmasam da, gözlemler yapıyor, notlar alıyorum.
İnsanları tanımak istiyorsan, onlarla yolculuk veya ticaret yap. Bize böyle öğretilmişti. Bu kadim nasihate bir madde daha eklemenin zamanı geldi: Sosyal medya.
Mevlana, "insanları tanımak, denizleri bardak bardak boşaltmaktan daha zordur" der. Sosyal medya, bu işi biraz kolaylaştırmış görünüyor.
Özellikle twitter, insanın nefsini (ego), yani aslında kim olduğunu ortaya çıkarıyor. Gerçek hayatta mütevazı kişiliğiyle tanıdığımız birçok insan, orada, başka biri olarak karşımıza çıkabiliyor. Eşi benzeri görülmemiş bir vefasızlık örneği sergileyen kimse, orada, vefa konulu cümleler kurabiliyor.
İnsanın kendine saklanması kolay, kendini saklaması zordur.
Şairliğinin yanı sıra sosyolog da olan Osman Konuk, bir konuşmasında, çok tehlikeli bir durumdan, nefsimizin soytarısı ve hizmetkârı olmaktan bahsetmişti. Durum, tam olarak böyle.
Sosyal medyada, kendisini dünyanın en önemli insanı sananların sayısı, hafife alınmayacak kadar çok. Anne-babamızın, çoluk-çocuğumuzun gözünde öyle olabiliriz. Fakat değiliz.
Evet, kâğıttan ekrana doğru bir geçiş yapıyoruz, yaptık. Kâğıt, daha bizdendi. Ekranın en önemli yan etkisi, insanın sadece kendisine dikkat kesilmesi. 'Güzel çıkmış mıyım' gibi bir şey bu.
Özellikle baktım; bazı kanaat önderleri, bir kişiyi bile takip etmiyorlar. Nedir bu? Sonuçta, hepimiz aynı işleme maruz kalmayacak mıyız?
Bir soru daha: Kendisiyle ilgili övücü şeyleri paylaşmanın kültürümüzde, inancımızda yeri var mıdır? Bunu, özellikle bu kültürü, inancı savunanların yapması, ayrıca nedir?
İbrahim Tenekeci
"Acıyla gülümser İbrahim'in şiiri. Ne gösteriş ne riya. Onun şiiri, parıldayan bir diş, buluttan sıyrılan güneş, kabuğu kalkmış yara, bir günahtan arta kalan pişmanlık, dumanı üstünde bir bardak çay, ne varsa yani kendiliğinden ve açık, işte öyle. Onun şiirlerini okurken aniden sesler kesiliyor, ortalığı derin ve hüzünlü bir sükût kaplıyor."
Mustafa Kutlu
Bir Şiir Üstüne Çeşitleme
Külrengi bulutlarıyla güz günlerinin
Sevdiğim İstanbulu gibisin
Gene de çağırıyor yüreğin
Daha aydınlık bir yeryüzünü
Her zaman genç gözlerinde gülüyor
Su kocamış ve yorgun İstanbul
Gene de yaşıyor ve sırlı aynasında
Bana gösteriyor senin yüzünü
Ayak basmadığım çorak bozkırda
Sevdiğim Anadolu gibisin
Gene de bekliyor yüreğin
Uzakta ve elinde olmayanı
Sevecen gözlerinde tükeniyor
Hasret rüzgarlarıyla Anadolu
Gene de üretiyor ellerin
Yeni baştan ve umutla sevdanı
İstanbulum Anadolum sevdiğim toprak
Ne kadar yakınım sana
Ve ne kadar uzak
Sevdiğim İstanbulu gibisin
Gene de çağırıyor yüreğin
Daha aydınlık bir yeryüzünü
Her zaman genç gözlerinde gülüyor
Su kocamış ve yorgun İstanbul
Gene de yaşıyor ve sırlı aynasında
Bana gösteriyor senin yüzünü
Ayak basmadığım çorak bozkırda
Sevdiğim Anadolu gibisin
Gene de bekliyor yüreğin
Uzakta ve elinde olmayanı
Sevecen gözlerinde tükeniyor
Hasret rüzgarlarıyla Anadolu
Gene de üretiyor ellerin
Yeni baştan ve umutla sevdanı
İstanbulum Anadolum sevdiğim toprak
Ne kadar yakınım sana
Ve ne kadar uzak
Babam'ın anısına
Her ölüm dünyada bir çatlak açar - bir boşluk bırakıp
öyle gider her kişi: öteki kişiler de, şimdi, o çatlağı
kapatmakla, o boşluğu doldurmakla görevlendirilmiş
hissederler kendilerini.
Oysa, zamanla, çevre dokunun da çatlaması ve boşalmasıyla,
o çatlak belirsiz -öteki çatlaklardan ayırdedilemez-
hâle gelecek; o boşluk da, zaten, yokolacaktır. Ama, kişiler
bunu düşünmezler: uğraşıp dururlar o çatlakla, o
boşlukla ama faydasızdır bu çaba : çatlak kapanmaz,
boşluk dolmaz; uğraşıp durur kişiler, kendileri de birer çatlak,
birer boşluk olana dek o zaman da görevi yeni kişiler
devralmış bulacaklardır kendilerini...
Oysa, önemli olan, çatlağı açıkça görebilmek, boşluğu
olduğu gibi yüklenebilmekti.
Çünkü, ölüm, onmaz; yaşam, onarılamazdır.
19 Kasım 1993
Daha zor günler geliyor
Ama dümenci çağırınca, hemen tekneye koş,
herşeyi olduğu gibi bırak ve etrafına bakınma.
Etrafına bakınma.
herşeyi olduğu gibi bırak ve etrafına bakınma.
Etrafına bakınma.
Ayakkabını bağla.
Köpekleri kovala.
Balıkları denize at.
Kandilleri söndür!
Daha zor günler geliyor.
ÖLÜME DİRİME VE AŞKA DAİR
I
Hatırasız bir aşk yaşayacağım seninle
Hatırasız bir aşk yaşayacağım seninle
ey ölüm, ne adını sayıkladığım kızlar
koşarak gelecek yanıma, ne kalbimi
üşüten kahkahalar olacak kulaklarımda.
Sen olup biteni fısıldarken usulca
Sen olup biteni fısıldarken usulca
bin bir kanadından birine tutunup
sonsuzluğa uçacağım sonra, yani aşka.
Yaa dünya derken ihtiyarlar
Yaa dünya derken ihtiyarlar
içten bir gülümseyişle karşılayacağım seni
muhtemelen o güzel kadın, yani kadınım
en çerkes sesiyle haykıracak, bir aralık
sabahının erken düşen çiğlerine
elâ bir pırıltı bırakarak, gözyaşlarıyla
yaşarken
dans ettiğimi bilmeyen ahali
dualarla uğurlarken beni
yaşarken
dans ettiğimi bilmeyen ahali
dualarla uğurlarken beni
bir sevinç anını paylaşacağım seninle
ey ölüm, fotoğrafın banyosunu
fanilerin göremediği
devr-i daim konuşmalarla
devr-i daim konuşmalarla
avunacak çocuklarım
benden geriye kalan
üç-beş şiirle de, belki!
uçunca üçüncü kuş kafesten
bir uçmaklık yar kalır avcı olana
ölümde dirimde ve gitmelerde
sahih bir rüyaya gülümserken
Gerçi ben
hiç bir kuşa yetişemeden
Gerçi ben
hiç bir kuşa yetişemeden
vakitsiz kaybettim yenilgilerimi.
Yaşarken
kanatsız bir anka kuşuydum sanki
Yaşarken
kanatsız bir anka kuşuydum sanki
harabe bir başkentin üstünde süzülürken
ağzında tuttuğu zümrütü hep kendine düşüren
Sevgilim, ben
sır köprüsünden yalnız geçeceğim
Sevgilim, ben
sır köprüsünden yalnız geçeceğim
arefe günü son nefesimi verirken
ah! bir bilsem, yarın
kimin yüzün öpüp kime yar diyeceğim.
Hüseyin Atlansoy
ah! bir bilsem, yarın
kimin yüzün öpüp kime yar diyeceğim.
Hüseyin Atlansoy
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
-
Bir yağmur damlasına çizdim o küçük gölün kıyısında bana verdiğin ilk öpücüğü… Şemsiyenin ucu yırtıyordu bulutları Özkan Mert Her yağ...
-
Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yab...
-
BIRAK GÜNLERİNİ DİLEDİĞİNİ YAPSIN Bırak günleri dilediğini yapsın Razı ol hükmedince kader Gecelerin musibeti sabrını taşırmasın Bâki değil ...
-
sarıp sarmaladı bizi kanatlarıyla bezginlik; beşikten mezara başımızın ucundan ayrılmadı hiçlik * kadınlar az şey beklemiyor sizden ...
-
Diyelim şöyle bir cümle yer alsaydı bir romanda: "O ay ev kirasını veremediği için, eski bir arkadaşından borç istemişti …" Bu cüm...
-
Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Kon...
-
Sesinin üstünde yüzdü güz Yüzün süzdü gözümün sapağını S'oluklarca kanadı aklım dudağının kenarına, ... Sen hiç konuşmadın.. Gönlü düz...
-
gözlerim seni görünce güzel saçlarım senin için uzun tenim seninle sıcak böyle sakınmaklar gereksiz bunu yeni anladım kırıp dikenli...
-
Kuseyyir uzağı göremeyen, olayların sonunun nereye varacağını düşünemeyen bir insandır. Her söylenene inanan, insanların şakalarına bile ci...
-
Hayat hikayem mi? Tarlaların kıyısındaki gelincikler. Süreyya Berfe sandınız ki haz içindeydim şiirlerle, kitaplarla, dergilerle esri...






