I
Şiir seraptır. Kalemdir. Kâğıttır. Kıssadır. Bigbang'tir. Özdür.
Zorluktur. Zorbalıktır. Diktadır. Kurgudur şiir... Başlangıçtır.
Yaratıştır. İlk andır. Yarışımdır tanrıyla. Acunlar doğurmaktır.
Kevser-i şaraptır şiir... Uryandır. Aryandır. Sağaltır. Acıları
dindirir. Candır. Kırık gönüllere, yenilmişlere; sevip de sevilmemişlere
dermandır!..
\"Herkes şairdir çünkü rüya görür!\"
Her Ademoğlu, her Havva kızı şiiri bilir. Hepimiz küçük birer tanrıyızdır. Şiir yaratmaktır, yok etmektir. Küfrdür şiir. Yaşamdır. Ütopyadır. Zamandır. Antiyaşam, antiütopya, anti andır. Âyettir. Ölümdür. Kozmostur şiir. Antium yamaçları, Gomore yalvaçlarıdır. Yokluktan varlığa bakmak, varlık gözüyle yokluğu-sonsuzu kuşatmaktır!
Yadsımadır şiir. Acıdır. Mutlandır. Şirktir...
Velhasıl o; her şeyi, hiçbir şeyleyen, hiçbir şeyi herşeyleyendir. O
dönüşüm ve varoluş, yaratış ve yokoluştur, can veren anımsayışla,
sonsuzlayan unutuştur.
Şair ki lanetli yaratık (şeytan, mefisto, deccal...)
Platon'da, Kuran'da ve hemen tüm kutsal metinlerde düşbirliğiyle
aşağılanıp, koşut evrenci olarak azap çukurlarına yuvarlanan, bir
cehennemi varlıktır. Cennetten sürülmüş, yeryüzünden kovulmuş bir Yurtsuz Jean, bir vatansız adam, bir heimatlostur...
\"Bir kuş koşuyor çayıra doğru / Süheyl'den kanat almış bir peri /
Kızıl bir çöl akıyor orman üstünden / Güneşse eğilmiş su içiyor çam
diplerinden...\"
Veya;
\"Bir ozan gördüm güle siz diyen / Ve bir sözcük otluyordu
çayırlıkta / Ay ışığı sönüyor şafak sökerken / Ne mutlu onlara ki
âşıktılar ışığa.\"
Yukarıdaki betim ve benzeşimlerin hangisi hatalıdır? Hiçbiri...
Çünkü şiir tanımlanamayan, karanlığın yüreğine çöreklenmiş ışık,
bilinmeyenin gözesindeki ağıt, cevherin içine akıtılmış muştu, gelecek
çağların kızıllığındaki mutlandır.
Tarih boyunca en çok sürgün edilmişler şairler olsa gerektir. Bu bakımdan Âdem de şairdir. Çünkü aşka (sonsuz barış duyunu) kucak açmış, Tanrı kelâmını değil, Havva sözünü dinlemiş, bundan ötürü, Aden'den (cennetten)
kovularak, ölümlü dünyanın meşgalelerine, kaotik, vahşi güdüleriyle,
uskıran, karayorularına terkidiyar ederek yaşam dilimini tüketmek
zorunda bırakılmıştır. Demekki şiir insanın özüdür ve gerçekte her
insan; bir şiirin parçası ve onun doğrudan yaratıcısıdır.
II
Damarlarında ilk gecenin büyüsünü ve şiirsellikle dolu yıldızlı
göklerin mirasını taşıyan insan, sonsuz geçmişin ve geleceğin akışında
bellekle bezenip, güzel sanatlarla beslenen o ölümsüz estet duygusuna
sahip olarak (sonsuz bir aradalık) dünyaya gelir ve o duyguya içten bir bağımlılıkla yaşar ve duruk (cansız)
güzelliğin simgesi cennetten kovulmuş bir can olarak, us ve gönül
isteriyle, özgürlüğün ve gökkuşağı renklerinin peşinden koşmaya adanır,
ona kucak açar ve deyim yerindeyse bundan ötürü de; sürklâse olan her
bütüne baş kaldırır.
Ve şanlı bir sapiens, çekici duyunun, gizil bir klanın
seçtiği, savaşkan üye gibi belleğinin karanlık odasında, henüz inceliği
bilmeyen, ama ruhunun derinliklerinde bunu seçmesini sağlayan ölümsüz
bilgiye sahip bir âdem olarak, bilginin ılık akışında yuvarlanan
kırların tanrısı, bir çiftçi Habil benzeşiyle evrenin şiirine boyun
eğmeyi ve onunla bütünlenip ortakça yaşam sürmeyi bir kabul bilir.
O çok önceleri kromozomlarına işlemiş duyguyla, hareketin en basit biçimi yer değiştirme en gelişmiş biçimi düşüncedir kuralı
uyarınca estete tepki verir ve ne denli umutsuz olunsa da, sonsuz barış
ve güzelliğe kavuşma özlenciyle yaşar ve öylece de ölür insanın oğlu!
Bundandır sonsuz barış ve güzellik gerçekleştiğinde dünya bir metafor
olarak cennete dönüşeceği ve insanda tanrılaşacağı, tanrı katına
yükseleceği için artık yaşamın bir ereği kalmaz. Onun için şiir
ulaşılamayandır, sonsuzun sonsuzudur, geri dönülemeyen ama öncekinin
sürekli yittiği, sonrakinin sürekli doğduğu bir tür yokoluş ve bir tür
varoluştur.
Biz şiire gerçel olarak tümüyle ulaştığımızda artık biz
olamayacağımız için, şiir bize ulaşmamız için vaat edilen ama
ulaştığımızda bizim yok olacağımız, sonsuza karışacağımız, iksirli bir
türevdir. Nasıl İsa, (tanrı, insan, kutsal ruh üçleminde); \"O'nu
aradım, neredesin baba dedim, uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara
yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim.\" diyor, çünkü onu görseydi yaşamasının ya da arayışının bir değeri kalmayacaktı, şiir ve yaşam, artık sona erecekti.
Reel olan arayıştır ve aradığımız salt şiirdir, başka bir şey
değil... Hilkat çeşmesinden su içenler içinse; Âdem de dişildir, çünkü
veluddu ve oda bir estet peşindeydi... Ve o Havva'yı doğurdu!
Çünkü şiir; her şeyde ki sonsuz güzellik ve hiçbir şeydeki erişilmez
arzudur. O; ustaki arayış, yoksunluğun düşkünmesi ve umarsızlıktaki
yakarıdır.
Yanardağ patlamalarının ürküttüğü cromagnon insanı nasıl
ateşi mağara duvarlarına meyan kökünün çıldırtıcı kırmızısıyla
resmetmekten kendini alamamıştır!.. Şiir bu yüzden kutsamadır, ışıkta
cennetsi görünen, büyülere bürünen çağlayanın, zamanın boyunduruğunda
tutsak olan insanın güzellik karşısındaki başkaldırısı, onunla
bütünleşip sonsuzlaşma isteğidir. Şiir ölümsüzlüktür, dirimi tayfta
kutsamak, hareketi sonsuzla kaynaştırıp, bir düşün peşinden koşmak,
adanmışlıkla çabalamaktır.
Baharın patlayışı, yaz güneşiyle kekliklerin kırlardaki salınışı,
baştan beri var olan ovanın çıldırtısı, suların çınıltısı ve sızılı
otların yakarısı... Korudaki sessizlik, yaprakların dökülüşü ve kış
beyazlığında, uyumu arayan Pan'ın, tanrının dilini yadsıyıp, unutulmuş bir mağara diliyle konuşuşudur... Ve şiiri sözcükler
değil, ruhlarımızdır yazan, şairin sözcükleri değil ruhudur bizi saran,
bu bakımdan şiir çevrilebilir de demek gerekir.
III
Şiir (şiirsellik) üzerine yapılan bu açınlamaları, yazın dünyamıza yeni girmiş bir deyim üzerine;
ön bilgilenim ereğiyle aktarılmaya çalışıldığını belirtelim. Bu deyim şimdilerde; proza metin olarak adlandırılıyor.
Proza metin; yalın ve dengeli bir anlatımla düzyazının şiire
yaklaştırılması ya da olağan duyguların düzyazıyla biçimlendirilerek
kısa, uyumlu ve haz veren biçimde okura yansıtılması olarak açıklanıyor.
Bu tanımdan hemen proza'nın (prozak bir ema olarak uyuşturuyor ve tatlı sarhoşlukla-tehlikeli bir alışkanlık veriyormuş) tıpta kullanılan bir sağaltım nesnesiyle, ilintili olmasa da bir çağrışıma yol açtığını düşünebiliriz. Burada (prozanın) kısaca anlamı belki de şu oluyor artık; coşkun bir duygu ve hayranlık verici bir estet barındıran (şiirsel)
ve öykümsü de sayılabilecek, kısa metinler. Bu konuda örnekler vermek
belki konuyu daha iyi aydınlatabilir. Sonuçta otomatik metine, kısa
öyküye, aforistik yazına, düz şiire, deneme ve anlatıya akrabalık
gösteren bu tür yazımlara proza metin diyebiliriz sanıyorum.
IV
Türk şiirinde proza metine örnek sayılabilecek ilk yapıtlardan biri Mehmet Rauf'un Siyah İnciler adlı kitabıdır, orada bu anlayışa yakın şiirsel metinlerin olduğu düşünülebilir. Küçük bir gezinti yaparsak; Nâzım bir dünyanın şiirine gönül verdiği için bu tür deneyselliklere girişmemiştir. Saman Sarısı
belki ufukların ötesinden, galaktik bir kızılderili dumanı
yayabilmiştir. Sonrasında ise ikinci yeni, olumlama anlamında Türk
şiirinin \"koroner damarını\" açtığı için, örneğin İlhan Berk bir
ölçüde düz şiirlerinde proza metnin primitif örneklerine giriş
yapmıştır, Ece Ayhan, keşiş şiiri yazıp, aynı güneşin altında oturduğu
için bu konuda metinsel geçiş sergilememiştir. Sezai Karakoç da tek bir
dizenin peşine düşmüştür, bir altın söz peşindeki Karakoç
katıksız proza metin üretmemiş, yapacağı yaptığına hep ağır basmış ve
ama proza metnin içinden geçtiği dizelerde söyleyebilmiştir. Bu tarz
metin, düz şiir temriniyle, düz yazı arasında geçişli ve büyük ölçüde
deneysel bir şey olduğu için M.C.Anday, Oktay Rıfat veya benzeri 'salt şairler' bu konuyla bağ kurmamışlardır. Edip Cansever, düz şiire yakın dursa da, 'şiirden'
uzaklaşmamıştır yapıtlarında... Sait Faik, Nazlı Eray, Latife Tekin,
Bilge Karasu bu tür metnin varyantlarında gezinmişler ve yapıtlarında
sayısız girizgâhla Yaşar Kemal özellikle bu tür metinler üreterek düz
yazı ile proza metin arasında bir köprü olmuşlardır.
Günümüzün büyük ölçüde sanal dünyasıyla, yazılı ortamında genç
yazar-şairlerin proza metin örnekleri var mıdır, ya da bu anlayışa yakın
durup üreten birileri bulunur mu, belirlemek zor, bugün liberal dünya
şiirinin karanlık okyanusunda, Odysseus gibi Hades'e inip soruşturmalar
yapabilmek o denli zor ki, örnekçe; şiir diye indiğiniz Atlas'ın
ortasında Ebu Kir'le de karşılaşabilirsiniz!..
V
Dünya yazınında ise, Borges, Halil Cibran, Oscar Wilde'ın bir çok metinleri tam bir proza metin örneğidir. Shakespeare'in (Hamlet)
tiradları bile proza metnin örnekleri sayılabilir. Ezra Pound, T.S
Eliott ve Kartalın Ölümü adlı ilginç metni üreten İspanyol şair Jose
Maria Heredia'da kimi metinleriyle belki bu tür yazına eklemlenebilir.
Borges'ten bir proza metin örneği vererek konuya biraz daha
yaklaşalım ama bu örnekler proza metne esinti veren veya benzeşen
örneklerdir, çünkü bu kavram zaman içinde kendini tam olarak
kesinleştirebileceği için sınırları henüz tam olarak belirlenmemiştir
de, bu bakımdan örnekler yanıltıcı ya da savrultucu olmamalı,
sezinlenip, ayrışmalıdır.
(Delia Elena San Marco)
\"Once Meydanı'nın köşelerinden birinde vedalaştık. Karşı
kaldırımdan bakmak için döndüm; siz de dönmüştünüz ve bana el
salladınız. Aramızdan bir taşıt ve insan ırmağı akıyordu; herhangi bir
akşamüstünün saat beşiydi; bu ırmağın aşılmaz, kasvetli Akheron olduğunu
nasıl bilebilirdim?
Birbirimizi bir daha görmedik ve bir yıl sonra, ölmüştünüz. Şimdi, o
anıyı arıyorum ve bakıyorum ve bir yanılgı olduğunu ve basit bir
hoşçakalın ardında sonsuz ayrılık olduğunu düşünüyorum.
Bu gece, yemekten sonra dışarı çıkmadım, bu şeyleri anlamak için
Platon'un ustasının dudaklarına yerleştirdiği son öğretiyi yeniden
okudum. Gövdenin öldüğü an ruhun kaçabileceğini okudum. Şimdi, gerçeğin
sonraki uğursuz yorumda mı, yoksa arı hoşçakalda mı bulunduğunu
bilmiyorum. Ruhlar ölümsüzse, vedalaşmalarında taşkınlık olmaması
iyidir.
Hoşçakal demek ayrılığı yadsımaktır, yani: Bugün ayrılır gibi
yapıyoruz, ama yarın yeniden görüşeceğiz. İnsanlar vedalaşmayı icat
ettiler, çünkü bir anlamda ölümsüz olduklarının bilincindeydiler, her ne
kadar kendilerini düzkarşılaşım ve geçici sansalar bile.
Delia: Bir gün yeniden buluşacağız -hangi ırmağın kıyısında?- ve şu
belirsiz söyleşiyi sürdüreceğiz ve düzlükte yitip giden bir kentte, bir
zamanlar Borges ve Delia mıydık diye soracağız kendi kendimize.\"
İşte öncelikle bir proza metin yazarı diyebileceğimiz Oscar Wılde'dan ilginç bir koyut;
\"Narkissos öldüğünde, zevk pınarı bir tatlı su havuzundan tuzlu
gözyaşı havuzuna dönüştü; Oreas'lar pınara şarkılar söyleyip teselli
etmek için ağlayarak ormandan çıkıp geldiler.
Pınar'ın bir tatlı su havuzundan tuzlu gözyaşı havuzuna dönüştüğünü
görünce, yeşil saç örgülerini çözüp pınara seslendiler, \"Narkissos için
böyle yas tutmana şaşırmadık, çünkü o çok güzeldi,\" dediler.
\"Narkissos güzel miydi?\" dedi pınar. \"Bunu senden iyi kim bilebilir?\" diye cevap verdi Oreas'lar.
\"Bizim yanımızdan geçip giderdi hep, ama seni yalnız bırakmazdı,
toprağa uzanıp sana bakar, senin sularının aynasında kendi güzelliğinin
aksini seyrederdi.\"
Pınar şöyle cevap verdi: \"Ama ben Narkissos'u, toprağa uzanıp bana
baktığı zaman, onun gözlerinin aynasında hep kendi güzelliğimin aksini
gördüğüm için severdim.\"
VI
Sıra; Kötülük azap çeken iyilikten başka ne olabilir ki diyen Halil Cibran'da;
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Dönüp
de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak
mahvın. Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın. Ağıtları sen
yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını. Bir koyun sürüsünden
çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın
çalınanlarına. Tanrı'ya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa
Kızıldenizi açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç
dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden
bile korkarsın. Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen
pazarda satarsın. Hazreti İsa'yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen
başka şeylere ağlarsın. Gündüzleri Maria Magdalena'yı 'fahişe' diye
taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın. Zebur'u, Tevrat'ı, İncil'i,
Kuran'ı bilirsin. Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'ı tutarsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan
olmayacak mahvın. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah
giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir
çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para
dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utancı bilir ama
utanmazsın. Tanrı'ya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin
arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç
dinlemezsin. Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın. Senin bedenine
dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın. Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in
saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin. Her koyun gibi kendi bacağından
asılır, her koyun gibi tek başına melersin. Hazreti Hüseyin'in kellesini
vurmaz ama vuranı alkışlarsın. Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın.
Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç
dinlemezsin. Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin
hazdan olmayacak mahvın. Ama arkana baktığın için taş kesileceksin. Ve
sen kendine bile ağlamayacaksın. Komşun aç yatarken sen tok olmaktan
haya etmezsin. Musa önünde Kızıldeniz'i açsa o denizden geçemezsin.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
VII
Bir kır tanrısının öğleden sonrası için küçücük bir metin;
Tembellik, yalan, çılgınlık, aşk, yalnızlık, ihanet ve cesaret saklanbaç
oynamaya karar vermişler, çılgınlıktan herkes uzak durmak istediği için
sayıcı olarak onu seçmişler. 99'a kadar saymış çılgınlık, ne ki;
tembellik üşendiği için saklanmamış, ama ihaneti onun arkasında,
yalnızlığı dağın ardında, yalanı denizin içinde, cesareti ayın
çengelinde bir bir yakalamış çılgınlık. Yalnızca aşkın nerede olduğunu
bilememiş ve elinde şeytanın mızrağı, kızgınlıkla bir samanlığa girerek
aşkı ararken, yazık ki mızrak aşkın gözlerine saplanıvermiş. Üzüntüyle,
bağışlanmam için ne dilersen dile benden demiş çılgınlık... Aşk da ne
yapsın; \"Gözlerini ver, yeter!\" demiş, âşıkların çılgın oluşu bu olaydan kaynaklanırmış meğer...
Anlatım biçemi o denli önemlidir ki; sarayın falcısı, padişaha,
çocuklarınızdan dolayı acılar tadacaksınız der, padişah onu ölüme
yollar, çünkü çocuklarının kendisinden önce öleceğini ima etmiştir,
başka bir falcı gelir; çocuklar, şahpadi babalarından ötürü hiç acı
çekmeyecekler der ve padişah onu armağanlara boğar, oysa her iki falcı
da aynı şeyi söylemiş ama ayrı biçimde dile getirmiştir.
Her şey gibi, proza metin üzerine söylenecekler de hiç bir zaman
bitmez. Dilenir ki, Flaubert'in papağanı gibi hep aynı şeyleri
yinelemiyoruzdur!
Yaşam, sanat, ölüm... Gelelim bu konudaki son söze; Yaşam,
sanat yolunda Salierilerin kazandığını, Mozart'ın kaybettiğini söylerse
de; ölüm, başkaca bir şey fısıldar bize...
Ulus Fatih

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder