Ana içeriğe atla

Konuşmanın imkânsızlığı üstüne bir diyalog

Konuşmak karşılıklı söylenenlerle ilerler; iki kişi konuşmayı birlikte inşa ederler. Bunun olabilmesi için de karşılıklı olarak birbirlerini anlamaları gerekir.

Ben konuşmanın imkânsız olduğunu söylerken aslında iki insanın bir konuşmayı inşa etmek için gerekli olan karşılıklı anlamayı gerçekleştiremeyeceklerini savunuyorum. Bunun nedeni de sözcüklerin herbirinin o sözcükleri kullananların deneyimlerini yüklenmeleri ve o deneyimlerin anısını taşıdıkları için de hiç bir zaman aynı sözcüklerle konuşamayışımız.

Bir şeye adını koymak, onu adlandırmak, onu çağırmak için sözcük bulmak, aslında o şeyi, belki de o hakikati kendimizden uzaklaştırmak da olur aynı zamanda. Adını koyduğumuzda, aradaki mesafeyi de, dolayısıyla yabancılığı da kesinleştirmiş oluruz.

Doğa gözlemleyebileceğimiz, ama asla anlayamayacağımız, içselleştiremeyeceğimiz bir düzenekte kendi kendisiyle barışık, kendisini sürekli yineleyerek varlığını sürdürür. Bu bize yabancıdır. Biz Doğaya, Doğadakilere, varlığa adlar vererek onu evcilleştirmeye, ona yakınlaşmaya çalıştık. Ama çelişki bu ya, ona adını verdiğimiz o efsunlu ve bilinmedik ilk an bizim Doğadan kopuşumuzun da ilk anı oldu. Kendi bakışımız ve kavrayışımız doğrultusunda, kendimizden bakarak Dünyaya ad verdik.

Bu adlar onların adları değildi, onların zaten bir adı da yoktu ve belki olması da gerekmiyordu, bizim onlara verdiğimiz adlardı. Kutsal kitaplarda “önce söz vardı” denmesi de bence Dünyanın ona ad verilmesiyle bizim için anlama kavuştuğunu gösteriyor. Söz olmasaydı, Dünya elbette yine varolacaktı, ama asla bizim Dünyamız olmayacaktı. Bizim Dünyamız da dediğim gibi gerçek dünya değil, adlandırarak sahip çıktığımız, kurgusal, söze dayalı, sözden fışkıran dünyadır.

Gerçekliği sözcüklerin sıvasıyla sıvıyoruz ve aslında sözcükler gerçekliği görünür kılmaktan çok karanlığa boğuyor.

Böyle söylenebilir ama sözcükler de olmasaydı, yani Varlığa adlar vermeseydik, onları tanıyamazdık da.

Konuşmanın sözcükler aracılığıyla değil, duyarlıkla mümkün olduğunu, ne kadar mümkün olabilirse o kadar mümkün olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki; bir varlığı işaret ettiğini varsaydığımız sözcükler, onu kullananın salt kendisine ait çağrışımlarıyla yüklüdür. O sözcükleri duyan kişi de sözcüklerin gösterdiklerini kendi bulunduğu yerden, demek kendi yaşamından bakarak, kendi duyarlığı içinde algılar. Bir çok insanın karşılıklı bir konuşma inşa edememesinin arkasındaki neden budur. Yani herkesin kendi bulunduğu yerden, kendi Varlığının sınırları içinden Dünyayı ve başkalarını algılamasıdır.

İnsanın Dünyayı kendi bulunduğu yerden görmesi ve gördüklerini kendi yaşamından sızan sözcüklerle dile getirmesi kadar doğal bir şey yoktur. Ve herkes zaten böyle yapar. Ama böyle yaptığını çok az insan farkeder.Bunu farketmeyenler kendi Dillerinin, demek Varlıklarının sınırları içinde mahpus, orada debelenip dururken, bunu bilenler, dillerinin sınırlarını genişletmeye çalışarak o dört duvarın içindeki alanı genişletmeye, demek kendi varlıklarını genişletmeye çalışırlar; Özgürlük budur. Dört duvar içinde bulunulduğunu bilerek, o sınırları hiç değilse genişletme çabası.

Özgürlük uzaklarda bir yerde bizi bekleyen, ulaşılması gereken, mistik ya da ideal bir şey değildir, o buradadır, hemen yanıbaşımızda; gerçekleştirilmeyi, özgür bırakılmayı bekliyordur.

Caudwell “Özgürlük insan ilişkilerinde saklıdır” diyordu. Bu cümle beni özgürleştirdi. Özgür olabilmek için bir başkasının daha bulunması gerekir.

Bir "gösterilen"i "gösteren"dir sözcük. Ama çoğu zaman gösterileni tam olarak göstermez, anlam dil ile örtüşmez, ya da daha doğrusu, Dil anlamı taşıyamaz, anlam Dilden taşar.

Ben sözcüklerle değil, ancak duyarlıkla, yani sözcüklerin bir öncesinde bulunan Dünyada, konuşmanın bir nebze de olsa mümkün olduğuna inanıyorum. Yani anlamak sözcüklerle değil, duyarlıkla mümkündür diyorum.

Bir insanın duyarlığını bir başka insana mümkün olabilecek en eksiksiz biçimde aktarabilecek bir Dil var mıdır? Ki bir duyarlık bir başka duyarlığın nezdinde görünür olsun, şeffaf ve geçirgen olsun! Burada işaretlere geri dönüyoruz. Böylesi bir dil arayışı müzikte en aşırı uçlara gitmiştir, ama o da insanın kabuğuna, demek Varlığına çarpmaktan kurtulamamıştır.

Halbuki başlayan, kendi sonunu bulana değin devam etmeli. Kendiliğindenlik ancak şeffaflık ve samimiyetle kendi yolunu bulabilir. Bu nedenle konuşmanın en önemli gereklerinden biri de sanırım birbirimizden olumlu kuşkulanmamız, birbirimizi konuşmayı inşa etmeye sevk etmemizdir.

Delilik, mantığı yitirmektir, gerçekliği değil (Henry Miller) Çünkü bütün insanlar sustuğunda gerçeği gösteren kanıtlar vardır.

Dünyayla, kendi insani boyutlarımızın elverdiği ölçüde, elimizden geldiğince genişletebildiğimiz “mantık düzeneğimizle” en başından dışında olduğumuz, bize yabancı olan, bizi kendi içine dahil etmeyen Dünyayla konuşma çabamızdır aslında. Ama Dünya bizimle konuşmaz, belki daha doğrusu şu, Dünya bize göre konuşmaz, o kendi şarkısını söyler.

Dünya biz onunla konuşmaya çalışmadığımız sürece bizimle konuşmaz. Çünkü o bize bakmaz, bizimle ilgilenmez. Bizim onunla konuşmaya ihtiyacımız vardır, onun değil.

Sanat mantığı kapsar. Yani sanat mantığı genişletir. İlk bakışta çok sağlam bir zemin gibi görünen mantık aslında Dünyanın sesini duymakta yetersiz kalır. Mantık, aklın ve duyarlığın dört duvarıdır. Tıpkı dil gibi. Bu dört duvarın olabildiğince genişletilmesi gerekir.

Dünyayla konuşurken, mantık kekemedir de sanat su gibi konuşur! Mantık haddini bilmelidir, zira “akıl” onun sınırlarını çizer. Duyarlık ise aklın ve onun kendini beğenmiş cihazı mantığın mümkün değil tanımlayamadıklarını, tanımlama ihtiyacı duymadan dışavurur, görünür kılar. Dünyanın ve onun yüzeyinde yaşayan bizim “gerçeklerimizin” üstündeki kabuğu soyar. Konuşmak işte insanın kendi kabuğunu soymasıdır. Karşılıklı konuşmak ise karşılıklı olarak kendi kabuklarımızı soymamızı gerektirir.

Ne yazık ki, doğamız gereği, fitratımız gereği Dünyayla ve Dünyanın bize sunduklarıyla ancak kendi bulunduğumuz yerden kendi varlığımızın sınırları içinden konuşabiliriz. Sözcükler, bizim kendi yaşantılarımızın yükünü taşır. Demek, kendi bireysel yaşantılarımız biçimler bizim Dilimizi, varlığımızı, duyarlığımızı. Bu, şu demektir: Herkes kendine yazgılıdır. Kendi bulunduğu "yer"e hapistir, kendi konumunda çakılıdır. Bu yazgı sanat tarafından belki yeni bir yatağa akabilir.

Sanat bize bir başkası olabilmeyi öğretir. Bu müthiş bir olanak.

Biz yaşantılarımızı kendi bulunduğumuz konumun kısırlığı içinde yanlış yorumlayabilir, höşgörüden çok kendi içimize kapanmayı seçebiliriz. Halbuki sanat eseri bir başkasının yaşadıklarını anlatarak Dünyaya bulunduğumuz yerden farklı bir noktadan bakmamızı sağlar. Bizi bir başkası yapar.

Anlamak, anladığımıza yenilmektir.Anladığımız insanın daima gerisine düşmektir. Anlamak, karşımızdaki kişinin varlığının gerekçelerini, salt o andaki halini değil, o ana kadarki, anda onu öyle kılan bütün geçmişi de kavramak demektir. İnsan iki boyutlu bir fotoğraf değil, hacmi olan bir varlıktır.

Sanki bütün yaşamımız bu anı var kılmak için yaşanmış gibidir. Şimdi, geçmişimizin en uç noktasıdır, aynı şekilde geleceğimizin de kenarıdır, ucudur.

Konuşma, merkezdeki bir noktadan dışa akıtılan bir ifade değildir. Aksine en az iki merkez noktanın karşılıklı birbirine akmasıdır. Yani “ego” ların kendi kabuklarını çatlatması, o zırhta yarıklar açmasıdır. Konuşmak, bu anlamda insanın kendisini yenmesini de gerektirir aynı zamanda. Tehlikeli bir girişimdir bu, insanın kendi varlığını tehlikeye atmasıdır.

Yalnızlık güvenlidir, ama ne işe yarar ki bu. Özgürlük, yaşam bir arada olmakta saklı olduğuna göre. Cesur olursak, varlığımızda sonsuz sayıda yarıklar açarsak eğer, o ölçüde sonsuz sayıda raslantıya da kapı aralayabiliriz.

Biz kendi şişkin egolarımızı söndürmedikçe, havasını indirmedikçe, birbirimizle değil konuşmak, sadece kendimizi anlatmaya devam edeceğiz. Oysa konuşmak, karşılıklı inşa edilen bir süreçtir. Karşılıklı olarak vücuda getirilir, var kılınır. Bu anlamda konuşmak yoktan varetmektir.

İnsan, her şeye karşın, o darlığına, zayıflığına ve hatta ve hatta aşağılık kompleksine karşın yine de doğa üstü bir varlıktır. Hem doğa üstü, hem de doğa dışı.

Doğada varlıklar arasında bizim anlamamız mümkün olmasa da var olan söyleşinin ve dışında kaldığımız o büyük konuşmadan sürgün edilmişliğiyle insanoğlu, bir sürgündedir. Bu sürgünlük hali, insanın her şeyden önce konuşmayı kendine göre “icad etmesini” zorunlu kılmıştır. İnsan konuşmayı yaratmıştır. Ne müthiş değil mi?

Daha sonra, konuşmayı sürgünlüğüne son vermek için, en azından sürgünlük sızısını dindirmek için icad eden insanoğlu, Doğaya kulak vermek yerine, ondan iyice uzaklaştı. Kendine duyduğu büyük özgüvenle, kibirle kulaklarını Doğaya tıkadı.

Konuşma, sürgün edilmiş olduğu Doğanın söyleşisine özeneceğine, onu reddetti. Kendi yapay dünyasına kapandı. İnsanoğlu Doğaya boyun eğeceğine, ona egemen olmaya yeltendi. Oysa doğa bizi gereksinmez. Bizi görmez bile.



Artık kesindir ki kendi dilimiz içinde sıkışıp kaldık. Önceleri toplumsal bir işlev gören konuşma ve dil, gitgide kendi içine kapandı, bireyselleşti. Bireylerin dili tıpkı büyük bir kayadan kopan kaya parçaları gibi toplumsal dilden koptu, ayrıştı. Herkes kendi diliyle konuşuyor artık.

Kimsenin konuşma balonu kimsenin konuşma balonuna değmiyor bile. Üstelik okunmuyor da; üstelik boş mu dolu mu, o da belli değil.

Egoların inşasında tüketim histerisi yaratmaya odaklanmış tüketim toplumunun yarattığı hayali ihtiyaçlardan uzak durabilecek kadar akıllı olmamız gerekir. Tüketim toplumu "sonsuzmuş vehmini" yaratır, böylece de bir "son duygusundan" bizi uzaklaştırır. Demem o ki ego şiştikçe şişebilir, sınırı yoktur, ihtiyaçlar tükenmezdir ve bunlar ancak üretilen ürünlerle karşılanabilir.

Ben diyorum ki günümüzde egemen olan kültürel gelişim insanların, egolarımızın şişirilmesine yöneliktir. Böylece herbirimiz bir adacık haline geliriz. Demek ki öncelikle egolar söndürülmelidir, yapay ihtiyaçlardan uzak durulmalıdır. Bu da ancak tüketim histerisinin sürüklediği sonsuzluk vehminden kurtulmakla olur.

Sanat bize sonluluk, gelip geçicilik hissini yaşatır. Her şey sonludur. Kendi türümüz bile. kendi gezegenimiz bile.

Kabullenmek, reddetmekten her zaman daha eyleme teşvik edicidir. Bunun aksi doğruymuş gibi gözükse de, “evet”demek, her şey, bütün veçheleriyle içselleştirip, varlığımızın her gözeneğinden süzerek geçirmek, aynı zamanda her şeyi hissetmek de demektir. Ancak bundan sonra “hayır” diyebiliriz.

Aslında konuşma çabası, ki anlamayı öngerektiriyor, insanın kendi kendisiyle ilgili bir çaba. Çünkü ancak anlayarak kendi varlığını genişletebilir. Dünyayla daha anlamlı bir ilişki kurabilir.

Bir insan anlaşılmayı talep ederek, karşılığını bekleyerek anlamaya çalışmamalı. Anlamak karşılığı beklenilmemesi gereken bir haldir. Zaten anlamak, ilk önce anlamayı çalışanı ilgilendirir. Varlığını olgunlaştırma çabasıdır bu, ki bundan daha büyük bir kazanç olabilir mi? Çünkü ancak anlamaya çalışarak varlığımı zorlayıp olgunlaştırabilirim, ve varlığımın Dünyada doldurduğu yeri bulabilirim.

Diyor ki Mevlâna: “Senin kabın küçükse deryanın bunda suçu ne?” Ben diyorum ki, kimse kimsenin kabının büyüklüğüne küçüklüğüne bakmadan kendi kabının bilincine varabilseydi, onu doldurmaya yeterince çalışmış olsaydı, her şey bambaşka olmaz mıydı? Sükûnet, dinginlik ve dudaklara yerleşen ince bir tebessümle gözlerden yansıyan ironik bir bakış.

İşte ben bunlara ulaşmak istiyorum. Kendi varlığımın sınırlarını farkedip, orada boyun eğmek. Kendi egomu söndürerek diğer varlıklarla hemhal olmak, doğanın ve dünyanın duymamız mümkünsüz sesine, ritmine, müziğine katılmak istiyorum. Konuşmak işte böyle bir söyleşidir.

Zamanın akışını yumuşatmak! Böylece başkalarıyla, tüm varlıklarla konuşmaya çabalamak. Genişlemek.

Konuşmak imkânsızdır, bu kesin.

Ama işte bunun için konuşmak gerekir.



Osman Çakmakçı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Hâtim Duası

Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap gününün tek hakimidir. (Haydi, öyleyse deyiniz): 'Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.' Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil." "Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere! O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infakta bulunurlar. Hem Sana indirilen kitabı, hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti; mü'minler de. Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler (ve e...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

AŞIRI DÜŞÜNMEK

Aşırı düşünme (overthinking) günümüzde çoğumuzun muzdarip olduğu, bizi adeta bir bataklık gibi içine çeken, enerjimizi tüketen ve içsel huzurumuzu bozan, işlevsel olmayan bir eylemdir. Araştırmalarında özellikle kadınların aşırı düşünmeye erkeklerden daha yatkın olduğunu bulan Susan Nolen-Hoeksema “Aşırı Düşünen Kadınlar” adlı kitabında, yıllarca yaptığı bu araştırmalara dayanarak kadınlar özelinde bu eylemi derinlemesine incelemekte ve çözüm yolları sunmaktadır.  1.BÖLÜM: BİR SALGINA DÖNÜŞEN AŞIRI DÜŞÜNME EYLEMİ Aşırı düşünme çoğu zaman bize bir fayda sağlamayan, aksine olumsuz duygu ve düşüncelerin altında ezildiğimiz bir haldir. Bu düşünüp durma hali, problem çözme becerimizi ve motivasyonumuzu olumsuz etkilediği gibi ilişkilerimizin ve ruhsal sağlığımızın bozulmasında da rol oynar. Nitekim kadınların depresyon ve kaygı gibi problemleri yaşama olasılığı erkeklere göre iki kat fazladır ve aşırı düşünme eğiliminin bu durumun nedenlerinden biri olarak gösterilmesi mümkündür. Yaza...

Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası

Sahife-i Seccâdiye'den' Yirminci Dua Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. İmanımı, imanın en olgun derecelerine ulaştır. Yakinimi, yakinin en faziletli mertebelerine eriştir. Niyetimi, niyetlerin en iyisine; amelimi, amellerin en güzeline yükselt. Allahım! Lütfunla niyetimi kâmil ve halis eyle. Kesin inancımı sabit kıl, kudretinle benden sadır olan kötülükleri islah eyle. Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. Gönlümün meşgul olmasına neden olan önemli işlerime sen kâfi ol. Beni, yarın sorguya çekeceğin işlerle vazifelendir. Zamanımı, beni yapmam için yarattığın şeylerle geçirmemi sağla. Beni senden başkasına muhtaç eyleme. Bana rızkını genişlet. Beni zenginlerin malına mülküne, makamına ve haşmetine özlemle bakanlardan eyleme. Beni aziz eyle. Beni kibre giriftar eyleme. Kendi kulluğunda bana boyun eğdir. İbadetimi kendini beğenmişlik yüzünden heder eyleme. Benim elimle insanları hayra yönelt. Salih ameller...

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi  ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu Hem de ihsanında pek cimri davrandı Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha) Me'zimân sabahında büyük yeminler etti (Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece" Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca boyun eğmediği bir felaket Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan coşkunun ...

kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi

sana her geldiğimde ölüm hissiyle kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi geri veriyorsun hayata beni saçlarımdan ve gözlerimden öperek ayrılığın oğulusun sen ağacın toprakta gördüğüsün seni ben ufalayamam sen ben dağıtamam ben sana hiç kıyamam seni toprak çürütsün ağacın toprakta gördüğüysem bilirim dal ile toprak arasını da Mehmet Can Doğan