Ana içeriğe atla

Konuşmanın imkânsızlığı üstüne bir diyalog

Konuşmak karşılıklı söylenenlerle ilerler; iki kişi konuşmayı birlikte inşa ederler. Bunun olabilmesi için de karşılıklı olarak birbirlerini anlamaları gerekir.

Ben konuşmanın imkânsız olduğunu söylerken aslında iki insanın bir konuşmayı inşa etmek için gerekli olan karşılıklı anlamayı gerçekleştiremeyeceklerini savunuyorum. Bunun nedeni de sözcüklerin herbirinin o sözcükleri kullananların deneyimlerini yüklenmeleri ve o deneyimlerin anısını taşıdıkları için de hiç bir zaman aynı sözcüklerle konuşamayışımız.

Bir şeye adını koymak, onu adlandırmak, onu çağırmak için sözcük bulmak, aslında o şeyi, belki de o hakikati kendimizden uzaklaştırmak da olur aynı zamanda. Adını koyduğumuzda, aradaki mesafeyi de, dolayısıyla yabancılığı da kesinleştirmiş oluruz.

Doğa gözlemleyebileceğimiz, ama asla anlayamayacağımız, içselleştiremeyeceğimiz bir düzenekte kendi kendisiyle barışık, kendisini sürekli yineleyerek varlığını sürdürür. Bu bize yabancıdır. Biz Doğaya, Doğadakilere, varlığa adlar vererek onu evcilleştirmeye, ona yakınlaşmaya çalıştık. Ama çelişki bu ya, ona adını verdiğimiz o efsunlu ve bilinmedik ilk an bizim Doğadan kopuşumuzun da ilk anı oldu. Kendi bakışımız ve kavrayışımız doğrultusunda, kendimizden bakarak Dünyaya ad verdik.

Bu adlar onların adları değildi, onların zaten bir adı da yoktu ve belki olması da gerekmiyordu, bizim onlara verdiğimiz adlardı. Kutsal kitaplarda “önce söz vardı” denmesi de bence Dünyanın ona ad verilmesiyle bizim için anlama kavuştuğunu gösteriyor. Söz olmasaydı, Dünya elbette yine varolacaktı, ama asla bizim Dünyamız olmayacaktı. Bizim Dünyamız da dediğim gibi gerçek dünya değil, adlandırarak sahip çıktığımız, kurgusal, söze dayalı, sözden fışkıran dünyadır.

Gerçekliği sözcüklerin sıvasıyla sıvıyoruz ve aslında sözcükler gerçekliği görünür kılmaktan çok karanlığa boğuyor.

Böyle söylenebilir ama sözcükler de olmasaydı, yani Varlığa adlar vermeseydik, onları tanıyamazdık da.

Konuşmanın sözcükler aracılığıyla değil, duyarlıkla mümkün olduğunu, ne kadar mümkün olabilirse o kadar mümkün olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki; bir varlığı işaret ettiğini varsaydığımız sözcükler, onu kullananın salt kendisine ait çağrışımlarıyla yüklüdür. O sözcükleri duyan kişi de sözcüklerin gösterdiklerini kendi bulunduğu yerden, demek kendi yaşamından bakarak, kendi duyarlığı içinde algılar. Bir çok insanın karşılıklı bir konuşma inşa edememesinin arkasındaki neden budur. Yani herkesin kendi bulunduğu yerden, kendi Varlığının sınırları içinden Dünyayı ve başkalarını algılamasıdır.

İnsanın Dünyayı kendi bulunduğu yerden görmesi ve gördüklerini kendi yaşamından sızan sözcüklerle dile getirmesi kadar doğal bir şey yoktur. Ve herkes zaten böyle yapar. Ama böyle yaptığını çok az insan farkeder.Bunu farketmeyenler kendi Dillerinin, demek Varlıklarının sınırları içinde mahpus, orada debelenip dururken, bunu bilenler, dillerinin sınırlarını genişletmeye çalışarak o dört duvarın içindeki alanı genişletmeye, demek kendi varlıklarını genişletmeye çalışırlar; Özgürlük budur. Dört duvar içinde bulunulduğunu bilerek, o sınırları hiç değilse genişletme çabası.

Özgürlük uzaklarda bir yerde bizi bekleyen, ulaşılması gereken, mistik ya da ideal bir şey değildir, o buradadır, hemen yanıbaşımızda; gerçekleştirilmeyi, özgür bırakılmayı bekliyordur.

Caudwell “Özgürlük insan ilişkilerinde saklıdır” diyordu. Bu cümle beni özgürleştirdi. Özgür olabilmek için bir başkasının daha bulunması gerekir.

Bir "gösterilen"i "gösteren"dir sözcük. Ama çoğu zaman gösterileni tam olarak göstermez, anlam dil ile örtüşmez, ya da daha doğrusu, Dil anlamı taşıyamaz, anlam Dilden taşar.

Ben sözcüklerle değil, ancak duyarlıkla, yani sözcüklerin bir öncesinde bulunan Dünyada, konuşmanın bir nebze de olsa mümkün olduğuna inanıyorum. Yani anlamak sözcüklerle değil, duyarlıkla mümkündür diyorum.

Bir insanın duyarlığını bir başka insana mümkün olabilecek en eksiksiz biçimde aktarabilecek bir Dil var mıdır? Ki bir duyarlık bir başka duyarlığın nezdinde görünür olsun, şeffaf ve geçirgen olsun! Burada işaretlere geri dönüyoruz. Böylesi bir dil arayışı müzikte en aşırı uçlara gitmiştir, ama o da insanın kabuğuna, demek Varlığına çarpmaktan kurtulamamıştır.

Halbuki başlayan, kendi sonunu bulana değin devam etmeli. Kendiliğindenlik ancak şeffaflık ve samimiyetle kendi yolunu bulabilir. Bu nedenle konuşmanın en önemli gereklerinden biri de sanırım birbirimizden olumlu kuşkulanmamız, birbirimizi konuşmayı inşa etmeye sevk etmemizdir.

Delilik, mantığı yitirmektir, gerçekliği değil (Henry Miller) Çünkü bütün insanlar sustuğunda gerçeği gösteren kanıtlar vardır.

Dünyayla, kendi insani boyutlarımızın elverdiği ölçüde, elimizden geldiğince genişletebildiğimiz “mantık düzeneğimizle” en başından dışında olduğumuz, bize yabancı olan, bizi kendi içine dahil etmeyen Dünyayla konuşma çabamızdır aslında. Ama Dünya bizimle konuşmaz, belki daha doğrusu şu, Dünya bize göre konuşmaz, o kendi şarkısını söyler.

Dünya biz onunla konuşmaya çalışmadığımız sürece bizimle konuşmaz. Çünkü o bize bakmaz, bizimle ilgilenmez. Bizim onunla konuşmaya ihtiyacımız vardır, onun değil.

Sanat mantığı kapsar. Yani sanat mantığı genişletir. İlk bakışta çok sağlam bir zemin gibi görünen mantık aslında Dünyanın sesini duymakta yetersiz kalır. Mantık, aklın ve duyarlığın dört duvarıdır. Tıpkı dil gibi. Bu dört duvarın olabildiğince genişletilmesi gerekir.

Dünyayla konuşurken, mantık kekemedir de sanat su gibi konuşur! Mantık haddini bilmelidir, zira “akıl” onun sınırlarını çizer. Duyarlık ise aklın ve onun kendini beğenmiş cihazı mantığın mümkün değil tanımlayamadıklarını, tanımlama ihtiyacı duymadan dışavurur, görünür kılar. Dünyanın ve onun yüzeyinde yaşayan bizim “gerçeklerimizin” üstündeki kabuğu soyar. Konuşmak işte insanın kendi kabuğunu soymasıdır. Karşılıklı konuşmak ise karşılıklı olarak kendi kabuklarımızı soymamızı gerektirir.

Ne yazık ki, doğamız gereği, fitratımız gereği Dünyayla ve Dünyanın bize sunduklarıyla ancak kendi bulunduğumuz yerden kendi varlığımızın sınırları içinden konuşabiliriz. Sözcükler, bizim kendi yaşantılarımızın yükünü taşır. Demek, kendi bireysel yaşantılarımız biçimler bizim Dilimizi, varlığımızı, duyarlığımızı. Bu, şu demektir: Herkes kendine yazgılıdır. Kendi bulunduğu "yer"e hapistir, kendi konumunda çakılıdır. Bu yazgı sanat tarafından belki yeni bir yatağa akabilir.

Sanat bize bir başkası olabilmeyi öğretir. Bu müthiş bir olanak.

Biz yaşantılarımızı kendi bulunduğumuz konumun kısırlığı içinde yanlış yorumlayabilir, höşgörüden çok kendi içimize kapanmayı seçebiliriz. Halbuki sanat eseri bir başkasının yaşadıklarını anlatarak Dünyaya bulunduğumuz yerden farklı bir noktadan bakmamızı sağlar. Bizi bir başkası yapar.

Anlamak, anladığımıza yenilmektir.Anladığımız insanın daima gerisine düşmektir. Anlamak, karşımızdaki kişinin varlığının gerekçelerini, salt o andaki halini değil, o ana kadarki, anda onu öyle kılan bütün geçmişi de kavramak demektir. İnsan iki boyutlu bir fotoğraf değil, hacmi olan bir varlıktır.

Sanki bütün yaşamımız bu anı var kılmak için yaşanmış gibidir. Şimdi, geçmişimizin en uç noktasıdır, aynı şekilde geleceğimizin de kenarıdır, ucudur.

Konuşma, merkezdeki bir noktadan dışa akıtılan bir ifade değildir. Aksine en az iki merkez noktanın karşılıklı birbirine akmasıdır. Yani “ego” ların kendi kabuklarını çatlatması, o zırhta yarıklar açmasıdır. Konuşmak, bu anlamda insanın kendisini yenmesini de gerektirir aynı zamanda. Tehlikeli bir girişimdir bu, insanın kendi varlığını tehlikeye atmasıdır.

Yalnızlık güvenlidir, ama ne işe yarar ki bu. Özgürlük, yaşam bir arada olmakta saklı olduğuna göre. Cesur olursak, varlığımızda sonsuz sayıda yarıklar açarsak eğer, o ölçüde sonsuz sayıda raslantıya da kapı aralayabiliriz.

Biz kendi şişkin egolarımızı söndürmedikçe, havasını indirmedikçe, birbirimizle değil konuşmak, sadece kendimizi anlatmaya devam edeceğiz. Oysa konuşmak, karşılıklı inşa edilen bir süreçtir. Karşılıklı olarak vücuda getirilir, var kılınır. Bu anlamda konuşmak yoktan varetmektir.

İnsan, her şeye karşın, o darlığına, zayıflığına ve hatta ve hatta aşağılık kompleksine karşın yine de doğa üstü bir varlıktır. Hem doğa üstü, hem de doğa dışı.

Doğada varlıklar arasında bizim anlamamız mümkün olmasa da var olan söyleşinin ve dışında kaldığımız o büyük konuşmadan sürgün edilmişliğiyle insanoğlu, bir sürgündedir. Bu sürgünlük hali, insanın her şeyden önce konuşmayı kendine göre “icad etmesini” zorunlu kılmıştır. İnsan konuşmayı yaratmıştır. Ne müthiş değil mi?

Daha sonra, konuşmayı sürgünlüğüne son vermek için, en azından sürgünlük sızısını dindirmek için icad eden insanoğlu, Doğaya kulak vermek yerine, ondan iyice uzaklaştı. Kendine duyduğu büyük özgüvenle, kibirle kulaklarını Doğaya tıkadı.

Konuşma, sürgün edilmiş olduğu Doğanın söyleşisine özeneceğine, onu reddetti. Kendi yapay dünyasına kapandı. İnsanoğlu Doğaya boyun eğeceğine, ona egemen olmaya yeltendi. Oysa doğa bizi gereksinmez. Bizi görmez bile.



Artık kesindir ki kendi dilimiz içinde sıkışıp kaldık. Önceleri toplumsal bir işlev gören konuşma ve dil, gitgide kendi içine kapandı, bireyselleşti. Bireylerin dili tıpkı büyük bir kayadan kopan kaya parçaları gibi toplumsal dilden koptu, ayrıştı. Herkes kendi diliyle konuşuyor artık.

Kimsenin konuşma balonu kimsenin konuşma balonuna değmiyor bile. Üstelik okunmuyor da; üstelik boş mu dolu mu, o da belli değil.

Egoların inşasında tüketim histerisi yaratmaya odaklanmış tüketim toplumunun yarattığı hayali ihtiyaçlardan uzak durabilecek kadar akıllı olmamız gerekir. Tüketim toplumu "sonsuzmuş vehmini" yaratır, böylece de bir "son duygusundan" bizi uzaklaştırır. Demem o ki ego şiştikçe şişebilir, sınırı yoktur, ihtiyaçlar tükenmezdir ve bunlar ancak üretilen ürünlerle karşılanabilir.

Ben diyorum ki günümüzde egemen olan kültürel gelişim insanların, egolarımızın şişirilmesine yöneliktir. Böylece herbirimiz bir adacık haline geliriz. Demek ki öncelikle egolar söndürülmelidir, yapay ihtiyaçlardan uzak durulmalıdır. Bu da ancak tüketim histerisinin sürüklediği sonsuzluk vehminden kurtulmakla olur.

Sanat bize sonluluk, gelip geçicilik hissini yaşatır. Her şey sonludur. Kendi türümüz bile. kendi gezegenimiz bile.

Kabullenmek, reddetmekten her zaman daha eyleme teşvik edicidir. Bunun aksi doğruymuş gibi gözükse de, “evet”demek, her şey, bütün veçheleriyle içselleştirip, varlığımızın her gözeneğinden süzerek geçirmek, aynı zamanda her şeyi hissetmek de demektir. Ancak bundan sonra “hayır” diyebiliriz.

Aslında konuşma çabası, ki anlamayı öngerektiriyor, insanın kendi kendisiyle ilgili bir çaba. Çünkü ancak anlayarak kendi varlığını genişletebilir. Dünyayla daha anlamlı bir ilişki kurabilir.

Bir insan anlaşılmayı talep ederek, karşılığını bekleyerek anlamaya çalışmamalı. Anlamak karşılığı beklenilmemesi gereken bir haldir. Zaten anlamak, ilk önce anlamayı çalışanı ilgilendirir. Varlığını olgunlaştırma çabasıdır bu, ki bundan daha büyük bir kazanç olabilir mi? Çünkü ancak anlamaya çalışarak varlığımı zorlayıp olgunlaştırabilirim, ve varlığımın Dünyada doldurduğu yeri bulabilirim.

Diyor ki Mevlâna: “Senin kabın küçükse deryanın bunda suçu ne?” Ben diyorum ki, kimse kimsenin kabının büyüklüğüne küçüklüğüne bakmadan kendi kabının bilincine varabilseydi, onu doldurmaya yeterince çalışmış olsaydı, her şey bambaşka olmaz mıydı? Sükûnet, dinginlik ve dudaklara yerleşen ince bir tebessümle gözlerden yansıyan ironik bir bakış.

İşte ben bunlara ulaşmak istiyorum. Kendi varlığımın sınırlarını farkedip, orada boyun eğmek. Kendi egomu söndürerek diğer varlıklarla hemhal olmak, doğanın ve dünyanın duymamız mümkünsüz sesine, ritmine, müziğine katılmak istiyorum. Konuşmak işte böyle bir söyleşidir.

Zamanın akışını yumuşatmak! Böylece başkalarıyla, tüm varlıklarla konuşmaya çabalamak. Genişlemek.

Konuşmak imkânsızdır, bu kesin.

Ama işte bunun için konuşmak gerekir.



Osman Çakmakçı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...