31 Ekim 2014

Baba Evi

Şiir; yani söz… Bir davet metodu. Bayağı, sıradan değil; zarif, çoğu kere sadece muhatabına fısıldayan güzellikte nükteli… Şiir neye davet eder insanı? Şairini, okuyanını bir âlemden bir âleme geçişe yahut iç âleminde yürüyüşüne ya da üçüncü boyuttaki zamandan ve mekandan uzak hiçliğe yahut hepliğe. Okuduktan sonra çoğalmış ya da azalmışsanız biraz önceki siz değilseniz,
birşeyler vardır o şiirde. Bazen kelimeler şairin ağzından öyle umarsızca dökülür tembelliğe, serkeşliğe davet eder sadece; bir şey öğretme-anlatma gayesi duymadan, cımbızlı şiirde olduğu gibi: Bir elinde cımbız bir elinde ayna / Umrunda mı dünya… Bazen dağları, taşları, seherde kuşları zikre davet eder Allah’a Yunusça: Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlâm seni

Allah kullarını Kur’an’la kendine ve kendini bilmeye davet etti. O söz o kadar gerçek ve o kadar müzeyyendi ki güzellikteki kemal insanı zâtına hoşça bakmaya, nâkıslığını gidermeye davet etti. Ve telâş etti insanoğlu onun gibi güzel söylemeye, şiir doğdu bu telâştan… Dört kitabın manisini okuyan Yunus, aşka gelince gördüm bir uzun heceymiş dedi, ozanlara bir ayak verdi, aşkı söylemeye davet etti onları… Belki ondandır ki şairler ne söylerse söylesinler el-hak aşktan dem vurmadan geçmezler şiirin diyârından…Şiirin sesindeki davetin gücü cilt cilt kitaplara, binlerce sayfalık nesirlere galebe çaldı. Aziz İstanbul, Bedr’in Aslanları, Durun Kalabalıklar, Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm, Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir, Gör zāhidi kim sāhib-i irşad olayım der, Kişi noksānını bilmek gibi irfan olmaz…gibi berceste ifadeler değil midir sayfalarca nesirlerin bir çırpıda söyleniveren hülâsâsı… 

Şair, sözle önce tenhâlığını, yalnızlığını paylaşmaya davet eder okuyucuyu. Şiir okunmaya başladığı andan itibaren söz kapısı açılmıştır artık iki taraf arasında. Siz dinledikçe o çağlar; o çağladıkça siz taşarsınız ırmak ırmak…Duygu seline kapılmış gibi. Son sesini söylediğinde şair aynı yerde değilsiniz ve aynı insan da değilsiniz artık. 

Sizin var mıdır- bu da soru mu, mutlaka vardır- dilinize dilinize peleseng olan şiirler. Düşündüm de beni çağıran şiirleri. Neden dönüp dönüp her şeyden sonra kapılarına dayanıyorum, biliyorum ki susuz bırakmayacaklar beni, kimi sözün serinliğinde dinlendirecek kimi âteşin yakıcılığında kavuracak, ama kesinlikle susmayacak. Cemal Kurnaz Hoca’nın Dîvân Şiirinde Belge Redifler makalesini okumadım henüz ama tahmin ediyorum Walter Andrews’in Şiirin Sesi Toplumun Şarkısı kitabında olduğu gibi klasik edebiyatımızda metin şerhi yahut şiir tahlili dediğimiz yolu takip ederek şiirin kelimeler kadrosunu veya sadece rediflerin simgelediği anlamları yan yana koyduğumuzda dönemin iktisadî, idarî toplumsal, kültürel anlayışını şiir üzerinden okumanın pekâlâ mümkün olduğunu söylüyor. Varlık, yokluk, adalet, zulmet, aşk, nefret, bilmek, hissetmek adına insanla yani fâil ile meful ve mefhum adına zihninizden ne geçiyorsa şiirin hisler şehrine sizi davet eden bir kapısı mutlaka var.

Gelelim 20 yıldır bu arsız misafiri hep kendine davet eden şiire:


Uzaklarda yurdum burdan çok uzak
Her mevsim güneşli, masmavi göklü
Camili, kubbeli, kümbetli, köşklü
Ozanlı, Garipli, Kervansaraylı

Hele insanları Alpli, Giraylı
Yok haber onlardan, baba evimden
Bu yüzdendir halim kopuk bir yaprak
Her şey çok uzakta benden çok uzak


Bu mısraları Haluk Dursun hocadan işittiğimde, 1947 sonbaharında Sen Nehri kıyısında cesedi bulunan Buğra Alp Giray’ın cebinden çıkan bir kâğıt parçasına yazılmış Paris Akşamları şiirinden bir parça olduğunu bilmiyordum. Hoca sadece adını ve memleketini söylemişti şairinin.

O, II. Dünya Savaşı sırasında tehcire tâbi tutulan, yurdundan sürülen bir Kırımlı. Çağırdı beni baba evine. Belli ki kendisi Paris’te ama ruhu Kırım’da, köyünde yaşıyordu. Kırım toprakları, baba evinden gelen rüzgâr masmavi göklerden aşağılara kubbelerin, kümbetlerin serin kuytularına savurdu beni. Buğra Alpgiray bir daha Kırım topraklarını hiç görmedi. Cengiz Dağcı’nın O Topraklar Bizimdi ve Onlar da İnsandı eserlerinde anlattığı milletinin Sibirya’ya sürülüşünü, hastalananların diri diri
trenlerden atılışını bilmedi, belki buzlara çakılıp kalan çığlıklarını da duymadı; puslu Paris akşamlarında hayalindeki güneşli, masmavi, mâmur Kırım’ın hayaliyle gözlerini kapattı kahpe dünyaya. Hiç olmazsa milletinin yok edildiğini baba evinin harâb olduğunu görmeyen, hayallerinde
yaşattığı Kırım’la ölen Alpgiray mı daha şanslıydı yoksa vardım ki yurdundan ayağ göçürmüş / yavru gitmiş ıssız kalmış otağı diyen Bayburtlu Zihni mi? Bayburt Ruslarca harâb edilmiş de olsa başka diyarlarda değil kendi memleketinde talihsiz milletine şiir düzdüğü için…

Baba evi… Vatan toprağı gibi mukaddes, aziz. Teklifsiz, sorgusuz sualsiz dalarsınız içeriye. Ömrünüz boyu size açık yegâne kapı, yani memleketiniz. Şimdi hiç alâkası yok diyeceksiniz ama yurtdışından gelirken bu duyguyu öyle yaşıyorsunuz ki vatanınızın bir kere daha iliklerinize kadar baba eviniz olduğunu hissediyorsunuz, kaygılanmadan, elinizi kolunuzu sallaya sallaya pasaportunuzu polise uzatırken o hoşgeldiniz demeden sizin bir hoşbulduk diyesiniz geliyor şöyle dolu dolu…

Sınır kapısından çıkarken bu sefer baba evinden çıkar gibi bir hüzün hissettim hiç tanımadığım Yüksekova’nın ışıklı silüetine bakarken. Sınırdan geçince bile Turkcellimin ülke kodunu çevirmeden çekiyor olmasına çocuklar gibi sevindim. Yolculuyor beni dedim içimden bir müddet daha kendimi garip hissetmeyeyim diye. Baba evinden kendi isteğinle bile çıkmak bu kadar tuhaf ve zorken sürülmenin sancısını tahayyül ne kadar güç! Adı Ermeni, Sırp, Rus, Yunan kim olursa bu medeni(!) milletlerin baba evimize uzattıkları hain eller bu milleti kopuk bir yaprak gibi savurdu yurdundan uzak. Samiha Ayverdi’nin Balkanlarda anlattığı sokakları, çil çil kubbeleri sanırsınız
Bursa imiş, bir Anadolu çarşısına düşmüş yolunuz. Yıllar sonra mezar taşlarından bile ismi silinip yok edilenlerle Aytmatov’un mankurtlaştırılan zihni silinip yok edilenler arasındaki kader birliğini nasıl izah edebiliriz?

İnsanla beraber zamanda yol alan şiir her devirde farklı anlamlar söyler size. 16.yy da yazılan bir şiiri o yüzyılda yaşayan biri gibi yorumlayıp anlatamayız elbette. Belki eksik belki fazla anlatırız ama zamanımızın değerleriyle yorumlarız onu, şiirin ölmezliği her dem taze oluşu burda gizli değil midir biraz?

Kubbe-kümbet-köşk… Telaffuzunda/söylenişinde taşın yahut mermerin sertliğini bir hamur gibi yumuşattıklarını hissettiniz mi siz de ve manalarıyla bütün bir medeniyetin miyarını tarttıklarını ağırlığınca. Çoğunlukla edebiyatımızda gök kelimesiyle yan yana yürüyen kubbe; dünya anlamına ilâve olarak enginliğini ve genişliğini de ifade eder Osmanlı coğrafyasının… Gökkubbede bir hoş sâdâ bırakmak gayesiyle eline, beline, diline pisliği dolamayan, eksikliği muhatabına üslubunca söyleyen, mahremiyeti emânet bilen büyüklerin bugün yattığı kümbetler dünyada ukbâyı yaşayanlara yakınlaştırır sizi.

Evliya Çelebi bu coğrafyanın ABC’sini yazdı, Taşköprülüzâde, Âşık Çelebi, Kâtip Çelebi zamanlarındaki ulemâ, şuârâ, umerâ ve vüzerâdan; hâsılı büyüklerden ve zariflerden söz açtılar kitaplarında. Sırça saraylarda, bin bir odalı köşklerde yaşayanları ya da çarşıdaki nalburcuyu, kalemdeki yazıcıyı, haremdeki şehzadeyi kuyumcu titizliğiyle yazdı kalemleri. Onlar söz testisini
iyiyi ve güzel olanı anlatmak için kırdılar, bu millete lâyık bir eser bırakmanın sorumluluğunu bildikleri için insanların mahremiyetleriyle işleri olmadı, bayağılaşmadılar. Bu sebeple içinde her ne olduysa kubbe-kümbetköşk kelimeleri bize hep azâmeti, zerafeti, ulviyyeti hatırlattı. Kubbede hoş sadâ bıraktıkları, hürmet ettikleri için hürmet gördüler. Onlar ve onlar gibiler bu sebeple baba evinin yegâne sahipleri kalacaklar, uzaklarda savrulup gitseler bile.

Selâm ile…


Ümran Ay
Rengâhenk Dergisi / Sayı 17 / 2011

Benzer Yazılar