Ana içeriğe atla

İlk Cinayet

Ben daima ıstırap içinde yaşayan bir adamım! Bu azap adeta kendimi bildiğim anda başladı. Belki daha dört yaşında yoktum. Ondan sonra yaptığım değil, hatta düşündüğüm fenalıkların vicdanımda tutuşturduğu sonsuz cehennem azapları içinde hâlâ kıvranıyor. Beni üzen şeylerin hiçbirini unutmadım. Hatıram sanki yalnız üzüntü için yapılmış.

***

Evet, acaba dört yaşında var mıydım? Ondan evvel hiçbir şey bilmiyorum. Tolstoy, daha dokuz aylık bir çocukken kendisinin banyoya sokulduğunu hatırlıyor. İlk duygusu bir haz! Benimki müthiş bir ıstırap ile başladı. Ben ilk defa kendimi şirket vapurunda hatırlıyorum. Hâlâ gözümün önünde: Sanki dünyaya o anda doğmuşum, annemin kucağındayım. Gürültülü bir kadın kalabalığı... Annem, yanındaki çok sarı saçlı, genç bir hanımla gülüşerek konuşuyor, sigara içiyorlar. Annem sigarasını ince gümüş bir maşaya takmış. Ben bunu istiyorum.

- Al, ama ağzına sürme! diyor.
Bana bu ince maşayı veriyor, sigarasını denize atıyor. Galiba yaz. Çok aydınlık, güneşli bir hava... Annem; konuşurken mavi tüylü bir yelpazeyi yavaş yavaş sallıyor. Ben kucağından kayıyorum. Beni kollarımdan tutarak yanına oturtuyor. Gümüş maşacığın halkasına parmağımı takıyor, annem görmeden ucunu ağzıma sokuyor. dişlerimle ısırıyorum. Konuştuğu sarı saçlı hamımın çarşafı mavi... Ben beyazlar giymişim. Başım açık. Saçlarım çok. Hem galiba dağılmış. Annem bunları düzeltirken başımı yukarı kaldırıyorum. Güneşten kum kum parlayan tentenin kenarında el kadar bir gölge kımıldıyor.



- Bak, bak! diyorum.
Annem de başını kaldırıyor:
- Kuş konmuş, diyor.
Bu kuşu isteyince:
- Tutulmaz, diyor.

Ben yine istiyorum. Annem şemsiyesiyle bu gölgenin altına vuruyor. Fakat gölgede hareket yok Yine yanındaki hanıma dönüyor.

- Aa, kaçmadı.
- Neye acaba?
- Yavru olacak mutlaka.
- ...
- Anne, ben kuşu isterim! diye tutturuyorum.

O zaman annem yelpazesini bırakıp ayağa kalkıyor, beni koltuklarımın altından tutuyor ve küçük bir top gibi yukarıya kaldırırken diyor ki:

- Birdenbire tut ha!
Başım keten tentenin hizasını aşınca, gözlerim kamaşıyor. Ellerimi uzatıyorum. Tutuveriyorum. Bu beyaz bir kuş... Annem alıyor elimden, öpüyor, sarı saçlı hanım da öpüyor, ben de öpüyorum.

- A, zavallı daha yavru.
- Martı yavrusu.
- Uçamıyor olmalı.
- Denize düşerse boğulur.
- ...
Öteki kadınlar da lâfa karışıyor, «yaşamaz!» diyorlar. Annem beyaz kuşu,
- A zavallı, a zavallı! diye uzun uzadıya okşadıktan sonra benim kucağıma veriyor.
- Eve götürelim, belki yaşar, diyor, amma sakın sıkma yavrum.
- Sıkmam.
- Böyle tut işte.

Gümüş maşacığına bir ince sigara takıyor. Yanındaki hanımla yine dalıyor lâfa.Kuşcağızın tüyleri o kadar beyaz ki... Dokunuyorum... Kanatlarının kemikleri belli oluyor. Ayakları kırmızı. Kaçmak için hiç çırpınmıyor, şaşırmış. Gözleri yusyuvarlak. Kırmızı gagasının kenarında sanki sarı bir şey yemiş de bulaşığı kalmış gibi sarı bir iz var. Boynunu uzatarak etrafa bakmaya çalışıyor. Ben o vakit gözlerimi anneme kaldırıyorum. Yanındaki hanımla gülüşerek konuşuyorlar. Benimle meşgul değil. Sonra beyaz kuşun uzanan ince boynunu yavaşça elimle tutuyorum. Bütün kuvvetimle sıkmaya başlıyorum. Kanatlarını açmak istiyor. Öteki elimle onları da tutuyorum. Mercan ayakları dizlerime batıyor. Sıkıyorum, sıkıyorum, sıkıyorum. Dişlerimi, kırılacak gibi, sıkıyorum, gık diyemiyor. Sarı kenarlı gagacığı titreyerek açılıp kapanıyor. Pembe sivri dilli dışarı çıkıyor. Yuvarlak gözleri evvelâ büyüyor. Sonra küçülüyor, sonra sönüyor... Birden bire kasılmış ellerimi açıyorum. Beyaz kuşcağızın ölüsü «pat» diye düşüyor yere.
...
Annem dönüyor, eğiliyor. Yerden bu henüz sıcak masum cesedi alıyor:
- A... A... Ölmüş! dedikten sonra bana dik dik bakıyor:
- Ne yaptın?
- ...
- Sıktın mı?
- ...
- Söyle bakayım?
- ...
Cevap vermiyor, avazım çıktığı kadar ağlamaya başlıyorum. Annemin elinden beyaz kuşun ölüsünü sarı saçlı hanım alıyor:
- Ah ne günah!
- ...
- Zavallıcık.
- ...
Başka kadınlar da lâfa karışıyor. Karşımızda oturan şişman, ihtiyar bir kadın cinayetimi haber veriyor:
- Boğdu. Gördüm vallahi, ne hain çocuk...
Annem sapsarı kesilmiş, sesi titriyor:
- Ah insafsız! diye bana tekrar acı acı bakıyor. Daha beter ağlıyorum. O kadar ağlıyorum ki... Beni artık susturamıyorlar. Ne vakit, nerede, nasıl sustuğumu bugün hatırlamıyorum. Sanki ebediyen ağlıyorum.

***
Kendimi bilir bilmez yaptığım bu cinayetin üzerinden işte otuz seneden fazla bir zaman geçti. Şimdi şirket vapurlarının güvertelerinde otururken ne vakit bir mart görsem, birdenbire, neşemi kaybederim. Bir çocuk feryadıyla ağlamak isterim. Kalbimin içinde derin bir sızı büyür büyür. Göğsümü acıtır.

Ah insafsız! diye beni azarlayan anneciğim ezeli azarlayışını duyar gibi olurum.
Üçüncü Mevki
Vagonun içindeki altı kişiden bir tanesi,dayanamadı ve yanındakine:

-Gideceğim yol uzak,dedi.
Yanındaki,gözkapakları yarı açık,uykulu kara gözlü bir adamdı.Sapanca Gölü bu adamın gözlerinin içinde pürüzsüz,dalgasız,bir damla ışık ve cam gibi parıldadı.Sordu:

-Neresi?
-Kayseri'ye gidiyorum.İlk defa.Ömrümde ilk uzun yolculuğum,yanıma bir gazete bile almamışım.Yolculuk,bilhassa tren yolculuğu sıkıcı,yorucu,üzücü şey!...

-Öyledir.
Öyledir diyen,sapanca Gölü'nün elma bahçelerine gözlerini kapadı.Ve ağır ağır göl,elma ve çıplak çocuklar düşünerek uyudu.

Yanına bir gazete bile almamış adam,sıkılıyor,üzülüyor,uyumak istiyor,uyuyamıyor. Kayseri çok acayip bir kainat,Seddiçin kenarında bir tuhaf şehir gibi muhayyelesini gıcıklıyor. Hanlar,kervansaraylar,dar sokaklarda çamaşır yıkayıp çocuklarını döven yağlı kadınlar, ellerinde uzun birer pastırma,öğle yemeği yiyen memurlar ve uzayan bir gün.

Kayseri'ye giden,kısa boylu,sevimli yüzlü,sarı gözlü,cüssesinden hiç umulmayan kalın kocaman tüylü ellere malik bir adamdı.Karşısındaki şişman adam gazetesini bir tarafa bıraktıktan sonra,Kayseri'ye giden adama baktı,gülümsedi:

-Demek ki Kayseri'ye?dedi.
Kayseri'ye giden,daire müdürü hatırını sormuş,ihtiyar ve mahcup bir memur gibi sevindi.Yanağı,sıkılmış ve yanağı sıkılma zamanı geçmiş bir küçük kız gibi kızardı.

-Evet,Kayseri'ye efendim.Zatıaliniz de mi?Güzel midir efendim,Kayseri,nasıldır?
-Kayseri'ye demek hiç teşrif buyurulmadı?
-İlk uzun seyahatim efendim.Sözün temsili,Kasımpaşa'da doğdum. Beyoğlu'nu bilmem efendim.
-Ya,vah vah!

Gazetesinin ilan sayfalarını okumaya dalan şişman adama,Kayseri'ye giden Kasımpaşalı hayretle baktı.Niçin,vah vah diyordu?Acaba Kayseri'ye gidiyor diye mi üzülüyor?Yoksa Beyoğlu'na çıkmadığı için mi hüzünleniyordu?Şişman adam,kafasındaki düşüncelere de “vah vah” diyebilir,diye düşündü.Ferahladı.Geyve boğazının kayalıkları dibinde birer eşkıya,bazen birer kahraman,hayaletler,insanlar,silahlar ve bombalar,bir çete gizlidir.Bu kayalarda vahşi keçilere,yaban kedilerine tesadüf etmezsek hayret etmelidir.Küçük bir su,bu dekorun gizli görünmez kahramanlarına,eşkıyalarına,yabani hayvanlarına ses verir.Küçük,masum derelerin kızıl tüylü kayaların dibinde cengaver şarkıları söylediği akşam zamanı gelmişti.Altı kişiden üçü şimdi yemek yiyordu.Kasımpaşa'dan Beyoğlu'na hiç çıkmamış adam ilk konuşmaya başladığı zaman,kara gözlerini açmıştı.

Konuşmak istemediği,hala Sapanca Gölü'nün elmalıkları ve kestane ağaçları,çıplak çocuklarıyla uyuduğu anlaşılıyordu. Gazetesini bitirmiş adam üzüntülüydü.Defterine bir şeyler kaydediyordu.Köşede bağdaş kurmuş,önce kunduralarını,sonra da çoraplarını çıkarmış birisi,sıska yüzünden taşan bir canlılıkla,yanındakine Boşnakça bir şeyler anlatıyordu.Onun yanındaki,bir Sırp köylüsü kadar sarı,kırmızı ve gençti.Ne mustarip gülüyordu.Lisanlarını anlamadığımız insanların haleti ruhiyelerini keşfetmek hususunda çok aciziz.Onların bizim her günkü konuştuğumuzdan daha başka,daha mühim şeyler konuştuklarını sanırız.Bir müddet sonra onlarla çok alakadar olduğumuz halde biraz sonra onları unutuverir,yine kendimize,lisanımıza ve etrafımıza,yani kendi kendimize döneriz.

Tren durmuş;Geyve istasyonu toz,bulut ve akşam pembeliği içinde bir sarı Çin şehri gibi kaynaşıyor;yalınayak çocuklar,saçları perişan arabacılar ve bir kasket yağmuru istasyonu dolduruyordu.Bu kasketlerin altında insanlar;buğdaylarını,tahta traversleri,üzüm,ekmek ve bir vagon penceresinden kendilerine bakan bir hayali düşünüyorlar.Zaman akşamın toz pembesine karışmış,iptidai bir zaman,bu insanları ta Kayseri'lere götüren hain ve dehşetli homurtuya;yani şimendiferin yağlı manivelası ve yarısı kızıl tekerlekli makinesine bakıyordu.

O,zamanla bir olmuş yolculardandı.Geyve istasyonunda bir aşağı bir yukarı dolaşıyor; yazın,korkunç sıtmasının gökyüzüne ve gökyüzünün yıldızlarına kadar sirayet eden bu küçük kasabayı terke hazırlanıyordu.Bu,uzun bir sıtma geçirmiş insanların korkusu gözlerinde, dalağı büyük bir mahluktu.O da Kayseri'ye gidecekti.Kayseri'nin havası iyiydi.Erciyeş'in resmini görmüştü.Ovaların ve küçük tümseklerin yanında,etrafına hiçbir dost ve sevgili takmadan bir bekar adam gibi yükseliveren Erciyeş'i dahilere benzetirdi.Öyle kurak ve kimsesiz memleketlerde kendi başlarına sivriliveren insanlardan bir insandı sanki Erciyeş.Kayseri'yi değil,Erciyeş'i seven adam da deminki beş kişilik ve altıncısı ben olduğum kompartımana girdi. Ben isteksiz kendisine yer açtım.O,mağrur oturdu.Bu yer onun sarih hakkı idi.Kimsenin surat etmeye hakkı yoktu.

Saçları ve yarım kasketi çarıkları kadar tozlu,pantolonu ve ceketi derisinin rengi kadar hareli ve yamalı,ilk bakışta gürbüz bir köylü,sekizinci yolcumuz oldu.Köylülerden bahsettiğimiz zaman,”Aslan gibidir,soğan ekmek yer,aslan gibi olur”deriz.Böyleleri olduğunu inkar etmek ne kadar yanlışsa;veçhen aslan gibi gözüktüğü halde,kaburga kemikleri çökük,içindeki azanın pek çoğu haddinden fazla büyümüş veya küçülmüş köylülere de tesadüf edilmez demek o kadar yanlıştır.Soğan ekmek yalnız şehirli midesine değil,köylü midesine de dokunabilir ve dokunmaktadır.

Köylü de acayip bir saffet,fakat beklenilmeyen bir cesaretle kendisine isteksizce verilen yere sıkıştı.Hatta biraz daha yer açabilmek için sağa sola kıpırdandı.Bir köylünün bu kadar pişkin olacağını tahmin edemeyen şişman adam,bana baktı.Ben gözlerimi ve içimi köylüden yana çevirdim.Şişman adam selam vermiş de karşısındaki almamış gibi kızardı.Köylü heybesini açmış,heybeden kumlu bir ekmekle iki domates çıkarmıştı.Domatesler ne tatlı şeylere benziyordu.Bir tanesini de bana uzattı.Ne çabuk anlaşmıştık.Uzatılan şeyi gülerek aldım.Kendi francalamla yemeye başladım.Bir lokma kaşar peynirini köylüye uzattım.Aldı.Kokladı,sucuk koklayan bir Karamanlı yüzüyle:

-İstanbul işi olduğu belli.-dedi-.Halis Balkan olmalı?
-Yok be dayı.Bu istasyon kaşarı.
-Daha iyisi de olurmuş demek-dedi.
Sonra düşünerek ilave etti:
-Daha iyisi can sağlığı.

Şimdi hepsi uyuyordu.Hepsi,tanımadıkları bir şehri düşünerek uyuyorlardı.Köylü ile Kasımpaşalı uyanıktı.Ben uyuyor muydum?Gözlerim kapalıydı,kafamda küçük çocuklarla dolu bir mektep...kafası aydınlık bir arkadaş ve sergüzeşt.Bir küçük tonton kafa düşünerek dalıyordum. Köylü,Eskişehir'de indi.Onun indiğinin farkındayım.Kasımpaşalı hala uyumuyor. Gözünü açana lakırdı yetiştirmeye çalışıyordu.Fakat gözünü kimse açmıyordu ki.Bu his bende o kadar kuvvetliydi ki ve Kasımpaşalı o kadar benim gözümü açmamı kolluyordu ki.

Tren durdu.Gecenin içinde Haymana bakir bir orman sesi veriyor.Geyve'de sıtma kapmış entellektüelin de gözleri kapalı ve düşünceleri bir rüya kadar gayri şuuri.Bir küçük kazanın istasyonunda inip unutulmak ,şişmanlamak.Bir kasap kızıyla evlenmek,belediye reisi ile eğlenmek, tahrirat katibiyle tavla oynamak..Ve gelip geçmek mümkün olabilse,diye düşünüyor. Haymana ovası yalnız geceleri gölge veren ağaçlarıyla hayatına karışacak.O,bu kafasıyla kocaman bir köstek sahibi olabilecek.Belki bir sürüsü olacak.Ona da bir müddet sonra hayvan alıp sattığı için cambaz diyecekler. ”Cambaz” ne güzel bir kelime.Tren ağır ağır hareket ediyor.Kasımpaşalı uyuyor ve konuşmuyor.Bir belediye fenerinin aydınlattığı tozlu sokağın başındaki evin muşamba perdelerinden içlenen her kompartımanda uyumayan yolcular var.Ben salonu dolaşıyorum.Bir küçük çocuk uyumuş.Uyku ne dinlendirici.Yerime,küçük çocuğun saçlarından ve kafasından aldığım bir masumiyetle çöküyorum.Aynı çocukluk sinirlerime yayılıyor.Fakat zehirlenir gibi uyuyorum.

İpekli Mendil
İpek fabrikasının geniş cephesi, ayla ışıldadı. Kapının önünden birkaç kişi, acele acele geçtiler. Ben, isteksiz, nereye gideceği meçhul adımlarla ilerlerken, kapta arkamdan seslendi:

-“Nereye?”
- “Şöyle bir gezineyim, dedim”.
- “Cambaza gitmiyor musun?”
Cevap vermediğimi görünce, ilâve etti:
- “Herkes gidiyor. Bursa'ya daha böylesi gelmemiş.”
- “Hiç niyetim yok” dedim.

Yalvardı, yalvardı, beni, fabrikayı beklemeye razı etti. Biraz oturdum, bir sigara içtim, bir türkü söyledim. Sonra canım sıkıldı. “Ne etsem” dedim.Kalktım, kapıcı odasındaki çivili bastonu aldım, fabrikaya dolaşmaya çıktım.

Kızların çalıştığı kozahâneyi geçer geçmez bir pıtırdı işittim. Cebimdeki elektrik fenerini yaktım. Etrafı taradım. Fenerin gür ışığında kaçmaya çabalayan iki çıplak ayak göründü. Arkasından seğirttim, kaçanı yakaladım.

Kapıcı odasına hırsızla birlikte girdik. Kapıcının sarı ışıklı fenerini yaktım.
Ay, bu ne küçük hırsızdı böyle! Ellerimin içinde kırarcasına sıktığım eli ufacık. Gözleri pırıl pırıl.
Neden sonra gülmek için, hem de katıla katıla gülmek için ellerini bıraktım.

Bu sefer küçücük bir çakı ile üzerime hücum etti. Ve çapkın, beni küçük parmağımdan yaraladı. Sımsıkı yakaladım keratayı. Ceplerini aradım. Bir parça kaçak tütün ve gene aynı sıfatlı bir iki sigara kâğıdı, temizce bir mendil buldum. Kanayan parmağıma onun kaçak tütününden bastım; mendili yırttım ve elimi ona bağlattım. Kalan tütünle de iki kalın sigara sardık, ahbapça konuştuk.

On beş yaşında vardı. Hani böyle şey âdeti değildi ama, gençlik işte. Birisi ondan ipekli mendil istemişti, hani canım anlarsın ya, âşıklısı,sevdalısı, komşu kızı işte. Para da yok ki, gidip çarşıdan alsın: Düşünmüş taşınmış; aklına bu çare gelmiş. Ben:
- “Peki, dedim, imâlâthâne bu tarafta, sen aksi tarafta ne arıyordun?
Güldü. İmâlâthânenin nerede olduğunu o ne bilecekti?
Birer de benim köylü sigarasından yaktık, iyice ahbap olmuştuk.

Halis Bursalıydı, doğma büyüme. İstanbul'a değil Mudanya'ya bile koca ömründe -bunu söylerken yüzünü görseydiniz- bir defacık inmişti.

Emir Sultan'da, ay ışığında, kızak kaydığımız zamanlar, benim de ayni bu tonda, bu kıvamda arkadaşlarım olmuştu.
Eminim ki, bunun da onlar gibi, uzaktan sesini duyduğum Gökdere'nin havuzlarında derisi karardı.
Biliyorum ki, mevsim mevsim meyvelerin kabuğunun rengini alıyor.

Baktım, yeşil üst kabuğu düşmüş bir ceviz esmerliğiyle esmerdi. Yine bir ceviz beyazlığıyla beyaz ve gevrek dişleri vardı. Ben bilirim, yazın başlangıcından tâ ceviz mevsimine kadar Bursa çocuklarının yalnız elleri erik ve şeftali, yalnız çizgili mintanlarının kopmuş düğmelerinden gözüken göğüsleri fındık yaprağı kokar. O sırada kapıcının saati on ikiyi çaldı. Nerede ise cambaz bitecekti.

- “Kaçayım” dedi.

Onu, ipekli mendili vermeden gönderdiğime müteessir düşünürken, dışarıda bir gürültü ile silkindim. Kapıcı, söylene söylene içeri giriyordu. Arkasından da hırsız...

Bu sefer ben kulaklarını çektim, kapıcı tabanlarını ince bir söğüt dalıyla epeyce haşladı. Bereket patron orada yoktu., Yoksa yallah onu polise verirdi. “Bu yaşta bir çocuk hırsız! Efendim, hapishânede yatsın da akıllansın” diyerek.

Çok korkuttuk ağlamadı. Gözleri ağlamaya hazır çocukların gözlerine döndü ama dudaklarında ufacık bir titreme gözükmedi ve kaşları sâbit, kararlı hallerini hiç bozmadılar. Yalnız biraz rüzgârlıydılar.

Bırakılınca azat edilmiş bir kırlangıç gibi fırladı. Ay ışığını ve esmer tarlasını, keskin bir kanat gibi sıyırarak kaçtı gitti. Ben, o zamanlar malların istif edildiği imalâthânenin üstündeki bölmede yatardım. Odam ne güzeldi. Hele mehtaplı gecelerde ne şirin olurdu.

Tam pencereme yakın bir dut ağacı vardı. Ay ışığı dut yapraklarından süzülür, odaya pâre pâre dökülürdü. Aşağı yukarı yaz kış pencereyi açık bırakırdım. Ne serin, ne tuhaf rüzgârlar eserdi. Vapurlarda da çalıştığım için, rüzgârların kokularından lodos, poyraz. karayel, günbatımı diye tefrik eder, tanırdım. Ne rüzgârlar battaniyemin üzerinden acayip birer rüya gibi gelip geçtiler.

Uykum çok hafiftir. Sabaha yakındı. Dışarıdan bir gürültü geliyordu. Adeta dut ağacında birisi vardı. Korkmuşum ki, kalkamadım, bağıramadım. Tam bu sırada da pencerede bir hayal belirdi

O'ydu, yavaşça pencereden sıyrıldı. Benim önümden geçerken, gözlerimi kapadım, dolapları karıştırdı. İstifleri uzun müddet alan taran etti. Sesimi çıkarmadım. Doğrusu bu cesarete karşı bütün malı alıp gitseydi, sesimi çıkarmayacaktım. Yarın patron:

- “Ulan üstüne ölü toprağı mı serpilmişti; hayvan” diye kıçıma bir tekme, beni kovacağını bildiğim halde gık demedim.

Halbuki o, yine geldiği gibi bomboş, sessiz sedasız pencereden sıyrılıp gitti. Bu anda da bir dal çıtırtısı işittim. Düşmüştü. Aşağıya indiğini zaman, başına kapıcı ile beraber birkaç kişi birikmişlerdi.

Ölmek üzereydi. Sımsıkı kapalı yumruğunu kapıcı açtı. Bu avucun içinden bir ipekli mendil su gibi fışkırdı.

Ya... İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun: sonra avuç açıldı mı, insanın elinden su gibi fışkırır.

Dülger Balığının Ölümü
Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmağa değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?... Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ü şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür ölmez, öyle ki, büzülmüş böceklere döner balık sırtının pırıltıları. Benim, size ölümünü hikâye edeceğim balığın öyle parıltılı, yanar döner pulları yoktur. Pulu da yoktur ya zavallının. Hafifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir. Balıkların en çirkinidir. Kocaman, dişsiz, ak ve şeffaf naylondan bir ağzı vardır: Sudan çıkar çıkmaz bir karış açılır. Açılır da bir daha kapanmaz.

Vücudu kirlice, esmer renkte demiş miydim? Rum balıkçıların hrisopsaros -Hristos balığı- dedikleri bu balık, vaktiyle korkunç bir deniz canavarı imiş. İsa doğmadan evvel, Akdeniz'de dehşet salmış. Bir Finikeli denize düşmeye görsün! Devirdiği Kartacalı çektirmesinin, Beni İsrail balıkçı kayığının sayısı sayılamamış. Keser, biçer; doğrar, mahmuzlar; takar, yırtar; koparır atar; çeker, parçalarmış. Akdeniz'in en gözü pek; insandan, hayvandan, fırtınadan, yıldırımdan, belâdan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balığının adından bembeyaz kesilirmiş. İsa, günlerden bir gün, deniz kenarında gezinirken sandallarını büyük bir korkuyla bırakıp kaçan balıkçılar görmüş. "Ne oluyorsunuz?" diye sorunca balıkçılara; "Aman" demişler balıkçılar, "elâman! Elâman bu canavardan! Sandalımızı kırdı, arkadaşlarımızı parçaladı. Hepsinden kötüsü, balık tutamaz olduk, açlıktan kırılırız."

İsa, yalınayak, başı kabak, dülger balıklarının yüzlercesinin kaynaştığı denize doğru yürümüş. En kocamanını, uzun parmaklı elleriyle tutup sudan çıkarmış. İki elinin başparmağı arasında sımsıkı tutmuş, eğilmiş, kulağına bir şeyler söylemiş... O gün bu gündür dülger balığı, denizlerin görünüşü pek dehşetli, fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığıdır. Birçok yerlerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, testereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri vardır. Dülger balığı adı ona bunlardan ötürü takılmış olmalı. Bütün bu alat ü edevatın dört yanını, şeffaf naylondan diyebileceğimiz işlemeli bir zar çevirmiştir. Kuyruğa doğru bu incecik zar azıcık kalınlaşır, rengi koyulaşır, bir balık kuyruğunun biçimini alır. Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer kim bilir? Onun için dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur. Suyun yüzüne yamyassı serilir. Kocaman gözleriyle insana mahzun mahzun bakar durur. Sandala aldığınız zaman dakikalarca onun sesini işitirsiniz. Ya, sesini! Bir o, bir de kırlangıç balığı sandalda ölünceye kadar ikide bir feryada benzer, soluğa benzer acı bir ses çıkarır. İnce zardan ağzını bir kere ağlara vurmasın, küstüğünün resmidir dülger balığının.

Bir gün, balıkçı kahvesinin önündeki; yarısı kırmızı, yarısı beyaz çiçek açan akasyanın dalına asılmış bir dülger balığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamandı. Yalnız aletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları titreyip duruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu bir oyundu. Bir görünmez iç rüzgârının oyunuydu. Vücutta, görünüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli, eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikatte bir ölüm dansıydı. Sanki dülger balığının ruhu, rüzgâr rüzgâr, bu incecik zarlardan çıkıp gidiyordu; bir dirhem kalmamışçasına. Hani bazı yaz günleri hiç rüzgâr yokken, deniz üstünde bir meneviş peydahlanır. İşte böyle bir cazip titremeydi bu. İnsanın içini zevkle, saadetle dolduruyordu. Ancak, balığın ölmek üzere olduğu düşünülürse, bu titremenin anlamı hafifçe acıya yorulabilirdi.

Ama insan, yine de bu anlam'a almamağa çalışıyordu. Belki de bu, harikulâde tatlı bir ölümdür. Belki de balık, hâlâ suda, derinliklerde bulunduğunu sanıyordur. Karnı tok, sırtı pektir. Akşam olmuştur. Denizin dibinin kumları gıdıklayıcıdır. Altta, dişi yumurtaları, üstte erkek tohumları sallanıyor, sallanıyor, sallanıyordu. Vücudunu bir şehvet anı sarmıştır. Birdenbire dehşetli bir şey gördüm: Balık tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmağa, rengini atmağa, hem de beyaz kesilmeğe giden bir hal almağa başlamıştı. Acaba bana mı öyle geliyor? Sahiden rengini mi atıyor? demeğe, dikkatli bakmağa lüzum kalmadan, yanılmadığımı anladım. Kenarları süsleyen zarların oyunu çabuklaşmağa, balık da, git gide, saniyeden saniyeye pek belli bir halde beyazlaşmağa başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu, hepimizin bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu. Artık her şeyi anlamıştı.

Denizlerin dibi âlemi bitmişti.. Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak, ne karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülmek. Ne sabahları birdenbire, yukarılardan derinlere inen, serin aydınlıkta uyanıvermek, günün mavi ve yeşil oyunları içinde kuyruk oynatmak, habbeler çıkarmak, yüze doğru fırlamak. Ne yosunlara, canlı yosunlara yatmak, ne akıntılarla âletlerini yakamozlara takarak yıkanmak, yıkanmak vardı. Her şey bitmişti: Dülger balığının ölüm hali uzun sürüyor. Sanki balık su hava dediğimiz gaz suya alışmağa çalışmaktadır. Hani biraz dişini sıksa, alışması mümkündür gibime geldi. Bu iki saat süren ölüm halini, dört saate, dört saati sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı; dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.

Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gün, bayramlar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli, korkunç, çirkin ama, aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa'nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar halini bulacak. Bir kere suyumuza alışmağa görsün. Onu canavar haline getirmek için hiç bir fırsatı kaçırmayacağız.


Sait Faik Abasıyanık

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

BİLİYORUM ÇOK GEÇ OLDU

Ayak bileklerimden bir de tutup sözüm ona Ellerimle de duyarak basıyorum toprağa Deli deprenişlerin köpüğüyüm yoksa Ne hah yerleşip oturdum Ne bir ayak yeri eşeledim Ne bir dam aradım başımda Perişan toztoprak içinde eşyam Yanlardan Arkadan otların arasından Vahşi bir hayvan fırlıyor hatıramın sırtına Yerim ve yurdum belli değil Yeni atamdım aşkın tıpanlarına Neyin memuruyum ben nerdeyim Artıyor çizgi çizgi Fahrenayt ellidokuz atmışbir Eyvah hüzün bu Eyvah hüzün yine Çatıda alnımın Hüznüm ağam oldu eyvah Bir şey yap silkip at Çare ne – herneyse Titrek elime zor Çalkalanıyorsa bir yerde Ölüyorsa bir yerde Bağlantılarım tam otomatik Arzı mıyım ben Tırnak arlarına kıymık giren ellerin Hadi düşün beni İçim otursun aklım Durulsun diye Ankara gölü gören bir dağ Sisler ve katran Ruhum Bir iki yaşımda Aynı boyda çam ağaçları İki titrek ışık’ız Güneş altında iki insan gövdesi Bir gün yağmurlar Açlıklar perişan saçlar dudaklar Daima biraz fazlasıyla önünde Dalgakıranların Şunu da yaz bedeli olsu...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

BEYAZ CAMLAR

Beni bu sabah iri anla Taşıp Deli deli dağlardan inerek Şehirlerin düzüne otumuş bir sel gibi Yekpare bir suyum ben Kocaman sev Şikayetim gözlerimden kim Ayetlerden ayırdın Kimi vakit geldim sana Ama hüznüm döndü Baktım ki işgal gözlerin Bilirem aydınlık için Karanlık da gerekli Bazan var'ı Anlarsın yok ile Sevgilim Vazgeçilmez malzemem aletim İhtiyar cam bakıcısı Söyle nerde kaybuldu Bizi mi onları mı ayırırken tuttuğun yargı Bilmedin bile nasıl gelindi Birkaç yüz sene yollar Tırnak kadar plaka Programın yazıldığı Ucunda bir kılıç Sonra bir kılıç ucunda bir plaka Tırnak kadar büyüklüğü o kadar ince Programlanmış Ve Bunlar Gibi Terzide murdar kafa biçildi Silindir bir şapka      için yontulup Traşlandı Şimdi inSanSan aklını bileklerinde erit Gerdir yüreğinin kirişini Fakat beni bu sabah yakın anla Bakarsın kapkara ve kızıl hançereler arasında Sesim yeleleri parlar bir at Paslı dilini çarpan Sen ki şimdi hele Duayı erteledin Akşamı aradançıkardınsa bile Çocuğuna bakmadın U...

BENDEN KEDERİ,TASAYI VE HÜZNÜ GİDER EY RABBİM

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- namazdan sonra, sağ eliyle başlarını meshederler ve: " Kendisinden başka ilah bulunmayan Allah'ın adıyla. Rahman ve Rahîm ancak odur. Benden kederi, tasayı ve hüznü gider ey Rabbim ! " derlerdi.

KAYBOLAN ŞİİR / HAYRETLERİMİZ

İlim diye bağlansa boynun Secdeye gecikir alnın Konuşan dilin uzar Yalan olur gıybet yürür Elde asa giydi çarık De hangi günah beldesinde Alnını yere koydunsa bile Acep yakın mısın gaflet misin Say boynunu vuruyorlar Zebaniler bir takım Bir zaman böyle geçti Geldin sona, tıkandı nefes borun Bu son güneş bu ilk adım İkisi de malın hangisi kararın Bil tefekkür koruna düşsen Ödün kopmaz zalimden, dersin Allah daim Elin şakaklarında yangın Öyle fikret çatlasın başın Doğrul! belin iki kat yüzün solgun Sarılık değilsin mağlup mu oldun Toprak yer seni, etini kemiğini İman ancak, sığmaz ağzına çevirmez dili Sözde şehvet dilde şehvet Hani sükut tevazu uzlet Sen konuş şeytan mütebessim Nerde korku karar basiret Her sözün zarara Emri maruf nehyi münker bir de Allahı anmak müstesna Her haykıranın takıldın ardına Eğildin her rüzgarda İster misin makam rütbe ölümden sonra Allahı hakim bil diğerlerin mahkumun-aleyh Gitti haznedar Hazine kaldı (biz gibin) sarhoşlara Cahit Zarifoğlu 

AÑLADIM CEVRİÑE PĀYĀN U NİHĀYET YOḲDUR

I Añladım cevriñe pāyān u nihāyet yoḳdur  Bende de ẕerre ḳadar ṣabra liyāḳat yoḳdur II Kıldıġın gün nigehiñ āfet-i dı n ü ̇̄ ı mān ̇̄ Kākülüñ eyledi kālā-yı şuʻūrum tālān  Ḥālime ṣoñra cihān ḫalḳını etdiñ ḫandān Ne o fitne ne bu bı ̇̄-gāne teġafül el-ān Bu tecāhüllere hep şimdi nedir bā’is̠olan Bir gün ġarażıñ ḳatlim ise ḳıl fermān Niçe bir ‘āşık-ı nā-çāra bu kec-ṭavr u edā Merḥamet ḳanda be-hey ḫusrev-i iḳlı ṁ̄ -i cefā III Ġam-ı ‘aşḳıñla beni ‘āleme rüsvā etdiñ ‘Aḳl u nāmūsumu temkı nimi yaġma etdiñ ̇̄ Aşḳ nāmında bir āşüfteye hem-pā etdiñ Reh-i kūyuñ şaşırıp bādiye-peymā etdiñ Sūziş-i cānı dönüp nār-ı tecallā etdiñ  Ṣubḥ-ı vaṣlı şeb-i hicrānda ı mā etdiñ ̇̄ “Len-terānı ”̇̄yle edip ṣoñra yine ‘atf-ı ḫitāb  Eylediñ ‘āşıḳı biñ nāz ile zār u bı ̇̄-tāb IV Öyle mest-i elem oldum ki şu‘ūrum yoḳdur  Neylesem ẕerre ḳadar şevḳ ü sürūrum yoḳdur Zülf-i dildār hevāsıyle ḫużūrum yoḳdur Baña luṭf eyle deyü ḳudret-i zūrum yoḳdur Gerçi icrā-yı şikāyetde ḳuṣūrum yoḳdur ...

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

Çocuğun Ölümü

alev sarısı rüyalar içindeyim koymayan ellerimi gecelerden yana pul pul dönüyor şekiller pul pul şekiller... uçan uçana alışmak ister toprağa sükana sallama beni sallama beşik yavru kuşlar tomurcuklar için buncağız mı sürer misafirlik esmer aydınlığında ağır bir akşamüstünün gözlerim meyveler almış rengini dudağımın söyleyin söyleyin gülebilir miyim uyutmaz beni ninniler şimdi ve gürültüler uyandırmaz her şey sessiz her şey dümdüz olsa ne gezer saçlarım hala asi, hala yaramaz giderim gitmesine lakin oyuncaklarım kimin olacak beş vakit tuttuğu anneciğimin kollarım kimin, parmaklarım kimin olacak Gülten Akın

Güvenli Bölge

MART 2012 Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize. Olvido Heykel günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere Ayrılık Sevdaya Dahil Gözlüklü Şiir Yarın Güzeldir Fulyaların mevsimi geldi geçiyor En çok, gözlerinden korkuyorum senin.. Bir Nokta Hem Hiç Hem Dünya Gercekten diyaloglar Ah Fulya Resulullahla Benim Aramdaki Farklar Taş Parçaları Bahçeye Acıyorum O Kara Kırlangıçlar Dönecek Yine Seninle Kundakladım Sensizliğimi Alengirli Şiir yazma.. o zaman bekliyor insan Ağaran Bir Suyum Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım Satranç Dersleri Yenilgi anne beni merak et kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK... Unutmak Azize Açıkla beni kardeşim Sormuyorsun ama iyi değilim ben Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi Gitme demiyorum, hobi olarak gene git Ayrılık Nargile Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları Merak Kediyi Öldürür Yedi Beyaz Güvercin Sen türkü yak ben mermi Yaşamak Son Bir Kez Uyku Kardeşim - Fikret Kızılok Hiç Sevmedim (Neslihan)...