Ana içeriğe atla

Kayısı bahçelerine gökdelen diken uzaylılar var aramızda!

Gündelik hayatımızı, aksayan bütün yönleri ile, güzellikleri ve bakteri üreten tarafları ile konuşmamız gerekiyor.

Gündelik hayatımızı bugün mekan üzerinden konuşalım.

Son yıllarda AK Partili yetkililerin, yatay şehirler inşa edeceğiz söylemi de bize yol açsın.

Mekana dair kafa karışıklığını Tanzimat modernleşmesi ile başlatabiliriz.

Tanzimat modernleşmesi yeni bir zamana girişin eşiğidir ve daima zamanın yenileşmesi mekânsal yenilikleri de peşi sıra sürükler.

Tanzimat modernleşmesinde Müslüman saati mahallede kalmıştı, mahalle terk edilip apartman dairelerine yerleşilirken dahil olunan zaman alafranga saat idi.

Şimdi bunları hangi zamanda konuşuyoruz?

Türkiye insanı bir gayret apartmanları da mahalle iklimine çevirdikten sonra, mahalleden kaçmak isteyenler için rezidansların inşa edildiği, ufuk çizgisinin site sakini olmak üzerinden çekildiği bir zamanda konuşuyoruz.

Zaman, salt alafranga zaman değil artık aynı zamanda dijital.

Tanzimat'tan bu yana ne istediğimizi hiç bilmedik.

Mevcut olanı istemiyorduk. Muhayyelin peşindeydik, ne ki hayal ettiğimizin peşi sıra nelere maruz kalacağımıza dair ufacık bir tefekkür bahsinden, kendimizi her defasında özgür kılmayı başardık.

Konuyu Tanzimat'tan başlatınca bu güne gelemeyeceğimi zannettiniz.

Hayır derhal bu güne geleceğim.
Hatta her konuyu İstanbul üzerinden tartışma alışkanlığını da bir kenara bırakıp, mesela Malatya üzerinden iz sürmeye çalışacağım.

Konumuz, Malatya'yı Malatya yapan kayısı bahçelerinin imha edilip yerlerine Tokivari binaların dikilmesi.

Bir kaç ay önce Malatya'da idim. Bizi gezdiren rehberimiz şimdi üzerinde onar katlı Tokivari binaların olduğu evleri göstererek, Buralar hep kayısı bahçesi idi dedi, ciğerini yakan ah eşliğinde.
Yerinde yellerin değil, evlerin estiği eski kayısı bahçelerini hatıralarıyla yad eden mihmandarımız, bu toprağı müteahhitlere satan 'köylü'lere verip veriştiriyordu.

BİR DAKİKA!

Köylünün kayısısı para etmeyecek. Köylü orada kayısı üretmeye devam edecek. Üzerindeki toprak bire bin veren bir verimlilikte olacak, ama orada yaşayan insanların ayaklarına gelen nimeti teperek, eskisi gibi yaşamaya devam etmelerini bekleyeceğiz.

Kim bekliyor bunu?
Hepimiz!
Olana bitene nostaljik hüzün ile bakan ah ah buralar bir zamanlar hep bostandı diye cümleye başlayan herkes ...
Buralar hep bostan iken sen neredeydin? Ne yapıyordun? Şimdi ne yapıyorsun?
Malatyalı mihmandarımız üzerinden anlatmaya devam edeyim konunun ateşli kısmını.

Mihmandarımız nostaljik bir hüzünle anlatıyor kayısı bahçelerinin baharlarını ve kayısı çiçeklerinin rayihasını. Buralardan geçmeye kıyamazdınız diyor sonra başlıyor toprağını satanlara söylenmeye. O böyle söylenirken nihayet karşımıza bir kayısı bahçesi çıktı. Kocaman bir tarla düşünün. Tarlanın içinde gecekondu şeklinde bir iki ev.
İşte zurnanın zırt dediği yer burası.

Hepimiz güzel, daha güzel, en güzel evlere çıkmak için çaba sarf edeceğiz. Her üç yılda bir yeni bir ev almanın hayalini kuracağız. Nihayet rüyalarımız gerçekleşti diye taşındığımız ev, reklam filmlerine, dizi filmlerin ev sahnelerine sadece üç beş yıl dayanacak yuvamızı hızla 'yer' e dönüştürüp, yeni bir konut reklamının peşi sıra sürükleneceğiz. O reklamlarda çocuklar kullanılacak mesela hiç ses etmeyeceğiz. AMA! Birilerinin, bir yerlerde, bizim çocukluğumuzdaki gibi tevazu içinde mutmain bir kalp ile yaşıyor olmasını umacağız.

Kura çektik bize dünyalık diğerlerine ahiret bilinci çıktı diye bir 'iş bölümü/hayat taksimi yapacağız.

Nereden? Başkalarının yapacağı fedakarlık üzerinden.

Nitekim rehberimiz gün boyu devam eden konuşmalarımızın bir yerinde şehir dışında okuyan çocuklarından bahsettikten sonra eşi ile kendisine 220 metre kare evin büyük geldiğini, bir önceki konuşmalarından bağımsız olarak söyleyiverdi.

Yanlış anlaşılmasın Malatya'nın sokak ve caddelerini bizim için aşina kılan, mihmandarlık yapan beyefendiyi eleştirmek için yazmıyorum bu satırları. Sadece bir örnek üzerinden kafa karışıklığımızı daha net olarak görebileceğim için onun söylemini merkeze alıyorum.

Bu kafa karışıklığı her birimizde, başka bir sahnenin ışıltısı altında görünürlük kazanıyor. Nitekim bu satırların yazarının dahi kendini suçüstü yakalamışlığı çoktur.

Meselenin bireylerde tecelli eden kısmı böyle.

Gelelim Hükümet politikaları bahsindeki görüntüsüne...

AK Partili yöneticiler her vesile ile yatay şehirler kurmaktan bahsediyorlar. İyi de bu dikey şehirleri on yıldır kim kurdu?

Anadolu'nun en verimli ovalarına hücüm tankı gibi hizalanmış bu binaları kim dikti?

TOKİ bir başarı hikayesi olarak başımızın üstünde idi! TOKİ hakkında eleştiri cümlesi kurmaya kalkan cümlesini kuramaz oluyordu da, sonra ne oldu!

Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Ömer Çelik Kültür Bakanlığının kültür politikası olmaması gerektiğine inandığını söyledi. Çalıştaya katılan Sayın Mehmet Doğan Kültür politikasının olmadığını söylemek de bir kültür politikasıdır dedi.

Kültür Bakanlığının 'müdahaleci' bir tavrının olmaması gerektiğine canı gönülden inananlardanım. Lakin tarihi mekanları, şehirlerin kendine mahsus dokusunu korumak Kültür Bakanlığı'nın en birincil görevidir.

Yazıya Malatya örneğinden başladığımıza göre oradan bitirelim. İnsanların onca zor hayat şartları içinde yaşarken ve müteahhitler onlara milyonlarca lira teklif ederken, onların bu tekliflere kayıtsız kalarak sırf aramızdan bazılarının nostajik duygularına eşlik etsin diye o mekanların başında bekçi niyetine dikilmesini bekleyemeyiz.
Ya ne yapacağız?
Malatya'da kayısı bahçelerine, başka şehirlerde oraya özgü mekanlara, müteahhitlerden önce sahip çıkıp o dokuyu korumak üzere, yerel yönetimler ile Kültür Bakanlığı'nın iş birliği ile gerçekleştireceği mekan politikalarına ihtiyacımız var.

Kültürün bir yüzü bireye bakar, bir yüzü politika üretenlere.

Velhasıl kimse bu top eskidi diye ötekinin çöplüğüne atmasın. Bu topu eskiten kimimizin ayakları, kimimizin gözleri.

Fatma Barbarosoğlu

                                                 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

SEVİNÇLER BİZİMLE GELMEZ

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi  Hepsi ardımızda kalır. Kimi sevinçler daha yüksektir  Ne zaman başımızı çevirsek  Eski siyah beyaz bir film gibi titrek, Geçmiş günlerin doruklarında  Bir anıt misali görünür.  Sevaplar, yol arkadaşlarımız  Hayat yolunda yan yana yürürüz  Vicdan azapları başımızın belası,  Çıkış kapısı yolunda bu âlemin  Bizden hızlı yürürler önümüzde;  Ölüm kapısına bizden önce varır,  Alaycı bir bakışla beklerler bizi...  Ne sevinçler, ne kitaplar  Yanımızda sadece  Sevaplarla azaplar. Hüsrev Hatemi 

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

DERTLİ YILLAR

I Demiryolu kenarı, o ahşap evde  Oturduk bir süre ve bundan böyle  Hayat uzayıp gidecek gibiydi  Demiryolu misali önümüzde.  Neydi o garın adı, sen girdin...  Kapısına dayanmıştım yağmurda  Sen içeride, terk edilmiş, boş  Korkunç ve ürpertici vitraylı  Paslanmış raylı garda kaldın. Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim  Burda biraz vakfe mümkün mü beyim? Güzel de olsa güz hüzünlüdür;  Haydi bu sararmış tomarı sar da,  Beni en dertli yırlarla çağır.  Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır. II İnceldi keder, inceldi inceldi...  Geçti iğnesine günlerin  Ve oyasını işledi kalbimize.  Tez silindi tezhibi, laciverdi,  Sevincin, neşenin, bahtın  Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey, Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın? III Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş?  Bana bir yaklaşan var sen giderken...  Bana dönük olmalı gözlerin,  Uzaklaş ama yine bana dönük...  En sönük ışık bile fazla artık. Ardımda ...

Sen kalbi kırıkların Rabbisin Yani önce, en çok benim

Terk ettim aklımı, her yerde kalbim vardı! Engin Turgut Kalbim sırrını buldu, manalandı hayatım. Felix Arvers Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı. Soldu, günden güne sessiz, soldu! Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!” Tâ içindendi gelen hıçkırığı, Kalbinin vardı derin bir kırığı. Yahya Kemal Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum. Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!.. Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum. Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!.. Çisel Onat Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali; Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi, Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden. Sylvia Plath duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç dokunmuyorsun bana sen gibi bir şimşek çakıyor tam kalbime düşüyor yıldırımı ben gidiyorum Özdemi...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

ÇÜNKÜ ER YA DA GEÇ ALIR AŞK ÖCÜNÜ KENDİSİNDEN

199  Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili  Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya  Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını  Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka  Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını,  Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da,  Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi  Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı. 200 Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler  Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman,  Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır  Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten  Ve sonunda para tutkusu onları satın alır  Bir evlilikte - nedir ki geriye kalan?  Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra  Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda. 201 Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine  Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi,  Kimi kaçar...