Ana içeriğe atla

Hüzün Eşliğinde Akşam Şiirleri

HÜZÜN EŞLİĞİNDE AKŞAM ŞİİRLERİ
Mustafa DURAK


çöktü akşam, üstümüze yıkıldı;
vakittir, artık perdeyi indir!
atılacak eşyayım, öyle yığıldım,
ve bildim ki insan hüzün içindir... (akşam ve hançer)


Bu yazıda Hilmi Yavuz'un Akşam Şiirleri akşam izleği çerçevesinde ele alınacaktır. Yani bu izleksel bir çalışma. Ancak akşam izleği tek başına ayrışabilir bir izlek gibi gelmedi bana. Akşamın farklı gönderilenleri var ama asıl beraberliğini, hatta kaynaşıklığını sürdürdüğü izlek hüzün. Akşam ve hüzün, söz konusu şiirlerin ruhunu oluşturan iki izlek. Birbirleriyle iç içe geçmiş, birbirleriyle bütünleşmiş iki izlek. Hüzün, akşam izleğinin peşini bırakmıyor. Birbirlerine öyle geçirilmişler ki hangisi asıl, hangisi gölge kesinlemek zor.


HÜZÜN:


Hilmi Yavuz Akşam Şiirlerinde çocukluğuna dönüyor. Ya da hiç içinden çıkmadığı çocukluğa. Kitabın ilk şiirine baktığımızda, çocukluğundan kalan eski resimlerin, yıkık bir konak, odalara inen bulutlar, yazlar ve türkü aşklar olarak görüyoruz.
İlk şiirdeki "zaman iyice alçaldı", "aşklar görünür oldular" ifadelerine bakıp zamanın alçalmasını iki türlü okuyabiliyorum: zaman önceden daha yüksekti ve bir engeldi, görmek için, anlamak için bir engel. Ya da zaman önceden daha değerli olan şeyler içerirken, şimdi artık eski değerini yitirdi, "alçak"laştı. "Alçaldı"yı "alçaklaştı"ya dönüştürürken, "alçak"ın iki anlamını birden işletiyorum. Böylece ilk yorumda kişiye bağlı bir gelişme: anlayışının, değerlendirmesinin gelişmesi belirirken, ikincisinde ben dışı insanlar için bir sıradanlaşma anlamı ortaya çıkmaktadır. Çocuk, eski zamanları imrenerek yad ediyor. Bu, ister istemez bizde eski zamanlar ile yeni zamanları ya da geçmiş ile şimdiyi karşı karşıya getiriyor. Bir karşılaştırmanın ardından eskinin yaşantısını arayan, şimdiden hoşnut olmayan belki de olamayan bir çocuk bu, sonucunu çıkarıyoruz. Çocuğun mutsuz olduğunu görüyoruz. Eski ile yeniye ait ortam ve/ya da olanakların farklılığına ya da daha doğrusu eskiye takılı kalmış, eskiden çıkamayan dolayısıyla çocukluğundan, çocukluk çevresinden, o çevrenin kendisine gösterdiği ilgiden, o çevrenin bireyleri arasındaki - buna kendisi de dahil- ilişkiden çıkamayan bir kişilikle karşı karşıyayız diyebiliyoruz.
Bu şiirde "hüzün" önemli bir izlek. Ben ve başkası (eski ortamdakiler) için zaman, yakınlarını yitirmek demek, dolayısıyla hep yeni hüzünler doğruran bir kavram zaman.

kimbilir ne kadar hüzünlü artık,
bir odadan ötekine geçmek bile... (annem ve akşam)


ev içleri dâimâ hüzünlü olur;
öyleyse o ev içlerinden biriyim... (akşam ve balkon)

Akşamlar bir umuda açılmıyor, eskinin üstüne, önceden varolanların üstüne bir örtü gibi ama yok edici bir örtü gibi örtülüyor. İnsanlar akşamın karanlıklarını bir yas giysisi gibi örtünüyorlar, hüzün bundan kaynaklanıyor. Hüzün bu yüzden onların varlıklarının bir parçası oluyor.

akşamlar bir su gibi aktı kalbine,
âh, birer birer... (akşam ve maden)


öylece durur muyduk, ikimiz gibi?
dâimâ birlikte olurduk hüzünlerde...(akşam ve sen ve ben)


bir yerde 'muttasıl kanar' o güller;
dağ dağ yarama basar akşamı... (akşam ve hançer)

Hüzün; akşamlardan kalan, akşamlarla biriken, akşamlarla hissedilen bir duygudur. Akşamla hüznün içiçeliği birbirlerine dönüşebilmelerinden, birbirlerinin yerini almalarından kaynaklanır. Ve ben, akşama yöneldiğinde hüzne yönelir. Akşam kendini yazmak, kendini kanatmak olur.

akşam yazmaktır kendi kalbine,
dâimâ o yoksul sardunyaları; (akşam ve yazmak)


hiçbir yere gitmek olmamalıdır;
otur da akşamı kendine çevir... (akşam ve kalbim)


mevsimidir,
kendi hüznüme döndüm...(akşam ve kandil)

Ve hüzünle öylesine içli dışlı olmuştur ki, hüzün artık ben'in bir parçasıdır. Ama kendi duyumsadığı hüzün ile başkalarının, özellikle şimdilerdeki başkalarının duyumsadığı hüzün aynı şey değildir. Eskiden elinde kalan hüzün, eskinin hüznü bambaşkadır. Ben, bu hüznün peşindedir. Belki de daha doğrusu hep kendine ait olanın, kendisiyle bütünleştirdiği, bütünleşmiş saydığı şeylerin ardındadır. Çevresinde yabancı istemez. Yalnızca alışık olduğuna yer vardır. Kendisine ilgi gösterenlere yer vardır.

kimbilir ne anlama geliyor artık,
şu eskiden 'hüzün' dediğimiz şey? (akşam ve sen ve ben)


kar yağar, hüzün bile yok... ve nerdesiniz, 
âh, evet nerdesiniz, yoksaydıklarım? (akşam ve Doluluk)


tuhaf bir çocuksun, hüzün sahibi... (akşam ve Nurusiyah)


yüzüme bak, hüzüne bakmış olursun! (akşam ve lavinia)


VE AKŞAM:


Akşam Şiirleri'nde Akşamın Anlamları:


Akşam izleğini ele aldığımda akşam teriminin çok farklı anlamlarda kullanıldığını gördüm. Hilmi Yavuz, şiirini az sözcükle, sözcüklerin anlamsal, imgesel yanlarını işleyerek örüyor.
*Şiirleyen ben dünyasında akşam bir süstür:


Akşam (bazan) sen ve ben için, hem de kendi varlıklarından derledikleri çiçekler gibidir. Bu, akşamın bahçeleştiği, bahçeleştirildiği dönemdir. Sen'in kimliği net değildir. Şiirlerde sen, genellikle sevgilidir. Ancak burada aynı şeyi kesinlikle söyleyemiyoruz. Bahçedeki çiçekle tomurcuğu arasında bir yerlerdedir sen ve ben. Bu, zaman açısından okunduğunda genciz: ne tomurcukuz, ne de çiçek, olarak yani ömrün baharında seven sen ve ben olarak (ya da birlikte büyüyen ama farklı yaşlarda iki kişi olarak okunabileceği gibi bir de, olasılık olarak bile olsa, bir ana oğul gibi) okunabilir. Böyle bakıldığında yalnızca akşam değil, sen ve ben de dünyanın süsleri.

akşam annemle aramda 
bir süs (akşam ve kandil)


sen ve bahçe, ben ve bahçe, sen ve ben:
akşamlar derlerdik her ikimizden... (akşam ve sen ve ben)

Akşamın süs olması, başkaca çiçek gibi olması, önemli imgesel bir bakıştır. Umutsuz aşklarda herkes kendine göre, kendi içinde birer bahçedir.
*Akşam zamandır, zamansal bir parçadır.


Elbette akşam zamandır denilecektir. Bu doğal. Ama Akşam Şiirleri'nde akşam, zamansal bir gerçeklik, bir sorun değildir. Akşamın; zaman, zamanın bir parçası oluşu onun görünüşlerinden biridir. Ancak akşamın zaman oluşu gündelik dildeki zamansal akşam gibi değil.
kadınlar akşamla gelirler, kuytu
bir yağmur sonrasıyla dudaklarında; (akşam ve kadınlar)
Örneğinde gündelik dildeki kullanım söz konusu iken, aşağıdaki örnekte akşamın ardarda gelişi ile dünyanın dönmesi arasında bir ilişki kurulmuş. Böylece zaman kavramından kopmadan zamanla ilgili imgesel bakış genişletilmiş:
ay uluyor, kurt ışıdı, tersine
dönüyor dönmesine, akşam ve Dünya...(akşam ve lavinia)
Başka bir görünüşte akşam, zaman denilen karanlıktır. Zaman ile akşam birbirinin yerine geçer. Herkes'in başkalaştığı bir dünyada akşam de devingendir. Durduğu yerde durmaz. Ama onun yerinde durmayışı başkalaşıyor anlamına gelmez. Akşam(lar) yolcular için yolun bir bölümüdür.
Yol ve zaman terimleri de birbiri yerine kullanılır:
herkes öteki gibi duruyor... akşam
da durduğu yerde durmuyor artık;
yolcu yolu kuşatıyor durmadan;
kapanıyor 'Zaman' denen karanlık... (akşam ve Doluluk)
Başka bir şiirsel örnekte yolun/zamanın yerini, "günler" alır. Ve bu kez karanlık, yitmeye bağlı bilinmezler dünyasıyla birlikte anılır, birlikte işlenir.
günlerin madeninde Gayb ve Karanlık...
güneşler güneşlerin içine girer;
akşamda kobalttır, kadında kükürt,
aşklarda demir,
âh, birer birer... (akşam ve maden)
Zaman kavramı nasıl bir çok terimle birleşebilirse, -bu belki Hilmi Yavuz şiirinin önemli bir yanı: terimleri birleştirmek ve ayırmak- başka kavramlara da açılabilir. Aşağıdaki örnekte elmas sözcüğünü ilk yorumda zaman diye okuyorum. Zaman hem keskindir bir hançer gibi, hem de ışıltılarıyla iki şeyi değerli kılar, gösterir: yazları ve akşamı.
hançerinden yazları akıtan elmas,
ince tozlarıyla bezer akşamı; (akşam ve hançer)
Elması, aynı zamanda da "sevilen" olarak okumak istiyorum. Hem yazları armağan eden, hem de akşamı süsleyen sevgili.
*akşam uzamsaldır:


Şiirleyen ben, akşamı uzamsallaştırır.
soldu annem, solarken goblen ve tülbent;
ve akşamın ucuna doğru yolculuk... (annem ve akşam)
Yolculuk, akşamın ucuna olduğuna göre, akşam nesneleşmiştir. Nesneleşen her şeyin bir konumu ve o konum içindeki varlığı nedeniyle, kendi uzamsallığı söz konusudur. Bu örnekte akşamın ucu ömrün bitimini işaret ediyor, dolayısıyla uzamsallaşan bir zaman, akşam.
*akşam bir kişidir, eyleyendir:


Akşam; zamansal ve uzamsal olmakla kalmaz, kişileştirilir, hatta eylemlerde bulunur:
ağacı ben açtım, nehri ben örttüm;
sandığa kaldırdığım şu son yaz var ya,
işte onu aldım, akşama gittim:
'varolmak bu!..' dedi, dedim: 'hangisi?'
dedi: ' şu az ötedeki sardunya...' (akşam ve lavinia)
Bu örnekte akşamın kişileştiğini net olarak söyleyebiliyoruz. Ama ikinci kişi konumundaki akşamınki nasıl bir kimlik? Nesneleştirilmiş, kişileştirilmiş bir varlığın adı mı akşam, yoksa iç-ben mi? Yani ben ile akşam arasındaki ilişki onları birbirine benzemeye, ayrı ama aynı zamanda bir olana mı götürmüş? Aşağıdaki örneklerde akşamın; uysallığı, "biraz düşkün"lüğü -burada düşkünlükte, yoksulluk giderek yoksunluk aynı zamanda bir şeyin, bir kişinin üzerine düşen anlamlarını birden buluyorum-, kadınlar tarafından aldatılmışlığı dikkate alınırsa akşamı öne sürerek bir şeylerden, birilerinden yakınma söz konusu edilebilir.
akşam 
uysaldır, boynunu bükerek gelir ( akşam ve vedâ)


akşamlar biraz düşkün; yollar, kanayan yollar... (akşam ve vedâ)


her yer ışıkla dolar, yüzler belirir
kadınlar akşamı aldattığında... (akşam ve kadınlar)


*
bir kapı açıldı, ansızın, baktık:
akşam!.. kimse benzemez oldu kendine; (annem ve akşam)


akşam kayboldu balkonda; -iyi!
bense sanki odalarda gibiyim; (akşam ve balkon)


balkonu nasıl da kaybetti akşam! (akşam ve balkon)
Akşam; kapıyı açan, balkonda kaybolan, balkonu kaybeden bir eyleyendir. Akşam bir şeyler yapma erkine sahiptir. Şiirleyen ben, akşamla öylesine içli dışlı olur ki artık o soyut gönderilenli bir şey değil seslendiği, söyleştiği bir şeydir. Kişileştirilmiştir. Değiştiren bir kişidir. Ama bu değişiklik yalnızca ışıksızlık nedeniyle görüntüde oluşan bir değişiklik değil aynı zamanda ömür tüketen, kişilerin gerçek görüntülerini değiştiren bir şeydir. Ancak akşam tek bir kişilikte kalmaz. akşam konuşandır, söz söyleyendir.
susmak! akşamın sözüne kadar; (akşam ve vera)


*akşam bir dildir:


Akşam konuşan kişi olmakla kalmaz, sözün, dilin kendisi olur:
yavaş yürüyor oda, yavaş duruyor şehir;
akşamlara bir türlü dönmüyor dilim;
hüznü çoktan geçtim, belki de ölüm,
bir is gibi duvarlarda birikir... (akşam ve mühür)
Ama ben'in bir türlü uzlaşamadığı, alışamadığı, kullanamadığı bir dildir bu. Bu belki de yaşamsal olanla: başkasıyla, sevgiliyle barışık olamamak diye anlaşılmalı.
*akşam hiçliktir:


Başkasıyla, varolan dünya ile barışık olmayınca dünya, yani akşam bir hiçlik olacak, boş olacaktır. Bu noktada Hilmi Yavuz'un akşamlarla kurduğu anlamsal bağlarda, akşam gerçeğinin özelliklerinden sapma olmadığını ama Hilmi Yavuz'un onunla, söz dizimsel ve anlamsal kanallarda okuru başka anlamsal yönlere çekmeğe çalıştığını söylemeliyim.
o konakta herkes, büyük aile,
koştururdu, yazlar sanki bir sara
nöbeti gibi yaşanır, bir çırpınıştır
çocukluk, orada, boş akşamlara... (akşam ve çocuk)
Her ne kadar burada yalnızca çocukluğu anmış olsa da şiirlerinin bütününde tüm yaşamı sara nöbetine, çırpınışa benzetiyor. Akşam için çırpınıyor. Akşama ulaşmak için. Ama akşamın gelmesiyle elde edilen bir şey yok. Akşamlar boş.
çiçekler ansızın soluyor;
akşam boşlukla doluyor... derken
bir ürkü! (akşam ve yelken)


* akşam olumsuz duygular uyandırır:


Akşam, suskunlukları çağırır, çoğaltır. Ben, sustuğu yerde kaybolur. Bu kaybolma benin sözle varolması ya da kendi kabuğuna çekilerek, kendini dış dünyaya kapatması olabilir.
sustum, her sustuğum yerdeki kaybolmalar
çağırır akşamı... (akşam ve vedâ)
Burada kaybolmaların akşamı çağırması, benin dış dünyayı görmemesi, dış dünyanın da onu görmediğini düşünmesini akla getiriyor. Yani akşam, karanlıklar olarak düşünülebilir. Ben, kendi iç aydınlığına çekilince dış dünya kararır. Ancak bu dizeler, "akşam ve veda" şiirinden alındığına göre akşam, ölüm anlamına da alınabilir.
Akşam, korku nesnesidir: Çocuk, benin iç dünyadaki gelişmemiş, dondurulmuş, büyümemiş hali, dış dünyanın bir parçası olan akşamdan, her yeri alacakaranlık, her yeri gurbet yapan akşamdan bile ürküyor. Buradaki "bile" sözcüğü akşamın aslında korkulmaması gereken bir gerçeklik olduğunu kabule götürüyor.
âh, akşamdan bile ürküyor çocuk;
her yer alaca karanlık gurbet; (annem ve akşam)
Akşamı soyutlayan da akşamı soyup olduğu gibi görmeğe çalışan da ben.
sen neysen o kadarsın, ey akşam! (annem ve akşam)
Ancak akşam; onun için, bir korku nesnesi; onun sularını yaran, onu parçalayan yırtıcı, hoyrat bir varlık olmayı bilinçaltında hep sürdürüyor. Ve bu durum ona öylesine acı veriyor. Gemilerin sularda akmasını bir de sular yönünden, yalnızca kendi varlığıyla kalmak isteyen, başkasına katlanamayan sular açısından değerlendiriyor ve onları, kendi sularını yara yara ilerleyen gemilerden ürkmüş olarak hayal ediyor. Bu imgelemsel benzetme kendiyle sular arasında kuruluyor. Sular nasıl gemiyi ayakta tutuyorsa, akşam da ben'in gövdesinden doğuyor. Yani onunla varlık kazanıyor.
ürktüydü sular gemilerden;
yırtıcı akşamlar oluyor;
dağılmış binlerce yerinden,
akşam gövdemden doğuyor, ay, ay...
kendiyle doluyor, doluyor,
bir yelken! (akşam ve yelken)
Ben de akşamın doğuşundan acılar duyuyor. Ancak buradaki benzerliği bulgulamakla yetinmemeliyiz. Zira ben'in gövdesinden doğan akşam, giderek dolan bir yelken olan akşam, ben'in acı çekerek imgeleminde canlandırdığı, çeşitli anlamsal görünüşler kazandırdığı akşamdır. Bir adım daha atılırsa ben'in yarattığı akşam imgesiyle, sularında yüzdürdüğü akşam imgesi onun şirinin bir parçası olarak alınırsa şiirleyen ben'in kurduğu eğretilemenin ufuk genişliği de ortaya konmuş olur.
* akşam sarhoş edicidir:


akşam, yaşlı ruhlardaki esrime!.. (akşam ve Nurusiyah)
Akşamın, yaşlı ruhlarda bir esrime oluşu, akşamın yaşlı ruhlara çağrışım kapılarını açmasıyla olabilir. Bunu da doğrusu ikili değerlendiriyorum: yaşlı ruhların gençlik günlerine dönmesi, bir de yine çağrışımlar, imgelem yardımıyla oluşturulan şiirsel esrik dünya.
* akşam yaratıcılık getirir:


Hilmi Yavuz bir terimin anlamsal skalasında bir uçtan bir uca gezindiği için akşam da hem coşturan hem de uysal, boynunu büküveren, kolayca teslim olandır. Akşam, çocuk gibidir; akşam, kadın gibidir. Çocuk gibidir: düşler alemine çeker, düşler alemi onunla vardır. Kadın gibidir: coşturur, yazdırır, üretken kılar, şiirler yazdırır.
akşam 
uysaldır, boynunu bükerek gelir
ve teslim olur bana, şiirler, elvedâlar... ( akşam ve vedâ)
Akşamın şiirler esinlemesi ile elvedalar esinlemesi anlaşılır. Ölüm korkusu yaşama arzusunu kamçılıyor, azdırıyor denilebilir. Dolayısıyla akşamı, ben'i yaşam ile ölüm arasında götürüp getiren, ve izlendiği gibi üzerinde pek çok anlamın sınandığı, üzerine insansıl görüntülerin bindirildiği iyice işlenmiş bir sözcük, bizi anlamsal ve çağrışımsal alanlara açan bir gönderen olarak buluyoruz bu şiirlerde.
yol tenhâ, ilerde fenerler sönük;
durma, akşamı kuşat ey Keder!.. (akşam ve Swann)


Mustafa Durak
Akatalpa sayı 5

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

SEVİNÇLER BİZİMLE GELMEZ

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi  Hepsi ardımızda kalır. Kimi sevinçler daha yüksektir  Ne zaman başımızı çevirsek  Eski siyah beyaz bir film gibi titrek, Geçmiş günlerin doruklarında  Bir anıt misali görünür.  Sevaplar, yol arkadaşlarımız  Hayat yolunda yan yana yürürüz  Vicdan azapları başımızın belası,  Çıkış kapısı yolunda bu âlemin  Bizden hızlı yürürler önümüzde;  Ölüm kapısına bizden önce varır,  Alaycı bir bakışla beklerler bizi...  Ne sevinçler, ne kitaplar  Yanımızda sadece  Sevaplarla azaplar. Hüsrev Hatemi 

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

DERTLİ YILLAR

I Demiryolu kenarı, o ahşap evde  Oturduk bir süre ve bundan böyle  Hayat uzayıp gidecek gibiydi  Demiryolu misali önümüzde.  Neydi o garın adı, sen girdin...  Kapısına dayanmıştım yağmurda  Sen içeride, terk edilmiş, boş  Korkunç ve ürpertici vitraylı  Paslanmış raylı garda kaldın. Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim  Burda biraz vakfe mümkün mü beyim? Güzel de olsa güz hüzünlüdür;  Haydi bu sararmış tomarı sar da,  Beni en dertli yırlarla çağır.  Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır. II İnceldi keder, inceldi inceldi...  Geçti iğnesine günlerin  Ve oyasını işledi kalbimize.  Tez silindi tezhibi, laciverdi,  Sevincin, neşenin, bahtın  Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey, Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın? III Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş?  Bana bir yaklaşan var sen giderken...  Bana dönük olmalı gözlerin,  Uzaklaş ama yine bana dönük...  En sönük ışık bile fazla artık. Ardımda ...

Sen kalbi kırıkların Rabbisin Yani önce, en çok benim

Terk ettim aklımı, her yerde kalbim vardı! Engin Turgut Kalbim sırrını buldu, manalandı hayatım. Felix Arvers Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı. Soldu, günden güne sessiz, soldu! Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!” Tâ içindendi gelen hıçkırığı, Kalbinin vardı derin bir kırığı. Yahya Kemal Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum. Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!.. Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum. Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!.. Çisel Onat Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali; Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi, Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden. Sylvia Plath duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç dokunmuyorsun bana sen gibi bir şimşek çakıyor tam kalbime düşüyor yıldırımı ben gidiyorum Özdemi...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

ÇÜNKÜ ER YA DA GEÇ ALIR AŞK ÖCÜNÜ KENDİSİNDEN

199  Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili  Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya  Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını  Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka  Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını,  Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da,  Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi  Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı. 200 Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler  Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman,  Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır  Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten  Ve sonunda para tutkusu onları satın alır  Bir evlilikte - nedir ki geriye kalan?  Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra  Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda. 201 Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine  Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi,  Kimi kaçar...