Ana içeriğe atla

Hüzün Eşliğinde Akşam Şiirleri

HÜZÜN EŞLİĞİNDE AKŞAM ŞİİRLERİ
Mustafa DURAK


çöktü akşam, üstümüze yıkıldı;
vakittir, artık perdeyi indir!
atılacak eşyayım, öyle yığıldım,
ve bildim ki insan hüzün içindir... (akşam ve hançer)


Bu yazıda Hilmi Yavuz'un Akşam Şiirleri akşam izleği çerçevesinde ele alınacaktır. Yani bu izleksel bir çalışma. Ancak akşam izleği tek başına ayrışabilir bir izlek gibi gelmedi bana. Akşamın farklı gönderilenleri var ama asıl beraberliğini, hatta kaynaşıklığını sürdürdüğü izlek hüzün. Akşam ve hüzün, söz konusu şiirlerin ruhunu oluşturan iki izlek. Birbirleriyle iç içe geçmiş, birbirleriyle bütünleşmiş iki izlek. Hüzün, akşam izleğinin peşini bırakmıyor. Birbirlerine öyle geçirilmişler ki hangisi asıl, hangisi gölge kesinlemek zor.


HÜZÜN:


Hilmi Yavuz Akşam Şiirlerinde çocukluğuna dönüyor. Ya da hiç içinden çıkmadığı çocukluğa. Kitabın ilk şiirine baktığımızda, çocukluğundan kalan eski resimlerin, yıkık bir konak, odalara inen bulutlar, yazlar ve türkü aşklar olarak görüyoruz.
İlk şiirdeki "zaman iyice alçaldı", "aşklar görünür oldular" ifadelerine bakıp zamanın alçalmasını iki türlü okuyabiliyorum: zaman önceden daha yüksekti ve bir engeldi, görmek için, anlamak için bir engel. Ya da zaman önceden daha değerli olan şeyler içerirken, şimdi artık eski değerini yitirdi, "alçak"laştı. "Alçaldı"yı "alçaklaştı"ya dönüştürürken, "alçak"ın iki anlamını birden işletiyorum. Böylece ilk yorumda kişiye bağlı bir gelişme: anlayışının, değerlendirmesinin gelişmesi belirirken, ikincisinde ben dışı insanlar için bir sıradanlaşma anlamı ortaya çıkmaktadır. Çocuk, eski zamanları imrenerek yad ediyor. Bu, ister istemez bizde eski zamanlar ile yeni zamanları ya da geçmiş ile şimdiyi karşı karşıya getiriyor. Bir karşılaştırmanın ardından eskinin yaşantısını arayan, şimdiden hoşnut olmayan belki de olamayan bir çocuk bu, sonucunu çıkarıyoruz. Çocuğun mutsuz olduğunu görüyoruz. Eski ile yeniye ait ortam ve/ya da olanakların farklılığına ya da daha doğrusu eskiye takılı kalmış, eskiden çıkamayan dolayısıyla çocukluğundan, çocukluk çevresinden, o çevrenin kendisine gösterdiği ilgiden, o çevrenin bireyleri arasındaki - buna kendisi de dahil- ilişkiden çıkamayan bir kişilikle karşı karşıyayız diyebiliyoruz.
Bu şiirde "hüzün" önemli bir izlek. Ben ve başkası (eski ortamdakiler) için zaman, yakınlarını yitirmek demek, dolayısıyla hep yeni hüzünler doğruran bir kavram zaman.

kimbilir ne kadar hüzünlü artık,
bir odadan ötekine geçmek bile... (annem ve akşam)


ev içleri dâimâ hüzünlü olur;
öyleyse o ev içlerinden biriyim... (akşam ve balkon)

Akşamlar bir umuda açılmıyor, eskinin üstüne, önceden varolanların üstüne bir örtü gibi ama yok edici bir örtü gibi örtülüyor. İnsanlar akşamın karanlıklarını bir yas giysisi gibi örtünüyorlar, hüzün bundan kaynaklanıyor. Hüzün bu yüzden onların varlıklarının bir parçası oluyor.

akşamlar bir su gibi aktı kalbine,
âh, birer birer... (akşam ve maden)


öylece durur muyduk, ikimiz gibi?
dâimâ birlikte olurduk hüzünlerde...(akşam ve sen ve ben)


bir yerde 'muttasıl kanar' o güller;
dağ dağ yarama basar akşamı... (akşam ve hançer)

Hüzün; akşamlardan kalan, akşamlarla biriken, akşamlarla hissedilen bir duygudur. Akşamla hüznün içiçeliği birbirlerine dönüşebilmelerinden, birbirlerinin yerini almalarından kaynaklanır. Ve ben, akşama yöneldiğinde hüzne yönelir. Akşam kendini yazmak, kendini kanatmak olur.

akşam yazmaktır kendi kalbine,
dâimâ o yoksul sardunyaları; (akşam ve yazmak)


hiçbir yere gitmek olmamalıdır;
otur da akşamı kendine çevir... (akşam ve kalbim)


mevsimidir,
kendi hüznüme döndüm...(akşam ve kandil)

Ve hüzünle öylesine içli dışlı olmuştur ki, hüzün artık ben'in bir parçasıdır. Ama kendi duyumsadığı hüzün ile başkalarının, özellikle şimdilerdeki başkalarının duyumsadığı hüzün aynı şey değildir. Eskiden elinde kalan hüzün, eskinin hüznü bambaşkadır. Ben, bu hüznün peşindedir. Belki de daha doğrusu hep kendine ait olanın, kendisiyle bütünleştirdiği, bütünleşmiş saydığı şeylerin ardındadır. Çevresinde yabancı istemez. Yalnızca alışık olduğuna yer vardır. Kendisine ilgi gösterenlere yer vardır.

kimbilir ne anlama geliyor artık,
şu eskiden 'hüzün' dediğimiz şey? (akşam ve sen ve ben)


kar yağar, hüzün bile yok... ve nerdesiniz, 
âh, evet nerdesiniz, yoksaydıklarım? (akşam ve Doluluk)


tuhaf bir çocuksun, hüzün sahibi... (akşam ve Nurusiyah)


yüzüme bak, hüzüne bakmış olursun! (akşam ve lavinia)


VE AKŞAM:


Akşam Şiirleri'nde Akşamın Anlamları:


Akşam izleğini ele aldığımda akşam teriminin çok farklı anlamlarda kullanıldığını gördüm. Hilmi Yavuz, şiirini az sözcükle, sözcüklerin anlamsal, imgesel yanlarını işleyerek örüyor.
*Şiirleyen ben dünyasında akşam bir süstür:


Akşam (bazan) sen ve ben için, hem de kendi varlıklarından derledikleri çiçekler gibidir. Bu, akşamın bahçeleştiği, bahçeleştirildiği dönemdir. Sen'in kimliği net değildir. Şiirlerde sen, genellikle sevgilidir. Ancak burada aynı şeyi kesinlikle söyleyemiyoruz. Bahçedeki çiçekle tomurcuğu arasında bir yerlerdedir sen ve ben. Bu, zaman açısından okunduğunda genciz: ne tomurcukuz, ne de çiçek, olarak yani ömrün baharında seven sen ve ben olarak (ya da birlikte büyüyen ama farklı yaşlarda iki kişi olarak okunabileceği gibi bir de, olasılık olarak bile olsa, bir ana oğul gibi) okunabilir. Böyle bakıldığında yalnızca akşam değil, sen ve ben de dünyanın süsleri.

akşam annemle aramda 
bir süs (akşam ve kandil)


sen ve bahçe, ben ve bahçe, sen ve ben:
akşamlar derlerdik her ikimizden... (akşam ve sen ve ben)

Akşamın süs olması, başkaca çiçek gibi olması, önemli imgesel bir bakıştır. Umutsuz aşklarda herkes kendine göre, kendi içinde birer bahçedir.
*Akşam zamandır, zamansal bir parçadır.


Elbette akşam zamandır denilecektir. Bu doğal. Ama Akşam Şiirleri'nde akşam, zamansal bir gerçeklik, bir sorun değildir. Akşamın; zaman, zamanın bir parçası oluşu onun görünüşlerinden biridir. Ancak akşamın zaman oluşu gündelik dildeki zamansal akşam gibi değil.
kadınlar akşamla gelirler, kuytu
bir yağmur sonrasıyla dudaklarında; (akşam ve kadınlar)
Örneğinde gündelik dildeki kullanım söz konusu iken, aşağıdaki örnekte akşamın ardarda gelişi ile dünyanın dönmesi arasında bir ilişki kurulmuş. Böylece zaman kavramından kopmadan zamanla ilgili imgesel bakış genişletilmiş:
ay uluyor, kurt ışıdı, tersine
dönüyor dönmesine, akşam ve Dünya...(akşam ve lavinia)
Başka bir görünüşte akşam, zaman denilen karanlıktır. Zaman ile akşam birbirinin yerine geçer. Herkes'in başkalaştığı bir dünyada akşam de devingendir. Durduğu yerde durmaz. Ama onun yerinde durmayışı başkalaşıyor anlamına gelmez. Akşam(lar) yolcular için yolun bir bölümüdür.
Yol ve zaman terimleri de birbiri yerine kullanılır:
herkes öteki gibi duruyor... akşam
da durduğu yerde durmuyor artık;
yolcu yolu kuşatıyor durmadan;
kapanıyor 'Zaman' denen karanlık... (akşam ve Doluluk)
Başka bir şiirsel örnekte yolun/zamanın yerini, "günler" alır. Ve bu kez karanlık, yitmeye bağlı bilinmezler dünyasıyla birlikte anılır, birlikte işlenir.
günlerin madeninde Gayb ve Karanlık...
güneşler güneşlerin içine girer;
akşamda kobalttır, kadında kükürt,
aşklarda demir,
âh, birer birer... (akşam ve maden)
Zaman kavramı nasıl bir çok terimle birleşebilirse, -bu belki Hilmi Yavuz şiirinin önemli bir yanı: terimleri birleştirmek ve ayırmak- başka kavramlara da açılabilir. Aşağıdaki örnekte elmas sözcüğünü ilk yorumda zaman diye okuyorum. Zaman hem keskindir bir hançer gibi, hem de ışıltılarıyla iki şeyi değerli kılar, gösterir: yazları ve akşamı.
hançerinden yazları akıtan elmas,
ince tozlarıyla bezer akşamı; (akşam ve hançer)
Elması, aynı zamanda da "sevilen" olarak okumak istiyorum. Hem yazları armağan eden, hem de akşamı süsleyen sevgili.
*akşam uzamsaldır:


Şiirleyen ben, akşamı uzamsallaştırır.
soldu annem, solarken goblen ve tülbent;
ve akşamın ucuna doğru yolculuk... (annem ve akşam)
Yolculuk, akşamın ucuna olduğuna göre, akşam nesneleşmiştir. Nesneleşen her şeyin bir konumu ve o konum içindeki varlığı nedeniyle, kendi uzamsallığı söz konusudur. Bu örnekte akşamın ucu ömrün bitimini işaret ediyor, dolayısıyla uzamsallaşan bir zaman, akşam.
*akşam bir kişidir, eyleyendir:


Akşam; zamansal ve uzamsal olmakla kalmaz, kişileştirilir, hatta eylemlerde bulunur:
ağacı ben açtım, nehri ben örttüm;
sandığa kaldırdığım şu son yaz var ya,
işte onu aldım, akşama gittim:
'varolmak bu!..' dedi, dedim: 'hangisi?'
dedi: ' şu az ötedeki sardunya...' (akşam ve lavinia)
Bu örnekte akşamın kişileştiğini net olarak söyleyebiliyoruz. Ama ikinci kişi konumundaki akşamınki nasıl bir kimlik? Nesneleştirilmiş, kişileştirilmiş bir varlığın adı mı akşam, yoksa iç-ben mi? Yani ben ile akşam arasındaki ilişki onları birbirine benzemeye, ayrı ama aynı zamanda bir olana mı götürmüş? Aşağıdaki örneklerde akşamın; uysallığı, "biraz düşkün"lüğü -burada düşkünlükte, yoksulluk giderek yoksunluk aynı zamanda bir şeyin, bir kişinin üzerine düşen anlamlarını birden buluyorum-, kadınlar tarafından aldatılmışlığı dikkate alınırsa akşamı öne sürerek bir şeylerden, birilerinden yakınma söz konusu edilebilir.
akşam 
uysaldır, boynunu bükerek gelir ( akşam ve vedâ)


akşamlar biraz düşkün; yollar, kanayan yollar... (akşam ve vedâ)


her yer ışıkla dolar, yüzler belirir
kadınlar akşamı aldattığında... (akşam ve kadınlar)


*
bir kapı açıldı, ansızın, baktık:
akşam!.. kimse benzemez oldu kendine; (annem ve akşam)


akşam kayboldu balkonda; -iyi!
bense sanki odalarda gibiyim; (akşam ve balkon)


balkonu nasıl da kaybetti akşam! (akşam ve balkon)
Akşam; kapıyı açan, balkonda kaybolan, balkonu kaybeden bir eyleyendir. Akşam bir şeyler yapma erkine sahiptir. Şiirleyen ben, akşamla öylesine içli dışlı olur ki artık o soyut gönderilenli bir şey değil seslendiği, söyleştiği bir şeydir. Kişileştirilmiştir. Değiştiren bir kişidir. Ama bu değişiklik yalnızca ışıksızlık nedeniyle görüntüde oluşan bir değişiklik değil aynı zamanda ömür tüketen, kişilerin gerçek görüntülerini değiştiren bir şeydir. Ancak akşam tek bir kişilikte kalmaz. akşam konuşandır, söz söyleyendir.
susmak! akşamın sözüne kadar; (akşam ve vera)


*akşam bir dildir:


Akşam konuşan kişi olmakla kalmaz, sözün, dilin kendisi olur:
yavaş yürüyor oda, yavaş duruyor şehir;
akşamlara bir türlü dönmüyor dilim;
hüznü çoktan geçtim, belki de ölüm,
bir is gibi duvarlarda birikir... (akşam ve mühür)
Ama ben'in bir türlü uzlaşamadığı, alışamadığı, kullanamadığı bir dildir bu. Bu belki de yaşamsal olanla: başkasıyla, sevgiliyle barışık olamamak diye anlaşılmalı.
*akşam hiçliktir:


Başkasıyla, varolan dünya ile barışık olmayınca dünya, yani akşam bir hiçlik olacak, boş olacaktır. Bu noktada Hilmi Yavuz'un akşamlarla kurduğu anlamsal bağlarda, akşam gerçeğinin özelliklerinden sapma olmadığını ama Hilmi Yavuz'un onunla, söz dizimsel ve anlamsal kanallarda okuru başka anlamsal yönlere çekmeğe çalıştığını söylemeliyim.
o konakta herkes, büyük aile,
koştururdu, yazlar sanki bir sara
nöbeti gibi yaşanır, bir çırpınıştır
çocukluk, orada, boş akşamlara... (akşam ve çocuk)
Her ne kadar burada yalnızca çocukluğu anmış olsa da şiirlerinin bütününde tüm yaşamı sara nöbetine, çırpınışa benzetiyor. Akşam için çırpınıyor. Akşama ulaşmak için. Ama akşamın gelmesiyle elde edilen bir şey yok. Akşamlar boş.
çiçekler ansızın soluyor;
akşam boşlukla doluyor... derken
bir ürkü! (akşam ve yelken)


* akşam olumsuz duygular uyandırır:


Akşam, suskunlukları çağırır, çoğaltır. Ben, sustuğu yerde kaybolur. Bu kaybolma benin sözle varolması ya da kendi kabuğuna çekilerek, kendini dış dünyaya kapatması olabilir.
sustum, her sustuğum yerdeki kaybolmalar
çağırır akşamı... (akşam ve vedâ)
Burada kaybolmaların akşamı çağırması, benin dış dünyayı görmemesi, dış dünyanın da onu görmediğini düşünmesini akla getiriyor. Yani akşam, karanlıklar olarak düşünülebilir. Ben, kendi iç aydınlığına çekilince dış dünya kararır. Ancak bu dizeler, "akşam ve veda" şiirinden alındığına göre akşam, ölüm anlamına da alınabilir.
Akşam, korku nesnesidir: Çocuk, benin iç dünyadaki gelişmemiş, dondurulmuş, büyümemiş hali, dış dünyanın bir parçası olan akşamdan, her yeri alacakaranlık, her yeri gurbet yapan akşamdan bile ürküyor. Buradaki "bile" sözcüğü akşamın aslında korkulmaması gereken bir gerçeklik olduğunu kabule götürüyor.
âh, akşamdan bile ürküyor çocuk;
her yer alaca karanlık gurbet; (annem ve akşam)
Akşamı soyutlayan da akşamı soyup olduğu gibi görmeğe çalışan da ben.
sen neysen o kadarsın, ey akşam! (annem ve akşam)
Ancak akşam; onun için, bir korku nesnesi; onun sularını yaran, onu parçalayan yırtıcı, hoyrat bir varlık olmayı bilinçaltında hep sürdürüyor. Ve bu durum ona öylesine acı veriyor. Gemilerin sularda akmasını bir de sular yönünden, yalnızca kendi varlığıyla kalmak isteyen, başkasına katlanamayan sular açısından değerlendiriyor ve onları, kendi sularını yara yara ilerleyen gemilerden ürkmüş olarak hayal ediyor. Bu imgelemsel benzetme kendiyle sular arasında kuruluyor. Sular nasıl gemiyi ayakta tutuyorsa, akşam da ben'in gövdesinden doğuyor. Yani onunla varlık kazanıyor.
ürktüydü sular gemilerden;
yırtıcı akşamlar oluyor;
dağılmış binlerce yerinden,
akşam gövdemden doğuyor, ay, ay...
kendiyle doluyor, doluyor,
bir yelken! (akşam ve yelken)
Ben de akşamın doğuşundan acılar duyuyor. Ancak buradaki benzerliği bulgulamakla yetinmemeliyiz. Zira ben'in gövdesinden doğan akşam, giderek dolan bir yelken olan akşam, ben'in acı çekerek imgeleminde canlandırdığı, çeşitli anlamsal görünüşler kazandırdığı akşamdır. Bir adım daha atılırsa ben'in yarattığı akşam imgesiyle, sularında yüzdürdüğü akşam imgesi onun şirinin bir parçası olarak alınırsa şiirleyen ben'in kurduğu eğretilemenin ufuk genişliği de ortaya konmuş olur.
* akşam sarhoş edicidir:


akşam, yaşlı ruhlardaki esrime!.. (akşam ve Nurusiyah)
Akşamın, yaşlı ruhlarda bir esrime oluşu, akşamın yaşlı ruhlara çağrışım kapılarını açmasıyla olabilir. Bunu da doğrusu ikili değerlendiriyorum: yaşlı ruhların gençlik günlerine dönmesi, bir de yine çağrışımlar, imgelem yardımıyla oluşturulan şiirsel esrik dünya.
* akşam yaratıcılık getirir:


Hilmi Yavuz bir terimin anlamsal skalasında bir uçtan bir uca gezindiği için akşam da hem coşturan hem de uysal, boynunu büküveren, kolayca teslim olandır. Akşam, çocuk gibidir; akşam, kadın gibidir. Çocuk gibidir: düşler alemine çeker, düşler alemi onunla vardır. Kadın gibidir: coşturur, yazdırır, üretken kılar, şiirler yazdırır.
akşam 
uysaldır, boynunu bükerek gelir
ve teslim olur bana, şiirler, elvedâlar... ( akşam ve vedâ)
Akşamın şiirler esinlemesi ile elvedalar esinlemesi anlaşılır. Ölüm korkusu yaşama arzusunu kamçılıyor, azdırıyor denilebilir. Dolayısıyla akşamı, ben'i yaşam ile ölüm arasında götürüp getiren, ve izlendiği gibi üzerinde pek çok anlamın sınandığı, üzerine insansıl görüntülerin bindirildiği iyice işlenmiş bir sözcük, bizi anlamsal ve çağrışımsal alanlara açan bir gönderen olarak buluyoruz bu şiirlerde.
yol tenhâ, ilerde fenerler sönük;
durma, akşamı kuşat ey Keder!.. (akşam ve Swann)


Mustafa Durak
Akatalpa sayı 5

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...