Ana içeriğe atla

Şiir-fotograf ilişkisi(zliği)

Geçenlerde Bodrum'da İlhan Berk'le yapılan bir söyleşide, mimarlığın şiir ile olan ilişkisi sorgulanıyordu. Söyleşiyi dinlerken ben de fotografın şiir ile olan (ya da olmayan) ilişkisi üzerine bir şeyler yazılabilir mi diye düşünüyordum. Yazıya başladığıma göre olduğuna karar vermiş olduğumu varsayıyorum. Kurmaya çalıştığım ilişkiyi (ya da ilişkisizliği) ekte göreceğiniz dört adet fotograf ile anlatmaya çalışacağım, inşallah uygun örnekler seçmişimdir.

Niye fotograf çekiyoruz, fotograf nedir gibi cevabı çok önem taşıyan sorular var ve bu soruların varlığı fotograf üzerine genelleme yapmayı anlamsız kılıyor tabii. Ama gene de, affınıza sığınarak, arada genel ifadelerde bulunacağım.

Şiirden başlayalım. Sırf kafiye olsun diye yazılmış şiirler vardır ya hani; burada anlatılmak istenen ön planda değildir, kafiye ile arzulanan fonetik uyum, biraz da zorlamayla, içeriğin önüne geçer. Kelimelerin birbirleri ile tutması kelimelerin ne ifade etmek istediklerinden daha çok önem taşır, diğer bir deyişle. Pek çok kişi de bu anlamda şiirler yazmış olduğu için, kafiye üretiminde ne kadar yaratıcı olursanız olun bir şakadan öteye gitmeyecektir artık yazdığınız. Bu tür bir yaklaşımı fotografa taşırsak, sümüklü çocuk resmi ya da benzerlerini çekmek (şayet yaşamı konu edinen bir arşiv için değilse) benzer bir nitelik taşıyor benim için. Yani, daha önce pek çok kişinin söylediği sözlere benzer bir söz söylemiş olmaktan ve kabak tadı veren klişe ifadelerde bulunmaktan hiç bir farkı yok bu tür fotograf çekmenin.

Şiirin, yavan bir eser söz konusu olsa da, önemli bir farkı her daim bir çok dizeden oluşması. Fotograf ise, aktarım açısından, bazen rahatlıkla tek dizelik bir ifade içerebiliyor. Yanda görülen, Yemen'de çektiğim fotograf buna bir örnek oluşturuyor. Fotografın güzel olup olmaması konusu bir yana, burada bir an yakalanmıtır ve insana "Ne tatlı değil mi?" den öte bir his vermez aslında fotograf. Çocuğu orada yakalamak her zaman mümkün değildir ve, aceleden, fotografçı kompozisyon konusunda genelde izlemeye çalıştığı yolları burada uygulamaya vakit bulamadan tam istediği gibi bir fotograf çekemeyebilir. Bu fotograf izleyiciye özdeşleştirme yapma fırsatı pek tanımaz, çocuk vardır, zaten "çocuklar tatlıdır," pencere vardır, duvar vardır ve o kadar... Yakalanmış bir andan öte bir anlam ifade etmez. Biraz istiklal marşının şiir yapısı gibi; anlam ve amaç öngörülebilir, sürprize yer yoktur ve hep "öyle söylenir."

Kelimeleri bölerek yapılan, bölünme sonrası başka kelimelerin ve anlamların yakalandığı, biraz da kazai nitelik taşıyan diğer bir şiir türünde ise kafiye şiirinden çok daha özgün eserler yakalamak ve insanlara başka tatlar vermek çok daha kolaydır. Özel bir adı varsa da ben bilmiyorum ama, tanımlamakta yardımcı olması açısından "Oruç Aruoba" şiiri demeyi tercih edeceğim. Burada farklı bir tat almak olası hale gelir, ama, kelime oyunu ön planda olduğu için özdeşleştirmede gene sonuna kadar serbest değildir okuyucu. Yanda yer alan iki fotograf da yaklaşık olarak benzer tatta çalışmalar. Çamaşırların olduğu resmi Beyoğlu-Tünel civarında, gemi-halat kompozisyonunu ise Kuruçeşme'de çektim. Her iki fotografta da konunun kendi başına ilginç olmayacağı kaygısından yola çıkılarak üstüste çekim yöntemi ile denemeler yapıldı. Yani, bir konuya karar verip o konu hakkında malzeme üretmekten çok, dolaşırken karşıma çıkan bir konudan "Ne yapsam etsem de şundan bir fotograf çıkarsam" gibi bir motivasyon söz konusu burada. Bunun sonucu olarak da, bu fotograflar herhangi bir seriye bağlı olmayan, tekil nitelikte resimler olmak durumunda kalıyorlar. Tabii bu resimleri "altalta-üstüste" ya da "parşömen" falan gibi zorlama temalar halinde bir araya getirmek mümkün ama bunun ne gibi sonuçlar vereceği malumunuz. Bu tür fotograflar olmalı, çekilmeli, çekilecek; sümüklü çocuk fotograflarından daha ilginç oldukları için çoğu zaman.

Şiirde en üst nokta belki de, şairin aktarmaya/paylaşmaya çalıştığı kendine ait dünyanın, farklı şekillerde yakınlaşma sağlayan değişik okuyucular tarafından değişik olarak yorumlanması. Bu aşamada şiir tekil bir varlık olmaktan çıkıp binbir anlama kavuşabilen devingen bir varlık haline geliyor. Fotografta bu özelliği yakalamış örnekler vermek kolay değil, size örnek olarak verdiğim fotograf ise ille de bunu tümüyle yakalamış bir fotograf değil. Tucson, Arizona'da çektiğim bu fotografta beni diğerlerine göre daha çok heyecanlandıran bağlamsız olması. Gök, telefon telleri, çekme elektrik teli, karavan ve bulutlar her zaman bir araya gelen ve bize belli bir "şey" hatırlatan ögeler değil. Bu yüzden, bu fotografa ilk baktığınızda ilk olarak akla gelen bariz bir şey yok; her bakışta farklı bir şey anımsatabilir bu resim. Bu resim bazıları için belki hiç bir şey, bazıları için de belki bir çok şey ifade edebilirse amacıma ulaşmış olurum; yani, önyargısız bir paylaşım...


Ağustos 2000
Murat Germen

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi  ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu Hem de ihsanında pek cimri davrandı Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha) Me'zimân sabahında büyük yeminler etti (Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece" Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca boyun eğmediği bir felaket Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan coşkunun ...

Ehlen ve sehlen ey gam-ı kalb-i perişân merhabâ

“Şair görmüştür, size de gösterir; gördükleri ona tesir etmiştir, o da intibalarını size nakleder; dinleyicilerin/okuyucuların hepsi de onun gibi şairdir.”   Steal  Pâmâl idüp beni sıdı gam cündi kalbümi Himmet demidür ey Şeh-i Merdân yâ Alî (Gam askerleri beni ayaklar altına alarak kalbimi kırdı;  Ey yiğitlerin şahı Ali, vakit yardım etme vaktidir.) Hayretî ** Gam leşkerinden ister isen olasın emîn Var Abdî Beğ kapusın idin âhenîn hisâr  (Eğer gam askerlerinden kurtulayım dersen,  Abdi Bey’in demirden hisar gibi olan kapısına sığın.) ** Mülk-i gam sultânıyam şâhâ ayağun toprağı Kelle-i bî-devletümde tâc-ı devletdür bana  (Ey şahlara benzeyen sevgili, ben de gam ülkesinin sultanıyım;  senin ayağının toprağı benim talihsiz başıma bir devlet tacıdır.) ** Devletinde şâh-ı aşkun ben de gam sultânıyam Ey gözüm sakkâlığ it ey âh ferrâş ol bana  (Aşk şahının devletinde ben de gam sultanıyım artık.  Ey gözyaşlarım sen gam ülkesinin su dağıtıcısı ol, ...

Eski Zaman Âşığı

Ben eski zaman âşığıyım Sevda çeker düşünürüm ağlarım Bazen tilki kadar kurnaz bazen akılsız Bazen çocuk gibiyim bazen bakakalırım. Herkes âşık olur sevdalanır Bir yolu var gönül çekmenin de Benimki sevda değil ateşten gömlek Bir kor düşmüş ışıl ışıl yanar içimde Ama ben eski zaman âşığıyım Sevmek kadar kanatlanmak da gelir elimden Gece hayalimde gündüz fikrimde Ela gözlü o yâr çıkmaz gönülden. Oktay Rifat

GECİKEN DUA

elbette seviyorum Seni,  seviyor olmalıyım yani,  ama yaşlandım, unutuyorum,  karıştırıyorum sık sık  Seninle ilgili duygularımı  ve yaşadıklarımı  başka yaşadıklarımla  bu uzun yolda. Senden aklımda kalanları,  içimde kalanları  buluta benzetiyorum bazen,  yağmura benzetiyorum  bazen yağmurdan sonraki göğe  göğün derinliğine, ruhun derinliğine... düşünüyorum, düşünüyorum,  tamam diyorum, evet diyorum, fakat  çıkaramıyorum bir türlü  başıyla sonuyla, bana söylediklerini,  ya da ilham ettiklerini yolda, ezgisini mırıldanıp durduğum,  ama sözlerini unuttuğum  gün batımı rengi  bir gençlik türküsü gibi hepsi... bağışla beni,  bağışla beni, Allah'ım  ve biraz ipucu bahşet! Cahit Koytak 

Aşkının şehidi ve müptelası olan Mela’ya bir an olsun görün

Tatlı dilli sultanım hayırlı sabahlar sana Ruhum ve canımsın, feda olsun bu can sana Hayret içreyim güzelliğinin ve tatlı sıfatlarının karşısında Ruhum ve canımsın, en tatlı şeker ve nebat tatsız kalır yanında Hayatım ve rahatım olan sultanım hayırlı sabahlar sana Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin Hayırlı sabahlar sana ey kadehi elinde sekranım benim Mey düşkünü, mahmurum, son ereğim, maksudum benim Dokuzuncu semaya çıkarsalar da beni, maksum sensin benim İstemem gayrını, siyah yay kaşlarınla sen yetersin bana Ey zülfünün tutsağı olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin Özgür olmak isterim zülüflerle kaküllerinin tuzağından Siyah gözlerinle beyaz kolların eritti beni bir mumu gibi Dilim aşkından tutuktur şimdi eriyen bir mumum sanki İçince hilale döndüm öten tuti kuşundan ne farkım var ki Ey bülbülle hem feryat olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi b...

Şiir Okuyan Kızlar

zamanın nedensiz tutunanlara.. I Kalbi eve dönen yoksulların bir şarkıyı taşıyacak kadar sahil görmemiş yabanlıklar büyüten yalnızlığı! Sen, sise doğru yürü! Şarkı söyleyebileceğin bir kıyı, duyabileceğin bir kulak, yabanlığını örteceğin tülden bir sis genç bir kızın eski güzelliklere duyduğu üzünçtür. Hatırla ve yakar sessizliğine: geçmişine. üzünç ki, susadıkça acıktırır tenimizi. II Denizin üstünde dolaşan uyku, düşlerde gezinen göz! Zaman ki, eskitilmiş güzelliklerin kanatlanmasıdır. Ayrılmak tüketmektir eksiltili sözü, eskitmektir. Sızı, kalbe el veriyor: gölgen yalnızlıkların güz karaltısı. Hatırla uzaklığı, unuttuğun düşlerin karaltısını. III Şiir: suskun kız, Ne kadar da çok benziyorsun yalnızlığıma. Ahmet Bozkurt

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

Oğlumu Çok Özlüyorum

“Oğlumu -dedi- Gördüm geliyorum.” Oturdu derin bir nefes aldı Sigarasından. “Oğlumu -dedi- Çok özlüyorum.” Acısı anlamsız bir ayıbın Baskı duvarlarına Sığacak gibi değildi. Eğildi uzun uzun Eğildi gözlerime -Soğuk sularda susuz Bir çift dudak gibi- Kirpikleri gözlerime değdi. “Oğlumu -dedi- görseydin Sana çok benzerdi.” Oturduğu yeri incitmiş gibi Doğruldu usulcacık “Üç yıl oldu -dedi- Pencerenin önünde Kitap mı okuyordu, türkü mü Yoksa bir kitabı türkü gibi mi… Camlarda canhıraş bir ölüm ıslığı… O kuğu boynundan kanlı kurşunu Çıkarmaya gerek kalmadı Ölü parmaklarındansa, yumulu Öyle zor çıkardık ki Kitabını…” Dalgın ve yitik yürüdü Döndü son kez “Oğlumu -dedi- Çok özlüyorum…” Şükrü Erbaş 1981 -Küçük Acılar-