Ana içeriğe atla

Babam İçim

1

Onüç Aralık İkibinyedi. O sabah, sevgili babacığım Nuri Sayar’ı, bir hastane odasında kaybettim. O güzeller güzeli babayı, o çalışkan, o hep vermiş ama hiç istememiş, o hayat dolu insanı kaybettim. Onu hastaneden çıkarmaya hazırlanırken, hiç beklenmedik bir anda, birlikte yaşanacak güzel günlerin düşünü kurarken kaybettim. İçim acıyor. İnsanın sevdiğinin ölümüyle baş etmesi ne kadar zormuş.

‘Göz yaşarır. Kalp hüzünlenir.’ Hz. Peygamber kaybettiği oğlunun ardından ağlarken, ‘sen peygambersin, sen de mi ağlıyorsun?’ diyenlere böyle cevap vermişti. Oğluna şöyle sesleniyordu : ‘Ey İbrahim, önde gidenlerin sonda gidenlere kavuşmayacağını bilseydik hüznümüzün bir nihayeti olmazdı. Ama yine de üzülüyoruz’. Babacığımın tabutunu çevreleyen o yeşil çuhanın üzerinde ayet-i kerime ecelden haber veriyor. Her varlık bir ecelle doğuyor. Ecel vakti geldiğinde o ‘ne bir saat öne alınabilir, ne de ertelenebilir’.

Ama yine de üzülüyorum. O iyilik insanının, o fedakar babacığın, o ‘torunlarıma daha doyamadım’ diyen ve sadece, bize ve torunlarına bir şeyler daha verebilmek için yaşamak isteyen güzel insanın ardından ağlıyorum. Eş dost komşular taziye ziyaretlerine geliyor. Ondan hep gül kokuları, temiz bir Anadolu evladının ardından söylenebilecek en güzel sözlerle bahsediliyor. Benim babam haram lokma yememeyi, kul hakkına girmemeyi, çalışmayı, kalp kırmamayı önemseyen bir insandı. Benim ruhumda bıraktığı o derin izler için ona nasıl borcumu ödeyebilirim?

İşte bu sabah , her sabah olduğu gibi, torunlarını görmeye gelemedi. Sokağa çıktığımda iki sokak ötede oturan babamla karşılaşmayacağım. Akşam eve geldiğimde dışarıda onun ayakkabılarını görüp içimi bir huzur ve emniyet duygusu sarmayacak. Sırtımı dayadığım o büyük duvar yok artık. Babamın serazat oğluydum, hiç de büyümeye niyetim yoktu. Onun ölümüyle bir gecede büyüdüm.

Ah bilebilseydim bu ecel vaktini. Ona daha çok hizmet etmez miydim?  Onunla baş başa uzun konuşmalara girişmez miydim? Onunla bir oğlan çocuğu ve babası olarak değil de, iki erkek gibi uzun uzun iç dünyalarımızdan konuşmaz mıydım? Vefat edebileceğine hiç ama hiç ihtimal vermeden onu bir ameliyata gönderdim. İstiyordum ki kanser hücrelerini savalım da yine birlikte huzur içinde, torunlarının da neşesiyle sarmalanmış olarak hayatımıza devam edelim. Güzel geçen bir ameliyatın ardından, tam da biz seviniyorken, bir pıhtı babacığımın ölümüne sebep oldu. Bir sebep mutlaka olacaktı. Kadere iman ediyorum. Bir doktor olarak ‘başka ne yapabilirdik?’ sorusu ruhumu tırmalıyor, bazı geceler beni yara bere içinde bırakıyor olsa da, imdadıma inancım yetişiyor. ‘Oğlum hakkını helal et’ demişti son akşamında, ‘o nasıl söz baba’ dedim, ‘asıl sen hakkını helal et’. ‘Üstelik hastanedesin, emniyet içindesin’. Takdir Hüda’nındır. Biz her şeyi kontrol edemiyoruz. Ecel saati gelmişse mutlaka bir sebep oluyor.

Çocukken, gençken ne zaman bir yerlere gidecek olsam üzülür, benimle ağlayarak vedalaşırdı. Babam gözleri çabuk buğulanan, merhametli bir insandı. Ben de pek kolay ağlıyorsam bu babamdandır. O, bu ülkenin, cömert ruhuyla çatlakları sıvayan gönül adamlarından birisiydi. Bu ülkenin gizli kahramanlarından, millet ruhunu ayakta tutan isimsiz neferlerden birisiydi.

Benim babam meleklerin kanatlarına binerek öte alemlere gitti. Hayatı veren  yüce Allah, onun için bir ecel takdir etmişti ve bu gerçekleşti. Babamı bu kadar çok sevdiğim için ve bütün ailesi olarak onun tarafından bu kadar çok sevildiğimiz için, bize bahşettiği bu mutluluk için Allah’ımıza hamd ediyoruz.

Babalarımızın ölümü biraz da bizim ölümümüzdür. Hayat şu an bana çok boş ve beyhude görünüyor. Hırslar, kızgınlıklar, öfkeler.  Anne ve babalarımızı el üstünde tutmamız gerek. Şu an her şeyimi babamla geçirilecek fazladan bir zaman için bağışlayabilirdim. Demek ki maddi olan manevi olanı satın alamıyor. Demek ki hayatın özünü maddi olanla değiş tokuş edilemeyen değerler oluşturuyor.

Babacığım! Allah’tan geldik ve ona döneceğiz. Ben seni çok sevdim. Seni tanıyan herkes seni çok sevdi. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Dilerim, hayatı ve ölümü bize veren Rabbimizin cennetinde buluşuruz.

 2

Yüreğin türlü halleri var. Kanada’dan taziye bildiren bir dostum, ‘sevginin zaferleri ve acıları var’ diye yazmış. Sevgi fetheder, kalpleri kazanır. Sevgi, alınıp verilemez olduğunda, değiş tokuş edilemediğinde  yüreği acıtır. Onun zaferlerinden mahrum kalmak bile can acıtıcı.

Kendime bakıyorum. Kendi içime eğilerek yüreğimde uğuldayan sesleri dinliyorum. Ölüm bana ilk defa bu kadar sokuluyor. Neşenin, uçarılığın, bitmek bilmez sandığımız o gülümsemenin uçup gidişini seyrediyorum. Hayatlarımızın bu dünyada yapıştırma gibi durduğunu, insanın faniliği kitaplardan değil ancak ölümle selamlaşarak hissedebileceğini anlıyorum. Dünyanın gelip geçiciliğini yakın bir bilgiyle bilmemiz,  sadece canımız çok acıdığında oluyor.

Hayatın ele avuca gelmez bir şey olduğunu, insanın ölüm yönelimli bir varlık olarak çok çaresiz ve aciz olduğunu hissediyorum. Kadere karşı konulamıyor. Kader tecelli edecek olduğunda, gören gözler görmez oluyor. İnsanın hayatın akışını  kontrol edebileceğini sanması, büyük bir safdillik.

Hayat uzun bir yolculukta bir ağacın altında verilen kısa bir mola gibi. Kervan yürüyor. İnsan acıyla olgunlaşıyor. Varlığın bilgisinin künhüne böyle varıyoruz. Daha büyük, aşkın bir varoluşun parçası olduğumuz hissini, sadece ölümü tecrübe ederek tadabiliyoruz. Sadece ölüm, bu dünyada sonsuza dek var olacağımız yanılsamasını yerle bir ediyor. Onun bilgisi, ağacın altında kayıtsız bir serinlik içinde var olmaya devam edemeyeceğimizi bize fısıldıyor. Asıl yurdumuz burası değil. Bin yıllardan beri bütün ruhların aktığı yöne doğru akıp duruyoruz.

Sadece insan, öleceğini biliyor, sadece insan kendi ölümünü bekliyor. Ölümle yüzleşmek bize hayatın anlamını sağlıyor. Ölümün farkında olmamladır ki hayat ve varlık, gerçek ve mutlak bir hüviyet kazanıyor.

Kalıcılık yurduna inananlar için ölüm bir vuslattır, düğün gecesidir, can kuşunun kafesinden kurtularak özgürlüğe kanat çırpmasıdır. Kadim kültürlerde ölüler ve diriler birlikte yaşar. Kabir ehline selam verilir, onlarla konuşulur. Ölümü bir kesinti değil de bir uykudan uyanış olarak gören bu anlayış ruhumuzu okşar. Bu anlayış bizi Rahim/Esirgeyici bir Tanrı’nın kulları olduğumuz ve onun merhametinin her şeyi kuşattığı gerçeğiyle buluşturur. Sultanımız, pirimiz Mevlana’nın söylediği gibi : ‘Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrılığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme. Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır. Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve kavuşma zamanımdır. Beni kabre indirip bırakınca, sakın elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki? Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür ama o, canın kurtuluşudur. Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumundan şüpheye düşüyorsun? Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf'u ne diye kuyuda feryad etsin? Bu tarafta ağzını yumdun mu, aç öte tarafta.’

Yüreğin türlü halleri var. Haftalardır, yanlış olduğunu bile bile, sebeplerle boğuşuyorum. Kan ter içinde uykulardan uyanıp suçlanıyorum. Sonra üzerime bir ferahlık geliyor, kafesten uçan kuşa, babamın aziz ruhuna okuyorum. Onunla konuşuyorum. Onu özlüyorum. Onu sokaklarda görecekmiş gibi oluyorum. Arayıp halini hatırını sorasım geliyor, bir konuda fikrini almak istiyorum. İşte ben kırkını devirmiş bir adamım, ruh hekimiyim, yas ve kayıp yaşayan sayısız insanla konuştum, onların ruhuna değmeye çalıştım, kimileyin onlarla ağladım. Kitap bilgisi hal bilgisine kolaylıkla dönüşmüyor. İnsanın sadece yaşayarak öğrenebileceği şeyler var. Mesela insan babasını apansız kaybedince, sanki çocukluğu elinden alınmış oluyor. Tarihsiz, kimsesiz bir halde bir zaman bozkırının ortasında kalakalıyorsunuz. İnsanlar fazladan konuşuyor ve gülüyorlar sanki. Sanki susmak ve düşünmek gerekiyor aslında.

O’na aidiz, hayatı veren, onu alacağı saati belirliyor. Ama yüreğin türlü halleri var. Kuyularda feryad eden bir Yusuf var. Ve o feryadı bir duyan var.

Ölüm var. Çünkü hayat var.

3

Sesimi uzaklara yazıyorum. Yas ülkesinin bu en soğuk kışında, bir tipinin ortasında kaybolmuş gibiyim. Bir yol, bir yön belirlemem gerek ancak bu yolculukta bana kılavuzluk edecek bir haritam yok. İnsanların öykülerini dinliyorum. Ne çok insan, diyorum içimden, babasız kalmış. Ne çok yetim. Sevdiklerimizin ölümü bizi başkalarının acılarına karşı daha duyarlı kılıyor. Ancak acımış bir yürek, başkasının acısını tam manasıyla hissedebiliyor. Ama insan en çok,  bütün insanlığın yetim olduğunu hissediyor. Bu dünya hiçbirimize ebedi bir yurt olmayacak.

Sesimi uzaklara yazıyorum. Eskişehir Maarif Koleji’nin hazırlık sınıfı öğrencisiyim, babam benimle gurur duyuyor. Çünkü oğlu onun yapamadığı bir şeyi yapıyor, bir dil öğreniyor. Bozüyük’e giden o küçük minibüste hafta boyu öğrendiğim İngilizce sözcük ve cümleleri yineliyorum ona. Sabır ve sevinçle dinliyor, hafta sonu tatili için eve gidiyoruz, karanlığın ortasında  gidiyoruz. Bu küçük kasaba minibüsünde o bana, ben ona gururla omuzlarımızı yaslıyoruz. Onun omzunda uyuyakalıyorum.

Sesimi uzaklara yazıyorum. Beş altı yaşlarımda olmalıyım. Filyos’tan Karabük’e gidecek kara trene binmeye çalışıyoruz. Babam annemi ve küçük halamı bindiriyor, kendisi de arkalarından binip kucağına almak için bana uzanıyor. O sırada hareket memuru kalkış veriyor ve tren hareket ediyor. Ben trenin yanı sıra koşuyorum, ağlayarak. Tren giderek hızlanıyor. Babam  o koca cüssesiyle kendisini trenden aşağı atıyor, bunu gören bir yolcu imdat frenini çekiyor. Filyos nahiyesinin tren istasyonunda bir şaşkınlık. Beni trene bindirdikten sonra, gidip hareket memurunu iki eliyle bir havaya kaldırışı var ki! Benim kahraman babam!

Sesimi uzaklara yazıyorum. Yatılı okuldan eve gelişlerimi biliyorum iple çekiyor. Çamaşırla dolu bavulumu yükleniyor ve neşe içinde fabrika lojmanlarına geliyoruz. Onun için iyi bir okulda okumam çok önemli. Gündüz çalışıp gece okumuş, azim ve çalışkanlıkla, alın teriyle karmış hayatını. Cefayla büyüyen bir kuşağın, erdemli bir üyesi babam. Yemeyip yediren, giymeyip giydiren, hep vermek isteyen, ruhu zengin, cömert bir adam. Yaptığı her işin hakkını veren, emeğin ve çabanın kutsallığına inanmış, ruhu hayata ve insanlara karşı dürüstlüğün paha biçilmez mücevheriyle ışıl ışıl bir insan. Her şeyin giderek kirlendiği ve hesapçılığın geçer akçe olduğu bir dünyada, babalarımız ne kadar soylu duruyor.

Sesimi uzaklara yazıyorum. Tıp stajı için İspanya’ya gidiyorum. Bozüyük tren garında vedalaşıyoruz. Daha yirmi iki yaşındayım ve ilk defa yurt dışına gidiyorum. Benim için kaygılanıyor. Gitmemi istemiyor, gidip de dönemememden korkuyor. Koca adam hüngür hüngür ağlıyor. Ben ve kız kardeşim hem babamın sulu gözlülüğüne takılır, hem de onun gözlerinde biriken ilk damlalarla ağlamaya başlardık. Onun o içten, o ivazsız göz yaşları hemen bize sirayet ederdi. Ben de ağlıyorum. Tren İstanbul’a varıncaya dek ağlıyorum. Aramızda sevginin kalplerimizi birbirine bağlıyan güçlü sicimleri var. Babamın oğluyum ben, çizgi filmlerde bile bir duygusal sahneyle karşılaşsam ağlarım. O benim babam, torunlarını ne zaman kucağına alsa duygulanır, gözlerinde merhamet buğusu gezinir.

Sesimi uzaklara yazıyorum.Üç hafta oldu, kolum kanadım kırık. ‘Ölürse tenler ölür / Canlar ölesi değil’ demişti pirimiz Yunus. ‘Yunus öldü deyu sela verirler / Ölen beden imiş aşıklar ölmez’ buyurmuştu. Gönlümün tesellisi bu toprağın büyüklerinde, tesellim Bilgelik Kitabı’nda. Sevgi ve hatırlayışın olduğu yerde ruha ölüm yoktur. Ötelerde, dünyada ne kadar eğleştiniz diye bize sorulduğunda, en babayiğidimizin vereceği cevap denir ki birkaç saat olacaktır. En fazla birkaç saat. Hayaller dünyasından payımıza bu kadar düşecek.

Sesimi uzaklara yazıyorum. Tıpkı gözyaşları gibi, merhamet de sirayet eder. Ötelerde Allah’ın gülleri yakandan hiç düşmesin babacığım.

Kemal Sayar

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Dedim ki, güneşe dönen bir çiçeğim

nedir dostluk? ikinci bir güneş. Adonis Her akşam , aynı yer, aynı saatta, Güneşten eşyama düşen bir çubuk; Yangın varmış gibi , yukarı katta, Arkamdan gel diyor, sessiz ve çabuk ! Necip Fazıl Kısakürek umut kesilmiyorsa dostlarım kesip barikatlar kurarak kangrenli gövdemizden şurda güneşe ne kaldı İlhami Çiçek Neresi yurdum? Güneş belki de. O hep duran. Çocukluğumu tanıyan eski dostum kaplumbağa. Bejan Matur Sanma ki derdim güneşten ötürü; Ne çıkar bahar geldiyse? Bademler çiçek açtıysa? Ucunda ölüm yok ya. Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten. Güneşle gelecek ölümden? Orhan Veli Saçı siyah salkıma benzeyip; Sanki taç gibi parlıyor, Güneşin ateşiyle yıkanıp, Doğrulardan geliyor, Yunus Emre Dünün sonsuz gönlünden, Ölen bugün yine yaşar, Doğacak başkası yeniden. Güneş yok olursa eğer, Yunus Emre her akşam tufanında harap oldu güneşim gece baygın bir rüya, gündüz hülyandı ölüm Nurullah Genç Yaşam, belleği icat etmekle gaddarlık etm...

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Hüzün Şiirleri

                                                                                                          -Yaşayamadıklarıma Eyvallah!                                                                                                          -Yaşadıklarıma Elhamdülillah!                                                         ...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Mandan Hoca'dan günümüze OF'Lİ HOCA: İronik Şablonun Ötesi

“Oflu Hoca’lar, Kur’an Kursları gibi faaliyetlerle İslam’ı o bölgede canlı tutmuşlardır” Prof. Heath W. Lowry İnsan topluluklarının yaşadığı yeryüzünün her coğrafî karesinde ayrı bir insan ve kültür tipi oluşmasına ve her birinin diğerlerinden farklı yapısına rağmen öne çıkan, ilginç tipoloji oluşturan insan tiplerinden birisi de Of’a mahsustur. Of’un belki de Trabzon kadar eski tarihi; insan yerleşimlerinin ve kültürünün tarihî süreçte zenginleşen muhtevasından izleri günümüze kadar taşımıştır. İnsanın olduğu her yerde onun hayatla olan ilişkisi coğrafya ve diğer unsurlarla olan etkileşimi sonucu kendine özel yerel bir kültürün ortaya çıkmasını sağlamıştır. En mühimi de bu kültürü yansıtan insan tipinin kendine özgü karakteristiğidir. Of’un Trabzon’un genel insan karakteristiğinin bir yönünü yansıtan yüzünün belirgin tiplerinden birisi Oflu Hoca’dır. Yani Of’ta yetişen, Of’un yetiştirdiği ve ülkemizin her ilinde, her ilçesinde, birçok köyünde, hatta yurtdışında bile adı ve muht...

Şiirde Açan Gelincik Çiçekleri

Hayat hikayem mi? Tarlaların kıyısındaki gelincikler. Süreyya Berfe sandınız ki haz içindeydim şiirlerle, kitaplarla, dergilerle esrik tasasız yaşayıp gidiyordum; dağ eteğinde mavi çiçekli hayıtların uzun saplı gelinciklerin donattığı yaz ırmağı kıyılarında yalıncak! Ahmet Uysal Bir sap gelincik iki taş arasında Bulmuş da boyunu uzatan hızı, Sallanır durur çiçeğiyle rüzgarda; Bütün gelinciklerden daha kırmızı… Metin Altıok Senin resmini yaparken Parlak kırmızıyla laciverti Birbirine karıştırıyorum. Söyle bana ey gelincik Toprakta ne al, ne lacivert, Ne kırmızı, ne de sarı varken Sen nasıl boyuyorsun böyle Çiçeğinin yapraklarını?.. Nakagawa Kazumasa gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda işi iş kasabanın su yüzlü çocuğun işi iş bir de poyraza döndü mü hava başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından faytonların turuncu tekerlekleri yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider gelin...

Veda Şiirleri Bercestem

Uzun yıllardan sonra  Sana bir daha rastlarsam Seni nasıl selamlamalıyım  Susarak mı, ağlayarak mı? Lord Byron “Vedalaşmaların ilmini yaptım ben,” Sürgünlerin uzmanlığını. Bir vapur nasıl kalkar bir limandan. Tren nasıl acı acı öter, öğrendim. Cevat Çapan Büyük istasyonlardaki büyük vedalar için Trenler uzun bekler güzel bir gelenektir Büyük istasyona benziyor artık bu ev Tren bir yolcu daha edinecek demektir Abdülkadir Budak Son Tren sessizce perondan ayrılırken, Baş öne eğilir hafiften, Umuda veda, Köksal Özyürek O mavi gözlü bir devdi. Minnacık bir kadın sevdi. Mini minnacıktı kadın. Rahata acıktı kadın yoruldu devin büyük yolunda. Ve elveda! deyip mavi gözlü deve, girdi zengin bir cücenin kolunda bahçesinde ebruliiii hanımeli açan eve. Nazım Hikmet Elveda gençlikte geçen günüme Ezirâil el atıyor canıma Yanarım gençlikte, o zamanıma Acı tatlı günler hep hayâl oldu Nerde gençlikteki geçen çağlarım Sustu bülbül gazel döktü bağlarım Her gün hatırlarım her gün ağlarım Veysel ağ...