Ana içeriğe atla

Bellek, Şiir, Fotoğraf

Bellek… İnsanın bilme, unutma ve anımsama yetisi. İnsanın, farkında olarak yaşama ayrıcalığı. Beş duyumuzla algıladığımız her şeyi kaydettiğimiz bir özel alan. Yaşadığımız her şeyi; zamanı, olayları, doğayı, toplumsal olguları, geçmişe ve geleceğe taşıdığımız, üç boyutlu hale getirdiğimiz, aralarında ilişkiler kurduğumuz, karşılaştırmalar ve değerlendirmeler yaptığımız, böylece kendimizi ve dünyayı anladığımız, çoğalttığımız bir bilgi ve bilinç hali… Yaşamayı biyolojik ihtiyaçlar ve zorunluluklar alanından çıkarıp, etik, estetik, ideolojik, dinsel ve felsefi bir değerler silsilesine doğru taşıyan yetisi insanın. Bize hayal kurma, haz alma, acı duyma, sevinçten korkuya kadar pek çok heyecanı yaşama imkânı veren; bizi bedensel varlığımızın ötesine geçiren; estetik yaşantılar tasarlama ayrıcalığı veren, kısaca varlığımızı insan kılan bir büyülü özelliğimiz… Erken söylenmiş bir sonuç cümlesi sayılmazsa, ödülü ve cezası insanın.

İnsanın doğumdan itibaren yaşadığı her şey; ses, dokunuş, koku, tat, renk ve biçim olarak algıladığı her şey, farkında olsun olmasın, onun belleğini oluşturur. Biz bu görünmez ve sonsuz kayıtla kavramaya başlarız dünyayı. Bu kaydın alanı ne kadar büyürse, bizim dünyamız da o kadar büyür. Bir başka ifadeyle, biz de o kadar büyürüz. Yaşantı yoluyla, kitaplar yoluyla ve daha pek çok kanaldan edindiğimiz bilgiler, bizim hayatla ilişkimizi belirleyen, ona niteliğini veren, bizi durmadan olup bitenlerle ilgili değerlendirmeler ve seçimler yapmaya götüren birisi yapacaktır. En sıradan, alışılmış, hiçbir yenilik içermeyen bir yaşantı bile olsa, biz bir değerlendirme ve seçim yaparız. Seçim, var olanın kabulü, sıradan olana kolayca katılma da olsa, bir seçimi içerir. Bize kadar herkesin yineleyip durduğu ama bizim ilk kez yaptığımız bir seçimdir bu.

Bellek, bir anlamda insanın hayat bilgisidir. Bilgisinden de öte hayat bilincidir.

Günlük yaşam, kendi akışı içinde bizi sonsuz görüntülerden, sonsuz ayrıntılardan oluşan bir etki altında tutar. Bunların çok büyük bir kısmı önceden tasarlanmamış, planlanmamış, rastlantısal etkilerdir. Evler, sokaklar, çalışma hayatının bizim irademiz dışındaki gerçekliği, çarşılar, güneşin doğuşundan bulutların seyrine, ağaçlardan diğer canlılara pek çok toplumsal olay ve ortam, doğa olayları ve varlıkları, hepsi de bizim irademizin dışında oluşan, ancak bizim imgelemimizi, duygu ve düşünce dünyamızı bir biçimde oluşturan yaşantı parçalarıdır. Bütün bunların oluşturduğu bellek, özellikle algı süreci itibariyle, bizim rastlantısal belleğimizdir. Elbette bu bellek de bizi bir bilgiye götürür, bir bilinç oluşturur. Ancak böyle bir bilinçlilik, bizim önceden kurguladığımız, bir amaç olarak önümüze koyduğumuz, ona ulaşmak için çaba gösterdiğimiz, tarafımızdan arzulanmış ve tasarlanmış bir algı süreci ile başlamaz. Biz bu rastlantısal algılarla da değerlendirmeler yaparız; önceki algılarımızla bu “yeni” görüntüleri farkında olmadan karşılaştırırız; buradan, daha yeni görüntülere, yeni bilgilere varırız, belleğimize yeni halkalar ekleriz. Bu, insanın zihinsel süreçlerinin, algı ve değerlendirme ediminin doğasında olan bir kaçınılmazlıktır. Ancak bir sanat yapıtıyla kurduğumuz ilişkiden çok farklı olarak, ilk aşaması kesinlikle rastlantısaldır.

Bir sanat yapıtıyla kurduğumuz ilişki, gündelik hayatla kurduğumuz ilişkiden çok farklıdır. Bu ilişkide bilinçli, seçilmiş, tasarlanmış bir algı söz konusudur. İster sanat yapıtının yaratıcısı olalım, ister yaratılmış bir sanat yapıtının alımlayanı olalım, biz ayıklanmış, düzenlenmiş ve kurgulanmış bir dünyayla ilişkiye giriyoruz demektir. Bu, tam anlamıyla iradi bir ilişkidir; bilinçli bir eylemdir; kendi hayatımıza kendimiz tarafından yaptığımız bir müdahaledir. Bu müdahale tam anlamıyla bir farkında olma talebine dayanır, farkında olmayı içerir ve yeni bir farkında olma alanına açılır.

İnsan belleği neredeyse bütün algılarını görüntülerle kayıt altına alır. Buradan, hayatın her hangi bir alanına ilişkin soyut formüllere indirgenmiş bir bilgiye varsa bile, özellikle bir sanat yapıtıyla ilişki söz konusu olduğunda, onun düşünce yürütme yeteneği, görüntülerle, resimlerle düşünce yürütmedir. Tam burada, resmin, fotoğrafın, karikatürün, heykelin, edebiyat metinlerinin, şiirin nasıl bir bellek oluşturduğuna kapı aralayabiliriz. Bunu yaparken alanı biraz daraltarak iki dalın üzerinde duralım: Sanatsal bir değer taşıyor olmak koşuluyla fotoğraf ve şiir…

Bilinen olgu; fotoğraf, görüntülerle kurulmuş, görüntülerle kayıt altına alınmış bir metindir. Dış gerçeklik içinden sanatçısı tarafından seçilmiş bir durumun, ışık, gölge, açı, renk ve mekânla, o durumun içerdiği insani trajedinin, en tam uygunluğunun bulunarak kalıcı kılınması eylemidir. Doğal ya da toplumsal, hangi konu-olay-olgu seçilmiş olursa olsun, fotoğraf sanatçısı andığım tüm bu noktaların en iyi kompozisyonunu yakalamak durumundadır. Bunun için günlerce, saatlerce bekleyecektir, uğraşacaktır, pek çok güçlükler çekecektir. Ancak, seçtiği görüntünün anlık, geçici bir gerçeklik, bir başka ifadeyle, çok kısa bir sürede yitirilmiş bir bellek olmaktan çıkması için bu emek ve yaratıcı kaygı kaçınılmazdır. Çünkü sanatçı bize, yaptığı seçimle, kurduğu görüntülü metinle, hayata ilişkin bir önermede bulunmaktadır. Önerdiği sanatsal gerçeklikle bizi, zamanımızın dışına taşımak; böylece bize tek katmanlı, tek doğrulu, tek güzelli bir dünyanın olmadığını, olamayacağını duyurmak istemektedir. Kısaca bizi, gündelik hayatın tam bir hapishaneye dönmüş tek boyutlu belleğinden, üç zamanlı, çok katmanlı bir başka gerçeğe, halka halka büyüyen bir belleğe, dolayısıyla da sonsuzluğu gören, kavrayan bir hayat bilgisine götürecektir. Fotoğrafın oluşturduğu bellek sararmış, bir geçmiş hayıfı ve gelecek korkusu olan bir bellek değil, insanı hem hayatın içinde tutan, hem de bu hayatı güncel olanın dışına çıkaran bir bellektir; öyle olmalıdır.

Şiire gelince… Benzer özellikleri taşımakla birlikte, fotoğraftan daha etkili olan yanı, insana sözcüklerle resim çizdirme özelliğidir. Fotoğraf, ne kadar kurgulanmış, gerçeklik bozularak kurulmuş olursa olsun, sonuçta resmedilmiş, sabitlenmiş bir görüntüyle bizi yeni görüntülere götürürken, şiir, ortada hiçbir resim yokken, o resmi bize dille, sözcüklerle yaptırdığı için, insanın imgelemini harekete geçirmede fotoğraftan daha etkilidir. Bizden, biraz daha fazla bir katılım ve çaba ister. Daha fazla bir dil sezgisi ve bilinci ister. İşlek bir hayal gücü ister. Daha gelişmiş bir soyutlama yeteneği ister. Soyut kavramları somutlayabilme bilgisi ve bilinci ister. Diyalektik bir görme ister. Daha geniş bir hayat bilgisi ister. Kuşkusuz bütün sanat yapıtları da bu donanımı bekleyecektir onunla ilişkiye giren herkesten. Ancak şiir tüm bunların en fazla billurlaştığı bir özel alandır. Böyle bir yaşantının bizde oluşturduğu bellek ise, bütün hücrelerimize işleyerek oluşmuş bir bellek olacağından gerçek anlamda kalıcı, bütün zamanları içeren, bizi durmadan yeni hayatlara götüren, verili olanla yetinmeyen, kısaca yakıcı bir farkında olma bilinci demektir.

Böyle bir farkındalık iyi midir? Elbette iyidir. Bizim küçücük hayatlarımızı binlerce hayatı içine alan bir hayata çevirdiği için iyidir. Ömrümüzü sayılı yıllarla sınırlı bir ömür olmaktan çıkardığı için iyidir. Yaşadığımız zamanı halka halka büyüttüğü için iyidir. Bizi başkalarının hayatına sevgiyle kattığı için iyidir. Bizden sonrasını ve bizden başkasını anlama ve yaşama yetisi kazandırdığı için iyidir. Tüm bu özelliklerinden ötürü de acıdır. Ağırdır. Yaralı bir özgürlüktür. Kendine batan bir sevgidir. Bir incelik yenilgisidir. Bir mutsuzluk ve huzursuzluk bilincidir. Ancak, insanın insan olabilmesi için başka bir şansı da yoktur.

2007

Şükrü Erbaş

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Zilif

Şimdi — Zilif için 14 Temmuz [-------] Sevgili Kızım, zorlukla yazıyorum. Elim rahatsız, titriyor.  Onun için, yazım çarpık-çurpuk oluyor. (Bu küçük defteri de kendim yaptım; sayfalan keserken o da biraz eğri-büğrü oldu.) Kusura bakma.  Yazdıklarımı şimdi okurken, beni iyice anlayabilecek konumda olacaksın — yıllar geçecek; büyüyeceksin. O zaman, bana küçükken beslediğin duygular, belki bir-iki anıya sıkışıp kalmış olacak; belki de, kocaman bir boşluğun incecik çeperleri durumuna gelecek; ama bu cılız anılardan onların anlamını çıkarabilecek yaşa gelmiş olacaksın; yıllar boyunca da, düşüne düşüne, çıkaracaksın. Bunu umuyor değil, biliyorum; çünkü sende, daha o yaşında bile, o anlamı kavrayacak gücü görmüştüm — yani, şimdi, görüyorum... Anımsıyorsundur: Senin için, “Benim kızım insan olacak” demiştim. Sen, benim bu sözümü o anda beynine kazımış, ama yüzüme de hayretle bakmıştın — o hayretini anımsıyorsun, değil mi?  Evet, gururla, biraz da övünçle söylemiştim o sözü (bab...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Güvenli Bölge

MART 2012 Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize. Olvido Heykel günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere Ayrılık Sevdaya Dahil Gözlüklü Şiir Yarın Güzeldir Fulyaların mevsimi geldi geçiyor En çok, gözlerinden korkuyorum senin.. Bir Nokta Hem Hiç Hem Dünya Gercekten diyaloglar Ah Fulya Resulullahla Benim Aramdaki Farklar Taş Parçaları Bahçeye Acıyorum O Kara Kırlangıçlar Dönecek Yine Seninle Kundakladım Sensizliğimi Alengirli Şiir yazma.. o zaman bekliyor insan Ağaran Bir Suyum Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım Satranç Dersleri Yenilgi anne beni merak et kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK... Unutmak Azize Açıkla beni kardeşim Sormuyorsun ama iyi değilim ben Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi Gitme demiyorum, hobi olarak gene git Ayrılık Nargile Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları Merak Kediyi Öldürür Yedi Beyaz Güvercin Sen türkü yak ben mermi Yaşamak Son Bir Kez Uyku Kardeşim - Fikret Kızılok Hiç Sevmedim (Neslihan)...

DİVAN ŞİİRİNDE ÖLÜM KARŞISINDA ÂŞIKLARIN İSTEKLERİ

Divan şiirinin temel mazmun çerçevesini âşık-maşuk arasındaki ilişki şekillendirir. Şiirlerde en fazla işlenen konuların başında, sevgili ve ona ait güzellik unsurlarıyla bunlara karşı âşıkların yaklaşımı gelmektedir. Divan şiirinde âşık, daima şairin kendisidir. Bu yüzden her şey sonuçta aşk ile ilgili görülür. Onun aşkı, mücerret güzelliğe duyulan bir aşktır. Âşığın gıdası üzüntüdür. Sevgiliden daima lütuf bekler. Sevgilisiyle asla bir araya gelemez. Onunla olan beraberliği daima hayalîdir. Âşık sevgilisinden beklediği ilgiyi görmek şöyle dursun, ondan daima işkence ve eziyet görür . Bu durum karşısında bile sıkıntılara tahammül etmesini bilen, hâline şükreden âşığın sevgilisine karşı olan aşkı daha da artar. Hatta sevgilinin sahip olduğu güzellik karşısında canını, ona verecek kadar cömerttir. Ancak o, bir türlü sevgiliden beklediği ilgiyi göremez. Sevgiliden daima ayrı kalır. Bu da âşık için bir ölümdür. Bu nedenle hayat ile ölüm arasında bir bocalayış içindedir. Ölüm, insanoğlun...

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

HAKLI OLMANIN KORKUNÇLUĞU

çarenin de insanı dermansız bıraktığı anlar vardır  delilerin yazları giydiği o serin palto gibi  peruktan, örtünmek icat eden bir general gibi mesela çarparak  kapısını gittiğim evlerin vahşetine benzemiyor  terk edilmek.  Üstelik bu saatte çıbanlar  "karşında kekelemeden konuşmak gibi" kudretli bir isteği anlamıyor  keşke diyorum  zalime dönüşüyor bütün kelimeler haklı olmak ne kadar korkunç  ağrıyan sırtlarıyla daktilo kadınlar takılıyor aklıma  evden çıkarken bir öğune yetmeyecek bıraktığım para.  gramofon avratlar telaşla söylerken şarkıları gülsem, karşımda gülmeyecek kimse yok çünkü ben ardından üzülecek değil  unutulacak adam olarak yaratılımış bir aşiretin  uzak şehirlerdeki başı dik şubesiyim  içim, karla karışık bir gece ki ne karanlık, ne sabah  başımda çok satacak bir endişenin müşterileri  gözlerimi kapatıp bağırıyorum  beni öldürenler bir adım öne çıksın! diye  duvardaki tablo susuyo...

Kİ AZRAİLE BĀRİ EYLE FERMĀN BU ARADAN BİZİ GELSÜN ÇIĶARSUN

Ķuluŋ işi güci dāǿim ķuśūrdur Senüŋ ismüŋ ile şānuŋ ġafūrdur Baġışla śuçumuzı luŧfuŋ ile Daħı ķurtar Ǿaźābdan fażluŋ ile Ǿİnāyet ķıl bize sensin teālā Ħalāś eyle belādan yüce Mevlā Żaįf ü dil-şikeste ħasteyem ben Naĥįf ü beste vü dem-besteyem ben Dükendi gözlerümden yaş ile ķan Gözüme uyħu gelmez oldı bir ān Dün ü gün zārilıķla dirüm Allāh Giçüpdür ömrimüz āh ile her gāh Bilüm bükildi kaddüm nūn oldı Gözüm giryān ü baġrum ħūn oldı Bilürsin yā İlāhį sen firāķum Dil ile şerĥ olınmaz iştiyāķum Nedür bilmem ki bu derdüŋ Ǿilācı Ki hįç yoķdur cihānda bundan acı Cihāna ķopısar bir gün ķıyāmet Bizüm başumıza her gün ķıyāmet Adūnun cevri žulmi cāna giçdi Daħı ķahrı vü zehri ĥadden aşdı Ne cevr itdi cihānda baŋa düşmen Ħuśūśā kim bilürsin saŋa düşmen Benüm ĥālüm saŋa rūşen degül mi Benüm seyrānuma il şen degül mi Disem ġayrılara ĥālüm ĥikāyet Ki ķorķaram idem senden şikāyet MuǾįn ismüŋ bize dāfiǾ degül mi Ġażabdan raĥmetüŋ vāsiǾ degül mi Eger derdimüze olmazsa dermān Ki Azrāile bāri eyle fermān ...

KEMAL SAYAR: RUHA CANLILIK VEREN ŞEY AZAR AZAR KAYBOLUR

İnsanın ruhu bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar. Sessizce eksilir canlılık, varlık yavaşça solar.  ‘Yaşamıyor gibi’ yaşarsın. Bu, büyük acıların, derin çöküşlerin hikâyesi değildir. Daha sinsi, daha gündelik bir kayboluştur. Ruha canlılık veren şey azar azar kaybolur. Sabah uyanırsın hayat devam eder. Yapılması gerekenler yapılır, konuşulması gerekenler konuşulur. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi varlığına dokunamaz hâle gelir. Ne dibe vurmuşsundur, ne de suyun yüzüne çıkabilmişsindir. Bir araf, bir arada kalma hâli: Nehirde sürüklenen bir dal parçası gibi, yönsüz, ağırlıksız. Ruh sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu değildir. İnsanın iç dünyasında yeşeren bir “iyi oluş” hâli vardır ki, onu beslemediğimizde hayat sessizce solmaya başlar. Varlığın cevherini daima diri tutmak gerek. Modern zamanların en büyük yanılgısı da burada: Kötü hissetmiyorsak iyi olduğumuzu sanıyoruz. Oysa insan, sadece acı çekmeyerek değil; anlam bularak, bağ kurarak, bir şeye kalbini verere...