Ana içeriğe atla

"Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Buna rağmen siz, elimden kurtulup ateşe koşmaya çabalıyorsunuz.”

Peygamberimizin Tebliğ Hayatından Seçmeler


Hazret-i Ömer radıyallâhu anh şöyle anlatır: Bir defasında Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem’e esirler getirilmişti. Bir de baktık ki esirlerden bir kadın büyük bir endişeyle, kaybettiği çocuğunu arıyor, esirler arasında bir çocuk bulduğu vakit, onu alıyor göğsüne bastırıyor ve emziriyordu. Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem bize:

“–Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?” diye sordu. “–Hayır, vallahi asla atamaz!” dedik. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz: “-İşte Allah Teâlâ kullarına, bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha şefkatli ve merhametlidir,” buyurdu. (Müslim, tevbe 22).

*

Bir hadislerinde; “Kim mes’ûliyeti altındaki kız veya erkek yetim çocuğuna iyi davranırsa; o ve ben cennette (şöylece) beraber bulunacağız,” buyurarak, iki parmağını yan yana getirmişlerdi. (Buhârî, edeb 24.) (Sahabe-i Kiram, bu ve benzeri beden dilinin kullanıldığı hadisleri rivayet ederken, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin yaptıkları uygulamayı aynen yaparlardı. Bu hadisler, böyle uygulamalı rivayetten dolayı, “müselsel hadis” adını almıştır. (Bkz: Başaran-Sönmez; Hadis Usulü ve Tarihi, s. 124).)

*

Veda Hutbesinin son bölümü son derece dikkate şayandır: “–Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?” Bütün ashâb-ı kirâm:

“–Allah’ın elçiliğini îfâ ettin; vazîfeni yerine getirdin, bize vasiyet ve nasîhatte bulundun, diye şehâdet ederiz!” dediler.

Bu şehâdetin ardından Varlık Nûru Efendimiz, dînin teblîğine dâir:

“–Ashabım! Teblîğ ettim mi? Teblîğ ettim mi? Teblîğ ettim mi?” diyerek üç defâ tasdîk aldı. Sonra şehadet parmağını semâya kaldırarak insanların üzerine indirdi ve Cenâb-ı Hakk’ın şehâdetini diledi:

“Şâhid ol yâ Rabb!.. Şâhid ol yâ Rabb!.. Şâhid ol yâ Rabb!..” (Müslim, hac 147; Ebû Dâvûd, menâsik 56; İbn Mâce, menâsik 76, 84)

*

Hz. Âişe’den rivâyet edildiğine göre, bir gün Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ, ince bir elbise ile Allah Rasûlü’nün huzuruna girmişti. Rasûlullah (s.a.v) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Esma! Şüphesiz kadın erginlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.” Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti.” (Ebu Davûd, libâs 31).

*

İrbad b. Sariye der ki;“- Rasûlullah (s.a.v.) bize, bir gün sabah namazından sonra tesirli bir vaaz etti, (öyle ki) o nasihattan gözler (yaşardı) ve kalpler ürperdi.” (Tirmizî, ilim 16).

Enes (r.a.) anlatır: Rasululah (s.a.v.) bir hutbe îrad etmişti. Onun benzerini hiç işitmedim. Buyurdu ki: “-Şayet siz, benim bildiğimi bilmiş olsaydınız; elbette az güler, çok ağlardınız.” “Bunun üzerine Rasululah (s.a.v.)’in ashabı, ağlayarak yüzlerini örttüler.” (Tirmizî, zühd 9).

Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu ve’s-selâm) hutbe irad ettiği zaman (konunun ehemmiyetine göre) gözleri kızarır, sesi yükselir, öfkesi artardı. Sanki bir orduya "Düşmanınız akşama veya sabaha size baskın yapacak!" diye tehlikeyi haber veren komutan gibi (fevkalâde ciddî bir eda ile bir gün): "Ben size, kıyamet şu iki parmak kadar yaklaşmış olduğu bir zamanda peygamber gönderildim," dedi ve şehadet parmağı ile orta parmağını birbirine yaklaştırarak gösterdi. (Müslim, cuma 43; Nesâî, iydeyn 22).

*

Abdullah b. Şihhir (r.a.) şöyle anlatıyor:

“Rasûlullah (s.a.v.)’in huzuruna vardım. O namaz kılmaktaydı. Değirmenin uğultusu gibi, ağlamaktan (meydana gelen) göğsünde fıkırtı vardı.” (Ebû Davud, salât 156, 157.)


TEBLİĞ GAYRETLERİ

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) ’in hizmetinde bulunan Yahudi bir genç vardı. Bir gün hastalandı. Peygamberimiz onu ziyarete gitti, başucuna oturdu ve ona, “Müslüman olmasını” teklif etti. Genç, düşüncesini öğrenmek için, yanında bulunan babasının yüzüne baktı. Babası: Ebu’l-Kasım’ın çağrısına uy, deyince, çocuk da Müslüman oldu.

Bunun üzerine Peygamberimiz:

“Şu yavrucağı cehennemden kurtaran Allah’a hamdolsun,” diyerek oradan ayrıldı. (Buhârî, cenâiz 80.)

*

Hazret-i Peygamber (s.a.v) Efendimizin tebliğ gayretlerine dair pek çok şey biliyoruz. O’nun bu çabalarını hiç göz ardı etmemek lâzımdır. Bir kere o, ümmetine çok düşkündür:

"-Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Çünkü o, size çok düşkün, mü'minlere karşı çok şefkatli (ve) merhametlidir."( 9 Tevbe 128.)

Cenab-ı Hakk, Kendi mübarek isimlerinden olan "Raûf ve Rahim" sıfatlarını ona da vermiştir.

İşte bu durumu Mevlâ’mız şöyle haber verir:

"-Ey Peygamber! Biz Seni hakikaten bir şahit, müjdeci, uyarıcı olarak gönderdik. (Ve yine) Allah'ın izniyle bir davetçi ve nur saçan bir lamba olarak (gönderdik). "(33 Ahzab 45.)

*

Peygamberimiz (s.a.v.)’i kendisine rehber edinen tebliğ insanı da, ondan örnek alacak, ümmete düşkün olacak ve asla bundan yılmayacaktır.

İşte, şu temsil ve ardından gelen ifadeler bizim için nasıl da ehemmiyet arz eder:

"-Benim ve sizin benzeriniz; ateş yakan, içine çekirge ve pervaneler (böcekler) düşmeye başlayınca onları ateşten uzaklaştırmaya çalışan adamın benzeri gibidir. Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Buna rağmen siz, elimden kurtulup ateşe koşmaya çabalıyorsunuz.” (Müslim, fezâil 19.)

*

Cafer İbn Ebî Talib'in, Necaşî karşısında söylediği sözlere kulak vermek gerekir:

"Ey Melik, biz kan içer, leş yer, zina eder, hırsızlık yapar, adam öldürür ve yağmacılıkla iştigal ederdik. Kavi zayıfı ezer ve insanlık adına utandırıcı daha neler neler yapardık..." (Ahmed b. Hanbel,el-Müsned, I/201–202.)

Bir gün Allah Rasûlü (s.a.v) minberde; “(O kâfirler) Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O’nun elindedir. Gökler de O’nun kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir,” (39 Zümer 67) ayetini okurken mübarek elini hareket ettiriyor, avucunu açıp kapatıyor ve: “Yüce Allah kendini ululayıp yüceltiyor; Mütekebbir Benim, gerçek hükümdar Benim, Kerem ve ihsan sahibi Benim,” buyuruyor. Rasûlullah adeta bu hali yaşıyordu. Buna şahid olan ashab, “neredeyse minberle birlikte (üzerimize) devrilecek sandık,” diyorlar. (Ahmed b. Hanbel, 2, 88)

O’nun gayretleri ne müthiş idi: “(Ey Habibim!) Mü’min olmuyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin!”(26 Şua’râ 3)

*

Allah'ın Rasûlü İslâm’ı tebliğ buyururlarken kavmi Kureyş’ten çok çekmişlerdi. O'na nice eziyet ve ızdırap vermişlerdi. İşte bunlardan birinde O, yine üzgün ve perişan halde iken, dağlar emrinde olan melek gelerek şöyle dedi:

"Bana emretmen için Rabbim beni sana gönderdi. Ne yapmamı dilersin? Eğer istersen şu iki yalçın dağı (Ebu Kubeys ve Ahmer dağlarını), onların üzerine kapatıvereceğim!

Peygamber (s.a.v.):

"-Hayır, ben Allah'ın, bunların neslinden yalnız Kendine kulluk edecek ve O'na hiç bir şeyi ortak tutmayacak, (mü’min) bir topluluk çıkarmasını ümid etmekteyim," buyurdu. (Müslim, fezâil 19).

*

Risaleti alenî olarak tebliğ emrini aldığı zaman (26 Şuara 214), Safa tepesine topladığı yakınlarına hitab eden Peygamberimiz söze: - "Size şu dağın arkasında gelen düşmandan haber versem inanır mısınız?” diye başlamış, cemaat:

-“Evet, inanırız, çünkü sen Muhammedü’l-Emîn'sin, yalan söylemezsin...” demişlerdi. (Buhari, tefsiru sûreti Tebbet, 1–3)

*

Târık İbn Abdullah el-Muhâribî bir müşahedesini şöyle anlatır:

Rasûlullah (a.s.)'ı Zü'l-mecaz Panayırı'nda, üzerinde kırmızı bir elbise olduğu hâlde görmüştüm:

-“Ey insanlar! Lâ ilâhe illâllah deyiniz de kurtulunuz!” diye yüksek sesle hitap ediyordu. Bir adam da elindeki taşla onu takip ediyor ve:

-Ey insanlar, sakın ona inanmayınız, itaat etmeyiniz. Çünkü o yalancıdır,” diyerek bağırıyordu. Attığı taşlarla Efendimiz'in ayak bileklerini kanatmıştı. Oradakilere:

-Kimdir bu zât, diye sordum.

-Bu, Abdulmuttalib oğullarından bir gençtir, dediler.

-Ya onun ardına düşüp taş atan kimdir, diye sordum.

-O da onun amcası Ebû Leheb'dir, dediler.”( Dârakutnî, Sünen, Beyrut, 1986, III, 44–45.)

*

Rasûlullah (s.a.v.), Mekke’de tebliğ ve davet ortamının iyiden iyiye sıkıştığını görmüş ve bir çare arayışı olarak Taif’e yönelmişti. Ama Taif zorbaları Peygamberimizi reddetmekle kalmadılar, O’nu taşlatarak her tarafını yara-bere içinde bıraktılar. Taif’ten geri dönen Peygamberimiz (s.a.v.) bitkin ve yorgun bir halde, doğduğu şehrin yakınlarına geri geldi. Ebû Leheb kendisini yasa dışı ilan etmişti; bu durumda Rasûlullah (s.a.v.) şehre girmeyi uygun bulmadı. Önce, Mekke’nin ılımlı liderlerinden biri olan Ahnes b. Şerik’e kendisini himaye etmesi için bir haberci gönderdi, ama o bu teklifi reddetti. Bunun üzerine bir başka lider Süheyl b. Amr’a haberci gönderdiyse de yine sonuç alamadı. Nihayet üçüncüsü, Mut’im b. ‘Adiy, O’nu korumayı kabul etti: Yanında silahlı oğullarıyla birlikte Hz. Muhammed’i (s.a.v.) karşılayıp, önce yedi kez tavaf etmesi için Kâbe’ye, sonra da kendi evine kadar götürdü ve tüm şehre, Muhammed’i (s.a.v) kendi himayesine aldığını ilan etti. Mut’im bin Adiyy’in işte bu iyiliği yüzündendir ki, Rasûlullah (s.a.v) Bedir Savaşı’nda esir düşen Kureyşlilerle ilgili olarak şunları söylemişti:

“Eğer Mut’im hayatta olsaydı ve benden bu iğrenç adamların serbest bıra­kılmasını istemiş olsaydı, ben onun hatırı için bunları serbest bırakırdım.” (Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi; Ebû’l-A‘lâ el-Mevdudi, Hz. Peygamber’in Hayatı ve Tevhid Mücadelesi.


O’NUN AHLÂKI

Sevgili Peygamberimizin o eşsiz hâl ve tavırları insanları ne kadar da çok etkilemişti. Hz. Ali (r.a.), Allah'ın Rasûlü (s.a.v.) Efendimizi anlatırken bakın nasıl tavsif etmişlerdi:

"-İnsanların en iyi kalplisi, en şecaatlisi ve en doğru sözlüsü idi. O, ahlâkça herkesten yüce, muaşeret yönüyle de en geçimlisi idi. O'nu aniden gören O'ndan heybet duyardı; bilerek beraber olan, kalpten severdi. O’nu vasfeden şöyle derdi.

"Ben ne O'ndan önce, ne de O'ndan sonra, O'nun gibisini görmedim." (Tirmizî, menakıb 8.)

O, biriyle konuştuğu zaman onun yüzüne bakar, elini tutmuşsa o bırakmadıkça bırakmaz, karsısındaki yüzünü başka tarafa çevirmedikçe o çevirmezdi.

Hatta bir adam bir şey söylemek gayesiyle Rasûlullah’ın kulağına fısıldayarak bir şey konuşsa, adam başını uzaklaştırmadan Rasûlullah başını uzaklaştırmazdı. Müslümanların birbirine güler yüzle bakmasını öğütleyen Hz. Peygamber (s.a.v.), yüzünden sürekli tebessümü eksik etmezdi.”
(Cahit Şimşek, “Peygamber Efendimizin Beden Dili)

Takvanın sözle ya da şekille olmadığını, kalpte olduğunu anlatırken de Rasûlullah (s.a.v.), “takva işte buradadır” sözünü üç defa tekrarladı ve her defasında eliyle göğsüne işaret etti.( Müslim, birr 32.)

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte yürüdüm. Üzerinde kenarı sert, Necrânî bir hırka vardı. O’na bir bedevî arkadan yetişerek hırkadan tutup şiddetle çekti. Boynunun derisine baktığımda, şiddetle çekilen hırkanın kenarının zedeleyip iz bıraktığını gördüm. Bedevi:

“Ey Muhammed! Yanındaki Allah’ın malından bana da verilmesini emret,” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm ona doğru baktı ve güldü. Sonra da bir ihsanda bulunulmasını emretti.” (Buhari, libas 18)

Peygamber Efendimizin yanında on yıl kalan ve onun eşsiz eğitiminden geçen Hz. Enes (r.a.)’ın şu sözleri bu hususta çok önemli bir örnektir: "-Andolsun ki, Rasûlullah (s.a.v.)’e on sene hizmet ettim, bana öf demedi. (Yapmamam gerekirken) yaptığım birşey için; niçin yaptın, (yapmam gerekirken) yapmadığım bir şey hakkında; şöyle yapmış olsaydın ne olurdu? demedi." (Buharî, edeb 39).

Böylesi bir davranışla “en hayırlı nesli” nasıl yetiştirdiler acaba? İşte onun beden dilinin önemi bir kat daha ortaya çıkmaktadır.

Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) konuşurken ağır ağır konuşurdu. (Öyle ki) eğer biri çıkıp, kelimeleri saymak istese sayardı. O, sözü sizin gibi peş peşe getirmezdi.”(Buhari, menakıb 23; Müslim, fezâilü’s-sahabe 19)

Rabbimiz O’nun ahlâkından ve mücadele azminden bizlere de bahşeylesin!

Allah (c.c.)’a emanet olunuz!


Muzaffer Dereli

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

Francesco Petrarca AŞK HÜKMEDİYOR BURADA

124 Amor, Fortuna, et la mia mente, schiva Aşk, Talih ve zihnim, uzak duran gördüğü şeyden ve geçmişe dönen, öyle üzüyorlar ki beni, bazen kıskanıyorum öteki kıyıdakileri. Aşk parçalar yüreğimi, Talih yoksun bırakır her avuntudan, bu yüzden budala zihnim dertlenip ağlar; ve böyle sayısız dertle yaşamam gerek mücadele ederek. Umudum yok tatlı günlerin geri geleceğinden, beklediğim, kötüden betere gitmesi kalan ömrün, ve çoktan yarısını geçmişim gittiğim yolun. Ah, görüyorum kayıp düştüğünü elimden elmastan değil, camdan her umudun ve bütün düşüncelerimin kırıldığını orta yerinden. 125 Se 'I pensier che mi strugge Bu düşünce, bana elem veren, keskin ve yoğun olduğunca bürünseydi uygun bir renge,       belki de beni yakıp kaçan payını alırdı sıcaktan ve uyanırdı Aşk şimdi uyuduğu yerde;      daha az yalnız olurdu izleri bitkin ayaklarımın kırlar ve tepeler boyunca, daha az yaş olurdu gözlerimde, ...

Çalab'ım bir şâr yaratmış iki cihan ârasınde

Çalab'ım bir şâr yaratmış iki cihan ârasınde; Bakıcak di'dar görünür, o şâr'ın kenâresinde. Nâgihan ol şâr'a vardım, anı ben yapılur gördüm; Ben dahi bile yapıldım, taş u toprak âresinde. Şâkirdleri taş yonarlar yonup üstada sunarlar; Allah'ın adın anarlar, ol taşın her pâresinde. Şehirden oklar atılır, gelir canlara batılır; Ârifler cânı satılır, o şâr'ın bâzâresinde. Şâr dediğikleri gönüldür, ne alşidir ne cahildir; Âşıklar cânı sebildir, ol şârın kanâresinde. Bu sözü Ârifl'er anlar, câhiller bilmeyip tanlar; Hacı Bayram kendi banlar, ol şâr'ın menâresinde. Hacı Bayram-ı Veli

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

Edalı Zihin

             “Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir”                Bir haydar vardır heveste döner döner söylenir Zihin kekre meyvedir kurtlar da yer onu insanlar da kuyumcular nakış işler bakmazlar kimin bileğine dar gelir kimin kalbi dar gelir ona Antikadır zihin kimi zaman açık artırmalara çıkar düşer kimi zaman ihtiyar-kadınlar bileğinden bit pazarlarına Zihin gönülsüzdür otuz dört yıl odun hamalı eğri arar doğru arar söze bulaşır on yıl dağda gezer geyikler ile sonra geyikleri köye taşır şehre taşır Uzaklaştırır zihin mesafeyi sever ölçüler alır denge bulur ağırlık hesap eder urganda derisini yüzer içlenmelerin köpürdüğünü söyler insanın bir damla kanda Zihin konuşmak ister inci takar boynuna ayağına halhal dolaşır çarşı pazar ev içlerinde perde bilmek ister deva nedir eski derde yeni derde Şaşıdır zihin iki testisi vardır hep su isteyene soru sorar cevabı saklar Tatlısından mı vereyim ekşisinden mi? “B...

Eğreltiotu

Hoşça kal, dedi, eğreltiotu, hoşça kal! İlhan Berk

DÜNYA MİKHAİL'İN ADINI BİLMELİ

                   Mikail Mirdoraghi Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Ama Mikail için bu olmadı . O fotoğrafı biliyorsunuz. Herkes biliyor. Yolda koşan çıplak bir kız çocuğu… Kollarını iki yana açmış, sanki kirlenmiş gibi, sanki kendi bedenine dokunmaktan korkuyormuş gibi. Onu unutulmaz yapan sadece çıplaklığı değil yüzü. Acı içinde olduğu çok açık. Çığlık atıyor ve doğrudan kameraya bakıyor. İzleyiciye, bize, sanki yardım etmemizi istiyormuş gibi. Sanki bir şey yapmamızı talep ediyormuş gibi. Elbette bugün adının Phan Thị Kim Phúc olduğunu bildiğimiz o kız aslında bunların hiçbirini istemiyordu. O sadece korkmuş bir çocuktu. Ama böyle fotoğraflara bizim yüklediğimiz anlamlar, bize hissettirdikleri ve bizi harekete geçirip geçirmedikleri önemli. Çünkü gazetecilik ne içindir ki, insanları öfkelendirmekten başka? 1972’de Vietn...

Gidiyorum. Beni Affetme

Biliyorum sen kalbime düşen en güzel ateşsin.. Ben senin kalbinde aşka düştüm.. Günahını sevabını kabul ettim, sevdim.. Seni üzmeyi göze alamam. Sensiz ben iyi olmayacağımı bilirim. Ama zaten ben çok az zamanlar iyi olurum. Sensiz biraz daha az olacak..o kadar.. Ama seni değişemem. Seni, iyiliğime değişmem.. ve sen benimle iyi değilsin Bensiz sen de belki iyi olmayacaksın ama bu az sürecek. Sende güzel kalmak istiyorum. Seni tüketmek değil. Beni güzel hatırla dedim, sende tükettiklerimle değil.. Şimdi burda ayrılıyor ya yollarımız. Senden sonsuz kere özür dilerim. Bundan sonra tutamayacağım ellerinden özür diliyorum. Göğsümde uyutamayacağım başından özür diliyorum. Her telini aşk'la öpemeyeceğim saçlarının her bir telinden özür diliyorum. Seni Seviyorum.. Gidiyorum.. Beni affetme.. Günyeli