Ana içeriğe atla

"Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Buna rağmen siz, elimden kurtulup ateşe koşmaya çabalıyorsunuz.”

Peygamberimizin Tebliğ Hayatından Seçmeler


Hazret-i Ömer radıyallâhu anh şöyle anlatır: Bir defasında Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem’e esirler getirilmişti. Bir de baktık ki esirlerden bir kadın büyük bir endişeyle, kaybettiği çocuğunu arıyor, esirler arasında bir çocuk bulduğu vakit, onu alıyor göğsüne bastırıyor ve emziriyordu. Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem bize:

“–Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?” diye sordu. “–Hayır, vallahi asla atamaz!” dedik. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz: “-İşte Allah Teâlâ kullarına, bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha şefkatli ve merhametlidir,” buyurdu. (Müslim, tevbe 22).

*

Bir hadislerinde; “Kim mes’ûliyeti altındaki kız veya erkek yetim çocuğuna iyi davranırsa; o ve ben cennette (şöylece) beraber bulunacağız,” buyurarak, iki parmağını yan yana getirmişlerdi. (Buhârî, edeb 24.) (Sahabe-i Kiram, bu ve benzeri beden dilinin kullanıldığı hadisleri rivayet ederken, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin yaptıkları uygulamayı aynen yaparlardı. Bu hadisler, böyle uygulamalı rivayetten dolayı, “müselsel hadis” adını almıştır. (Bkz: Başaran-Sönmez; Hadis Usulü ve Tarihi, s. 124).)

*

Veda Hutbesinin son bölümü son derece dikkate şayandır: “–Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?” Bütün ashâb-ı kirâm:

“–Allah’ın elçiliğini îfâ ettin; vazîfeni yerine getirdin, bize vasiyet ve nasîhatte bulundun, diye şehâdet ederiz!” dediler.

Bu şehâdetin ardından Varlık Nûru Efendimiz, dînin teblîğine dâir:

“–Ashabım! Teblîğ ettim mi? Teblîğ ettim mi? Teblîğ ettim mi?” diyerek üç defâ tasdîk aldı. Sonra şehadet parmağını semâya kaldırarak insanların üzerine indirdi ve Cenâb-ı Hakk’ın şehâdetini diledi:

“Şâhid ol yâ Rabb!.. Şâhid ol yâ Rabb!.. Şâhid ol yâ Rabb!..” (Müslim, hac 147; Ebû Dâvûd, menâsik 56; İbn Mâce, menâsik 76, 84)

*

Hz. Âişe’den rivâyet edildiğine göre, bir gün Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ, ince bir elbise ile Allah Rasûlü’nün huzuruna girmişti. Rasûlullah (s.a.v) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Esma! Şüphesiz kadın erginlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.” Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti.” (Ebu Davûd, libâs 31).

*

İrbad b. Sariye der ki;“- Rasûlullah (s.a.v.) bize, bir gün sabah namazından sonra tesirli bir vaaz etti, (öyle ki) o nasihattan gözler (yaşardı) ve kalpler ürperdi.” (Tirmizî, ilim 16).

Enes (r.a.) anlatır: Rasululah (s.a.v.) bir hutbe îrad etmişti. Onun benzerini hiç işitmedim. Buyurdu ki: “-Şayet siz, benim bildiğimi bilmiş olsaydınız; elbette az güler, çok ağlardınız.” “Bunun üzerine Rasululah (s.a.v.)’in ashabı, ağlayarak yüzlerini örttüler.” (Tirmizî, zühd 9).

Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu ve’s-selâm) hutbe irad ettiği zaman (konunun ehemmiyetine göre) gözleri kızarır, sesi yükselir, öfkesi artardı. Sanki bir orduya "Düşmanınız akşama veya sabaha size baskın yapacak!" diye tehlikeyi haber veren komutan gibi (fevkalâde ciddî bir eda ile bir gün): "Ben size, kıyamet şu iki parmak kadar yaklaşmış olduğu bir zamanda peygamber gönderildim," dedi ve şehadet parmağı ile orta parmağını birbirine yaklaştırarak gösterdi. (Müslim, cuma 43; Nesâî, iydeyn 22).

*

Abdullah b. Şihhir (r.a.) şöyle anlatıyor:

“Rasûlullah (s.a.v.)’in huzuruna vardım. O namaz kılmaktaydı. Değirmenin uğultusu gibi, ağlamaktan (meydana gelen) göğsünde fıkırtı vardı.” (Ebû Davud, salât 156, 157.)


TEBLİĞ GAYRETLERİ

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) ’in hizmetinde bulunan Yahudi bir genç vardı. Bir gün hastalandı. Peygamberimiz onu ziyarete gitti, başucuna oturdu ve ona, “Müslüman olmasını” teklif etti. Genç, düşüncesini öğrenmek için, yanında bulunan babasının yüzüne baktı. Babası: Ebu’l-Kasım’ın çağrısına uy, deyince, çocuk da Müslüman oldu.

Bunun üzerine Peygamberimiz:

“Şu yavrucağı cehennemden kurtaran Allah’a hamdolsun,” diyerek oradan ayrıldı. (Buhârî, cenâiz 80.)

*

Hazret-i Peygamber (s.a.v) Efendimizin tebliğ gayretlerine dair pek çok şey biliyoruz. O’nun bu çabalarını hiç göz ardı etmemek lâzımdır. Bir kere o, ümmetine çok düşkündür:

"-Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Çünkü o, size çok düşkün, mü'minlere karşı çok şefkatli (ve) merhametlidir."( 9 Tevbe 128.)

Cenab-ı Hakk, Kendi mübarek isimlerinden olan "Raûf ve Rahim" sıfatlarını ona da vermiştir.

İşte bu durumu Mevlâ’mız şöyle haber verir:

"-Ey Peygamber! Biz Seni hakikaten bir şahit, müjdeci, uyarıcı olarak gönderdik. (Ve yine) Allah'ın izniyle bir davetçi ve nur saçan bir lamba olarak (gönderdik). "(33 Ahzab 45.)

*

Peygamberimiz (s.a.v.)’i kendisine rehber edinen tebliğ insanı da, ondan örnek alacak, ümmete düşkün olacak ve asla bundan yılmayacaktır.

İşte, şu temsil ve ardından gelen ifadeler bizim için nasıl da ehemmiyet arz eder:

"-Benim ve sizin benzeriniz; ateş yakan, içine çekirge ve pervaneler (böcekler) düşmeye başlayınca onları ateşten uzaklaştırmaya çalışan adamın benzeri gibidir. Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Buna rağmen siz, elimden kurtulup ateşe koşmaya çabalıyorsunuz.” (Müslim, fezâil 19.)

*

Cafer İbn Ebî Talib'in, Necaşî karşısında söylediği sözlere kulak vermek gerekir:

"Ey Melik, biz kan içer, leş yer, zina eder, hırsızlık yapar, adam öldürür ve yağmacılıkla iştigal ederdik. Kavi zayıfı ezer ve insanlık adına utandırıcı daha neler neler yapardık..." (Ahmed b. Hanbel,el-Müsned, I/201–202.)

Bir gün Allah Rasûlü (s.a.v) minberde; “(O kâfirler) Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O’nun elindedir. Gökler de O’nun kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir,” (39 Zümer 67) ayetini okurken mübarek elini hareket ettiriyor, avucunu açıp kapatıyor ve: “Yüce Allah kendini ululayıp yüceltiyor; Mütekebbir Benim, gerçek hükümdar Benim, Kerem ve ihsan sahibi Benim,” buyuruyor. Rasûlullah adeta bu hali yaşıyordu. Buna şahid olan ashab, “neredeyse minberle birlikte (üzerimize) devrilecek sandık,” diyorlar. (Ahmed b. Hanbel, 2, 88)

O’nun gayretleri ne müthiş idi: “(Ey Habibim!) Mü’min olmuyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin!”(26 Şua’râ 3)

*

Allah'ın Rasûlü İslâm’ı tebliğ buyururlarken kavmi Kureyş’ten çok çekmişlerdi. O'na nice eziyet ve ızdırap vermişlerdi. İşte bunlardan birinde O, yine üzgün ve perişan halde iken, dağlar emrinde olan melek gelerek şöyle dedi:

"Bana emretmen için Rabbim beni sana gönderdi. Ne yapmamı dilersin? Eğer istersen şu iki yalçın dağı (Ebu Kubeys ve Ahmer dağlarını), onların üzerine kapatıvereceğim!

Peygamber (s.a.v.):

"-Hayır, ben Allah'ın, bunların neslinden yalnız Kendine kulluk edecek ve O'na hiç bir şeyi ortak tutmayacak, (mü’min) bir topluluk çıkarmasını ümid etmekteyim," buyurdu. (Müslim, fezâil 19).

*

Risaleti alenî olarak tebliğ emrini aldığı zaman (26 Şuara 214), Safa tepesine topladığı yakınlarına hitab eden Peygamberimiz söze: - "Size şu dağın arkasında gelen düşmandan haber versem inanır mısınız?” diye başlamış, cemaat:

-“Evet, inanırız, çünkü sen Muhammedü’l-Emîn'sin, yalan söylemezsin...” demişlerdi. (Buhari, tefsiru sûreti Tebbet, 1–3)

*

Târık İbn Abdullah el-Muhâribî bir müşahedesini şöyle anlatır:

Rasûlullah (a.s.)'ı Zü'l-mecaz Panayırı'nda, üzerinde kırmızı bir elbise olduğu hâlde görmüştüm:

-“Ey insanlar! Lâ ilâhe illâllah deyiniz de kurtulunuz!” diye yüksek sesle hitap ediyordu. Bir adam da elindeki taşla onu takip ediyor ve:

-Ey insanlar, sakın ona inanmayınız, itaat etmeyiniz. Çünkü o yalancıdır,” diyerek bağırıyordu. Attığı taşlarla Efendimiz'in ayak bileklerini kanatmıştı. Oradakilere:

-Kimdir bu zât, diye sordum.

-Bu, Abdulmuttalib oğullarından bir gençtir, dediler.

-Ya onun ardına düşüp taş atan kimdir, diye sordum.

-O da onun amcası Ebû Leheb'dir, dediler.”( Dârakutnî, Sünen, Beyrut, 1986, III, 44–45.)

*

Rasûlullah (s.a.v.), Mekke’de tebliğ ve davet ortamının iyiden iyiye sıkıştığını görmüş ve bir çare arayışı olarak Taif’e yönelmişti. Ama Taif zorbaları Peygamberimizi reddetmekle kalmadılar, O’nu taşlatarak her tarafını yara-bere içinde bıraktılar. Taif’ten geri dönen Peygamberimiz (s.a.v.) bitkin ve yorgun bir halde, doğduğu şehrin yakınlarına geri geldi. Ebû Leheb kendisini yasa dışı ilan etmişti; bu durumda Rasûlullah (s.a.v.) şehre girmeyi uygun bulmadı. Önce, Mekke’nin ılımlı liderlerinden biri olan Ahnes b. Şerik’e kendisini himaye etmesi için bir haberci gönderdi, ama o bu teklifi reddetti. Bunun üzerine bir başka lider Süheyl b. Amr’a haberci gönderdiyse de yine sonuç alamadı. Nihayet üçüncüsü, Mut’im b. ‘Adiy, O’nu korumayı kabul etti: Yanında silahlı oğullarıyla birlikte Hz. Muhammed’i (s.a.v.) karşılayıp, önce yedi kez tavaf etmesi için Kâbe’ye, sonra da kendi evine kadar götürdü ve tüm şehre, Muhammed’i (s.a.v) kendi himayesine aldığını ilan etti. Mut’im bin Adiyy’in işte bu iyiliği yüzündendir ki, Rasûlullah (s.a.v) Bedir Savaşı’nda esir düşen Kureyşlilerle ilgili olarak şunları söylemişti:

“Eğer Mut’im hayatta olsaydı ve benden bu iğrenç adamların serbest bıra­kılmasını istemiş olsaydı, ben onun hatırı için bunları serbest bırakırdım.” (Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi; Ebû’l-A‘lâ el-Mevdudi, Hz. Peygamber’in Hayatı ve Tevhid Mücadelesi.


O’NUN AHLÂKI

Sevgili Peygamberimizin o eşsiz hâl ve tavırları insanları ne kadar da çok etkilemişti. Hz. Ali (r.a.), Allah'ın Rasûlü (s.a.v.) Efendimizi anlatırken bakın nasıl tavsif etmişlerdi:

"-İnsanların en iyi kalplisi, en şecaatlisi ve en doğru sözlüsü idi. O, ahlâkça herkesten yüce, muaşeret yönüyle de en geçimlisi idi. O'nu aniden gören O'ndan heybet duyardı; bilerek beraber olan, kalpten severdi. O’nu vasfeden şöyle derdi.

"Ben ne O'ndan önce, ne de O'ndan sonra, O'nun gibisini görmedim." (Tirmizî, menakıb 8.)

O, biriyle konuştuğu zaman onun yüzüne bakar, elini tutmuşsa o bırakmadıkça bırakmaz, karsısındaki yüzünü başka tarafa çevirmedikçe o çevirmezdi.

Hatta bir adam bir şey söylemek gayesiyle Rasûlullah’ın kulağına fısıldayarak bir şey konuşsa, adam başını uzaklaştırmadan Rasûlullah başını uzaklaştırmazdı. Müslümanların birbirine güler yüzle bakmasını öğütleyen Hz. Peygamber (s.a.v.), yüzünden sürekli tebessümü eksik etmezdi.”
(Cahit Şimşek, “Peygamber Efendimizin Beden Dili)

Takvanın sözle ya da şekille olmadığını, kalpte olduğunu anlatırken de Rasûlullah (s.a.v.), “takva işte buradadır” sözünü üç defa tekrarladı ve her defasında eliyle göğsüne işaret etti.( Müslim, birr 32.)

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte yürüdüm. Üzerinde kenarı sert, Necrânî bir hırka vardı. O’na bir bedevî arkadan yetişerek hırkadan tutup şiddetle çekti. Boynunun derisine baktığımda, şiddetle çekilen hırkanın kenarının zedeleyip iz bıraktığını gördüm. Bedevi:

“Ey Muhammed! Yanındaki Allah’ın malından bana da verilmesini emret,” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm ona doğru baktı ve güldü. Sonra da bir ihsanda bulunulmasını emretti.” (Buhari, libas 18)

Peygamber Efendimizin yanında on yıl kalan ve onun eşsiz eğitiminden geçen Hz. Enes (r.a.)’ın şu sözleri bu hususta çok önemli bir örnektir: "-Andolsun ki, Rasûlullah (s.a.v.)’e on sene hizmet ettim, bana öf demedi. (Yapmamam gerekirken) yaptığım birşey için; niçin yaptın, (yapmam gerekirken) yapmadığım bir şey hakkında; şöyle yapmış olsaydın ne olurdu? demedi." (Buharî, edeb 39).

Böylesi bir davranışla “en hayırlı nesli” nasıl yetiştirdiler acaba? İşte onun beden dilinin önemi bir kat daha ortaya çıkmaktadır.

Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) konuşurken ağır ağır konuşurdu. (Öyle ki) eğer biri çıkıp, kelimeleri saymak istese sayardı. O, sözü sizin gibi peş peşe getirmezdi.”(Buhari, menakıb 23; Müslim, fezâilü’s-sahabe 19)

Rabbimiz O’nun ahlâkından ve mücadele azminden bizlere de bahşeylesin!

Allah (c.c.)’a emanet olunuz!


Muzaffer Dereli

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

SEVİNÇLER BİZİMLE GELMEZ

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi  Hepsi ardımızda kalır. Kimi sevinçler daha yüksektir  Ne zaman başımızı çevirsek  Eski siyah beyaz bir film gibi titrek, Geçmiş günlerin doruklarında  Bir anıt misali görünür.  Sevaplar, yol arkadaşlarımız  Hayat yolunda yan yana yürürüz  Vicdan azapları başımızın belası,  Çıkış kapısı yolunda bu âlemin  Bizden hızlı yürürler önümüzde;  Ölüm kapısına bizden önce varır,  Alaycı bir bakışla beklerler bizi...  Ne sevinçler, ne kitaplar  Yanımızda sadece  Sevaplarla azaplar. Hüsrev Hatemi 

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

DERTLİ YILLAR

I Demiryolu kenarı, o ahşap evde  Oturduk bir süre ve bundan böyle  Hayat uzayıp gidecek gibiydi  Demiryolu misali önümüzde.  Neydi o garın adı, sen girdin...  Kapısına dayanmıştım yağmurda  Sen içeride, terk edilmiş, boş  Korkunç ve ürpertici vitraylı  Paslanmış raylı garda kaldın. Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim  Burda biraz vakfe mümkün mü beyim? Güzel de olsa güz hüzünlüdür;  Haydi bu sararmış tomarı sar da,  Beni en dertli yırlarla çağır.  Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır. II İnceldi keder, inceldi inceldi...  Geçti iğnesine günlerin  Ve oyasını işledi kalbimize.  Tez silindi tezhibi, laciverdi,  Sevincin, neşenin, bahtın  Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey, Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın? III Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş?  Bana bir yaklaşan var sen giderken...  Bana dönük olmalı gözlerin,  Uzaklaş ama yine bana dönük...  En sönük ışık bile fazla artık. Ardımda ...

Sen kalbi kırıkların Rabbisin Yani önce, en çok benim

Terk ettim aklımı, her yerde kalbim vardı! Engin Turgut Kalbim sırrını buldu, manalandı hayatım. Felix Arvers Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı. Soldu, günden güne sessiz, soldu! Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!” Tâ içindendi gelen hıçkırığı, Kalbinin vardı derin bir kırığı. Yahya Kemal Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum. Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!.. Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum. Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!.. Çisel Onat Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali; Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi, Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden. Sylvia Plath duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç dokunmuyorsun bana sen gibi bir şimşek çakıyor tam kalbime düşüyor yıldırımı ben gidiyorum Özdemi...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

ÇÜNKÜ ER YA DA GEÇ ALIR AŞK ÖCÜNÜ KENDİSİNDEN

199  Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili  Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya  Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını  Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka  Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını,  Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da,  Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi  Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı. 200 Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler  Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman,  Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır  Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten  Ve sonunda para tutkusu onları satın alır  Bir evlilikte - nedir ki geriye kalan?  Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra  Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda. 201 Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine  Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi,  Kimi kaçar...