Ana içeriğe atla

Lê ezingên min? (Peki ya benim odunlarım?)

Gundîler İçin İftar Vakti

Kürdistan’da meşhur bir hikâye vardır, duyanınız çoktur ama yine de anlatayım.

Çetin bir kış vakti, Stêwrê’nin (Mardin-Savur) dağlık köylerinden bir Gundî (köylü), binbir zahmetle topladığı odunları satmak için şehre doğru yola çıkar. Kar ve çamurla kaplı yolda birkaç yüz metre sonra köyün öğretmenine denk gelir. Diyarbekirli bir bajarî (şehirli) olan öğretmen de, takım elbisesini giymiş, şehre gitmektedir. Öğretmen Kürtçe’yi, bizimki de Türkçe’yi pek bilmemektedir.

Selam, kelamdan sonra öğretmen bizimkine şehre niçin gideceğini sorar. Bizimki de eşeğinin sırtındaki odunları göstererek, odunları satmak için gideceğini ve şehirden bazı ihtiyaçlarını alarak döneceğini söyler. Bu sırada paçaları yeterince çamura batmış olan öğretmen, köylüye, odunları kaç liraya satacağını sorar. Köylü de müşteri bulursa eğer odunlarının en fazla on lira edeceğini söyler. Öğretmen o halde der, ben sana on lira vereyim, odunlarını bana sat ve odunlar yerine beni eşeğine bindir der. Köylü nasıl yani diye sorar. Öğretmen başlar anlatmaya. Bak der, şehre gideceksin. Odunların için müşteri bulup bulmayacağın belli değil der. Sonra odunların için alıcı bulsan bile bunları on liraya satıp satmayacağın belli değil diye ekler. Ben burada sana on lira vereceğim, odunları yolun kenarına bırakacağız ve onlar yerine beni şehre götüreceksin, ihtiyaçlarını alıp döneceksin, böylece hem senin hem de benim işim görülecek der.

Bizimki başta pek ikna olmasa da neticede öğretmeni kıramaz ve on lirayı alır cebine koyar. Odunları eşeğin sırtından devirir ve öğretmeni bindirir. Biraz gittikten sonra geri dönüp o kadar zor şartlar altında topladığı odunlara bakar. Yolun kenarında durmaktadırlar. Elini cebine atar, on lirası da cebinde durmaktadır. Eşeğin sırtında büyük bir keyifle oturan öğretmene dönüp “lê ezingên min?” (peki ya benim odunlarım?) diye sorar. Öğretmen tekrar izah eder; bak der, o odunları bana on lira karşılığında sattın, ben de onları yolun kenarına bıraktım, odun yerine beni şehre götüreceksin der ve yola devam et diye çıkışır. Köylü biraz da içinde kaldığı emrivaki durumdan nasıl sıyrılacağını bilemeden devam eder ama üç beş dakika sonra tekrar eşeği durdurup “lê êzingên min?” diye sorar. Öğretmen izah eder ama o, emeğinin yolun kenarına atılmasına razı olmadığı için parasını almış olsa da itiraza devam eder. Derdini de Türkçe anlatamadığı, öğretmen de Kürtçesini pek anlayamayacağı için tek bir soruda ısrar eder: lê êzingên min?

Neticede köylü, öğretmeni eşekten indirir, parasını geri verir ve odunlarını tekrar eşeğine yükleyerek onları satmak için şehre götürür. Öğretmen, yol boyunca köylünün aslında davranışının mantıksız olduğunu ve odunlar yerine kendisini şehre götürmesinin onun işini ne kadar kolaylaştırdığını anlatmaya çalışsa da, neticede köylüye hakaret de etse ve yakasından tutup darp da etse nafile. Aldığı hiçbir cevabın kendisini tatmin etmediği köylü tekrar tekrar ve usanmadan aynı soruyu sorar: Lê êzingên min?




İşte bu soru, Marx’ın kişinin emeğine yabancılaşma teorisini ve meta fetişizmini tersinden bir örnekle kavramak için yeterli olduğu kadar; kentliler ve köylüler, medeniler ve bedeviler, bajarîler ve Gundîler, dahası işgalci egemenler ve yerliler arasında belki de binlerce yıldır süren bir çekişmeyi de anlamaya yetecek niteliktedir. Nitekim olup biten aynı olsa da bu hikâyeyi Kürdistan’da iki şekliyle dinlemek mümkündür. Bir tarafta köylünün aklını ve davranışını küçümseyen ve bununla alay eden şehirlilerin, diğer tarafta ise şehirlinin kofluğunu ve emek karşısındaki nobranlığını vurgulayan köylülerin anlatımı. Bu çelişkiyi Edward Said’in “oryantalizm”ini baz alarak da okuyabilirsiniz, Margalit ve Buruma’nın “oksidentalizm”ine dayanarak da. Neticede olan, egemen olduğu için şehirli aklın, haklı dahi olsa köylünün davranışını ötekileştirmesi, anlamsız kılmasıdır. Oysa buna itiraz edilmelidir. Kendisini egemenin diliyle ifade etmeyen ve başkası tarafından da ifade edilmeyen köylü, alacağı karar yanlış dahi olsa kendi emeği üzerinde söz hakkına sahip olduğu için ahlaken, aklen ve hukuken doğru olandadır; ama bunu şehirliye -dolayısıyla Edward Said’in kullandığı anlamıyla- oryantaliste anlatmak / kavratmak büyük bir sorundur. Burada sorulması gereken şey şu olmalıdır: şehirliyi, köylünün haklılığına ikna etmek zorunluluğumuz var mıdır? Çünkü bu soru aynı zamanda merkeze kimin, neyin konulacağıyla da ilgilidir.

Hatırlatmakta yarar olacaktır. Medine, Arapça’da şehir demektir ve bundan türetilen “medeniyet” (şehirlilik) sözcüğü “uygarlık”a karşılık gelir. Medenî ise “şehirli” yani uygar demektir. Arap toplumunda bu kavramın zıttı olarak karşımıza çıkan “bedevi” ise bizdeki “köylü”ye denk gelir ve aslında “çöl göçeri” demekse de zaman içinde “kaba saba, görgüsüz ve cahil kimse” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Tıpkı bugün Türkiye’de Türkler ve artık ne yazık ki Kürtler arasında da bir hakaret olarak kullanılan “Gundî” gibi. Bütün bir İslam tarihinin kendi içindeki çalkantısı bir medeni-bedevi kavgası olarak da okunabilir. Kuran çevirilerinde dahi bu çarpıtmanın izleriyle karşılaşırız. Örneğin Kuran’da aslında tek bir ayette “bedevi” sözcüğü geçer ama meal ve tefsirlerin neredeyse tümünde Arapların olumsuz özelliklerinden bahsediliyorsa “Arap/lar” sözcüğünün yerine medenilere toz kondurmamak için “Bedevi/ler” sözcüğü bilinçli olarak getirilmiştir. (Meraklısı için Tevbe Suresi’nin 90, 97, 98, 99, 101, 120. ayetleri, Fetih Suresi’nin 11 ve 16. ayetleri ile Hucurat Suresi 14. ayet). Bu kirli bilinç, Saidê Kurdî’yi Said-i Nursi yapanlarda da neşet etmiştir ve neticede Risalei Nur’un tahrifinde Kürtlerin olumlu özelliklerinden bahsedilen yerlerde bu sözcüğün yerine Türk veya Müslüman, olumsuz özelliklerinden bahsedildiği yerlerde ise ya sözcüğe dokunulmamış ya da Kürt yerine Bedeviler denmiştir.

Hülasa;
Gundîlerin büyük bir siyasal ve fiili emeğinden, saygı duyulacak mücadelesinden sonra Kürtler de bugün böyle bir çekişmenin tam ortasındadırlar. Bir tarafta Kürtlerin emeğinin üstüne binerek Türkiye ve diğer işgalci devletler ile entegrasyonu bir çözüm olarak sunanlar, diğer tarafta ise emeğinin karşılığını daha zor da olsa bağımsız bir şekilde kazanmak isteyenler. Bir tarafta kestiğimiz odunları ve verdiğimiz canları devirip “bedelini ödedik” diyerek eşeğimize ve ülkemize binmek isteyenler var. Diğer tarafta ise emeğini her halükarda menziline ulaştırmak ve muvazaalı satış yerine hakikaten bir alışveriş yapmak, odun verip eşya almak, verdiği emeğe karşılık bağımsızlık almak isteyenler var. Kürtlerin doğal haklarından bile bahsedenlerin bugün “ilkel milliyetçi” diye yaftalanmaları ve bu yolla hakarete uğramaları tam da bu kavgadan kaynaklıdır. Uzlaşmanın daha kolay ama diretmenin daha zor ve onurluca olduğu bu kavgada, Gundîlerin karşısındakiler gerçekte kent soylu değillerdir. Bu yüzden medenî soyluluğun ve hilekârlığın yerine koydukları eksik modernlikleri ve yapay duyarlılıkları mide bulandırıcıdır. Eskiden işgalcilerimiz ve şehirlileri ile sürdürdüğümüz kavga, artık Gundîler ile yarı-kentli züppeler arasında cereyan etmektedir ve ayrışma da ancak bu yüzdendir. Gundîlerdeki samimiyet, itiraz ve bu ikna olmayış temelde bir tavrı ve hakikati temsil etmektedir ve kurtarıcı olacaktır.

Medenilere galebe çalmak ikna iledir ama Gundîlerde ikna sanıldığı gibi cebr ile değildir. Kavga sürecek ama biz Gundîleri tek bir soru aydınlatmaya yetecektir: lê êzingên me? (peki ya odunlarımız?)

İbrahim Halil Baran

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

DÜNYA MİKHAİL'İN ADINI BİLMELİ

                   Mikail Mirdoraghi Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Ama Mikail için bu olmadı . O fotoğrafı biliyorsunuz. Herkes biliyor. Yolda koşan çıplak bir kız çocuğu… Kollarını iki yana açmış, sanki kirlenmiş gibi, sanki kendi bedenine dokunmaktan korkuyormuş gibi. Onu unutulmaz yapan sadece çıplaklığı değil yüzü. Acı içinde olduğu çok açık. Çığlık atıyor ve doğrudan kameraya bakıyor. İzleyiciye, bize, sanki yardım etmemizi istiyormuş gibi. Sanki bir şey yapmamızı talep ediyormuş gibi. Elbette bugün adının Phan Thị Kim Phúc olduğunu bildiğimiz o kız aslında bunların hiçbirini istemiyordu. O sadece korkmuş bir çocuktu. Ama böyle fotoğraflara bizim yüklediğimiz anlamlar, bize hissettirdikleri ve bizi harekete geçirip geçirmedikleri önemli. Çünkü gazetecilik ne içindir ki, insanları öfkelendirmekten başka? 1972’de Vietn...

Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal Süreya Çay Çocuk/luk 1 Çocuk/luk 2 Çocuk/luk 3 Çocuk/luk 4 Çocuk/luk 5 Çocuk/luk 6 Dargınlık/Küslük Elif   Ev Fihrist Gam Gitmek Gelincik Gülüş Güneş Güvercin Hande Hatırla/mak Hüsrev Hatemi Hüzün İbrahim Tenekeci İhtiyarlık İmam-ı Şafiî İntihar İskele İstanbul Kader Kar Kalp 1 Kalp 2 Kalp 3 Kalp 4 Kalp 5 Kenan Çağan Kiraz Kulbe-i Ahzân Kuş Mahmud Derviş Mezar Mum ile Pervane Müntehirler Ölüm Pencere 1 Pencere 2 Rakı Sandal Seçtiklerim 1 Seçtiklerim 2 Sigara 1 Sigara 2 Sonbahar Suskunluk ...

Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.

Zambak kokuluya Akdua ölülerin ak ayaklarında açar zambaklar (zambaklar) yer kurtlarının tezgâhında dokunur senin – kötüler kötüsü – yüreğin bunları bilmez ölülerin ak soluklarıyla büyür zambaklar (zambaklar) mahşerin ak bildirisidir okunur senin -yetimler yetimi- aklın bunları almaz şairlerin ölüm çiçeğidir zambaklar (zambaklar) çocukların karbeyaz uykusudur senin -mutrıplar mutrıbı- gönlün bunları çalmaz zambaklar gün gelir şairlerin başucuna sokulur Adnan Özer Ne zaman elleri zambaklı padişah olursam Sana uzun heceli bir kent vereceğim Girilince kapıları yitecek ve boş! Azizim, güzel atlar güzel şiirler gibidirler Öldükten sonra da tersine yarışırlar, vesselam! Ece Ayhan Bayılırım kır zambaklarına, uzak, çaresiz hep birini bekleyip duran; Rainer Maria Rilke onu vurdular, gözümle gördüm onu ak bir zambağa binmiş                            gidiyordu zambak dur, sana da bulaştı...

geride kalan kalbinizse, mutlaka geri dönersiniz.

Kalbim: kalbinde misafir kalsın bu gece Refik Durbaş Yerinden oynayan kopan bir fırtına gibi Kalbim sağ yanımda. Alaeddin Özdenören Ey! Dünden bugüne taşınmış eşsiz kederiyle kabul gören geçmiş. Yazdım, harf harf yazdım yeryüzünün kalbine, acıdı kalbim. Oya Uysal Eğer anılacaksam, kalbimle anılmak isterim. Murat Tokay Yanlış daha baştan yanlış Bir şiirdi bu, biliyorum Ye belki ömrümüzün yakın geçmişi Bu kadar doğruydu ancak, kimbilir Kalbim unut bu şiiri Ahmet Telli En son evin önünde, Gözlerini açıyor delikanlı Ve kapıyor sonra hüzünle, Elini koyuyor kalbinin üzerine. Johann Ludwig Uhland bir tren makas değiştiriyor kalbimde bir vapur yan yatarak eğleniyor denizle Altay Öktem Sen kalbime dokunmuş bir dostumsun, bu kalp daima seni anacak. Kalbine iyi bak. Şair görünüşlü adam. Unutulmak korkusuyla tedirgin Tükeniyor kalbimin direnci Aykırı sularda bungun Bir çürük tekne gibi Rüzgarını özlüyorum. Şükrü Erbaş Katılaşır onun kal...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

Güvenli Bölge

MART 2012 Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize. Olvido Heykel günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere Ayrılık Sevdaya Dahil Gözlüklü Şiir Yarın Güzeldir Fulyaların mevsimi geldi geçiyor En çok, gözlerinden korkuyorum senin.. Bir Nokta Hem Hiç Hem Dünya Gercekten diyaloglar Ah Fulya Resulullahla Benim Aramdaki Farklar Taş Parçaları Bahçeye Acıyorum O Kara Kırlangıçlar Dönecek Yine Seninle Kundakladım Sensizliğimi Alengirli Şiir yazma.. o zaman bekliyor insan Ağaran Bir Suyum Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım Satranç Dersleri Yenilgi anne beni merak et kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK... Unutmak Azize Açıkla beni kardeşim Sormuyorsun ama iyi değilim ben Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi Gitme demiyorum, hobi olarak gene git Ayrılık Nargile Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları Merak Kediyi Öldürür Yedi Beyaz Güvercin Sen türkü yak ben mermi Yaşamak Son Bir Kez Uyku Kardeşim - Fikret Kızılok Hiç Sevmedim (Neslihan)...

Dedim ki, güneşe dönen bir çiçeğim

nedir dostluk? ikinci bir güneş. Adonis Her akşam , aynı yer, aynı saatta, Güneşten eşyama düşen bir çubuk; Yangın varmış gibi , yukarı katta, Arkamdan gel diyor, sessiz ve çabuk ! Necip Fazıl Kısakürek umut kesilmiyorsa dostlarım kesip barikatlar kurarak kangrenli gövdemizden şurda güneşe ne kaldı İlhami Çiçek Neresi yurdum? Güneş belki de. O hep duran. Çocukluğumu tanıyan eski dostum kaplumbağa. Bejan Matur Sanma ki derdim güneşten ötürü; Ne çıkar bahar geldiyse? Bademler çiçek açtıysa? Ucunda ölüm yok ya. Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten. Güneşle gelecek ölümden? Orhan Veli Saçı siyah salkıma benzeyip; Sanki taç gibi parlıyor, Güneşin ateşiyle yıkanıp, Doğrulardan geliyor, Yunus Emre Dünün sonsuz gönlünden, Ölen bugün yine yaşar, Doğacak başkası yeniden. Güneş yok olursa eğer, Yunus Emre her akşam tufanında harap oldu güneşim gece baygın bir rüya, gündüz hülyandı ölüm Nurullah Genç Yaşam, belleği icat etmekle gaddarlık etm...