Ana içeriğe atla

Şiir Çoğu Zaman

“Nasıl şiir yazıyorsunuz?” sorusunun bir bumerang gibi geri dönüp beni bulacağını, batırdığım iğnenin bir çuvaldız olarak karşıma çıkacağını bilsem de, Enzensberger'in tanımıyla “estetiğin belki de en önemli sorusu”ndan kaçamazdım. Zira bir yapıtın nasıl oluştuğunu bilmek, sadece o yapıta dışardan bakanlar için değil, o yapıtı oluşturanlar için de hayati bir değer taşımakta, başka eserlerin sırlarıyla beraber onlara kendi eserlerinin sırrını keşfetme imkanı tanımaktadır.

İşte isiyle pasıyla kara şiir kazanım:

Her an yenilenen bir evrende yaşadığımı fark ettiğim günden beri gözlerimle fotoğraflar çekiyorum. Fotoğraf çekmek milyarlarca görüntü içerisinden bazılarını seçip çerçeve içine almaktır ve çektiğimiz her fotoğraf ruhumuzdaki ışık ve gölgelerin yansımasıyla olandan olmayanı çıkartır. Olanı aynen veren vesikalık fotoğraflarla işim olmaz benim. Dahası kadraj, ışık ve gölgenin yetmediği durumlarda fotoğraf çekmeyi bırakıp resim yapmaya başlarım. Hiçbir ressamın bulamayacağı renklere ve çizgilere ancak şairin ulaşabileceğini, sanatın maddeden uzaklaştıkça erişilmez olacağını bilenlerden olmak heyecanlandırır beni. Kömür ocaklarına girip yerin yüzlerce metre altında kısa saplı kazmalarıyla kömür devşiren madencileri şairlere benzetirim. Göçük tehlikesi de vardır grizu patlaması da. Üstelik şiir nadirdir. Bir bütün halinde ulaşmak zordur ona. Bir parçası elinize geçer çoğu kez. Arkeologların bulduğu mermer bir el parçası gibi şair şiirini ateşleyecek fünyeyi ele geçirerek işe başlar çoğu kez. Birçok şairde ilk mısradadır şiir. Beni harekete geçiren ise bir dizeden çok bir kelime, bir tamlama ya da bir fotoğraftır. Kimi zaman yazılmamış şiirin ismidir şiir mayam. Uzun bir zaman işte, evde, yolda, çarşıda benimle yaşar o maya. Şiire dönüşebilir de çürüyebilir de içimde. Şiire dönüşebilecek maya beni masaya oturtabilmek için fırsat kollar. Kırgınlık ve kızgınlık anlarımda gözümün içine bakar. Evde herkes uyuduktan sonra yalnızlığımı başıma kakmak için gelip yanıma oturur. Seslerin kesildiği anlarda kulağıma fısıldamayı bir borç bilir ve yazmaya ihtiyacım olduğunu hissettirir. Bu his beni kuşatacak kadar güçlü olduğunda, kuşatmayı yarıp bir şeyler yemek, içmek ya da uyumak mümkün olmaz. O anın ritmi neyse ayak seslerini duyurur ve peşinden gelmemi ister. İşte ilk mısra adayları hızla zihnimden geçmektedir. Beğenilmezlerse yeni elbiseler giyerek bir daha şanslarını denerler.. Her şeyi stilize eden flu bir zihinde olup biter bu gayri resmi geçit. Yine de akıl uzaktan loş ışığını göndermeyi ihmal etmez. Mutlak sarhoşluğun hezeyanından korurken esrikliğin çakırkeyfine mani olmaz.Tıpkı Brecht'in “Şiirsel bir girişim rast giden bir girişimse, duygu ve us uyum içinde çalışırlar. Birbirlerine mutluluk içinde sevinçle seslenirler: Haydi ver kararını!” dediği gibi. Kararımı vermişimdir, hem de birkaç sene önce. İşten eve dönerken her akşamüstü dalgakıranın yanından geçer vapurum ve dalgakıranın üstünde karabataklar ıslak kanatlarını güneşe karşı açarak tünerler. Güneş batmaya yüz tutmuştur. Karabataklar ıslak kanatlarıyla dimdik durarak üşüdüklerini belli etmemeye çalışmaktadırlar. Şiirimin ismi Karabatak'tır.. Ve ilk mısra: “ıslak kanatlarını açarak güneşi bekleyen kara kuşa bak” ve ikincisi “kırılmış dalgalara karşı dalgakıranda tüneyen sarhoşa bak.” Zihnimdeki resimde hava kapalıdır. Karabatak ancak bulutun yakasından çekiştirerek güneşe ulaşabilecektir. “kömürden kollarını uzatıp çekiyor bulutun yakasından” dizesini yazdıktan sonra durakladığımı hatırlıyorum. Geceyarısı balkonda yazıyorum şiirimi. Tam o esnada pancurdan bir örümcek sarkıyor incecik ipiyle masamın üstüne. Güneş ışınlarının karabatağa yırtılmış bulutun içinden böyle sarktığını düşünerek heyecanla “tam yırtarken gömleğini bir örümcek iniyor da arkasından/ yükleyip sırtına güneşin küllerini uçuruyor/ bir örümcek/ tüylerinin içinde bir rozet kadar sıcak” dizelerini yazıyorum.

Her şiir müstakil bir eser olduğu gibi, her eserin kendine mahsus bir yazılış serüveni vardır. Mesela Bombiks Mori konu olarak bana dikte edilmiş bir şiirdir. Uykuyla uyanıklık arasında –ki buna yakaza deniyor– “İpekböceğinin şiirini yaz” denmişti bana. İpekböceği hakkında fazla bir bilgim yoktu. Merakla ansiklopediyi açmış, ipekböceği kelimesinin yanında paranteze alınmış Bombiks Mori kelimesini görünce gözlerim ışıldamıştı. Zira Bombiks Mori ipekböceğinin Latince adıydı ve bu isim şiirimin adı ve mayası olmuştu. Bir şiirin oluşumunu baştan sona bu şekilde sizlere anlatmayı isterdim. Böylece Poe'nun arzusu da gerçekleşmiş olurdu. Ancak ne derecede! Şiir çoğu zaman şairinden de gizlenir. Bu yüzden şair attığı taşın hangi göle düşeceğini, hangi dalgaları azdıracağını hesap edemez. Dahası o, şiirini yazarken kendi oluşturduğu girdaba kapılıp, dümen hakimiyetini çağrışımların kudretli ellerine terk etmek zorunda kalır. Can havliyle aklın kaptanlığına sığınırsa da, ancak şiir bittikten sonra dümene hakim olabilir. Bu iki hal arasında olup bitenler şiirin kanına karışsa da asla tahlil edilemez. Kimi zaman şairin elinden kendi tufanı tutup beyaz bir kağıdın önüne oturtur. O an şiir tehlikededir. Çünkü bu kez akıl loş ışığını uzaktan da olsa şiire düşürmekten aciz kalır. Şair, yaraları kanarken değil, kabuk tuttuktan sonra yola çıkarsa mesafe kat edebilir.

Özetle: Bir şiire başlarken elimde şiirin mayasından başka bir şey olmadığını, yazma aşamasında esrikliğin okuma aşamasında aklın hâkim olduğunu, şiirin bitip bitmediğini tespit edebilmek için Horace'ın tavsiyesine uyup bir hafta dinlendirdikten sonra yeniden okuduğumu,yazarken şiirin müziğini sınamak için aynı dizeleri defalarca yüksek sesle tekrar ettiğimi, zaman zaman klasik müzik dinlediğimi ancak müzikteki ahengi şiire mal etmekten korktuğum için şiiri yüksek sesle okurken müziği susturduğumu söyleyebilirim.


A.Ali Ural

Bu blogdaki popüler yayınlar

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

DÜNYA MİKHAİL'İN ADINI BİLMELİ

                   Mikail Mirdoraghi Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Ama Mikail için bu olmadı . O fotoğrafı biliyorsunuz. Herkes biliyor. Yolda koşan çıplak bir kız çocuğu… Kollarını iki yana açmış, sanki kirlenmiş gibi, sanki kendi bedenine dokunmaktan korkuyormuş gibi. Onu unutulmaz yapan sadece çıplaklığı değil yüzü. Acı içinde olduğu çok açık. Çığlık atıyor ve doğrudan kameraya bakıyor. İzleyiciye, bize, sanki yardım etmemizi istiyormuş gibi. Sanki bir şey yapmamızı talep ediyormuş gibi. Elbette bugün adının Phan Thị Kim Phúc olduğunu bildiğimiz o kız aslında bunların hiçbirini istemiyordu. O sadece korkmuş bir çocuktu. Ama böyle fotoğraflara bizim yüklediğimiz anlamlar, bize hissettirdikleri ve bizi harekete geçirip geçirmedikleri önemli. Çünkü gazetecilik ne içindir ki, insanları öfkelendirmekten başka? 1972’de Vietn...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Şiirim

Bir veda havasında bu gece gökyüzü yere değecek gibi yıldızlar, kulaktan dolma korkularla deprem bekler gibi ketum kaldırımlar. … Upuzun gecemin sabah içtimasında güneşe tekmili kaytarmışım senden belli namlusu paslı bir uykuda.. Sanki yitirmişim seni sol yanımda sağlam bir sancı. Birkaç kaburgam, seni korumak için feda etmiş kendini. Şiirim.. İncinmişliğim.. Sen düştüğünde aklıma Kepenk kapıyor hüzünler. Pervasız bir çocuk erik çalıyor bahçemden. Cemre düşüyor ayazıma, salkım salkım sözler topluyorum gönül bağımda; tomurcuk gülücükler çiçek açıyor hırkamda. Şiirim.. Eril halim.. Bedeninin kuytularında doğup göğsümü kundaklayan acz yangınım.. Şiirim.. Lal kalbim.. Boşa yanan cümlelerim. 1-3 nöbetlerinde öykündüğüm, huzurlu uykum. En üst rafta kurulmayı bekleyen, çocukluk düşüm.. Sessiz kalma haklarına sığınıyor mevsimler. Oysa hep sulhtan bahsediyor gülüşün. Şiirim.. Esaretim.. Bağımlılık halim. Senden başka herşeyi görme zorundalıklarında, ...

Gül İçin İlahi

İnsanlar bir gülü bir senetle Değiştirmeye alıştılar İnsanlar başka insanların hayatını Bir hezaren sandalye midir hayat Dizip kaldırmaya alıştılar İnsanlar yüreği ve onuru, alıştılar Yelin üflediği yaprak mıdır onur Yürek arsız otlar gibi ayak altında Tanımıyor kimde kimseyi Ve kendini tanımak istemiyor İnsan tanımazsa kendini insan Nasıl varolabilir Bu yüzden dünya hey koca dünya Dönüyor bir ölüler ülkesine Susanlar şimdilik Oyunun dışına düşenler Yalnız onlar doğrulup kalkacaklar Gün kıyamete erdiğinde Gülten Akın

Su

Set çek seline yavaş yavaş ilerle damla damla birik. Ak geç ıslattığın kayalardan: duraksama - uçurur güneş seni. Atla takıldığın çavlanlardan: duraksama - savurur rüzgar seni. Aldırma kumlara, çakıllara: çöker onlar dibe nasılsa - ilerle yavaş yavaş birik damla damla set çek seline. Oruç Aruoba

Kaside Der Vasf-ı Der İstanbul

Bu şehr-i sitanbul ki bi misl ü behâdır Bir sengine yek pâre acem mülkü fedâdır Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır Bir kân-ı niamdır ki anın gevheri ikbâl Bir bağ-ı iremdir ki gülü izz ü alâdır Altında mı üstünde midir cennet-i a’lâ El-hak bu ne halet bu ne hoş âb u hevâdır Her bağçesi bir çemenistân-ı letâfet Her kûşesi bir meclis-i pür-feyz ü safâdır İnsaf değildir ânı dünyaya değişmek Gülzarların cennete teşbih hatadır Herkes irişür anda muradına ânınçün Dergahları melce-i erbab-ı recâdır Kala-yı meârif satılır sûklarında Bazâr-ı hüner ma’den-i ilm ü ulemâdır Camilerinin her biri bir kûh-i tecellî Ebrû-yi melek andaki mihrâb-ı duâdır Mescidlerinin her biri bir lücce-i envâr Kandilleri meh gibi lebrîz-i ziyâdır Ser-çeşmeleri olmada insana revân-bahş Germ-âbeleri câna safâ cisme şifâdır Hep halkının etvarı pesendîde-i makbul Derler ki biraz dilleri bî-mihr ü vefâdır Şimdi yapılan âlem-i nev-resm ü safânın ...

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Sevgilinin elleri bir çift kuğu

Sevgilinin elleri bir çift kuğu, Saçlarımın altınında yüzüyor. Bu dünyada her insanoğlu Kendi aşk şarkısını söylüyor. Bir zamanlar uzaklarda ben de söylerdim Ve aynı şarkı şimdi dilimde, Bu yüzden soluklanıyor derin, Yumuşacık söz, ince esrikliğiyle. Bütün sevgiyi akıtırsa ruhun pınarı Yürek olur bir külçe altın, Ancak şimdi ısıtmıyor şarkıları Ayışığı, sıcaklığıyla Tahran'ın. Bilmem, nasıl geçeyim yaşam yolunu, Kül mü olayım okşayışlarında Şahanenin, Yoksa yaşlılığın eşiğinde bir gün ruhumu Gereyim mi anısıyla şarkılı yiğitliğin. Herkesin bir kendi yürüyüşü var Kimi göze, kimi kulağa iyidir. Bir İranlı besteliyorsa kötü şarkılar, Demek asla Şirazlı değildir. Bu şarkılar içinse benden söz açınca, Şöyle deyin, duysun her insanoğlu: Daha ince ve güzel şarkı söylerdi ama, Kıydı ona bir çift kuğu. Sergey Yesenin Çeviri: Azer Yaran

Bir Göl Nasıl Uyandırılır

bir göl nasıl uyandırılır bilmem neresine dokunulur bir taş atsam korkup sıçrar mı bilmem bir göl nasıl uyandırılır düş mü görür kabus mu acaba saati mi belki derindir uykusu balıkları kırılır bir göl nasıl uyandırılır bilmem beni karşısında görmek istermi rüzgar eğmişse kaşlarını kapısı mı vurulur yorgunsa nasıl kıyılır bir göl nasıl uyandırılır Ali Ural