05 Ağustos 2014

Hüsn ü Aşk 1-100 Bölüm

Hüsn ü Aşk, 1-50. Bölüm Agâz-ı Dâstân-ı Benî Muhabbet / Benî Muhabbet Hikâyesinin başlangıcı


1. «Dil-zinde-i feyz-i Şems-i Tebrîz / Ney-pâre-i hâme-i şeker-rîz»
1. Tebrizli. Şems'in feyziyle gönlü diri olan ve şekerler döken kamış parçası kalem,

2. «Bu resme koyup beyân-ı aşkı / Söyler bana dâstân-ı aşkı»
2. Aşkı anlatışı bu tarza dökerek bana, aşk destanını söyler:

3. «Kim vardı Arab'da bir kabîle / Mustecmi'-i haslet-i cemîle»
3. Araplarda bütün temiz huylara sahip bir kabile vardı.

4. «Ser-levha-i defter-i fütüvvet / Ser-hayl-i Arab Benî Mahabbet»
4. Fütüvvet defterinin başlığı olan, Arap boylarının başı bulunan bu kabile, «Benî muhabet» yani Sevgioğulları kabilesi idi.

5. «Amma ne kabîle kıble-i derd / Bilcümle siyâh-baht u rû-zerd»
5. Ama ne kabîleydi? Dert kıblesi; bütün halkı kara bahtlı, sarı yüzlüydü.

6. «Giydikleri âftâb-ı temmûz / İçtikleri şu-le-i cihân-sûz»
6. Giydikleri temmuz güneşi; içtikleri, cihânı yakıp yandıran alevdi.

7. «Vadîleri rîk ü şîşe-i gam / Kumlar sağışınca hüzn ü matem»
7. Vadileri kumluk ve gam şişelerinin kırıklarıydı; kumlar sayısınca da hüzün ve matem vardı.

8. «Hargehleri dûd-ı âh-ı hırmân / Sohbetleri ney gibi hep efgân»
8. Çadırları, mahrumiyet âhının dumanı; sohbetleri de hep ney gibi feryâd ve figandı.

9. «Her birisi bir nigâra urgun / Şemşîr gibi dehânı pür-hûn»
9. Her biri, bir güzele vurgundu, hepsinin de ağzı kılıç gibi kanlıydı.

10. «Erzâkları belâ-yı nâgâh / Âteş yağar üstlerine her gâh»
10. Rızıkları ansızın gelen belâ idi; üstlerine her an ateş yağardı.

11. «Ekdikleri dâne-i şirâre / Biçdikleri kalb-i pâre pâre»
11. Ektikleri kıvılcım taneleriydi, biçtikleri paramparça kalpti.

12. «Anlar ki kelâma cân verirler / Mecnûn o kabîledendi derler»
12. Söze can verenler, Mecnûn da o kabîledendi derler.

13. «Her kim ki belâya mürtekibdir / Elbet ol ocağa müntesibdir»
13. Kim belâya düşmeyi dilerse, elbette o ocağa mensuptur.

14. «Satdıkları hep metâ'- cândır / Aldıkları sûziş-i nihândır»
14. Sattıktarı hep can malıydı; aldıklarıysa gizlice yanış.

Vilâdet-i Hüsn ü Aşk / Hüsn ile Aşkın Doğuşu,

15. «Oldu bu serâya pâ-nihâde / Ol gice iki kibâr-zâde»
15. O gece bu dünyâya iki kibar-zâde ayak bastı.

16. «Fî-l hâl açıldı subh-ı ümmîd / Hem mâh doğdu hem de horşîd»
16. Hemen ümit sabahı ışıdı .açıldı; hem ay doğdu, hem güneş.

17. «Ol hâle sebeb bu iki şehmiş / Her biri süvâr-ı mihr ü mehmiş»
17. Meğer o hâle sebep bu iki :padişahmış; her biri aya, güneşe binmişlerdi.

18. «Ammâ biri duhter-i semen-ber / Biri püser-i Mesîh-peyger»
18. Ama öyle ki biri yasemin bedenli bir kız-, öbürü Mesih bedenli bir oğlandı.

19. «Fehmetti kabîle mâcerâyı / Hep duydu bu iki mübtelâyı»
19. Kabile macerayı anladı; herkes belâlara uğramış bu iki çocuğun doğumunu duydu.

20. «Hüsn eylediler o duhtere ad / Ferzend-i güzîne Aşk-ı nâ-şâd»
20. O kıza Hüsün adını verdiler; o seçkin oğlana da şâd olmayan Aşk adını taktılar

Nâmzed şoden-i Hüsn bâ Aşk / Hüsn ile Aşk'ın Nişanlanmaları

21. «Bir bezm-i latîf olup müretteb / Sâdât-ı kabîle geldiler hep»
21. Güzel bir meclis kuruldu; kabîle uluları hep geldi.

22. «Re'y eylediler ki bu iki mâh / Bir birinin ola hâh nâhâh»
22. Bu iki ay, ister istemez birbirinin olsun; diye karar verdiler.

23. «İrzâ edeler babalarını / Böyle edeler duâlarını»
23. Babalarını buna râzı etmeyi, dualarını, dileklerini, bu işe hasretmelerini kararlaştırdılar.

24. «Bu re'yi olup kazâ müessis / Bî-gâile hatmolundu meclis»
24. Kazâ ve kader, bu kararı kurdu; hiç bir gâile çıkmadan da meclis sona erdi.

Sabakdâş şoden-i îşân der mekteb-i edeb / Onların Mektep Arkadaşı Oluşu

25. «Bir kışra girüp dü magz-ı bâdâm / Bir mektebe vardılar Edeb nâm»
25. İki iç bâdem bir kabuğa girdiler de Edeb adlı mektebe vardılar.

26. «Bir beyt olup iki tıfl-ı mısra' / Ma'nâ-yı latîfe oldu matla'»
26. İki mısraya benzeyen o iki çocuk, bir beyit oldu ince bir mânâya matla kesildi.

27. «Efsûn okur iki çeşm-i câdû / Pîş-i nigehinde rahle ebrû»
27. İki büyücü göz efsun okuyordu; gözlerinin önündeki rahle de kaşlarıydı,

28. «Hâme gibi dü zebân u yek dil / Bir bahsi olurlar idi nâkıl»
28. Kamış kalem gibi iki dilliydiler, fakat gönülleri birdi; bir bahsi naklederlerdi.

29. «Yek nûr olup iki şem-i kâfûr / Kıldı orasın sarây-ı billûr»
29. İki kâfûr mumu bir ışık vermekteydi; orasını bir billur saray hâline getirmişlerdi.

30. «Mekteb olup arada heyûlâ / Bir sûrete girdi İki ma'nâ»
30. Mektep, arada, sûrete bürünen bir heyûla olmuştu iki mânâ bir surete girmişti.
(Heyûlâ : Varlığın her şekle giriş kabiliyeti).

31. «Bir şâhda iki gonce-i gül / Bir birlerine olurdu bülbül»
31. Bir dalda iki gül goncası gibiydiler; birbirlerine bülbül kesilmişlerdi.

32. «Bir yerde olup ikisi câlis / Âyineye girdi aks ü âkis»
32. İkisi bir yerde oturuyordu; sanki aksedenle içine akis düşen bir aynaya girmişti.

33. «Mekteb o harem-serâ-yı vahdet / Cem’ oldular anda hecr ü vuslat»
33. Mektep denen o birlik hareminde ayrılıkla buluşma, bir araya gelmişti.

Der vasf-ı behâr / Baharın Vasfı Hakkında

34. «Rıdvân-ı behişt-i âfirîniş / İnsan'ül-ayn-ı ehl-i bîniş»
34. Yaratış cennetinin Rıdvân'ı, görüş ehlinin gözbebeği
(Rıdvan: Cennet kapıcısının adı.),

35. «Ya'ni kalem-i siyâh-câme / Bu tarz ile bed-edip kelâma»
35. Yâni kara elbiseli kalem, söz şöyle başlar :

36. «Bir dem ki behâr-ı âlem-efrûz / Bahş etti cihâna câm-ı nevrûz»
36. Âlemi parlatıp aydınlatan bahar, cihana nevruz kadehini sundu.

37. «Ol mülden olup zemâne ser-mest / Neyreng-i tılısmın etti eşkest»
37. Zamâne o şarapla sarhoş olup düzen tılsımını bozdu.

38. «Dünyâ dolu neş'e-i tarabdan / Mahşer yeri nakş-i bül-acebden»
38. Dünya, nağmelerin neşesiyle dolmuş, şaşılacak bezentilerle bir mahşer yerine dönmüştü.

39. «Cennet gibi sebze cûş-ber-cûş / Eyler gül ü lâle nûş-der-nûş»
39. Yeşillik, cennet gibi coştukça coştu; gül ile lâle de içtikçe içmeye koyuldu.

40. «Her kûçede bir behâr-ı firûz / Her goncede bir kabâ-yı nevrûz»
40. Her yanda bir parlak bahar hüküm sürmekte; her goncada bir nevruz elbisesi görülmekteydi.

41. «Bilmem ne şerâb içirdi horşîd / Etfâl-i çemen hep oldu Cemşîd»
41. Güneş, bilmem ne çeşit bir şarap içirdi ki yeşillik çocuklarının hepsi de birer Cemşid kesildiler.
(Cemşid, şarabı icad eden kişi).

42. «Bâran yerine yağıp mey-i nâb / Döndü çemenin başına girdâb»
42. Yağmur yerine berrak ve taze şarap yağdı; yeşilliğin başında bir girdaptır, dönmeye başladı.

43. «Ahû gibi ebr-i nev-demîde / Beslendi hevâ-yı sünbülîde»
43. Yeni belirmiş bulut, o sümbüli havada ceylan gibi beslendi.

44. «Bir rütbe hevâ rutûbet-efzâ / Kim oldu nesîm seyle hem-pâ»
44. Hava, bir derecede nemliydi ki rüzgâr, selle ayakdaş olmuştu, birlikte esip koşmaya koyulmuştu.

45. «Feyz aldı sefâlden karanfül / Bûy-ı gül ile sulandı sünbül»
45. Karanfil, buluttan feyz almış, sümbül, gül kokusuyla sulanmıştı.

46. «Cûş eyledi çeşme-i zümürrüd / Akseyledi târem-i zeberced»
46. Zümrüt kaynağı coşmuştu; o akan suya zeberced renkli gökkubbe aksetmişti.

47. «Berk etti o gûne bir şeker-hand / Kim mâh eder oldu ana sevgend»
47. Derken şimşek, öylesine tatlı bir gülüşle güldü ki ay bile onun adına and içmeye başladı.

48. «Meddeyledi cûy-ı şîri mehtâb / Çalkandı gümüş suyuyla sîmâb»
48. Ay ışığı, süt ırmağını çekti, akıtmaya başladı; cıva suyu, gümüş suyuyla çalkanmaya koyuldu.

49. «İnsânı rutûbet etti mahmûr / Oldu müje şehd-i hâba zenbûr»
49. Nemlilik, insanı mahmurlaştırdı; kirpikler uyku balına arı kesildiler.

50. «Bir feyz verip hevâ-yı gül-bîz / Bağ etti şerengi gül-şeker-rîz»
50. Güller sızdıran bahar, öylesine bir feyiz verdi ki bahçe, Ebucehil karpuzunu bile gülbeşeker döker
bir hâle getirdi.

51. Bir neş'e verip behâr-ı pür-şûr / Kıldı rek-i ebri târ-ı tunbûr
51. Coşkunluklarla dolu bahar, öylesine bir neşe verdi ki bulutun damarlarını yani sicim gibi yağan yağmurun her sicimini tanburun bir teli yaptı.

52. Hava, nemliliğine düzen verince yalım kuşu da uçmaz oldu.
52. Çün kıldı hevâ rutûbetin sâz / Göstermedi murg-ı şu’le pervâz

53. Pür-nem bu hevâ-yı abhârîde / Reng-i gül olur mu hîç perîde
53. Bu nerkis rengine boyanmış nemlimi nemli havada gül rengi uçar mı hiç?

54. Gösterdi hevâ çü sîne-i bâz / Kimdir vere murg-ı hâba pervâz
54. Hava, göğsünü açıp gösterince, uyku kuşunu
kim uçurabilir?

55. Sahbâ-yı cünûn alıp dimâğın / Bağlandı ayağı cûya bağın
55. Delilik içkisi ile, aklı başından gitmiş; o yüzden bahçenin ayağı dereye bağlandı.

56. Nevruz edicek hevâyı nem-nâk / Tûtî peri oldu sebze-i hâk
56. Nevruz havayı nemlendirince yerdeki yeşillikler, dudu kuşunun kanadına döndü.

57. Nesr-i felek indi âşiyâne / Gül-gonce hûmâya oldu lâne
57. Felek gerkesi yuvaya indi; gül goncası hûmâ kuşuna yuva oldu.

58. Tâ nâmiye öyle buldu kuvvet / Ervâh çeker nihâle hasret
58. Bitirip yetiştirme kuvveti öylesine güçlendi ki ruhlar bile fidanlara hasret çeker oldular.

59. Her tâk ki mehd-i tâka yatdı / Pistân-ı sehâba el uzatdı
59. Çardak beşiğine yatan her üzüm çotuğu, bulutun memesine el uzattı.

60. Her dür ki selıâbdan döküldü / Etfâl-i çemen sevindi güldü
60. Buluttan dökülen her inci tânesi yüzünden, yeşillik çocukları sevinip, güldüler.

61. Ebr eyledi bağı nûşa gencûr / Şekkerde uçardı tûti zenbûr
61. Bulut, bahçeyi tatlılıklar haznedarı yaptı; dudu kuşları, arılar gibi şekerlerin çevresinde uçuşmaya
başladı.

62. Müşk idi nesîm-i bûstânî / Dinmezdi ru'âf-ı ergavânî
62. Bağın, bahçenin rüzgârı miskti sanki; ergavanın burnunun kanı da dinmiyordu.

63. Zencîr-i cünûn edip teselsül / Cûybâra karıştı mevce-i gül
63. Delilik zincirinin halkaları, birbirine ulanıp gidiyor; gülün dalgalan, ırmağa karışıp akıyordu.

64. Cûş etti o rütbe seyl-i nîsân / Seng ü hazef oldu dürr-i galtân
64. Nisan ayının seli öylesine coştu ki taş toprak, yerlerde yuvarlanan incilere döndü.

65. Micmer gibi göz göz oldu dünyâ / Her çeşme gülâb-dân-ı zîbâ
65. Dünya, buhurdan gibi göz göz oldu; her su kaynağı da güzel gülabdan kesildi.

66. Çerh etti dimağını muattar / Berk eyledi atsayı mükerrer
66. Gökyüzü, dimağını güzel kokularla bezedi; şimşek birteviye aksırmaya başladı.

67. Bir neşv ü nema düşüp zemîne / Tâ erdi sipihr-i çârumîne
67. Yeryüzü öyle bir gelişmeye sahne oldu ki tâ, dördüncü kat göğe yükseldi, ulaştı.

68. Her tûde-i hâk olup Bedahşân / La’l ırmağı oldu bağa cûşan
68. Her toprak yığını Bedehşan'a döndü; la'l ırmağı bahçeye coşup aktı. (Bedehşan lâ'l taşıyla
ünlüdür)

69. Ol feyz ile oldu hâre vu seng / Hem-şa'şaa-i harir-i gül-reng
69. O feyizle her kaya, her taş, gül renkli bir kumaşa döndü; parıl parıl parlamaya başladı.

70. Her gonce ki çıktı gül-sitândan / Râz açtı zemîn ü âsmândan
70. Gül bahçesinde biten her gonca, yeryüzünden ve göklerden sırlar açtı.

71. Şâh-ı güle döndü sâh-ı âhû / Müşk nâfesi verdi serv-i dil-cû
71. Ceylanın boynuzu gül dalına döndü; gönüller alan selvi, gül nâfeleri yetiştirdi,
(Nâfe, ceylanın göbeğinden çıkarılan koku).

72. Cennet haberin getirdi gülzâr / Tûbâ'ya nazîre hâr-ı dîvâr
72. Gül bahçesi cennet haberini getirdi; duvar kenarındaki dikenler (bile) Tûbâ'ya nazire oldu.

73. İsrâfil olup nesîm-i zîbâ / Kıldı haşer-i zemîni ihyâ
73. Güzel rüzgâr, İsrâfil kesildi de yeryüzü ölülerini diriltti.

74. Bülbül gibi geldi şevk-i bâli / Açtı güle gonce kıyl u kâli
74. Gonca, bülbül gibi neşelendi de güle karşı söz söylemeye, şakımaya başladı.

75. Sûsen boyanırdı yâsemenden / Kan damlar idi ruh-ı semenden
75. Süsen, yâsemin rengiyle boyanmakta; yâsemin yüzünden de kan damlamaktaydı.

76. Gizli öpüşüp gül ü karanfül / Nerkislere el salardı sünbül
76. Gülle karanfil gizlice öpüşmekte; sümbül de nerkislere el atmaktaydı.

77. Gülşende fısıltı oldu peydâ / Ettiler anı nesîme ifşâ
77. Gül bahçesinde fısıltılar duyuluyordu; ne konuşulduğunu sabah rüzgarına söylüyorlardı.

78. Hercâyî beaefşe eyleyip cûş / Hem hâme hem oldu nâme hâmûş
78. Hercâyî menekşe coşunca hem kalem sustu, hem kitap.

79. Nerkis söz açıp şerâb u neyden / Dür saçdı peyâm-ı tâc-ı Key'den
79. Nerkis şaraptan, neydan söz açarak Key tâcının haberinden inciler saçtı.
(Key, İran Padişahı demektir.)

80. Kaldırdı elin çenâr-ı ser-keş / Bir söz dedi var içinde âteş
80. Baş çekmiş âsî çınar elini kaldırdı, öyle bir söz söyledi ki sanki içinde ateş vardı.

81. Yakdı o haberle lâle dağı / Aşüftelenüp gülün çerâğı
81. Lâle o haberle gönlünü dağladı; gülün mumu perperişan yanmaya başladı.

82. Doldu yer ü gök figân ü zâra / Olmadı o sohbet âşikâra
82. Yer gök feryatla, figanla doldu; fakat o sohbet bir türlü meydana çıkmadı.

Tâlib şoden-i Aşk akd-ı Hüsn'ra / Aşk'ın Hüsn'e Talip Olması

83. Munlâ-yı Cünûn verdi fetvâ / Kim Hüsn için oldu farz gavgâ
83. Cünun Mollası da, Hüsn için kavgaya girişmek farz oldu diye fetvâ verdi.

84. Kasdetti ki ola Aşk-ı gam-hâr / Ahvâl-i kabîleden haberdâr
84. Gamlar yiyen Aşk, kabile halkının ahvâlinden haber almak istedi.

85. Her biri arardı vasla çâre / Âşık geçinirdi ol nigâre
85. Kabile halkının her biri, o güzele âşık geçinir; her biri onunla buluşmaya çâre arardı.

86. Bu resme gerek belâ-yı düşvâr / Yek başına Aşk âlem ağyar
86. Güç belâ da böylesine gerek... Aşk tek başına bütün âlemse yabancı.

87. Cem'eylediler kabileyi hep / Aşk eyledi anda arz-ı matlab
87. Kabîle halkını tamamıyla topladılar; Aşk onlara dileğini anlattı.

88. Kim gevher-i Hüsn'e tâlibim ben / Gavgâ-yı talebde galibim ben
88. Ben dedi, Hüsn denen inciyi istiyorum; bu istek kavgasında da üstünüm.

Kabûl kerden-i Aşk belâhârâ / Aşk'ın Belâları Kabul Etmesi

89. Aşk anladı kim nedir ser-encâm / Gavgâ-yı makâle verdi ârâm
89. Aşk, başına neler gelecek, anladı; sözle savaşmayı bıraktı.

90. Dedi buyurun ne ola hidmet / Min ba'd men ü belâ vü mihnet
90. Buyurun dedi; ne hizmet istiyorsunuz, bundan böyle ben varım; işte belâ ve mihnet.

91. Sâdât-ı kabîle etti tedbîr / Kim mehrine eyle nakdi tevfîr
91. Kabile uluları, ne gerektiğini bildirdiler; nikâh parası olarak pek çok para vermen ve,

92. Hüsn akdine çok behâ gerektir / Evvel sana kîmyâ gerekir
92. Hüsn'ü nikâhlaman için çok belâya uğraman, önce kimyâyı elde etmen gerek dediler.

93. Durma sefer et güzâr-ı Kalb'e / Can baş ko reh-güzâr-ı Kalb'e
93. Durma; Kalp ülkesine yürü; kalp yolunda can ver; başından geç.

94. Ol şehrde kîmyâ olurmuş / Yolda belî çok belâ olurmuş
94. O şehirde kimyâ olurmuş, ama yolda da çok belâlar varmış. (Kimyâ: iksir)

95. Bin başlı ejder-i münakkaş / Mümdan gemi altı bahr-i âteş
95. Bedeni nakışlarla bezenmiş bin başlı ejderha, ateş denizinde yüzen mum bir gemi varmış.

96. Bin yıllık yol harâbe-i gam / Anın ötesi serây-ı mâtem
96. Gam harabesi bin yıllık yolmuş; onun ötesinde de Mâtem sarayı varmış.

97. Meşhûr o yolun başında câdû / Her mûyu yılan yalan değil bu
97. O yol başında meşhur bir cadı varmış ki her tüyü yılanmış; yalan değil bu.

98. Bir deşt içinde dîv ü perrî / Arslan kaplan vuhûş-ı berrî
98. O çöl, bir çölmüş ki devlerle, perilerle, arslanlarla, kaplanlarla, kara canavarları ile doluymuş.

99. Cin nev'i hezâr bed-likâlar / Câdû kılığında ejdehâlar
99. Cin cinsinden binlerce çirkin yüzlüler, cadı kılığında ejderhalar,

100. Muzlim gecelerde gûl-ı yâbân / Âvâzesi ra'ddan nümâyan
100. Kapkaranlık gecelerde, sesi gök gürlemesini andıran gulyabani varmış.


Şeyh Galip

Benzer Yazılar