Biz kaybettik, aşk da kazanmadı

biz kaybettik, aşk da kazanmadı hiçbir şey
çünkü sen aşksın ey aşk, nazlı bir çocuksun!
kırıyorsun göğün biricik kapısını,
söylemediğimiz tüm sözleri! çekip gidiyorsun

nice gülleri göremedik bugün. zincirlenmiş yüreğin sıkıntılarını
yıkıp geçemedi nice caddeler!
yaşları bizi gafil avlayan nice kızlar
yürüyorlar göremediğimiz bir yöne… kişnemeye!

uyurken nice marşlar nazil oldu içimizi
süzülüp indi ince hilaller
dinlensin diye yastıkta. nice öpücükler çaldı kapımızı
evimizden uzaktayken bizler

kayalıklarda ekmeğimizi ararken, çalışırken
kayboldu uykumuzdan nice düşler!
nice kuşlar kanat çırptı camlarımızda
ertelenmiş bir günde, oynaşırken prangalarımızla
kaybettik durmadan, aşk da kazanmadı hiçbir şey
çünkü sen nazlı bir çocuksun ey aşk!

Mahmud Derviş

Seyidimin Şarkısı

Seyit'in Sürgünlüğü
...

Gözlerinden boşanarak gözyaşları ne şiddetle,
çevirdi başını ve şöyle yokladı bi'.
Gördü açık kapıyı ve kırılmış kilidi,
ve tahtayı tutmayan, o paslı çivileri,
ve şahinsiz ve atmacasız, tüy değiştiren.
İç çekti Seyidim, öyle büyük bir keder var onda.
İyice anlattı Seyidim ve ihtiyatla:
"şükürler olsun ulu babaya, yücesin sen!
"Hain düşmanlarım yaptı bunu bana". Orada davrandılar yulara, gevşettiler dizginleri.
Vivar çıkışında, o kuzgun vardı sağ ellerinde,
ve Burgos'a girerken, sol ellerindeydi.
Omuz silkti Seyidim ve başını salladı:
"İyi haber, Alvar Fanyez, sürgünüz ülkemizden!
"ama büyük onurla döneceğiz Kastilya'ya."

Seyidim Roy Diaz, girdi Burgos'a,
altmış sancak eşliğinde;
çıktılar görmek için, kadınlar ve erkekler,
Burgoslu erkekler, kadınlar, pencerelerdeydiler,
gözyaşına boğularak, ne büyüdü o keder.
Bir fikir var idi hepsinin ağızında:
"Tanrım, ne iyi efendi, iyi bir beyi de var!"

Heveslilerdi karşılamaya onu, ama cesaret edemedi kimse, bir şey yapmaya
Don Alfonso korkusundan, öfkesinden Kral'ın.
Akşam olmadan daha, fermanı geldi Burgos'a,
büyük bir dikkatle getirdiler onu ve mühürlenmişti iyice:
evine almasın kimse, Seyidim Roy Diaz'ı,
kim alırsa evine, bilin, başı belada
herşeyini yitirecek, gözlerini yüzündeki,
gerisini de, ruhunu da, ve bir de bedenini.
Büyük acı çektiler, ah, o Hıristiyanlar;
belli etmediler ona, birazcık olsun bile.

Terketti mekanını, Seyidim, Kampeador
ama vardığında kapıya, kilitlediler onu,
Alfonso korkusundan yaptı onlar bu işi;
ve zorlamadı kapıyı Seyit, ne kötü ne de iyi
çağırdı adamlarını yüksek sesle, Seyidim.
ses gelmedi içer'den, bir sescik, yanıt diye.
Vardı kapıya Seyit, hızla ilerleyerek
Çekti ayağını üzengiden, vurdu bir kez kapıya
Açılmadı o kapı, ki'tlenmişti iyice.
Dokuz yaşında bir kız, söz söyledi sonunda:
"Bağlamışsın Kampeador, kılıcını, kayışına!
"Buyurmuş bulundu Kral, ferman geldi dün gece,
"özenle getirdiler onu, özenle mühürlenmişti.
"Açmaz kapı kimse sana, selam vermez sana kimse;
"yitirmek var bize yoksa, toprağı ve evleri,
"ve üstelik, bu da yetmez, bir de gözlerimizi.
"Bu perişanlığımızla, yararımız olmaz sana;
"ama seninle olsun Tanrı, derin ısdırabında."
Böyle dedi kızcağız ve döndü o, evine.
Seyit şimdi anladı ki, Kral, değil ondan yana.

...
Seyit'in Duası
...

Bu sözleri söylediler, o çadır toplanmıştı.
Seyidim ve eşlikçileri, sürdüler atlarını.
Atın, Seyit, başını, Meryem Ana'ya çevirdi,
Haç çıkardı sağ eliyle, Seyit ki şöyle söyledi:
"Şükür olsun sana Tanrı, yerin ve göğün hakimi;
"Sağlığımdan yana ol sen, Meryem, ey şanlı azize!
"Terkediyorum Kastilya'yı, arıyorum Kral'ı kinle;
"Bilmem ne zaman yeniden geleceğim bilmem ki.
"Yandaşlığın bana olsun, ey sen Şanlı, sürgünümde
"Yardım et, imdada yetiş, gece gündüz, gündüz gece!
Yardım edersen ve yazgı, durursa benden yana
"Güzel bağışlar, adaklar gönderirim sunağına;
"Mesler okurum sana, mesler sana binlerce."

...
Himena ve kızları, sürgünün huzuruna varır
...

Ve işte Himena hanım, varmakta iki kızla;
Bekler nedimeleri, her bir kızın ardında.
Diz çöktü o, Kampeador huzurunda.
Yaş akarak gözünden, öpmek istedi elini:
"Lütuf, Kampeador, vakti iyi tutturdun!
"İftiralar yüzünden, toprağından kovuldun.

"Lütuf ey Seyit, ki sakalı zarifçe!
"ben ve kızların senin, diz bükmüşüz önünde:
"Gün görmüş değiller pek, çocuklar henüz daha,
"nedimeler, bunlar da; hizmet etmek için bana
"şimdi görüyorum ki, gitmen gerekli senin.
"bir meram eyle bize, Meryem'in aşkı için!"
Uzattı ellerini, soylu sakal, uzattı,
ve Seyit, kızlarını, kollarında kaldırdı,
bastırdı yüreğine, çok büyük idi aşkı.
Gözyaşları dökülür, iç çekerken güçlüce:
“Ah, Himena Hanımım, karım benim, zarifçe,
"ruhum gibisin ruhum, öyle severim seni.
"Gördüğün gibi senin, ayrılmak var yaşamda,
"ben gidiyorum ve siz, kalın bur'da ardımda.
“O'na emanet olun, Tanrı'ya ve Meryem'e,
“evereyim kızlarımı, sonra, kendi, ellerimle,
"kalır biraz talihim, birkaç günüm ömrümde,
"bırak hizmet edeyim, bir kez daha sana ben!"

...
Vedalaşma
...

Dua da bitti şimdi, tamamlandı o mes de,
çıktılar kiliseden, binmeye atlarına.
sarıldılar öylece, Himena Hanım, Seyit'le;
öptü Himena hanım, Seyit'in ellerini,
gözde yaş, bilemedi, şimdi edeceğini.
Ve döndü kızlarına, baktı o onlara bi':
"emanet ettim sizi, Tanrı'ya, Kutsal Ruh'a;
Tanrı bilir ne zaman, görüşmek mümkün yine."
Gözünde yaş, çekmemişti, böyle acı daha önce,
Tırnaktan ayrılır ya et, ayrıldılar aynen öyle.
Atına atladı Seyit, yanında beyleriyle,
Bekler iken onları, çevirdi başını bi',
Minaya Albar Fanyez, bir çeşniyle dedi ki:
“Ner'den bu yiğitliğin? İyi günde doğdun sen:
"yolumuza bakalım biz; boş durmak, yaptığımız:
"Yetti bunca acılar, dönelim neşe ile;
"Yanımızda olacaktır, bize dün ruh üfleyen."

...
Köyde şafak sökümü
...

Söküyor şimdi şafak, sabah geliyor şimdi,
yükseliyor güneş, Tanrım, parlıyor ne şirince!
Giyinik kuşanıktı Kastehon'da hepisi,
açtılar tüm kapıları, fırlayarak dışar'dan,
görmeye çiftliklerini, tarlaların hepsini.
açık kaldı o kapılar, çıkmıştı artık hepsi
Az insan kaldı geriye, Kastehon'da o zaman.

...
Ailenin Balensya'ya varışı
...

İndi attan Seyidim, bütün işler bitince,
seğirtti, karısı için, seğirtti, kızları için;
ayağına kapandı, Donya Himena, görünce:
"Lütuf bu, Kampeador, zamanında yetiştin!
"Kurtardın beni dertten, boğazıma dek gelen;
"bak bi' bana şöyle bey, kızlarına bak bi' de,
"Tanrı'nın yardımıyla, soylular onlar böyle."

Sarıldı o sıkıca, kızlara, karısına,
öyle mesut oldular ki gözlerinden yaşlar aktı.
Mızrakladı askerleri, Kral'ın adamlarını
Duydular ne denildi, kılıç kuşanmış olanlar:
"ah be benim Himena'm, aziz karım, şerefli,
"ve kızlarım, kalbimde, ruhumda yaşayanlar,
"benimle gelin hadi, Balensya'ya hem şimdi,
evimize, sizin için, geri aldığım, bileğimle."
Anne ve kızları, öptüler ellerini.
Büyük şeref vererek, girdiler onlar şehre.

Ve Seyidim Onlarla, istihkama seğirtti,
ve çıkardı onları, or'da en yüksek yere.
Her yere baktılar bi', o soylu gözleriyle,
şöyle göz gezdirdiler, uzanır şehir nasıl,
ve bir başka taraftan, gördü onlar denizi,
kocaman çayırları, kocaman ve ekili,
adil pay edilmişti, bundan öte, gerisi;
şükran duyup Tanrı'ya, açtılar ellerini,
bu kazanç, bu baht için, kocaman ve de iyi.


Pedro Salinas
Onikinci yüzyıl İspanyolcası'ndan çeviren:
Ulaş Başar Gezgin


kahvaltıdaki risk

bir tuzluk kan kaybedebilir mi? tuz kaybeder. ama bir de
kanamaya başlarsa başka hiçbir şey o kadar kanayamaz.
kahvaltıdasın, tuzluk beyaz peynire doğru kanamaya
başlıyor. kan masaya yayılıyor.
-tuzluğu uzatır mısın
-uzatırım ama kanıyor
-olsun sen uzat

Osman Konuk

Aşırı Belki

daha fazla beklenemez aşırıya kaçmak için
patilerin gürültüsünden ibarettir kediler; çünkü…
çiçeğimizi ve pastamızı alıp müsaitseniz biraz
öldürülmeye, bu akşam size…

ya da söyleyin derinin dışına çıkınca
edip cansever derisinin dışına çıkmadan yaşadı mesela

kollar boşalınca eski bir sarılmadan,
belki değil; iyice ama
her belki aşırı demokrat, aşırı simetrik, aşırı belki…
çünkü
beğendiği idam mangasına peşin ödemeyle kazanılmış esmerlikte
zaten biliyorum beni bir tek o sevdi
arabasının güneşliğinde saklanır mutsuzluk akseptansı
“öpülürken ve öldürülürken sessiz kalacağıma söz
veriyorum”
durduk yere sting sevenler cemaatinden değil
aynı nedenden sağ kalmışız; raslantıya bakınız
seni belki sevmişimdir aşırı belki

kahvaltısını yarım bırakmış bir hastabakıcının sedyeyi
kavrayışındaki sinirlilik; seni taşıyan
beni bir tek o sevdi cümlesinde geçen seni
bana portakal aç diyen Türkçenin sahibi
ben hiç şair değilim, buna hiç şaşırmadım.

Osman Konuk

Beyaz Savunma

// göz kamaştırmayan bir adamın tedirginlikleriydi beyaz //

-enis akın-




karşılama / sera

ne dokunaklı bir adın var ne de varsın
doğmamış kızımın adı konmamış kızımın
daha bir ebeveyn projesi olmamış
sadece bir beyazlık fikri, hafiflik, karışıklık
kızının yürüyüşünde devam eder bir anne
-şimdi hangisini esas alalım-
bir var doğmamış kızlar yürür rahminde
bir var adı konmamış –ona bir an sera diyelim-tavırların
sadece bir beyazlık fikri, hafiflik, karışıklık


büyümek


bugün siyah, üzgün bir parsla konuştum; dişi
otel odasında, pençelerine çoraplarını giyip
komidindeki incil'e bakıyordu
onu öpmeliyim dedim içimden
onu savunmalıyım
kitap'ta bunun bir tarifi olmalı
büyüdüğünü böyle şeylerle anlıyorsun biraz da

büyürken
normalde elbiselerin yırtılması düğmelerin kopmasıgerekir
sihirliymiş gibi elbiseler de büyüyor
ne yapacağını bilemiyorsun
sadece beyaz, hafif bir düşünce
siyah, üzgün bir parsı görünce hissediyorsun
onu savunmalıyım


elbiseleri yırtarak düğmeleri kopararak büyünmezmiş
çocuk resimlerindeki okul hiç tatile girmezmiş


aklımda bir resim var
beyaz gömlekli, büyümemiş, akşamdan yakşıklı
görmedim beyazın dışına çıktığını aklım da görmedi
tanrı borsayı korumasın başka şeyleri korusun
kaçak bir huzurevinde cinayet işlenmiş
hangi tepkiyle bileceğimi bilemedim
beni korusun


bir ölüden daha cool olabilir misin
ölüler beni serinliğe yakıştıramaz
yakıştırır: olamazsýn
neyi tartışıyoruz o halde; en baştan başlayalım
bazı güzel gözleri oluyor, gözlerini terk ediyorlar
bir gün buluşalım, gözlerimiz olmasın
üzülürken saçların hızlı hızlı uzuyor olsun
asıl sorun kendimiz olurken çıkan patırtı
kulaklarımız da olmasın


bir daha düşündüm de
kendimiz konusunda şaka yapmamalıyız
aramızda kalsın ama hiçbir şey aramızda kalmayacak
aramız diye bir yer yok
bunu bir adres tarifinde kullanamazsın
halklar dev kulaklarıyla her şeyi
istediğin kadar fısıldayarak konuş
hangi tepkiyle bileceğimi bilemedimadı su parası olan bir ödeme var
veznede bir su perisi olacağını umuyorum
sıra beklemezsen periyi görebiliyorsun
yirmi lira yetmiş beş kuruş
bu yirmi bu da yetmiş beş
veznedar gizli gizli kimseye benzemiyordu
nedense fazla şüpheciyim böyle konularda
sorular tek elle cevaplar iki elle yapılır
neden ama

sonuç

şiire sonuç yazacak kadar
bir yüzyıl daha yetecek kadar iyiyim
peşin, nakit, dekontuyla
bir çizgi filmdeymişim, kendinden desenli, sevinçli
düşünürken böyle böyle
kütahya yolunda yaşlı bir adam gördüm
otostop yapan bir imparatorluğa benziyordu

Osman Konuk

Yaşamak mı zor çince mi

bıraksalar anlatacağım merak ettiğim neydi
açlar, sevdalılar ve canı sıkılanlarla
büyük büyük merak ederken çocuklar
neyi

hakkımda yanlış bilgi sahibi halk
ve ikide bir savaş çıkaran insanlık
sözlüğe bakarak anlayamaz beni
klasik yöntemlerle konuşmadığım için
ama bıraksalar anlatacağım
tüm yeteneğimi kullanarak

aramızda tartışıyoruz
yaşamak mı zor çince mi
bilinçlerde sürünüp dururken umutsuzluk
ben neden ölümü hatırlatan süflörüm

açız, sevdalıyız, canımız sıkılıyor
türlü sevinçler kiralayacak paramız yok
uyusam
birileri gelip çekmecelerimi ve kafamı karıştırıyor
çeşmeleri açık bıraksam mı; dünya temizlenir
kurtarıcıya giderim haftasonları
ve hep onu çarmıha gerenleri bulurum

kimliğime insan yazdırmalıyım
kızınca aniden ortayaşlı çocuklar
ambalajını yırtarak bedenimin
beni de öldürmesin

Osman Konuk

Bilmiyorum

Geldim, nereden bilmiyorum, fakat geldim,
Önümde bir yol gördüm ve yürüdüm,
İstesem de istemesem de devam edeceğim yürümeye,
Nasıl geldim, yolumu nasıl gِördüm?
Bilmiyorum!



Bu varlık aleminde yeni miyim eski mi?
Özgür müyüm yoksa bağlarda esir mi?
Kendim mi yِönlendiriyorum hayatımı yoksa yِönlendirilen miyim?
Bilmek istiyorum, fakat…
Bilmiyorum!


Acaba bu şeklimle bir insan olmadan ِönce
Bir yokluk ve hayal miydim yoksa bir şey mi?
Var mı bu bilmecenin bir cevabı, yoksa kalacak mı sonsuza dek? Bilmiyorum,
Ve niçin bilmiyorum?
Bilmiyorum!


Sordum bir gün denize: “Ey deniz, ben senden miyim?
Doğru mu bazılarının hakkımızda sِyledikleri?
Yoksa yalan, düzmece ve iftira mı dedikleri?”
Dalgaları bana güldü ve dedi ki:
Bilmiyorum! 



Ey deniz, biliyor musun üstünden kaç bin yıl geçtiğini?
Hatırlar mı sahiller, ِönünde diz çِöktüğünü?
Biliyor mu nehirler senden doğup sana dِöndüklerini?
Ne dedi kِöpürdüğünde dalgalar?
Bilmiyorum!


Leyla gibi kaç genç kız; Mecnun gibi kaç delikanlı
Kıyında geçirdiler nice saatleri, Leyla şikayet edip Mecnun açıklayarak,
Dinler, her ne konuşsa Mecnun, Leyla sِöylediğinde o kendinden geçer,
Yoksa dalgaların sesi bir sır mıdır kaybettikleri?
Bilmiyorum!


Ey zorba deniz, sende de benim gibi sedefler ve kum var,
Sen gölgesizsin, benimse yeryüzünde gِlgem var,
Sen akılsızsın ey deniz, benimse aklım var,
Buna rağmen niçin ben faniyim, sen bakisin?
Bilmiyorum!



Ey deniz, bilsen ne acayip sırlar var içimde,
İndi bu sırların üstüne bir perde, o perde benim,
Bunun için daha da uzaklaşıyorum her yaklaştığımda,
Ve her bilecek zannettiğimde kendimi...
Bilmiyorum!

Bir şey hatırlamıyorum geçmiş hayatımdan
Bilmiyorum bir şey gelecek yaşantımdan
Bir ِözüm var, ancak bilgim yok mahiyetinden
Ne zaman bilir ِözüm aslını ِözümün?
Bilmiyorum! 


İliyya Ebû Mâdî



Nirvana


Geleceği pek parlak değildi.
Sebepsiz dolanıyordu.
Kuzey Carolina civarında
Otobüsle bir yerlere giden
Genç bir adamdı işte
Kar yağmaya başlamıştı
Dağlarda küçük bir kafede
Mola verdiler
Genç adam tezgahta oturdu
Bir şeyler ısmarladı
Gelen yemek harikaydı
Kahve de.
Garson kız tanıdığı
Başka kadınlara hiç benzemiyordu
Bozulmamıştı.
Doğal bir mizah
Vardı her halinde
Aşçı deli deli konuşuyordu
İçerdeki bulaşıkçı gülüyordu
Temiz düzgün bir gülüşle
Genç adam camlardan kara baktı
Bu yerde sonsuza kadar
Kalmak istedi canı
İçine tuhaf bir duygu yayıldı.
Burada herşey çok güzeldi
Ve sanki hep çok güzel kalacaktı.
Derken şöför molanız bitmiştir
Otobüste yerlerinizi alın diye bağırdı
Genç adam ben kalayım
Dedi kendi kendine
Ben burada kalayım
Ama sonra kalktı
Diğer yolcuların ardından
Otobüse bindi
Koltuğunu buldu
Otobüsün penceresinden
Küçük kafeye baktı
Sonra otobüs kalktı
Bir virajı döndü
Ve dağlardan aşağı yöneldi
Genç adam diğer yolcuların
Sohbetini dinledi
Bazısı okuyor, bazısı uyuyordu
Hiç kimse
O yerin büyüsünü
Fark etmemişti
Genç adam başını yana yasladı
Gözlerini yumdu, uyur gibi yaptı
Yapacak bir şey yoktu
Motorun, karda tekerleklerin
Sesini dinlemekten başka.

Nirvana - Bukowski - Tom Waits
Çeviren: Ümit Ünal


Nirvana 

not much chance,
completely cut loose from
purpose,
he was a young man
riding a bus
through North Carolina
on the wat to somewhere
and it began to snow
and the bus stopped
at a little cafe
in the hills
and the passengers
entered.
he sat at the counter
with the others,
he ordered and the
food arived.
the meal was
particularly
good
and the
coffee.
the waitress was
unlike the women
he had
known.
she was unaffected,
there was a natural
humor which came
from her.
the fry cook said
crazy things.
the dishwasher.
in back,
laughed, a good
clean
pleasant
laugh.
the young man watched
the snow through the
windows.
he wanted to stay
in that cafe
forever.
the curious feeling
swam through him
that everything
was
beautiful
there,
that it would always
stay beautiful
there.
then the bus driver
told the passengers
that it was time
to board.
the young man
thought, I’ll just sit
here, I’ll just stay
here.
but then
he rose and followed
the others into the
bus.
he found his seat
and looked at the cafe
through the bus
window.
then the bus moved
off, down a curve,
downward, out of
the hills.
the young man
looked straight
foreward.
he heard the other
passengers
speaking
of other things,
or they were
reading
or
attempting to
sleep.
they had not
noticed
the
magic.
the young man
put his head to
one side,
closed his
eyes,
pretended to
sleep.
there was nothing
else to do-
just to listen to the
sound of the
engine,
the sound of the
tires
in the
snow.

Charles Bukowski
Nirvana



görünür olma isteği

Gelincik açılmadan önce, kapalı çanak yaprakları badem kabuğu gibi serttir. Bir gün bu kabuk çatlayıverir. Üç çanak yaprağı toprağa düşer. Bu kabuğu açan şey balta değildir, sadece zar gibi incecik, tortop olmuş yapraklardır. Çiçek açıldıkça neon pembesi yapraklar kırlarda görebileceğiniz en arsız kızıla dönüşür. Sanki çiçeğin çanağını çatlatan güç, bu kırmızının kendini gösterme, görünür olma isteğidir.

John Berger

Günden Güne Her Güne

25 HAZİRAN 2004 CUMA

Bu gece
ayın ışığı yatağımız
kır çiçeklerinin
yorganımız olsun

Ömrüm senin
ecelin benim olsun

27 HAZİRAN 2004 PAZAR

Bu gece de koynumda kal
Kır çiçeklerinin kokusundan
Hazırladım yatağını

01 AĞUSTOS 2004 PAZAR

Ömrün,
Ömrüme sırdaş
Kimim var senden başka?

01 EYLÜL 2004 ÇARŞAMBA

Güz geldi, kapa
pencereleri

Ruhun üşüyebilir

02 EYLÜL 2004 PERŞEMBE

Eylül yağmurları başladı
sular damlıyor
yalnızlığımdan

13 EYLÜL 2004 PAZARTESİ

Bulantımın
yalnızlığım ile
kardeş olması

şaşırtıyor beni

Refik DURBAŞ
Adam Sanat, Kasım 2004

Bercestelerim