yüzüm gülmüyor çünkü mutsuzum
bir düdük taşıyorum, tüm bu caddelerde çalmak için
bir solo dönüp duruyor kafamda
hayatın ve ayaklarımın ve götümün ve bacaklarımın ve baldırlarımın nasıl kafa yaptığını nereden bileceksin bende
uzanıp gökyüzündeki tüm yıldızlarla dans edebileceğimi
ay’ı yiyebileceğimi ve gülebileceğimi ve ağlayabileceğimi
şehirlerin aç caddelerinin karanlık inleri
yorgun suratlar, karanlık ve kasvetle çarpılmış
ve tümden ölüyor
bırakıyorum ölsün
düdüğümü çıkarıp, sesler üflüyorum
çocuklar gelsin diye
benimkinden daha karanlık sokaklardan
doğmamış bir güneş
büyücüler kanatlar taşıyor yanlarında, uçabilsinler diye
hadi çalalım düdüğü
üzerine binip sürelim hayatı
ve gülelim ve dans edelim ve jazz yapalım
hadi sarsalım ölüleri ve bırakalım ölsün bundan hazzetmeyenler
şarkıcıların büyüsü yeryüzünü ısıtıyor
bir şarkı
bir şiir
zihnin cenneti
şimdi gülümsüyorum işte
iyi hissediyorum kendimi
şehrin caddesi
zihnimin sarayı
Jack Micheline
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
Şiir, ihtiyacı olanındır!
Dün, tam öğle üstüydü, Yenikapı feribot gişelerinde iki genç kadın konuşuyordu. Kadınların saçlarından vapurlar geçip gidiyor, kadınlar kendi saçlarına takılıp hep gişede kalıyordu. Biri diğerine dönüyordu aniden, bir cümleyi tam ortasından kuruyordu:
"Okumadıysan 'Ben sana mecburum'u oku."
Sonra genç kadın, firketeden kurtulan saçlarını topluyordu hamarat bir hızla, biletleri kesiyordu. Dün bir bilet gişesinde, düğünleri için çeyiz biriktiren iki kız, geçip giden bir gün gibi, Attilâ İlhan'ı anıyordu.
Dün, sabahın körüydü, gazetelerin içine sarılmış taze ekmekler kurşunlu bir buharla bekliyorlardı gidecekleri evleri. Bakkal, âdeti değildir pek, gazetelere bakıyordu. Telefon çalıyor, Mualla Hanım yine en bet sesiyle muhtemelen, bir kutu yumurta istiyor, "Bak, tazeyse ver ama" diyordu. Bakkal, şaşılası şey, sinirlenmiyordu. Zira gazete balyalarının ilk sayfalarda Attilâ İlhan'ın yüzünü görüyor, "Ölmüş yahu!" diyordu. Sesi, aniden bir haksızlık olmuş gibi çıkıyordu.
Sorulmuş gibi sanki devam ediyordu:
"Gençken tabii okuyorduk. Sevgililer, manitalar filan. Sonra tabii..."
Bir şair ölüyor, bir günde bütün aşklar eskide kalıyordu. Belki her ikisi de bir bakkalın kalbini aynı yerinden acıtıyordu. Bir bakkalın artık bir daha hiç âşık olmayacak bir bakkal olarak kalakalışı şairin ölümüyle kesinleşiyordu.
Şairin kimliği?
Dün gazetelerde edebiyatçılardan alınmış görüşler, "şairin siyasetçi olarak kimliği" yazıları çıkarken, televizyonlarda birileri "Aşk şairi miydi, değil miydi?" diye karar veremezken, sokaklarda insanlar, ama hepsi tek tek, bir şairin ölümünü, çok eskiden âşık oldukları insanların suretleriyle birlikte anıyordu. Bir ölümün kenarına bu kadar eski aşk iliştirilmiş midir acaba? Ne kıymetli bir ölümdür ki o, hep aşkla anılacaktır bundan böyle.
"Postacı" filmini izlemiş miydiniz acaba? Şair Pablo Neruda'yı anlatıyordu. Sonra, Neruda'ya mektuplarını getiren bisikletli postacı, kasabanın en güzel kızına âşık oluyor ve tutamayıp kendini, Neruda'nın şiirlerinden birini çalıp... Kıza kendi şiirim diye okuyup... Neruda bunu duyunca ne diyordu peki?
"Şiir, ihtiyacı olanındır!"
Bu ülkenin de işte, konuşmayı pek beceremeyen bu kavruk çocukların, cümlelere ihtiyacı vardı. İşçi kızların "ben sana mecburum, bilemezsin" demeye ihtiyacı vardı; bir gün bakkal olacağını bilmeyen genç adamların "sevmek kimi zaman rezilce korkuludur/ insan bir akşamüstü yorulur" diyebilmeye... Hakir görme!
Ortaokuldan terk ev kızlarının da mektup yazacakları bir aşkları vardır. İnşaat işçilerinin, banka memurelerinin, dönercideki komilerin de kalbi çıt diye kırılıyor orta yerinden. Hepsi birden Sisler Bulvarı'nda buluşur. Sevdiklerinin adları "mıh gibi" akıllarında, omuzları akşam gibi çökmüştür.
Gizli öpüşmelerde
Şairler, halklarının ümitsizce aradığı sözcükleri bulanlardır. Kim nasıl hatırlarsa hatırlasın, ama bu ülkenin sokaklarındaki insanlar, hiç şiir okumaz dedikleriniz bile, Attilâ İlhan'ı o en amansız aşklarına sözcükler bulan adam olarak hatırlayacaktır. Sevgililere bırakılan işaretli mendiller gibi temiz ve kıymetli bu şiirleri, bir daha görülmeyecek sevgililerin fotoğrafını saklar gibi iç cebinde saklayacaktır. Sonradan bakkal olsa da, bir gişe kabininde tıkılıp kalsa da, çoluk çocuk sahibi mazbut bir kadına dönüşse veya araba taksiti ödeyen bir noter memuru olsa da, vaktiyle yaptığı bir aşk deliliğini, insan olduğunun ispatı olan o günleri hatırlarken muhakkak bu hatıralara bir Attilâ İlhan dizesi iliştirecektir.
Bir halkın kalbinin en mahremine ismini yazmış olmaktan daha kıymetlisi var mıdır?
Bir komi çocuğun, arka cebinden çıkardığı tarakla saçlarını tarayıp köşe başında âşık olduğu kızı beklerken içinden ezberlediği ve tek kozu olan bir aşk şiirinin sahibi olmaktan daha güzeli var mıdır?
Bu ülkede, bu dilde, biri birine âşık olduğu her gün Attilâ İlhan, o hop eden içlerle, boşalıveren dizlerle, telefon başında beklenen gecelerde, doluveren gözler ve o en gizli öpüşmelerde... Aşkla birlikte yaşayacaktır!
Ece Temelkuran
"Okumadıysan 'Ben sana mecburum'u oku."
Sonra genç kadın, firketeden kurtulan saçlarını topluyordu hamarat bir hızla, biletleri kesiyordu. Dün bir bilet gişesinde, düğünleri için çeyiz biriktiren iki kız, geçip giden bir gün gibi, Attilâ İlhan'ı anıyordu.
Dün, sabahın körüydü, gazetelerin içine sarılmış taze ekmekler kurşunlu bir buharla bekliyorlardı gidecekleri evleri. Bakkal, âdeti değildir pek, gazetelere bakıyordu. Telefon çalıyor, Mualla Hanım yine en bet sesiyle muhtemelen, bir kutu yumurta istiyor, "Bak, tazeyse ver ama" diyordu. Bakkal, şaşılası şey, sinirlenmiyordu. Zira gazete balyalarının ilk sayfalarda Attilâ İlhan'ın yüzünü görüyor, "Ölmüş yahu!" diyordu. Sesi, aniden bir haksızlık olmuş gibi çıkıyordu.
Sorulmuş gibi sanki devam ediyordu:
"Gençken tabii okuyorduk. Sevgililer, manitalar filan. Sonra tabii..."
Bir şair ölüyor, bir günde bütün aşklar eskide kalıyordu. Belki her ikisi de bir bakkalın kalbini aynı yerinden acıtıyordu. Bir bakkalın artık bir daha hiç âşık olmayacak bir bakkal olarak kalakalışı şairin ölümüyle kesinleşiyordu.
Şairin kimliği?
Dün gazetelerde edebiyatçılardan alınmış görüşler, "şairin siyasetçi olarak kimliği" yazıları çıkarken, televizyonlarda birileri "Aşk şairi miydi, değil miydi?" diye karar veremezken, sokaklarda insanlar, ama hepsi tek tek, bir şairin ölümünü, çok eskiden âşık oldukları insanların suretleriyle birlikte anıyordu. Bir ölümün kenarına bu kadar eski aşk iliştirilmiş midir acaba? Ne kıymetli bir ölümdür ki o, hep aşkla anılacaktır bundan böyle.
"Postacı" filmini izlemiş miydiniz acaba? Şair Pablo Neruda'yı anlatıyordu. Sonra, Neruda'ya mektuplarını getiren bisikletli postacı, kasabanın en güzel kızına âşık oluyor ve tutamayıp kendini, Neruda'nın şiirlerinden birini çalıp... Kıza kendi şiirim diye okuyup... Neruda bunu duyunca ne diyordu peki?
"Şiir, ihtiyacı olanındır!"
Bu ülkenin de işte, konuşmayı pek beceremeyen bu kavruk çocukların, cümlelere ihtiyacı vardı. İşçi kızların "ben sana mecburum, bilemezsin" demeye ihtiyacı vardı; bir gün bakkal olacağını bilmeyen genç adamların "sevmek kimi zaman rezilce korkuludur/ insan bir akşamüstü yorulur" diyebilmeye... Hakir görme!
Ortaokuldan terk ev kızlarının da mektup yazacakları bir aşkları vardır. İnşaat işçilerinin, banka memurelerinin, dönercideki komilerin de kalbi çıt diye kırılıyor orta yerinden. Hepsi birden Sisler Bulvarı'nda buluşur. Sevdiklerinin adları "mıh gibi" akıllarında, omuzları akşam gibi çökmüştür.
Gizli öpüşmelerde
Şairler, halklarının ümitsizce aradığı sözcükleri bulanlardır. Kim nasıl hatırlarsa hatırlasın, ama bu ülkenin sokaklarındaki insanlar, hiç şiir okumaz dedikleriniz bile, Attilâ İlhan'ı o en amansız aşklarına sözcükler bulan adam olarak hatırlayacaktır. Sevgililere bırakılan işaretli mendiller gibi temiz ve kıymetli bu şiirleri, bir daha görülmeyecek sevgililerin fotoğrafını saklar gibi iç cebinde saklayacaktır. Sonradan bakkal olsa da, bir gişe kabininde tıkılıp kalsa da, çoluk çocuk sahibi mazbut bir kadına dönüşse veya araba taksiti ödeyen bir noter memuru olsa da, vaktiyle yaptığı bir aşk deliliğini, insan olduğunun ispatı olan o günleri hatırlarken muhakkak bu hatıralara bir Attilâ İlhan dizesi iliştirecektir.
Bir halkın kalbinin en mahremine ismini yazmış olmaktan daha kıymetlisi var mıdır?
Bir komi çocuğun, arka cebinden çıkardığı tarakla saçlarını tarayıp köşe başında âşık olduğu kızı beklerken içinden ezberlediği ve tek kozu olan bir aşk şiirinin sahibi olmaktan daha güzeli var mıdır?
Bu ülkede, bu dilde, biri birine âşık olduğu her gün Attilâ İlhan, o hop eden içlerle, boşalıveren dizlerle, telefon başında beklenen gecelerde, doluveren gözler ve o en gizli öpüşmelerde... Aşkla birlikte yaşayacaktır!
Ece Temelkuran
Babam Öldü
Babam öldü
koptu çalar saatlerin
gergin yayı
babasız evlerde
kim susturacak
çığlıktan doğan fırtınayı
Bahar gibi verirmiş babam
annemin ellerine dünyayı
Yoksulluk da ölüm gibidir
çevreden kuşatır evi
gök nasıl kucaklarsa dolunayı
Herkes öğrenebilir balık tutmayı
bana denize bakmayı öğret anne
Sevinçli bir şarkı söyle
koşmaya alıştır babasız tayı
Mustafa Ruhi Şirin
Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh
Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh yaz tüketmiş yaprak gibi dağıldım senden sonra
(hilal her zaman yalnız)
abdülhamit
yaz tüketmiş yaprak gibi dağıldım senden sonra.
piknik mendiline sürünürüm diye
henüz çürümedim.
hiç bir aşk çıraklık dönemini tamamlayamıyor nedense
aşkın kaderi bu olsa gerek.
teninden aşkın kadın haline evirdiğim anlamsız cümlelerimi çok özledi şairin
-keşkeler bitmeden gitme, demiştim .
-keşkeler hiç bitmez. demeni yeni yeni anlıyorum daha..
sahafa düşmüş tahrif bir kitap gibiyim. kime
konteynıra atılmış ekmek .
kimin açlığına
sahipsiz bir selam,kimden
şiirden anlayan bir karinin allah etmesini.
yurdunun Cem’i
Beatrice’nin Dante’si
kazma vuruldukça heybetlenen ayrılık dağlarının
ferhatı
gibiyim
sensiz bu sensizlikte
ününü yitirmiş ünlü bir harf gibiyim
sensiz
bu sessizlikte.
nerdeyim şimdi.
çayın altını unutuyormuyum .
sigara dumanı rimelimi akıtıyormu,
törpülerken tırnağımı kırıyormuyum mesela.
yeşil eteğim yakışıyormu hala.
hala düşünüyormuyum beni..
.ense kökünde bir efilti hissedince mesela
.mesela bir park akşamında
konser çıkışı dondurmacılarında
oltaya takılmış balıkların horonlarında
kahve fallarında
türbe bahçelerinde çaput bağlanan ağaçların dallarında
mı arasam yitirdiğim eczamı
kimselere açmasam
içimin kuyularına mı atsam hicranımı.
”Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız ”
kurtların kemirdiği asa kaldım süleyman yurdunda süleymansız.
”pusatsız duldasız üryan kaldım”
sensiz bu sensizlikte
köksal özyürek
(hilal her zaman yalnız)
abdülhamit
yaz tüketmiş yaprak gibi dağıldım senden sonra.
piknik mendiline sürünürüm diye
henüz çürümedim.
hiç bir aşk çıraklık dönemini tamamlayamıyor nedense
aşkın kaderi bu olsa gerek.
teninden aşkın kadın haline evirdiğim anlamsız cümlelerimi çok özledi şairin
-keşkeler bitmeden gitme, demiştim .
-keşkeler hiç bitmez. demeni yeni yeni anlıyorum daha..
sahafa düşmüş tahrif bir kitap gibiyim. kime
konteynıra atılmış ekmek .
kimin açlığına
sahipsiz bir selam,kimden
şiirden anlayan bir karinin allah etmesini.
yurdunun Cem’i
Beatrice’nin Dante’si
kazma vuruldukça heybetlenen ayrılık dağlarının
ferhatı
gibiyim
sensiz bu sensizlikte
ününü yitirmiş ünlü bir harf gibiyim
sensiz
bu sessizlikte.
nerdeyim şimdi.
çayın altını unutuyormuyum .
sigara dumanı rimelimi akıtıyormu,
törpülerken tırnağımı kırıyormuyum mesela.
yeşil eteğim yakışıyormu hala.
hala düşünüyormuyum beni..
.ense kökünde bir efilti hissedince mesela
.mesela bir park akşamında
konser çıkışı dondurmacılarında
oltaya takılmış balıkların horonlarında
kahve fallarında
türbe bahçelerinde çaput bağlanan ağaçların dallarında
mı arasam yitirdiğim eczamı
kimselere açmasam
içimin kuyularına mı atsam hicranımı.
”Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız ”
kurtların kemirdiği asa kaldım süleyman yurdunda süleymansız.
”pusatsız duldasız üryan kaldım”
sensiz bu sensizlikte
köksal özyürek
Anne Çocuk ve Yalnızlık
"Yalnızlık nedir?" diye sordu çocuk
Gülümsedi kadın
"Memeden kestiğimde seni
İçimde doğan boşluk gibidir" dedi.
"Kokundan uzak kaldığım an gibi mi?" dedi çocuk
"Ses sağnağında yüreğine tek bir tınının değmemesi gibi,
Düşsüz uyku gibi,
Renksiz düş gibi,
Çocuksuz ana kucağı gibi" dedi kadın.
"Yalnızlık nedir?" diye yeniden sordu çocuk
"Aşksız bahar gibi,
Kokmayan çiçek gibi,
Arı konmayan renk gibi" dedi kadın.
Hüzünlendi çocuk,
Gamzelerine iki büyük çaresizlik doldurarak
"Yalnızlık yavrusunun gözlerindeki çaresizlik gibidir" dedi kadın.
"Ağlatacak kadar güçlü müdür?" dedi çocuk,
Sarıldı kadın çocuğa
"Sana akan bu sevdam kadar keskindir" dedi
"Gülümsemene büyüttüğüm umudum kadar güçlü.."
"Acıtır mı insanın canını?" dedi çocuk
"Seni kaybetmenin korkusu kadar acı,
Senin gözyaşlarının ateşinden daha yakıcı" dedi kadın.
"Hep yalnız mıydın?" dedi çocuk
Daldı anılara kadın,
Eski bir aşkın kalıntılarında dolaştı biraz,
Biraz eski mutluluklara dokundu.
Çekingen.. Biraz da özlemli
Bugündeki yalnızlığını yaratan büyük aşkını düşündü.
"Hiç bitmez mi yalnızlığın?" dedi çocuk
O'nun gibi bakmayan
O'nun gibi gülümsemeyenler geldi aklına.
O'nun sarmalarındaki sıcaklığı yaşatamayanları düşündü.
"Büyük aşklar büyük yalnızlıklar doğurur` dedi kadın
Sarıldı çocuğa kadın
Umuda sarılır gibi
Yalnızlığını yıllara gömer gibi
Sarıldı sevdasının en güzel meyvesine...
Gassan Satar
Gülümsedi kadın
"Memeden kestiğimde seni
İçimde doğan boşluk gibidir" dedi.
"Kokundan uzak kaldığım an gibi mi?" dedi çocuk
"Ses sağnağında yüreğine tek bir tınının değmemesi gibi,
Düşsüz uyku gibi,
Renksiz düş gibi,
Çocuksuz ana kucağı gibi" dedi kadın.
"Yalnızlık nedir?" diye yeniden sordu çocuk
"Aşksız bahar gibi,
Kokmayan çiçek gibi,
Arı konmayan renk gibi" dedi kadın.
Hüzünlendi çocuk,
Gamzelerine iki büyük çaresizlik doldurarak
"Yalnızlık yavrusunun gözlerindeki çaresizlik gibidir" dedi kadın.
"Ağlatacak kadar güçlü müdür?" dedi çocuk,
Sarıldı kadın çocuğa
"Sana akan bu sevdam kadar keskindir" dedi
"Gülümsemene büyüttüğüm umudum kadar güçlü.."
"Acıtır mı insanın canını?" dedi çocuk
"Seni kaybetmenin korkusu kadar acı,
Senin gözyaşlarının ateşinden daha yakıcı" dedi kadın.
"Hep yalnız mıydın?" dedi çocuk
Daldı anılara kadın,
Eski bir aşkın kalıntılarında dolaştı biraz,
Biraz eski mutluluklara dokundu.
Çekingen.. Biraz da özlemli
Bugündeki yalnızlığını yaratan büyük aşkını düşündü.
"Hiç bitmez mi yalnızlığın?" dedi çocuk
O'nun gibi bakmayan
O'nun gibi gülümsemeyenler geldi aklına.
O'nun sarmalarındaki sıcaklığı yaşatamayanları düşündü.
"Büyük aşklar büyük yalnızlıklar doğurur` dedi kadın
Sarıldı çocuğa kadın
Umuda sarılır gibi
Yalnızlığını yıllara gömer gibi
Sarıldı sevdasının en güzel meyvesine...
Gassan Satar
Sonsuz Aşk
Dalga ile kıyının aşkını bilir misin?
Öncesinden başlayıp, sonsuza giden dalga,
Hep aşka kavuşma özlemiyle atılır kıyıya.
Dalga, seven - kıyı, sevilendir.
Dokunur parmaklarının ucuyla sevdiğine dalga
Ve döner hep geriye
Bilir kavuşamayacağını ama hep koşar kıyıya
Her bir dokunuşunda aşkına verir bedenini hesapsızca
İşte, ben de seni böyle severim yar.
Yar, bilir misin dağ başında açan uçurum çiçeklerini?
Bilirler görünmeyeceklerini...
Sevilmeyeceklerini...
Koklanmayacaklarını...
Okşanmayacaklarını...
Ama inatla açarlar aşkla, sevgiyle, özlemle.
Hep beklerler gelmeyecek sevgilinin onu kucaklamasını
İşte, ben de seni böyle beklerim yar.
Yar, ipek böceğini bilir misin?
Onun kozasının içinde ördüğü o ipliğe olan aşkını
Bilir o, ördüğü ipliğin kendisinin ölümü olacağını
Ama aşkına feda eder kendini.
Öyle verir kendini yarenine korkusuzca
İşte, ben de kendimi böyle veririm sana yar.
Yar, ağaç ile meyvesinin aşkını bilir misin?
Meyvesini vermelidir ağaç yeniden doğmak için
Öyle zorludur ki ayrılmaları
Verir meyvesini ağaç
Meyve tohum olur, tohum kök olur
Ve yeniden doğar ağaç kendi meyvesinden
İşte bende böyle yar;
Yok olmayı göze aldım, tekrar sende doğmak icin.
Gassan Satar
Öncesinden başlayıp, sonsuza giden dalga,
Hep aşka kavuşma özlemiyle atılır kıyıya.
Dalga, seven - kıyı, sevilendir.
Dokunur parmaklarının ucuyla sevdiğine dalga
Ve döner hep geriye
Bilir kavuşamayacağını ama hep koşar kıyıya
Her bir dokunuşunda aşkına verir bedenini hesapsızca
İşte, ben de seni böyle severim yar.
Yar, bilir misin dağ başında açan uçurum çiçeklerini?
Bilirler görünmeyeceklerini...
Sevilmeyeceklerini...
Koklanmayacaklarını...
Okşanmayacaklarını...
Ama inatla açarlar aşkla, sevgiyle, özlemle.
Hep beklerler gelmeyecek sevgilinin onu kucaklamasını
İşte, ben de seni böyle beklerim yar.
Yar, ipek böceğini bilir misin?
Onun kozasının içinde ördüğü o ipliğe olan aşkını
Bilir o, ördüğü ipliğin kendisinin ölümü olacağını
Ama aşkına feda eder kendini.
Öyle verir kendini yarenine korkusuzca
İşte, ben de kendimi böyle veririm sana yar.
Yar, ağaç ile meyvesinin aşkını bilir misin?
Meyvesini vermelidir ağaç yeniden doğmak için
Öyle zorludur ki ayrılmaları
Verir meyvesini ağaç
Meyve tohum olur, tohum kök olur
Ve yeniden doğar ağaç kendi meyvesinden
İşte bende böyle yar;
Yok olmayı göze aldım, tekrar sende doğmak icin.
Gassan Satar
Masum Şiir
Sabah nefes alıyor
ve bağrı kabarıyor toprağın
Bana geliyorsun
Kanatları
sedef yağmur damlalarından
beyaz kelebekler salıyor
ruhuma
dudakların
Yüreğimden koparak ışıldayan
yüzündeki o gülümseyiş
sanki kırlarda koşuşmaktan
sağrısı sancılanan
beyaz bir tay gibidir
terli
narin
sokulgan
Sabahın ilk nefesiyle
damla damla çözülürken kırağı
ağzın geceden kozalanmış
ay tadıyla uyanır;
sisli köpüğü gibi ırmakların
ağarır omuzların
Aralanan gökyüzü sana
kıvır kıvır alnından oğlakların
ipek beyazı bir parıltı bırakır
Ah, yanan yüreğin taç yaprağı
açıl
alevinle durula beni
Sabah nefes alıyor
ve bağrı
şen şarkılarla kabarıyor kuşların
Bana geliyorsun.
Serpiştiren kar değil artık,
papatyalardır..
Nihat Behram
ve bağrı kabarıyor toprağın
Bana geliyorsun
Kanatları
sedef yağmur damlalarından
beyaz kelebekler salıyor
ruhuma
dudakların
Yüreğimden koparak ışıldayan
yüzündeki o gülümseyiş
sanki kırlarda koşuşmaktan
sağrısı sancılanan
beyaz bir tay gibidir
terli
narin
sokulgan
Sabahın ilk nefesiyle
damla damla çözülürken kırağı
ağzın geceden kozalanmış
ay tadıyla uyanır;
sisli köpüğü gibi ırmakların
ağarır omuzların
Aralanan gökyüzü sana
kıvır kıvır alnından oğlakların
ipek beyazı bir parıltı bırakır
Ah, yanan yüreğin taç yaprağı
açıl
alevinle durula beni
Sabah nefes alıyor
ve bağrı
şen şarkılarla kabarıyor kuşların
Bana geliyorsun.
Serpiştiren kar değil artık,
papatyalardır..
Nihat Behram
SABAH SÖYLENEN AŞK ŞARKISI
Sen gidince akşam gelir
Yitirir kuşlarını bahçe
Sen gelince aydınlık gelir
Açar bütün su çiçekleri
İşte sen, parlıyor güneş
Yakıyor ateşini mavilik
Aşkın sayısız yıldızıdır
Gökte altın tanelerinden
Seni seviyorum: taze tomurcuklar
Can veriyor sabaha
Işıldayan altını mutluluğun
Üstümde yanıyor
Yarın geleceksin bana
Sen yaratılmışsın çiçekten
CHE LAN VIEN
Çeviren: Eray Canberk
Yitirir kuşlarını bahçe
Sen gelince aydınlık gelir
Açar bütün su çiçekleri
İşte sen, parlıyor güneş
Yakıyor ateşini mavilik
Aşkın sayısız yıldızıdır
Gökte altın tanelerinden
Seni seviyorum: taze tomurcuklar
Can veriyor sabaha
Işıldayan altını mutluluğun
Üstümde yanıyor
Yarın geleceksin bana
Sen yaratılmışsın çiçekten
CHE LAN VIEN
Çeviren: Eray Canberk
Beni Bu Yeryüzünde
Beni hep severler bu yeryüzünde
Severler, tutarlar elimden beni korurlar.
Sen başkasın aşkım, Sen onlar değilsin
Sen büyüksün, yücelten büyüten aşkındır
Sensin beni özgür tutan onlar değil.
'Ya unutursa...' derler, 'Ya unutursa bizi'
'Bir unutursa bizi...'derler, yakamdan düşmezler
Bunu yapmazlar bir türlü, beni bırakmazlar.
An geçer bir dolu, gün geçer ay geçer
Geçen geçer ardı sıra, bir sen geçmezsin
Adın yok dudaklarımda, seni çağırmıyorum
Seni yüreğimden söküp atıyorum usulca.
Bir bakıyorum aşkın bekliyor eşikte
Aşkın elpençe divan durmuş
Bir bakıyorum aşkımı bekliyor
Tagore
Severler, tutarlar elimden beni korurlar.
Sen başkasın aşkım, Sen onlar değilsin
Sen büyüksün, yücelten büyüten aşkındır
Sensin beni özgür tutan onlar değil.
'Ya unutursa...' derler, 'Ya unutursa bizi'
'Bir unutursa bizi...'derler, yakamdan düşmezler
Bunu yapmazlar bir türlü, beni bırakmazlar.
An geçer bir dolu, gün geçer ay geçer
Geçen geçer ardı sıra, bir sen geçmezsin
Adın yok dudaklarımda, seni çağırmıyorum
Seni yüreğimden söküp atıyorum usulca.
Bir bakıyorum aşkın bekliyor eşikte
Aşkın elpençe divan durmuş
Bir bakıyorum aşkımı bekliyor
Tagore
Amorti
biletimi,
kör bir piyangocunun
titreyen ellerinden çekiyorum
savrulmuş hayatıma bir amorti vursa
bu, en büyük ikramiye bana!
sen'lerden örülmüş bir duvarın kenarından yürüyorum
sen'lerden örülmüş o duvara tutunarak
yalnızlıklardan kaçıyorum güya
yalnızlıklarıma birer davetiye gönderirken
ben o sen'leri bölüyorum
o sen'ler beni
bölük pörçük hayatımı
iliklemeye çalışıyorum beceriksiz ellerimle!
yamalı bir kum torbasına dönmüşüm
kendimi dövmekten geliyorum
bir iş dönüşü saati
yorgunum, bitkinim
dargınım kendime!
cevapları kendi içinde saklı sorguların
binlerce soruya gebe bakışlarında
bir sümüklüböceğin kabuğunu sürüklediği çaresizlikte
sürüklüyorum kendimi
bir kaplumbağanın "evim" dediği heyecanda
taşıyamıyorum artık bedenimi!
kendimi ispiyonluyorum
bir casusun kurşuna dizilme hakkını
görebilmek için kendimde
terazi burcundan gündönümlerinde
akşamdan kalma yorgun bir gündüzün sarhoşluğu,
kazandığı savaşlardan topladığı madalyaları
ağlayarak sayan bir askerin gölgesiyim
ah!
göz özü görmeyen bir havada
fareli köyün kavalcısını arıyorum:
ömrümün kalan kısmına hükümlü
peşinatsız dört taksit sudan ucuz üç kuruşluk acılarımı
dökmesi için denize!
Reha Yünlüel
kör bir piyangocunun
titreyen ellerinden çekiyorum
savrulmuş hayatıma bir amorti vursa
bu, en büyük ikramiye bana!
sen'lerden örülmüş bir duvarın kenarından yürüyorum
sen'lerden örülmüş o duvara tutunarak
yalnızlıklardan kaçıyorum güya
yalnızlıklarıma birer davetiye gönderirken
ben o sen'leri bölüyorum
o sen'ler beni
bölük pörçük hayatımı
iliklemeye çalışıyorum beceriksiz ellerimle!
yamalı bir kum torbasına dönmüşüm
kendimi dövmekten geliyorum
bir iş dönüşü saati
yorgunum, bitkinim
dargınım kendime!
cevapları kendi içinde saklı sorguların
binlerce soruya gebe bakışlarında
bir sümüklüböceğin kabuğunu sürüklediği çaresizlikte
sürüklüyorum kendimi
bir kaplumbağanın "evim" dediği heyecanda
taşıyamıyorum artık bedenimi!
kendimi ispiyonluyorum
bir casusun kurşuna dizilme hakkını
görebilmek için kendimde
terazi burcundan gündönümlerinde
akşamdan kalma yorgun bir gündüzün sarhoşluğu,
kazandığı savaşlardan topladığı madalyaları
ağlayarak sayan bir askerin gölgesiyim
ah!
göz özü görmeyen bir havada
fareli köyün kavalcısını arıyorum:
ömrümün kalan kısmına hükümlü
peşinatsız dört taksit sudan ucuz üç kuruşluk acılarımı
dökmesi için denize!
Reha Yünlüel
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
-
Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yab...
-
Bir yağmur damlasına çizdim o küçük gölün kıyısında bana verdiğin ilk öpücüğü… Şemsiyenin ucu yırtıyordu bulutları Özkan Mert Her yağ...
-
Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Kon...
-
You meet a woman, you think you are the best thing that ever happened to her. No, you are not. No matter who you are. You are just a human b...
-
Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir...
-
Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vur...
-
249 Qual paura o quando mi torna a mente Nasıl korku duyarım anımsadığımda o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım kadınımı ve yüreğim...
-
Cyrano de Bergerac’tan “İstemem eksik olsun” Tiradı. Seslendiren Rüştü Asyalı: — Ne yapmak gerek peki? Sağlam bir arka mı bulmalıyım? Onu mu...
-
“Bu, insana göre bir seçim değildir. Bu insanca bir çözüm değil, kendi dışındaki bir yanılsamaya tutunmaktır. Böyle bir seçim, başka bir şey...
-
BIRAK GÜNLERİNİ DİLEDİĞİNİ YAPSIN Bırak günleri dilediğini yapsın Razı ol hükmedince kader Gecelerin musibeti sabrını taşırmasın Bâki değil ...









