Unutulmaz babaların öldüğü / Annelerin ise onlarla gömüldüğü

Ölmemiş olsaydı babam
Gülüşünü güz örtmezdi annemin 
Dikenler batmazdı küçücük ellerine 
Oyuna ara vermiş kardeşlerimin 

Ölmemiş olsaydı babam 
Raydan çıkmazdı bir tren 
Bir vapur batmazdı yolcularıyla 
Annemin yastığı dönüşmezdi hiç 
Zehrini salan yılana

Abdülkadir  Budak

***

BABAM VE GÜZ

Başlık yanıltmasın sizi, babam yaza benzerdi
Ama her zaman için güzden yaprak alacaklı

Babam yaza benzerdi, kendine susamam için
Gözlerine bakardım, kurumuş kuyu ağzı

Yaza benzerdi babam, balkonda çay içmeye
Ya bana öyle gelirdi ya bardaklar kanardı

Babam bana benzerdi, bir göl manzarasına
Aniden fırtına çıkar kayık dediğin batardı


Abdülkadir  Budak



Çok sözünü ettim bunun. Babamla problemleri olan bir çocuktum, belki her çocuğun babasıyla problemi vardır ama sanıyorum benim biraz daha fazlaydı. Babamı yitirdiğimde orta ikideydim. Çocukluk şâirin ana yurdudur denir ya... Sanıyorum öyle, yıllar sonra ben "Babalar ve Oğullar" diye bir şiir yayınladım İzmir'de Veysel Çolak'ın çıkarttığı 'Dize' dergisinde. O şiir orada kaldı sanıyordum, meğer kalmamış. Bu şiirden bir kitap çıkar mı şeklinde düşünmeye başladım. Burada belki profesyonel bir tutum söz konusu belki. Bir de baktım ki bizim Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri'nde oğul-baba meselesi çok az irdelenmiş. Kitap boyutunda bunu irdeleyen yok, bu alanın bâkir, boş olduğunu gördüm ve bu alanı doldurma heyecanını da kaptırdım kendimi. O zaman aldım babamın anısını karşıma ve onunla yaşadıklarımı bir iktidar-muhalefet bağlamında, bütün babaları ve oğulları baba-oğul temasını, kuşak çatışması özelinde inceledim. Benden sonra bu konuyu yazan, kitaplaştıran gençler oldu. Kendimizce genç arkadaşlara bir kanal açtığımı gördüm, o da duygularımı okşadı doğrusu."

Söyleşi Abdülkadir Budak”, Düşle Edebiyat ve Kültür Dergisi


Kimler kazançlı çıktı nerden bileyim
Korkularımın gecelik faizlerinden 
Gökyüzünde bir yıldız yeryüzünde iki çocuk 
Büyütmesini öğrendim kendim büyümemişken 
[…] 
En tuhaf soruları sormak hep bana düştü 
Onca kardeşin içinde şair ruhlu olana 
Sureler ezberleme cezası verirdi babam 
El öpmeye gönderirdi şekersiz bayramlara 

Babam bir isli lambaydı geceleri fark edilen 
Ben azarı göze alıp düşüyorken şiirlere 
Böyle böyle öğrendim dakikada saklanmayı 
Annesiz geçip giden yüzyıllık saatlerde 

Yalnızlıktan bir orman tutuşur muydu 
Bunun böyle olduğunu küçükken öğretti babam 
Ayaz bir göğü örtündüm alışığım üşümeye 
Ne gülden yastık edindim ne sıcacık bir yorgan

Endişeli Fesleğen, “Babalar ve Oğullar”

***

Suyun yüzüne baba, gözlerinle bakmıştım 
Ve görmüştüm dipteki çakıl yalnızlığını 
Yenilecek kadar güçlüğüm artık 
Bir tekneyim, gösterin bana kayalıkları

***

“Ben bu kitapta baba olgusunu, senin deyişinle bir otoriteyi yazarken , kuşku yok ki, geleneklerin, dinin, devletin biçimlendirdiği üst otoriteyi yazmış oldum. Hatırladığım kadarıyla, babamın kurduğu baskı, öteki kardeşlerimi beni olduğu kadar rahatsız etmiyordu; ya da bana öyle geliyordu. Konuşmayı yazdığım şiirlerden öğrendim desen yeridir. O günlerin verdiği alışkanlıkla , bugünde asıl demek istediğimin şiirlerde bulunacağını söylerim her fırsatta. Bu kitapta da "konuşma dili yetmedi şiirlere tutundum"  diyorum. Babamı anlamaya, onu bağışlamaya her zaman hazırdım. Saçlarımda okşanmaya hazırdı. İkisi de olmadı, olamadı ne yazık ki”

***

“Babamı ağlarken gördüm, ışıdım 
Erkenden açıverdi Sincan’ın laleleri 
[…] 
Alevini gizleyen yanardağ ağzıymışım 
Bu çocuk başından beri uçuruma meyilli 
Şiir uyanıkken yazılan rüya imiş 
Annenin kendisiymiş ve babanın gölgesi”

***

Bilinen benzetmeye sığınsam yeri 
Baba ağacında oğul bir yaprak 
[…] 
Baba bir öğrencidir yanlışlar yapar 
Yanlışları tekrarlayan oğulsa

***

İstasyonu düşünürüm, babam gelir aklıma 
Buluşması imkansız raylar ile birlikte 
Tahta asker bavulu, seferberlik günleri 
Babam kaybedilmiş hayat denen cephede

***

Gövde ruhu tutuşturur, baba oğlunu 
Küçük bir başın düştüğü her yastık kaya
Ev oda demektir elbet yalnız çocuklar için 
“Dikkat düş kuruluyor” yazılır kapısına

***

Size bir şey söyleyeyim mi, bu itirafım ilk olacak ve de size olacak. O kitabı okuduktan sonra babama haksızlık ettiğim kanısına da vardım. Fazlaca yüklenmişim, öyle tuhaf bir duygu yaşadım. Bu kitabı yazmasaydım, yayınlamasaydım daha mı iyi olurdu diye düşündüğüm zamanlar oldu. Sonraları o kitap benim için bir terapi seansı gibi geldi. Yıllar sonra bir günah çıkarma, rahatlama, iç dökme duygusu da vermedi değil -belki daha çok bunu verdi. Acaba babama haksızlık mı ettim düşünüp içimi acıttığı yerler oldu, bazı dizeler canımı yaktı kitap çıktıktan sonra. Fakat ne yapayım, ben psikologa değil, şiire gittim, derdimi ona döktüm. O kitap bana bu anlamda, şu yaşımda bile iyi geldi, bunu söyleyebilirim.”


***

Ben bu şiirleri yazmasam ne olurdu? 
Bir daha susmuş olurdum kezzaptan sözcüklerle 
Kitabın sonuna yaklaşmış olmalıyım 
Bir oğuldum, gereğinden fazla açtım içimi 
Baba imgesini şiirden çıkarmak ah!
Etimden bir parça koparmak gibi

***

Çay Getir

Beni çok seviyor babam 
Ablamı ve annemi 
Sonra soframıza ekmek uzatan 
Erken gidip geç geldiği işini 

Paylaşmayı sever babam 
Güzel olan her ne varsa 
Kanatlar vermeyi sever
Uçmak isteyen kuşlara 

Dostluk bir bahçedir onda 
Babam çiçeğin akranı 
Mektup yazmayı çok sever 
Pazar günü geç kalkmayı 

Yorganımız kaydığında 
Üşür babam geceleri 
Düşündeki ceylanların 
Sever göle inişini 

Babam avcıyı sevmedi

Abdülkadir Budak

Vasiyet

Erken öleceğim göreceksiniz 
İçimden uzaklaştı bir atın kişnemesi
Gül soldurdum, dışlandım bir bahçeden 
Duvar sandım bileğime çaktım çiviyi 

Kibritimi kaybettim, yoğunlaştı karanlık 
Uğraştım, yakamadım güneş sandığım mumu 
Bir çığlığı ezberime aldım ben
İyiye çıkmayacak tabut yorumu 

Kimse bulup getirmedi annemin gülüşünü 
Babamın öldüğü gün evden çıkıp gitmişti 
Yanlış masal kahramanı olduğumu, tuhaftır 
Masalsız büyüyen çocuklar söylemişti 

Sokağın öbür ucunda tabelasız bir dükkan 
Kör makasın kestiği kumaş parçacıkları 
Aşk gömleği dikecekmiş, prova bekliyor 
Ustalık trenini kaçırmış terzi çırağı 

Kumaşım araya gitti, yenisini alamam 
Usta gibi konuşan bir çırağa inandım 
Hazırdım okyanusun tuzlu suyunu içmeye 
Yağmur birikintisine eğilmek zorunda kaldım 

Tabut sözcüğündeki ürpertinin anlamı 
Lekesiz beyazlık verir umarım kefenime 
Annem öldüğünde öyle yapmıştım 
Gül çakın tabutuma çivi yerine

Abdülkadir Budak

***

Gündemimde “Rus ruleti”, bir mermi çekirdeği 
Bir bıçağın kınıyla yenilediği sözleşme 
Fırtınasız denizde gemilerin batışı 
Tabancaya mermi koymayı  unutmak düelloda 
Gündemimde bahçıvanın çiçeksiz intiharı 
[…] 
Aşkın hisse senetleri değer kaybediyor hep 
Etin tadına bakılıp bırakılan borsada 
Bir bıçağın kendine saplanması gündemde 
Yarasına bastırarak kapıya kadar gelip 
Sokağa çıkması duygularımın 
Birisinin omzuma dokunup hişşşt demesi 
Yeniden çekilmesi büyük yalnızlığına 
Rus ruleti sonunda bir mermi çekirdeği

***

“Kar Manzarası” başlıklı şiirde görünen, ömre yağan kardır. Yaz mevsimi, ömrün olgunluk çağıdır ve yerini, yaşlılığa bırakmaya mecburdur. Sonsuzluk arzusu taşıyan insan, yaza aldanmıştır. Onun bitişini görmek insan ruhuna ağır gelir. İnsan yazın bitişini, kışın gelişini bu manzarayı görünceye kadar kabullenemez:

Eskimiş bir arkadaşlık anısına mı benzer, 
Kanı yerde kalmış günün kara düşen manzarası? 
Yaz geçmiş, nerden belli bir yaz daha göreceğim 
Ne kadar büyümüşüm, kızım gelin adayı 
[…] 
Tabancamı yitirdim, ona güveniyordum 
Bir acıyı şakağımda duydum-duymadım olurdu 
Bunu biri söylerdi gelin adayı kızıma 
Donarak ölme provası yapıyor duygularım 
Yazın yolunu kesmiş bir kış manzarasında


Kızının gelin adayı olacak kadar büyüdüğünü gören Budak, geçip giden zamanla beraber kendisinin de yaşlandığını ve ölüme doğru gitmeye başladığını fark eder. Bir yaz daha göreceğinden endişe eder. Şiirin ikinci bölümünde yer alan “Bir acıyı şakağımda duydum-duymadım olurdu” mısrası da bize intihar fikrini çağrıştırır. 

“Kar Manzarası” şiirinde şair, Abdülkadir Budak, mevsimler paralelinde ölüm temasını ele alırken; “Bay Bay” şiirinde de karla kefen arasında beyazlık açısından benzerlik kurar. Bu şiirde, Türk edebiyatında alışılmış bir benzetme olan, kış-ölüm benzetmesi yapılmıştır.

Nisanın hatırı vardı mayısın acelesi 
Bahar uzaklaşıverdi “az kaldı kışa” 
Valizime gökyüzünü sığdırdım 
Şiirler, kuşların aziz hatırasına 

Karla kefen arasında koşutluk kuruyor beyaz 
Çok derin üşüyorum benzedim kışa


“O Zaman Şimdi” şimdi şiirinde şair, gençlik yılarını ve şu anki yaşını kıyaslar. İnsanın yaşı ne kadar ilerlerse ilerlesin gönül yaşı kolay kolay değişmez. Yaşın ilerlemesiyle birlikte insan, ölüme bir adım daha yaklaşmış olur. Şair, genç iken ömrünü bir sevgilinin saçlarına dadanmış rüzgarla değişmeye hazır olduğunu, kırk küsür yaşında bile aynı hayallere yüreğinde yer verdiğini söyler. Bu çelişki içinde kalan şair,ölüme doğru gidişi hüzünle seyreder, bir kadının vücudunu ısıtmayan bedenini toprağa ısıtmaya en büyük aday olarak görür: 

“Gencidim, ömrümü değişmeye hazırdım 
Sevgilimin saçlarına dadanmış bir rüzgarla 

O zamanlar öyleydi de, şimdi farklı mı sanki 
Kırk küsür yaşımda bile yine bildik ütopya 

Ateşi haklı çıkaran aşkları sorgularken 
Külden alıntı yapmak düştü payıma 

Bir kadının koynunu ısıtamayan vücut 
En büyük adaydır şimdi toprağı ısıtmaya”

“Soğuma” şiiri elli yaşın sınırına dayanmış bir adamın yaşının ilerlemesini ve buna bağlı olarak içinde ölüm korkusunun belirmesini anlattığı şiirdir. Burada, yaşın ilerlemesine rağmen heveslerin gençlik dönemindeki heyecanla devam etmesi anlatılırken, bu çelişkiyi yaşayan insanın ölümü kabullenemediği gerçeği gözler önüne serilir. Şair, ölümü, kendinden uzaklaşmaya ve caddelerin içindeki sokağa kapanmasına benzetir. Yaşın ilerlemesiyle her şey yavaş yavaş anlamını yitirmeye başladığını düşünen Budak, bu duygular içinde yanmış kömürün soba için bir anlamı olmadığı gibi, elli yaşın da ömür için bir anlamı yoktur, der: 

“Anılara ne oldu? Madenden çabuk soğuyor 
Yaş elli mi oluyor, ki balkon çiçekleri 
Bahçe düşlerine nokta koyuyor. 
Bir arkadaş sesi gibi sıcaktım düne kadar 
Her kilidin üzerinde anahtarı vardı 
Nehir demiştim dördüncü dizede 
Düşen köprü mü sulara, zaman mı? 

Dudakta bir öpüşün soğurken sıcaklığı 
Yaş elli mi oluyor, öylemi geliyor bana? 
Ölüm dediğin nedir, kendinden uzaklaşmak 
Caddelerin kapanması içindeki sokağa 
[…] 

Farkım yok sararmış pencere perdesinden 
Yanmış kömür soba için ne anlama gelirse 
Elli yaşın sınırında o anlamı buldum ben”

Abdülkadir Budak

Her kitapta başka bir kimlik ve kişilik sergilemeyi yanlış bulan Budak, bu davranışı değişmekten gelişmekten sananları, pop çağının hızlı tüketilme mantığına hizmet etmekle suçlar. Belirsizliğin zenginlikten sayılmasını eleştirir. Ona göre şiirin kendine özgü söyleyiş özellikleri, imge alanları, özel sözcükleri olmalıdır. Şair, neyi nasıl yazarsa yazsın kendisi olmalı, tutarlılığını korumalıdır. 

Kırgın Arkana Bakma

O şehrin salıncakları düşürdü çocukları
İtfaiyecileri sözleştiler yangınla
Irmağının kıyısına çadır kuramam artık
Elimi uzatamam kapı tokmaklarına

Çarşafları kirli artık, yatamam otelinde
Çaylarını içemem bildik park kahvesinin
Irmağının kıyısına çadır kuramam artık
Halam beni bir daha o şehre beklemesin

O gün düşürdüm cebimden, getirmesin bulanlar
O şehirde çektirdiğim son hatıra resmini
Artık her yerim üşüyor, o şehir benim için
Avcı duvarında asılı ceylan derisi

Bastırılmış duyguların şiirini yazmalıyım
Mezun verdi güz okulu bu yıl da
Kelebek kanatlarını kopardığı doğrudur
Bahçelerini kuşatan dikenli çit tellerinin
Sabun arıyor şehir, ellerini yıkayacak
Benim içimden gelmiyor başkası versin

Bilmiyorum ne kadar sürecek kırgınlığım
Yama tutar mı bilemem yüreğimdeki yırtık
Arada bir giderdim çocukluğumu bulmaya
Gitmek gelmiyor içimden büyüdüm artık


Abdülkadir Budak

BABAM VE LİMAN

Limanın anlamını çözer mi yanaşan gemi
Bunu denize sorsam daha derine iner
Liman bir şey söylemez belki de gemilere
Açıklarda içine demir atmışsa eğer

Babam limandı belki, yanaşmayan gemi ben
Aynı suların açığı, kıyısıydık ikimiz
Susmak ona özgüydü eşlik etmekse bana
Ben şimdi anlıyorum, martıydı eksiğimiz

Abdülkadir Budak 
(1952)



BABAM VE YOLCU

Babamdı içimdeki yolculuklardan biri
Uçuruma çıkmasını hangi oğul isterdi?

Hadi ben hayırsızım raydan çıkmış trenim
Daha acısı baba, yolcu da benim!

Abdülkadir Budak


Kalbin Öteki Yarısı

kuşun yeni karılmış zifte konması gibidir
kefeni yeğlemesi bir kışın kar yerine
yakıcı yaz gününde gölgenin çekip gitmesi
çekilmesi gibidir kabına sığmayan nehrin
çarmıhlı bir yorumla belki de İsa özeti

ikiye bölünür bir kalp, duymaz acıyı öteki
bir köy boşaltılırken Dilan’ın aşkı eskir
çocuklar büyür birden, anneler şaşırmaz buna
yıldızlar erkenden yatar, lambanın gazı tükenir

kerpiç düşer yarım kalır bir duvar
geyiklere rastlanır avcıların gözlerinde
ah böyle zamanlarda sıradan biri olur
saçları kırk belikli güzelim Dilan bile

Elbet veda edilemez bir köy boşaltılırken
varsa sandık odaları anılar kalır orada
gözyaşıyla çizilmiş bir kalp resmi bulunur
Dilan’ın D’si görülür öteki yarısında

Konuşma ustasıyız kısık seslerimizle
habire kül üretiriz ateşlerden habersiz
körükleriz bir yangını söndürmek umuduyla
kendimizi temize çektik sanırız
Bir köyün boşaltılması nasıl şey sorusuyla

Abdülkadir Budak
(Adam sanat Mart’96)

Yanlış Anka Destanı, “I.”

Ürkekliği kimliğine ekleyen
Bir ceylanın ikizidir yazdığı şiir 
O eski huyudur, bırakamadı 
Hep yaralı imgelere rastlar da 
Tutar ellerinden eve getirir 

Öteki özelliği sürüyor daha 
Yeterince gizleyemez kendini 
Yanlış anlaşılmaya bu yüzden alışıktır 
Ve usulca ağlamaya 

Avcılardan korktuğunu söyler o 
Tutup ikinci dizede açıklar nedenini 
Hangi kıyılarda denizi seyrediyor 
Arıyordu, buldu mu o özgün kimliğini

Abdülkadir Budak

Güz Okulu Mezunu

Yazdıklarımın özeti: kuğuda boğulan havuz 
Avcıların yanında poz verdiği ölü ceylan 
Kendini kanatan gül imgesi 
Leyla içerikli korkak kahraman 
Beni yanlış bir masala kilitledi çağ 
Yazdıklarımın özeti: Aşkın kirlendiğidir 

Kendine saplanan bir hançerle tanıştım 
Duydum kuş çığlığını fırtınalı günlerde 
Raydan çıkacak trene herkesten önce bindim 
Umutsuzluğun yakıştığını gördüm bu çağa 
Bin bir güçlükle edindim aşk markalı kumaşı 
Usta kılıklı çıraklar gömlek dikemedi bana 

Daldan düşen yaprağı en iyi ben anladı
Güz okulu mezunu olabildim sonuçta 
Onca kitabın özeti: Yama tutmayan yırtık 

Pop seven çocuklara yaylı tambur dinletmek 
Bunda ısrarcı olmak, yazdıklarımın özeti 
Çekilmek konusunda sabırsız tetik 
Aşk iksiri biçiminde mermi çekirdekleri

Abdülkadir Budak


“Uçurum Hakkı” adını taşıyan  bir şiir yazarak şiir yazmaya veda etmiştim bir zamanlar. Yayımlamıştım bu şiiri, kendimi okurlar ve şair arkadaşlarım önünde bağlamak istemiştim; ama, ne oldu o şiir çıktıktan sonra? Hayat asıl anlamını tümüyle yitirdi sanki. Bu anlamda sözümde duramadım, hemen döndüm şiire. Hızla kirlendiğimi fark etmiştim, intihar ediyordum sanki yazmadığım zamanlarda. Bu dünyaya şiir yazmak için gelmiş insanlardan biri olarak gördüm kendimi hep. Yazgımdı şiir, çaresizliğimdi. Bakmayın siz “düşerken ellerimden tutmuşsa şiirlerim/ dizlerimde niçin yara var peki?” diye sorduğuma. Geçirdikleri bir kaza sonunda yakınlarını yitiren bir insanın, onların  ölümüne ağlarken daha çok kendi kurtuluşuna seviniyor olması halidir belki de. “Külleme ateşimi yandıkça bahtiyarım” demektir olsa olsa.”


Şiir: Güzel uykusuzluk 
Kuşa gökyüzü demek, çatlayan dudağa su 
Kırık nota aferin, dersi asmayı öneri 
Şiir: güzün kopardığı yaprağı 
Bir dala usulca eklemeyi öğretti 

Ne çok şey öğretti şiir 
Hancı kimdir, ne demektir yolcuya 
Hanı hangi yoldan ele geçirdi 
Şiir ince sorulara her zaman 
İnce sorularla karşılık verdi 

Şöyle dedi şiir: -Uzak dur ey genç 
Bir avcıyla yanyana fotoğraf çektirmekten 
Yol sana bir kimlik ekleyecektir 
Tozu eksik etme gömleklerinden 

Ne çok şey öğretti şiir 
Hangi dille, nerde, nasıl yapılır 
Örneğin yaralı kumla söyleşi 
Hangi yangınların sularıyla yıkanır 
Sevdaya ilişkin iç çekişleri

Abdülkadir Budak


Kitaplar: Düşlerinin dinlenme yeri 
Bir umudun, bir özlemin uğrağı 
Kitap kurak yalnızlığa 
Bir yağmur sağanağı 

Kitaplarıdır onun sevdiği sokak adları 
Bir bardak demli çaydır, mahalle kahvesinde 
Kitaptır ağda çırpınan 
Balıkları geri veren denize

Abdülkadir Budak

Yüzümdeki Sürgün

Yoldayım bu kadar karanlık nasıl doldu gövdeme
Burçlara bakarak gidemem hava bulutlu
İhtimal bir suç gibi yakışır ayaklarıma
Uzun gecelere benzeyen arkadaşlar yok artık
Vesikalık bakışlar selamlıyor birbirimizi
Yabancı demek çokça acı gelse de
Acıyarak yabancıyız artık dünyaya bile
Sabır gelip takılıyor boğazıma bu iyi
Artık ne kılıcım var elimde ne kalkanım
Ölmeye çok var demeye kimsenin dili varmıyor
Oysa ölmek tüm yalanları ters yüz ederek
Geceyi gündüz ederek dolaşıyor aramızda
Çok ciddiye alıyoruz ya her şeyi
Sevinirken düşüyor ya bütün kalelerimiz
İşte tam da bundan
Ölüm omzumuzun en değişmez ev sahibi
Yine yolda olmak iyi, karanlık da olsa içimiz
Belki arındırır bir pınar başı cümle dertlerden
Kahrolsun terk etmeler, yarı yolda bırakmalar
Kahrolsun iyiyim derken içimizdeki titremeler
Değmez demiyorum değer
Bir gül gelip içimizde açsa iyidir
Sonra yok olmak fark edilmektir biraz
Hep kıyı köşe bizim marifetimiz
Dışarısı içeriden daha ilkbahar
Yüzümüz bir sürgünden çok eski
Bunları bile bile
Yakamızda güzden kalma derin bir leke
Dünyaya küsmeye gerek yok
Yitirdiğim ne varsa hepsi bir fısıltı
Tabanlarıma bir merhem avcumdaki ateş
Kuşların kanatlarından savrulan küller
bunları geçmekle olmaz – köle değil ruhumuz

Mustafa Uçurum

Ey altmışına sâl-i hayâtının eren âdem

Ey altmışına sâl-i hayâtının eren âdem;
Altmış senelik ömrün, elinde nesi kaldı?


Gaflet mi tegafül mü nedir? Neyse uyan bak
Bî-hûde güzâr eylemesin müddet azaldı

Tahirü’l Mevlevî

***

Ben didişmekden usandım savlet-i ağyar ile
Cây edindim külbe-i ahzânı kalb-i zâr ile

Dem-güzârım şimdi nây-i sîne-i bîmâr ile
«inzivada zevk-i halvet buldu dil, dil-dâr ile»



***

Ey nâle, yeter çırpınışın tâk-i sipihre
Ben öyle sağır mâkes-i şivenden usandım


Ey âh-i tehassür, feleğe saçma şerâre
Tâbınla olan leyle-i rûşendcn usandım.

Ey tîr-i kazadan açılan şerha-i sine
Dil-hânedeki perdeli revzenden usandım.
 
Ey mev'’id-i dîdâr, benim olma serâbım
Doydum yalana, va’de-i pürfenden usandım

***

"Cennet, anaların ayakları altındadır" hadisini açıklayıcı olarak ise şu şiiri nazmetmiştir:

Evladım diyerek candan kucaklar
Bulsa imkânını ruhunda saklar
Bu kadar şefkat, bu kadar sevgi
Bulunmaz sanırım babada belki
Onun için demiş Nebiyy-i zîşân:

Ananın ayağı altında cinân
Ey evlâd, ananın bastığı yere
Sür yüzünü, ruhun cennete gire



***

Vefâtından on yıl önce yazmış olduğu bu şiirde, şiir yazmasının boşa geçirilmiş bir emek olduğunu söylemesine rağmen; o, şiiri, düşünce ve duygularının tebliğ vasıtası kabul ettiği için ölünceye kadar şiir yazmaktan geri kalmamış, İslâm'a yöneltilen saldırılara karşı, yazdığı şiirlerle İslâm'ın yüceliğini dile getirmiş ve İslâm'ı savunmuştur. İslâm'ı savunduğu şiirlerinden biri şudur: 

Dini de Dinsizliği de Bilmeyen Bir Densize 

Ey zübbelik olusun diye ilhâda hevesle 
Söndürmeye kalkan güneşi sıska nefesle 

Bir sıska solukla güneşin şu'lesi sönmez 
Azminde senin akl u şuurun da görünmez 

Bak, bir dene, kandil-i ilâhi'yi git üfle 
itfaya muvaffak olamazsın onu püfle 

Sıçrar sana Hakk'ın oradan kahrı şirârı 
Boylarsın o dem ka'r-ı cehennemdeki nârı 

Bigâne kalır ruhuna da rahmet-i Hakk'ın 
Takibe koşar hâtıranı la'neti Hakk'ın 

Şeytan bile senden olacaktır müteberri 
Yapmaz o senin ettiğin ilhâd ile şerri 

Sen bâtılı hak, hakkı da bâtıl sanıyorsun 
Cehle dayanıp gaflet ile çalkanıyorsun 

Bir kerre düşün vârise ger zerre şuûrun 
Baykuştur olan düşmen-i bî-rü’yeti nurun 

Bir hayvan o, yok nura nigâhında tahammül 
Sen insan isen aç gözünü eyle teemmül 

Tetkikte çalış dini, onu etmeden inkâr 
Insâf ile, ihlâs ile kıl cehdini ikrar 

Evvel çalışıp öğrenerek sonra hüküm ver 
Zirâ olamaz câhil olan hâkim-i dâver 

Çekmekte senin bilmeyerek halt-ı kebirin 
Hep hande-i tezyifini bâlâ ile zîrin 

Hakkında dua etmede kalbim, sana kinsiz 
Ey cehline aldanmış olan sâdece dinsiz 

Âkif gibi ben de diyorum Rabbi Kerim'e 
Envâr-ı huda gösteri ver halk-ı esîme 

"Müminlere imdâda yetiş merhâmetinle 
Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle" 


Şiirlerinde, yaşamı süresince karşılaştığı sıkıntıları ve ihanetleri de dile getiren şâirin, 
Beyanü'l-Hak dergisinde yayınlanan şu şiiri sanki onun çileli hayatının bir aynasıdır: 

Gazel 

Gâh inşân nâ'il-i ikbâl olur ‘âlem bu yâ 
'Âric-i eflâk âli'l-'âl olur âlem bu yâ 
Gâh darb-ı müşte-i takdire uğrar ensesi 
Şadme-i edbâr ile pâ-mâl olur'âlem bu yâ 
Gâh bir hiçden'ibâretken çıkar herşey olur 
Fikrini infâz, için fa"âi olur âlem bu yâ 
Gâh herşeyken düşer piste-i hiçâ hiçede 
Mevki'i duçâr-ı istibdâl olur âlem bu yâ 
Gâh olur ki cümle indinde görürken ihtirâm 
Gâh bir şekvâ-yı kîi-ü kâ! olur âlem bu yâ 
Gâh olur ki fethine hasret çekenler meclisin 
Şeddine yâ feshine meyyâl olur ‘alem bu yâ 
Ser-nüvişt-i millet-i merhûmeden bahş eyleyen 
Gah olur beyhude bir kavvâl olur f âlem bu yâ 
Bir taraf da böyle hırgür bir tarafda gîr ü dâr 
Hûn-ı nâ-hak çullara seyyâl olur r âlem bu yâ 
Kör ebe oynar gibi ba'zen siyâsiyyât-ı mülk 
Böylece bâzice-i etfâl olur \âlem bu yâ 
Dûd-ı ğafletden kararmış ufkumuz inşâf edin 
Belki bir nûr-ı hüdâ cevvâl olur âlem bu yâ "

***

Ey Tâhir hayâtın baharı geçti
Şu mevsim ömrümün artık güzüdür

***

Her ne dem Îsî-i la'l-i yâri tezkâr eylerim
Hâtır-ı zârı onun şevkiyle bîmâr eylerim
Sîneme müjgânlarından çâre ümmîd eyleyip
Cânımı âmâcgâh-ı merge ihzâr eylerim
Yâd edince âb u tâb-ı gonce-i ruhsârını
Dâğ-ı hasretle ser-â-pâ cismi gülzâr eylerim
Hâbdan bang-i enînimle o şûhu kaldırıp
Fitne-i hâbîdeyi nâlemle bîdâr eylerim
Ârzû-yı setr-i mâ-fi'l-bâl ederken yârimi
Gördüğümde aşkımı eşkimle izhâr eylerim
Cürm ise dil-dâde olmak kurretü'l-aynım sana
Ben o cürmü işledim ey mâh ikrâr eylerim
Tîğ-i gamzense cezâ-yı cürm-i ser-bâzân-ı aşk
Ben ona cân u teni minnetle îsâr eylerim
Maksadım Tâhir gazel yazmak değildir böylece
Hâl-i kalb-i zârımı dildâra iş'âr eylerim

***

Nesîm-i ravza-i firdevs hîç dânî çîst
Peyâm-ı yâr ki nâ-geh be yâr mî âyed

(Cennet bahçesinin rüzgârı nedir bilir misin? 
Zaman zaman yârdan haber gelmesidir.)  

***

Kalmadı kalb-i hazînimde nevâdan gayrı
Ne olur vâdi-i tenhâda sadâdan gayrı

Bana hoş görmemiş olsam da cefâdan gayrı
Ne görür ehl-i cefâ bende vefâdan gayrı
Ne bulur şem’ yakan kimse ziyâdan gayrı?

***

Mahabbet tarîkı ne dik yokuşmuş
Bu şeydâ tabîat orada koşmuş
Bir zaman sanırdım o koşma hoşmuş
Fakat şimdi artık canımı sıktı

Ne müşkil belâ bu, sevilme, sev de
Olmasın vefâ hiç kühende, nevde
Gönül dedikleri şu vîrân evde
Ne kadar vefâsız oturdu çıktı!

Her kimi sevdimse oldu cefâcı
Birini görmedim olsun vefâcı
Her biri sanırsın birer kiracı
Sîneme girip de içinden yıktı

Aşkın âteşine tutuştum yandım
Bin türlü acıklı renge boyandım
Tâkatim tükendi artık usandım
Sevgiden yaralı yüreğim bıktı

Bakışı ne kadar olsa da süzgün
O süzgün bakıştan içerim üzgün
İnledim, âhengi olmadı düzgün
Sevdâdan rûhumun sazı kırıktı

***

Söyleyen kadar da muammer olmaz
Unutulur gider şi’rin kötüsü

İyisi olunca dâimâ yaşar
Şâirin çürüse bile ölüsü

***

Doğduğumdan beri çekdim durdum 
Yine de gelmedi pâyân-ı çileye 
Bu sefer karnıma marpûç geçirip 
Beni döndürdü felek nargileye

***

Eli boş gidilmez gidilen yere 
Rabbim boş gelmedim ben, suç getirdim 
Dağlar çekemezken o ağır yükü 
İki kat sırtımla pek güç getirdim

***

Sofiyyenin irfânı; bilmekten ziyade, tatmak olduğundan, yalnız tasavvuf kitaplarını okumakla iktifa edip seyr ü sülükta bulunmayanların öğrendikleri kîl ü kâlden ibâret kaldı. Ömründe şeker yermemiş bir kimsenin şekerin tatlı olduğunu bilmesine döndü. Binâenaleyh sofiyye eserlerini okuyup da yanlış- doğru bazı şeyler öğrenmek doğru de­ğildir. Kamil bir mürşidin terbiyesiyle seyr ü sülükta bulunup ilmi zevke tebdil eylemek elzemdir. 

***

Cihâd: Uğraşmak demektir. Bundan dolayı düşmanla harb etmeye cihâd denil­miştir. Cihâd, asgar ve ekber, yâni küçük ve büyük diye ikiye ayrılmıştır. Cihad-ı asgar; düşmanla, cihad-ı ekber, nefisle uğraşmaktır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz; bir gazâdan avdet ederken; "Cihâd-ı asgardan, cihâd-ı ekbere dönüyoruz" buyururdu. Çünkü nefisle uğraşmak, en çetin bir düşmanla çarpışmaktan zordur. Çünkü düşmanla çarpışmak hayatın birkaç gününe münhasırdır. Nefisle mücahede ise bütün bir ömür müddetince devam eder.

Tahirü’l Mevlevî

Koşma

Seyrine daldığın şu coşkun dere
Gözümden çağlıyan hicrân yaşıdır
Dikkat et basdığın ezdiğin yere
Yüzümden ibâret pınar başıdır

Süzülüp geçerken o gamlı dere
Sıçrar da bir damla durduğun yere
Gelirse o şâyed sana bir bere
Ağlıyan rûhumun sitem taşıdır

Cevrinde kanıyan yüreğim dâğlı
İrâdem zülfünün teline bağlı
Gönlümü doğrayan kılıcı zağlı
Sevdânın kesilmez bir savaşıdır

Felek de benimle olmuş kavgacı
Serpiyor üstüme belâdan saçı
Ölüm dedikleri olsa da acı
Duyduğum acının en yavaşıdır

Alnımın yazısı bezdirdi beni
Kalbinden yaralı gezdirdi beni
Ayaklar altında ezdirdi beni
Belki toprağımı başda taşıdır

***

Terk edip gitdin nihâyet kimsesiz evlâdını
Ayrılıkmış mihr-i bî-pâyânının âhir sonu
Nüh felekden yâdıma târîh-i menkûtun gelir
Ellisinden sonra öksüz koydun anne oğlunu

***

“Mesnevî’de şiiriyet arayanlar şunu bilmelidir ki, Mesnevî’de şiir değil maarif ve hakayık ve tevhide müteallik vekayi’ bulunur. Mesnevî’nin bir beytinde Hazreti Mevlâna: 

Mesnevî-i mâ dühkân-ı vahdet est
Gayr-ı vâhid ân çî bînî an büt-est

.:......
1
..:.,.b.
J
._:,\(..>
L.
~
ı.S
_,:.:.
..::.--1
.:,!
§
.?-·
~..,..,.
..b.l
J
~-:!-
.:......
1
..:.,.b.
J
._:,\(..>
L.
~
ı.S
_,:.:.
..::.--1
.:,!
§
.?-·
~..,..,.
..b.l
J
~-:!-
Bizim Mesnevî, vahdet dükkânıdır. Münderecatında vahdetten başka negörürsen o puttur”  buyuruyor. Nazım Vahdetperesti de, demiştir ki: “Ben kafiye düşünüyorum. Sevgilim ise, benim didarımdan başka bir şey düşünme. Ey benim kafiye endişem! Benim indimde devlet kafiiyesi sensin. Ki vuslat demektir. Harf nedir  ki, onu düşünmekle meşgul olacaksın? Harf nedir? Bağların etrafındaki dikenden duvar gibidir. Ben harfi de, savtı da, ondan mütehassıl kelâmı da ortadan kaldırır, bunların vasıtalığı olmaksızın seninle konuşuyorum, diyor.” Demek ki Hazreti Mevlâna, şairliği ve dâhiliği değil, ancak ve ancak ilahîliği düşünmüş ve onu gaye edinmiştir. Cenab-ı Pir Efendimiz, Rabbanî hakikatler neşri emeline mukabil, kafiye perdazlık hevesiyle söz söylemiş olsaydı Farisi edebiyatın şairler sultanı olurdu. Fakat o zaman sadat-ı urefa ve hazeratı sofiyenin Mevlânası olamazdı.


***

Şuarâ için, fart-ı hassâsiyet mahsûlü denir. Tehassüsdeki ifrâtın hastalık olduğu, o nevî mütehassisin hasta bulunduğu söylenir. Şu kavle göre, en hisli, en ziyâde merîz insanlardır. Maalesef ben de o zavalılardan biriyim. Çünkü hassâsiyet denilen devâ nâpüzeyr bir illetin, şifâ nâ ümîd mübtelâsıyım. Bu hasta, dâhilî ve hâricî birtakım âlâm ve esbâbın tazyîkiyle inler, hattâ  nâlezenliği bazan da yıllarca sürer. İşitenleri acındırmakla  berâber, usanç verdiği de olur. Hasta, verdiği melâli, pekâlâ takdir eylediği hâlde, iniltilerini kesemez. Zîrâ o, tellümât ile iztırâbâtının hafiflediğini tevehhüm eder. Belki aks-i feryâdını duymakla tesellî bulur. Benim de (Dîvân nâmına tertîp eylediğim şu mecmûa, bu türlü tavsiyeleri muhtevîdir ki, herbiri enfüs ve âfâkı muhtelif teessürâtın kalbî ve rûhî şîveleridir. İçlerinde gülümsemeyi andıranlar varsa, o gibileri bâzı mesâib karşısında gayri ihtiyârî salıverilmiş zehrîn handeleridir... Medîd ve mükerrer akislerini yalnız kalbimin duyacağı o iniltiler, ben öldükten sonra da Felek kubbesini çınlatsınlar. İhtimâl ki, birinin bir tanîni, insaflı bir sâmiin merhamati hissini galeyâna getirir de, sâhibi hakkında ALLAH rahmet eylesin düâsında bulunur. Bir tarafa gitmiş olanların, burada kalanlardan bekledikleri de ancak budur.

Tahir Olgun
Tâhirül-Mevlevî

Yazanlar nakş-ı hüsnün gamzesin şemşir yazsunlar

Yazanlar nakş-ı hüsnün gamzesin şemşir yazsunlar
O şemşir üzre kanımla kaza-teşir yazsunlar

Dil-i ser-pençe-i çeşminde göstersün muşavvirler
Ol ahu beçceye her dem şikarı şir yazsunlar

Tılsım-u- vefk hırz-ı ‘akl’ı erbab-ı cünun olmaz
Benim ta’viz-i bazu-bendime zincir yazsunlar

Vecdi (Abdülbaki) 
(Vecdi katl olundukta bu gazel natamam cebinde bulunmuştur.)

Bercestelerim