İhtiyarlar Lem’ası

Allah, bir kulunun dünya meşgalesi ile 
fazla uğraştığını ve/ya yorulduğunu görünce 
onu oradan alır çıkarır, 
"kulum biraz burada dinlen" dermiş.

Mecit Ömür Öztürk

İKİNCİ RİCA

İhtiyarlığa girdiğim zaman, birgün güz mevsiminde, ikindi vaktinde, yüksek bir dağda dünyaya baktım. Birden, gayet rikkatli ve hazîn ve bir cihette karanlıklı bir hâlet bana geldi. Gördüm ki, ben ihtiyarlandım, gündüz de ihtiyarlanmış, sene de ihtiyarlanmış, dünya da ihtiyarlanmış. Bu ihtiyarlıklar içinde dünyadan firak ve sevdiklerimden iftirak zamanı yakınlaştığından, ihtiyarlık beni ziyade sarstı. Birden, rahmet-i İlâhiye öyle bir surette inkişaf etti ki, o rikkatli hazîn firâkı, kuvvetli bir rica ve parlak bir teselli nuruna çevirdi.

Evet, ey benim gibi ihtiyarlar! Kur’ân-ı Hakîmde yüz yerde “er-Rahmânü’r-Rahîm” sıfatlarıyla kendini bizlere takdim eden ve daima zeminin yüzünde merhamet isteyen zîhayatların imdadına rahmetini gönderen ve gaybdan her sene baharı hadsiz nimet ve hediyeleriyle doldurup rızka muhtaç bizlere yetiştiren ve zaaf ve acz derecesi nisbetinde rahmetinin cilvesini ziyade gösteren bir Hâlık-ı Rahîmimizin rahmeti, bu ihtiyarlığımızda en büyük bir rica ve en kuvvetli bir ziyadır. Bu rahmeti bulmak, iman ile o Rahmân’a intisap etmek ve ferâizi kılmakla Ona itaat etmektir.

ÜÇÜNCÜ RİCA

Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım, vücudum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyazi-i Mısrî’nin

Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere,
Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber

dediği gibi, ruhumun hanesi olan cismimin de hergün bir taşı düşmekle yıpranıyor. Ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümitlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden mufarakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O mânevî ve çok derin ve devâsız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyazi-i Mısrî gibi dedim ki:

Dil bekàsı, Hak fenâsı istedi mülk-ü tenim,
Bir devâsız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber. HAŞİYE

O vakit birden merhamet-i İlâhiyenin lisanı, misali, timsali, dellâlı, mümessili olan Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâmın nuru ve şefaati ve beşere getirdiği hediye-i hidayeti, o dermansız, hadsiz zannettiğim yaraya güzel bir merhem ve tiryak oldu. Karanlıklı ye’simi, nurlu bir ricaya çevirdi.

Evet, ey benim gibi ihtiyarlığını hisseden muhterem ihtiyar ve ihtiyareler! Biz gidiyoruz, aldanmakta faide yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar; sevkiyat var.

Fakat gafletten ve kısmen de ehl-i dalâletten gelen zulümat evhamlarıyla bize firaklı ve karanlıklı görünen berzah memleketi, ahbapların mecmaıdır. Başta şefîimiz olan Habibullah Aleyhissalâtü Vesselâm ile bütün dostlarımıza kavuşmak âlemidir.

Evet, bin üç yüz elli senede, her sene üç yüz elli milyon insanların sultanı ve onların ruhlarının mürebbîsi ve akıllarının muallimi ve kalblerinin mahbubu ve her günde, es-sebebü ke’l-fâil sırrınca, bütün o ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli, sahife-i hasenâtına ilâve edilen ve şu kâinattaki makasıd-ı âliye-i İlâhiyenin medarı ve mevcudatın kıymetlerinin teâlîsinin sebebi olan o zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldiği dakikada “Ümmetî, ümmetî” rivayet-i sahiha ile ve keşf-i sadıkla dediği gibi, mahşerde herkes “Nefsî, nefsî” dediği zaman, yine “Ümmetî, ümmetî” diyerek en kudsî ve en yüksek bir fedakârlıkla, yine şefaatiyle ümmetinin imdadına koşan bir zâtın gittiği âleme gidiyoruz. Ve o güneşin etrafında hadsiz asfiya ve evliya yıldızlarıyla ışıklanan öyle bir âleme gidiyoruz.

İşte o zâtın şefaati altına girip ve nurundan istifade etmenin ve zulümat-ı berzahiyeden kurtulmanın çaresi, sünnet-i seniyyeye ittibâdır.

DÖRDÜNCÜ RİCA

Bir zaman ihtiyarlığa ayak bastığımdan, gafleti idame ettiren sıhhat-i bedenim de bozulmuştu. İhtiyarlıkla hastalık müttefikan bana hücum etti. Başıma vura vura uykumu kaçırdılar.

Çoluk çocuk, mal gibi beni dünya ile bağlayacak alâkalar da yoktu. Gençlik sersemliğiyle zayi ettiğim sermaye-i ömrümün meyvelerini, bütün günahlar, hatîatlar gördüm.

Niyazi-i Mısrî gibi feryad eyleyerek dedim:

Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömür oldu hebâ,
Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber.
Ağlayıp, nâlân edip, düştüm yola tenhâ, garip,
Dîde giryan, sîne biryan, akıl hayran, bîhaber.

O vakit gurbetteydim. Me’yûsâne bir hüzün ve nedametkârâne bir teessüf ve istimdatkârâne bir hasret hissettim.

Birden, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan imdada yetişti. Bana o kadar kuvvetli bir rica kapısını açtı ve öyle hakikî bir teselli ziyasını verdi ki, o vaziyetimin yüz derece fevkindeki ye’si dahi izale eder ve o karanlıkları dağıtabilirdi.

Evet, ey benim gibi dünya ile alâkaları kesilmeye başlayan ve dünya ile bağlanan ipleri kopmaya yüz tutan muhterem ihtiyar ve ihtiyareler!

Bu dünyayı en mükemmel ve muntazam bir şehir, bir saray hükmünde halk eden bir Sâni-i Zülcelâl, mümkün müdür ki, o şehirde, o sarayda, en ehemmiyetli misafirleriyle ve dostlarıyla konuşmasın, görüşmesin?

Madem bilerek bu sarayı yapmış ve irade ve ihtiyar ile tanzim ve tezyin etmiş; elbette nasıl ki yapan bilir, öyle de bilen konuşur. Madem bu sarayı, bu şehri bize güzel bir misafirhane ve ticaretgâh yapmış; elbette bize karşı münasebâtını ve bizden arzularını gösterecek bir defteri, bir kitabı bulunacaktır.

İşte o kudsî defterin en mükemmeli, kırk vecihle mu’cize ve her dakikada hiç olmazsa yüz milyonun dillerinde gezen, nur serpen ve herbir harfinde asgarî olarak on sevap ve on hasene ve bazan on bin ve bazan -Leyle-i Kadir sırrıyla- bir harfine otuz bin hasene ve meyve-i Cennet ve nur-u berzah veren Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyandır.

Bu makamda ona rekabet edecek, kâinatta hiçbir kitap yoktur ve hiçbir kimse gösteremez.

Madem bu elimizdeki Kur’ân, semâvat ve arzın Hâlık-ı Zülcelâlinin rububiyet-i mutlakası noktasından ve azamet-i ulûhiyeti cihetinden ve ihata-i rahmeti cânibinden gelen kelâmıdır, fermanıdır, bir maden-i rahmetidir. Ona yapış; her derde bir deva, her zulmete bir ziya, her ye’se bir rica, içinde vardır.

İşte bu ebedî hazinenin anahtarı imandır ve teslimdir ve onu dinleyip kabul etmek ve okumaktır.

BEŞİNCİ RİCA

Bir zaman, ihtiyarlığımın mebdeinde, bir inzivâ arzusuyla, İstanbul’un Boğaz tarafındaki Yûşâ Tepesinde, yalnızlıkla ruhum bir istirahat aradı. Birgün o yüksek tepede, daire-i ufka, etrafa baktım. Gayet hazîn ve rikkatli bir levha-i zeval ve firâkı, ihtiyarlığın ihtarıyla gördüm.

Şecere-i ömrümün kırk beşinci senesi olan kırk beşinci dalındaki yüksek makamından, tâ hayatımın aşağı tabakalarına nazar gezdirdim. Gördüm ki, o aşağıda, herbir dalında, herbir senenin zarfında sevdiklerimden ve alâkadarlarımdan ve tanıştıklarımdan hadsiz cenazeler var.

Ve o firak ve iftiraktan gelen gayet rikkatli bir mânevî teessürat içinde, Fuzûlî-i Bağdâdî gibi mufarakat eden dostları düşünerek enîn edip,

Vaslını yâd eyledikçe ağlarım,
Tâ nefes var ise kuru cismimde feryad eylerim

diyerek bir teselli, bir nur, bir rica kapısını aradım. Birden, âhirete iman nuru imdada yetişti; hiç sönmez bir nur, hiç kırılmaz bir rica verdi.

Evet, ey benim gibi ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Madem âhiret var ve madem bâkidir ve madem dünyadan daha güzeldir. Ve madem bizi yaratan Zat hem Hakîm, hem Rahîmdir. İhtiyarlıktan şekvâ ve teessüf etmemeliyiz. Bilâkis, ihtiyarlık, iman ile ibadet içinde sinn-i kemâle gelip, vazife-i hayattan terhis ve âlem-i rahmete istirahat için gitmeye bir alâmet olduğu cihetle, ondan memnun olmalıyız.

Said-i Nursî
Lemalar


Geçmiyor gülmekle hüznüm, belki ağlarsam geçer

Zannederdim aşkımı bir şûha bağlarsam geçer
Yâr eliyle yâremi bir kerre dağlarsam geçer
Bitmiyor âh-ü figanım bülbül-i şeydâ gibi
Geçmiyor gülmekle hüznüm, belki ağlarsam geçer

Nurettin Rüştü Bingül





Bir ağacın ölümü, büyük bir mimarî eserinin kaybı gibi bir şeydir

Eski İstanbul’da mimarînin saltanatına rekabet eden başka güzellik varsa, o da ağaçlardı. Fakat buna rekabet denebilir mi? Doğrusu istenirse, ağaç, mimarîmizin ve bütün hayatımızın en lutufkâr yardımcısıdır. Beyaz mermerle, yontulmuş taşla uyuştuğu kadar, harap çatı ile, süsleri bakımsızlıktan kaybolmuş, yalağı kırılmış çeşme ile de uyuşmasını bilir. O güneşin adına söylenmiş bir kasideye benzer.

İstanbul’a gelen seyyahların hepsi ağaçlarımızın güzelliğinden bahseder. Lamartine’in Theophile Gautier’nin İstanbul’u, Lady Craven’in İstanbulları ağaçla, yeşillikle doludur. Şark’ta Seyahat”i okurken insana çok defa Lamartine’in bir bahçeden bahsettiği duygusu gelir. Eski gravürlerde, estamplarda görüldüğü gibi bazen bütün bir mahalle tek bir ağacı açmak, yahut bir korunun yeşili arasında kırmızı çatının hendesî şeklin farkını koymak için yapılmış zannını verirdi.

Büyük mimarlarımız ise, daima eserlerinin yanı başında birkaç çınar veya serviyi eksik etmezlerdi; gür yaprağın tezadı onların en güzel terkiplerinden biriydi. Bazıları daha ileriye gider; cami veya medrese avlusunun hendesî cenneti ortasında çınarın, servinin yetişmesi, gülün açması sarmaşığın halkalanması için yer ayırırdı. Zaten eski Türk bahçesi, üslûp -bahçe olarak- bu idi. Mimarlık ile ağacın bu işbirliğinin şimdi İstanbul’da en iyi, galiba biricik örneği, eski saray köşklerinin arasına sıkışmış olanlar bir yana, Süleymaniye müzesinin avlusudur.

Küçük, büyük her çeşmeyi iri gövdeli bir çınar yahut servi beklerdi. İşlenmiş mermerin üstüne aydınlığın nimeti onun fırınında pişmiş taze bir ekmek gibi düştüğü gün, mimarî kendisini bulmuş sanılır. Mimarın veya hayrat sahibinin diktiği ağacın büyüdüğünü görüp görmemesinin ehemmiyeti yoktu. Dikilmiş olduğunu bilmesi yeterdi. Bilirdi ki toprağa emanet edilmiş bir ağaç, mahalleye, semte, hattâ cemiyete ve bütün bir imana emanet edilmiş bir değerdir.

Ağaç sade mimarlık zevkimize ve şehirciliğimize girmez. Eski şiirin mücerret dünyası bir halı desenine
benzeyen servi, çınar, kavaklarla doludur. Fakat asıl büyü masallarda geçer. Çocukluğumda dinlediğim bir masalın şehzadesi, kulaktan aşık olduğu peri kızına, altında akan bir çeşme ve yanı başında Bâkî’nin boyunu poşunu o kadar hayranlıkla övdüğü cinsten bir servi bulunan, yukarıda anlattığımız cinsten bir namazgahta kavuşur. Öğrettikleri gibi çeşmeden abdest alır, ağacın dibinde namaz kılar ve dua ederken, üç defa üst üste: “Mesina, uzat saçının bir telini, al Mustafa’yı yanına…” diye bir ses işitir. Servinin derinliklerinden üç defa: “Alamam, dayıcı-ğım, insan oğludur, çiğ süt emmiştir.” cevabı gelir. Fakat dördüncüsünde serviden bir saç teli uzanır. Masalın sonunda Mesina çiğ sütle beslendiği için unutkan olan aşığına kendisini hatırlatmak için, üzerinde aynı çeşme ile servinin tasvirini -tabiî gözyaşlarıyla- dokuduğu bir seccade gönderir, o da başını bu seccadeye kor koymaz aynı sesi işiterek Mesina’yı hatırlar ve ona döner.

İki ağaç Türk muhayyilesinde ve hayatında izini bırakmıştır: servi ve çınar. Şehrin bilhassa dışarıdan görünen umumî manzarasını daha ziyade Karacaahmet, Edirnekapısı, eski Ayazpaşa ve Tepebaşı gibi servilikler yapardı. Boğaziçi’ndeki o çok uhrevî köşelerle, bazı peyzajlar da çınarların etrafında toplanırdı. Eyüp servilikleri bütün Haliç manzarasına üslûbunu verirdi. İstanbul peyzajındaki asîl hüznü biz bu iki ağaçla çam ve fıstık çamlarına borçluyuz. Hissî terbiyemizde onların büyük payı vardır.

En çok sevdiğim ağaç çınardır. Geniş, pençe pençe yapraklan, munis dev gövdeleriyle onlar bana Peçevî’nin anlattığı o sefer meşveretlerinde söz alan, kumandanlara yol gösteren, akıl öğreten serhat gazilerini hatırlatır. Gerçeği de bu ki her çınarda bir dede edası vardır. Onlar toprağımızın hakikî gururudur; belki dedelerimiz o heybetli vakarı, o dağ sükûnetini onlardan öğrendiler. Onun için Yahya Kemal’in Itrî’yi eski çınarların mektebinden yetiştirmesini çok iyi anlıyorum.

O dehâ öyle toplamış ki bizi Yedi yüzyıl süren hikâyemizi dinlemiş ihtiyar çınarlardan…
İstanbul gittikçe ağaçsız kalıyor. Bu hâl aramızdan şu veya bu âdetin, geleneğin kaybolmasına benzemez. Gelenekler arkasından başkaları geldiği için veya kendilerine ihtiyaç kalmadığı için giderler. Fakat asırlık bir ağacın gitmesi başka şeydir. Yerine bir başkası dikilse bile o manzarayı alabilmesi için zaman ister. Alsa da evvelkisi, babalarımızın altında oturdukları zaman kutladığı ağaç olamaz…

Bir ağacın ölümü, büyük bir mimarî eserinin kaybı gibi bir şeydir. Ne çare ki biz bir asırdan beri, hattâ biraz daha fazla, ikisine de alıştık. Gözümüzün önünde şaheserler birbiri ardınca suya düşmüş kaya tuzu gibi eriyor, kül, toprak yığını oluyor, İstanbul’un her semtinde sütunları devrilmiş, çalısı harap, içi süprüntü dolu medreseler, şirin, küçük semt camileri, yıkık çeşmeler var. Ufak bir himmetle günün emrine verilecek halde olan bu eserler her gün biraz daha bozuluyor. Âdeta bir salgının, artık kaldırmaya yaşayanların gücü yetmeyen ölüleri gibi oldukları yerde uzanmış yatıyorlar. Gerçek yapıcılığın, mevcudu muhafaza ile başladığını öğrendiğimiz gün mesut olacağız.

Ne olurdu, çocukluğumda tanıdığım o her şeyi bilen, bir kere öğrendiğini bir daha unutmayan meraklı ihtiyarlara benzeseydim!

Burada İstanbul’un ağaçlarından sadece şikâyetle bahsetmez, onları tanıtır, Bentler’den, hattâ Belgrat
ormanından Çamlıca’ya İçerenköyü’nden Çekmeceler’e kadar bütün bahçeleri, koruları, bir uzleti tek başına bekleyen ulu ağaçları, Çamlıca köşklerinin debdebesinden son kalan ve çok yüksekten açılmış şemsiyeleriyle yaz gecelerimizi dolduran o geniş nefesli gazellere benzeyen fıstık ağaçlarını, yumuşak kokulu ıhlamurları, sararmış endamları İstanbul sonbaharlarına sarı kehribardan aynalar biçen kavakları, sade isimleriyle İstanbul semtlerine şahsiyet ve hâtıra veren sakız ağaçlarını, küçük taş basamaklı sur kahvelerinin süsü asmaları teker teker sayardım.

***

İstanbul, büyük mimarî eserlerinin olduğu kadar küçük köşelerin, sürpriz peyzajların da şehridir. Hattâ iç İstanbul'u onlarda aramalıdır. Büyük eserler ona uzaktan görülen yüzünü verirler; ikinciler ise onu çizgi çizgi işleyerek portrenin içini dolduran, büyük tecridin kurduğu çerçeveyi bin türlü psikolojik hâl ile, yaşanmış hayat izleriyle tamamlayan eserlerdir. Şüphesiz bunlarda da asıl öz gene mimarlığındır. Fakat bu mimarlık Bayezıt, Süleymaniye, Ayasofya, Sultanahmet, Sultanselim yahut Yeni Cami gibi etrafındaki her şeye kendi nizamını kabul ettiren bir saltanat değildi: Bunlar şehrin mahremiyetinde âdeta eriyip ona karışmış hissini veren küçük camiler, medreseler, büyüklerin yanında en mütevazı nisbetlerine indirilmiş çeşmelerdir; ve zaten kendileriyle değil içlerine girdikleri terkipler güzeldirler. Birdenbire hiç beklemediğimiz bir yerde mermer bir çeşme aynası veya kapı çerçevesi, iyi yontulmuş taştan beyaz bir duvar size gülümser. İki servi, bir akasya veya asma, küçük ve üslupsuz bir türbe, yahut küçük bir bahçe sanacağınız bir mezarlık orada tatlı bir köşe yapar. İlk bakışta tanzimi büyük bir gayrete muhtaç olmayan bir tiyatro veya opera dekoruna benzeteceğiniz bu köşe, biraz derinlcştirilse, şehrin tarihinden bir parçadır. Türbede fetih günü şehit düşen bir veli yatar. Camii III. Mehmed zamanının bir defterdarı yaptırmıştır, çeşme I. Abdülhamid sarayının kadınlarından birinin hayratıdır. Yanı başındaki mezarlıkta, herkesin malı olan bir Hüvelbâki'nin altında büyük bir hattat veya musiki ustası gömülüdür.

Bu küçük köşeler kadar çekici ve zevkli şey pek azdır. Bunlar bir yığın inanç, gelenek, şevki tabiî hâline gelmiş zevk ve birçok tesadüf ve hattâ asırların ihmaliyle olmuş terkiplerdir. Gülü, serviyi, yahut çınarı yetiştiren her mevsim erguvanı kızartan, salkımların kandillerini asan, tabiatın cömertliğinden başka hiçbir israf ve debdebeleri yoktur. Onlar zaman içinde damla damla teşekkül etmiştir. İstanbul'un Üsküdar ve Boğaziçi'nin hemen her tarafında bu cins köşelere sık sık rastlanır. Bazıları ayaklarının ucuna takılmış deniz parçasıyla bulundukları yokuştan uçmağa hemen hazır görünürler. Bir kısmı fetih yıllarından bir parça gibi asil ve eskilik havasında yaşarlar. Hepsinde ağaç, su, taş, insanla  geniş ilhamlı bir ruh gibi konuşur. Bizim asıl peyzajlarımız bu köşelerdir. İstanbul halkı onları yaşarken yapmıştır. Kâinata ruhlarındaki birlik çerçevesinden bakan insanların eseridir. Pek az yerde sanat ve mimarî gündelik hayata bu kadar yakından karışır. İşte, İstanbul mahallelerinin asıl çekirdeğini bu peyzajlar yapar.

Ahmet Hamdi Tanpınar
Beş Şehir


Mevlana İdris'in Ardından


Günümüzün bir dervişi. Onunla olmak, dervişliği paylaşmak ve hayatın tenha dehlizlerine sokulmak. İstanbul bir post ve şeyh İdris o posta kurulmuş, bütün şairler ve bütün çocuklar onun müridi. İstanbul onunla, onun şeyhleriyle soluk alıp veriyor. Tenha sokaklardan nice zengin hayatlar devşiriyor. Karagümrükte ehl-i tarik çaycı dendin ufak çay evinden, Kumkapı’da Ermeni Patrikhanesine, oradan yerin bir kat altında yaşayan Âşık Enis’e bütün tenhalar onun uğrağı. Yeryüzündeki bütün çocukları tanıyor. Neyzen. Şair. İstanbul Hukuku bitirdi. Nedim Ali’nin kardeşi. İki kardeş: Asr-ı Saadetten günümüze iki ışık. Mevlana: çocukların ve şairlerin şeyhi.

Kemal Sayar





Ah, yazmak ne zormuş! Müslüman, insan, şair, yazar ve çocukların dostu, sevgili abim Mevlâna İdris bu gece K. Maraş'ta tedavi gördüğü hastanede Rabbine kavuştu. Allah'ım onu meleklerle karşılayıp cennet bahçelerinde ağırlasın. Acımız tarifsiz.. Hepimizin başı sağ olsun. Dua, dua, dua!



İyi ve zarif insan Sevgili kardeşim Mevlânâ İdris Zengin'i ukbâya uğurladık cenaze merasimi hüzünlüydü, kasvetli değildi Hazreti Ebu Eyyub türbesi yakınında sırlandı. Bu gece dileyen vahşet namazı kılsın dileyen kadr suresini yedi kez okuyup salavat ile sevabını kabrine yollasın.

Vefat edenin benliği ölmüş değildir, beden giysisi/cihazından soyunduğunu ilk gece idrak edemez ve ürkeklik, korku geçirebilir. Sevenleri iki rek'at namaz kılıp secdeye vararak salâvat getirir ve Allah'ım bu namazın sevabını ....'in kabrine ilet derlerse ferahlar, ilk rek'atta fatihadan sonra âyetulkürsî, ikinci rek'atta fatihadan sonra on kez kadr suresi okunması tavsiye edilmiştir sevgiyle.



Seni yolcu ederken, annen toprağını okşayıp sana seslenirken bir tuhaflık olmadı değil. Dostların kızarmış gözlerini birbirlerinden kaçırmadı değil. Duvarlara boş boş bakmadık değil. Ama sonra kavuştuğun ilham edildi sanki. Onun için gülümsedik. Bilgin olsun.



Genç yaşında sırlanan harf emektarı arkadaşlarımızın kervanına, şair Mevlana İdris Zengin de katıldı. Bir insan hem Mevlana hem de İdris olunca, işi gücü muhakkak göklerle ilgili olurdu ki onunki de öyleydi. Bir melek gibi, bir sükûnet gibi, bir derviş gibi, bir serin ağaç gölgesi gibi, ikindi vaktinde sakinleşen rüzgarlar gibi geldi geçti aramızdan... Zarif bir beyefendi, değerli bir yoldaş.
...
Prof. Ayhan Songar, psikiyatri kliniğindeki bir divanenin kendisini çok etkilediğinden söz ederdi. Yaşlı başlı bir adam olduğu halde; "Ahh yetimlik..." der dururmuş bu hasta. Genç bir asistan olarak Songar Hoca, "Kaç yaşında adamsınız, hiç yetimliğine üzülür mü insan" diye çıkışınca, hasta ona şöyle bir bakmış; "Yetim diyorsak, akran yetimiyiz hekim bey" demiş. Bu ferasete şapka çıkartılır derdi hoca... Ben 18'imde dinlediğim bu hikayenin anlamını ancak 40 yıl sonra anladım. İnsanın akranlarını, çağdaşlarını, hatıralarını biriktirdiği harf ve edebiyat emekçilerini, yoldaşlarını ahirete yolcu etmesi, o kadar ağır bir işmiş, arkadaş yetimi kalmak öyle zormuş ki...




Mevlana İdris, ‘adamlarım’ dediği çocukların yüreğine dokunmak için gençlik yıllarından beri çaba sarf etti. Çocuk Vakfında kuruluşundan itibaren görev yapan şair, büyüklere de yazardı, ama kalemini en çok çocuklar için kullandı. Masalın bu dünyadan sıkılanlar için yazıldığını düşünen yazar, çocuk masallarıyla edebiyat dünyasında eşsiz bir yer edindi. Sessizce iyilik yapanları sayınca akla gelen üç beş kişiden biriydi Mevlana İdris. Sadece çocukların değil, büyüklerin de hayatına bir şekilde dokundu. Sessizliğiyle meşhurdu ama etrafından kalabalık hiç eksik olmazdı.



Ciğerparemiz, kardeşimiz, dostumuz, yoldaşımız güzel insan Mevlana İdris En Sevgili'sine kavuştu, Allah rahmet eylesin. 35 yıllık arkadaşlık, binlerce hatıra, ayrılmak zor. 
İyi değil çok iyi bildik, zarifçe yaşadı, sayısız yüreğe dokundu. Cennet sana yakışır güzel arkadaşım.

Uzun uzun susar, sonra bir hikmet söylerdi. Ülkenin her yerinde dostluk orduları vardı. Rindleri, harabat ehlini tanır, onlarla dostluk ederdi. Bizim Mevlana'mız böyleydi, onda bu âleme sığmayan bir şey vardı.

Kardeşimiz Mevlana İdris’i sırladık. Latif bir sabah esintisi gibi hayatlarımıza dokundu ve ebedi yurduna gitti. Çok az insana nasip olacak bir sevgi seliyle uğurlandı. Sevmeyi bilenlere ayrılık yoktur.

- Merhumu böylesi "farklı" kılan şey tam olarak ne idi kıymetli hocam..?

- İyilik ve güzellikten başka bir niyeti ve gayreti olmadı. Kimse hakkında kötü konuşmadı. Baştan ayağa edep numunesiydi. Galiba iki cihanda birden yaşadı. Rahmet olsun.



En güzel ve gür dallarımızdan birini cennete uzattık. Rahmetini esirgeme Allah’ım!…

"30 yıldır yazıyorum. Tek yargıcım çocuklardır. Çocuk oldum ve o cenneti unutamadığım için yazıyorum." diyen sevgili kardeşim @Mevlanaidris

Mevlana’mızı toprağa verdik, geldik işimizin başına. Ölümden iyi öğretmen yok, sen ne öğrendin bu ölümden doktor derseniz, şudur: Sel gider kum kalır diyoruz ya, işte o kumlar sevgiyle kalbimize raptolmuş hatıralar…”Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil”, “aşıklar ölmez”, anladım!



Mevlana İdris elli altı yaşına ne kederler sığdırdı da yordu bu kadar kendini? İlk kalp krizi geçirdikten hemen sonra Rüstem abi ile konuşurken, “Çok yormuş kalbini. Seksen beş yaşındaki bir insanın kalbini taşıyormuş” demişti. Oysa hiç de öyle görünmüyordu değil mi? Her yaştan her kuşaktan çocukların Mevlana abisiydi o. Kendisi çocuk olur, çocuklara da yetişkinlik rolü verirdi. Sosyal medyadan takip edenler anımsar; tüm çocuklar, özellikle mazlum coğrafyaların cesur çocukları Mevlana İdris’in ‘adamları’ydı. Bu arada pek bilinmez ama Mevlana İdris, kitapları dünya dillerine çevrilen Türk yazarların başında geliyordu. Bu kitaplarının hemen hepsi de çocuklar için yazdığı masallardı. İlginçtir hem de çok büyük saçmalıktır ki kalemini ülkenin ve tüm milletlerin çocuklarına vakfeden Mevlana İdris’in kitapları, MEB’in bir zamanlar yayınladığı ‘100 Temel Eser Listesi’ne alınmamıştı. Nedeni ise Mevlana’nın hayatta olmasıydı. Ne kadar da ilginç ve can sıkıcı değil mi?



- Kimmiş ki…

- Şâirmiş…

- Allah rahmet eylesin. 

(Cami kenarında oturan iki yaşlı amcanın sohbetinden…)



Mevlana İdris, can arkadaşım, kardeşim, masal aleminin güngörmüş prensi, bizatihi şair, kendi yolunu açan, kendi yolundan giden, güzel gönüllü dostum emaneti sahibine götürmüş. Dünya ahalisi olarak gafiliz ya biz; bu haber bize acı haber gibi geliyor, içimizi yakıyor, gönlümüzü afallatıyor; ne diyeceğimizi bilemez, ne yana bakacağımızı, sızlayan içimize ne söyleyeceğimizi bilemez hale geliyoruz işitince. Kaçtığımız yerden yakalanıyoruz. Ama hakikat böyle mi, insanın Rabbine kavuşması iyi haber değil mi, Mevlanalar için terk-i dünyanın aslı hakikatte vuslat değil mi? Amenna ve saddakna... Şu zamanda çok sık tekrar ettiğimiz gibi, inna lillah ve inna ileyhi raciun...
..
Tanımayana anlatması zor Mevlana’yı. Hem bu dünyadaydı, hem başka bir alemdeydi. Şu kişiye benziyor diyemezdiniz, sadece kendiydi, kendisi gibiydi. Kendi ritminde, kendi ülkesinde, kendi zamanında yaşıyordu. Onu çekip oradan çıkaramazdınız, o sizi çeker dünyasının içine alırdı. Sesini yükselttiğini hiç duymadım; o kadar yükseltmezdi ki anlattıklarının bir kısmını hiç duyamazdım.
...
Rahmet olsun bayım, yolun açık, mekanın cennet, kabrin pür nur olsun. Ebedi hayatın hayırlı olsun. Meclisin mübarek olsun. Şahidiz, güzeldin, inceydin, zariftin, hep güzelliklerleydin, cümlemiz iyi biliriz, can biliriz seni. Allah da bilmez mi kullarının cümlesinin illa ki iyileri iyi bildiğini. Allah-u âlem, o iyi bilmese biz bilebilir miydik?



Mevlana’yı mesela! Söyleyebileceği değerli bir söze, yapabileceği önemli bir espriye engel olma korkusuyla muhatabına sessizliği telkin eden susuşlarıyla hatırlayacağız daha çok. Bir ay çekirdeğinin kırılma sesinde kaybolan ürkek kelimelerini arayacağız birlikte oturduğumuz kafelerde, parklarda…

Telaşsız, gamsız, sorunsuz biri olarak hatırlayacağız biraz da. Bu hatırlayışımızı korumak, hatta onun yaşarken yüz yüze geldiği muhtemel sorunlardan sorumsuz olmak için, Ersin Çelik’in son yazısındaki “Çok yormuş kalbini. Seksen beş yaşındaki bir insanın kalbini taşıyormuş” şeklindeki vurguyu düşünmekten yakalayacağız kendimizi mesela…
...
Mevlana’nın dünya hayatını vedaya layık görmediğine tanık olmasam söylemezdim bunları. Ki, 56 yıllık kalbini 85 yıllık hâle getirmesinin sırrı da sanki burada. “Allah kulunu kalbi kırık olarak ister” diyerek, kırılmayı salt kendisine hasretmiştir mesela.



Tüm irtibat telleri kopsa, muhabbet bitse, sokak çeşmeleri hiç akmasa, tek fert tek fertle kaynaşmasa, sokaklar yalnızlıktan çatlasa, göğe açılan tüm kapılar viran olsa, yağmur yağmaz olsa, kanadı kırık leylekler bile bu şehri terk etse yine de bir umut vardı.

Mevlâna İdris'in varlığı böyle bir şeydi benim için.
...
Mevlâna İdris bir defasında, "Yılları unutuyorum, ânlar derinleşiyor..." demişti.
Yılı unuttum, ânlardan bir ândı.
Birdenbire, "Hadi Sezai Abi'yi ziyarete gidelim üstat..." demişti.
Yağmurlu bir akşam yola çıkmıştık.
Biliyordum; Sezai Karakoç bazen saatlerce konuşmazdı. Mevlâna İdris kardeşim de hep sükût dururdu. Adeta "sükût suretinde" yaşardı. "İkisi de susarsa, ne yapacağım!" diye kara kara düşünmüş, "Ben de susarım o zaman..." kararına varmıştım. Kararımdan haberi yoktu. Susma egzersizi yapmak için de yol boyunca hiç konuşmamıştım. Neyse ki Sezai Abi o akşam doyumsuz bir konuşma yapmıştı.
...
Bazen Efendim, bazen Üstat, bazen Hazret, bazen Adamım, çokluk da "Bayım" diye hitap ederdi.
Şiirleri ve çocuk kitaplarının yanı sıra o müthiş nezaketiyle, uzun susuşlarıyla, sessiz sakin konuşmasıyla, kara siyasaya ve dünyanın iğvasına karşı dimdik duruşuyla müstesna bir insandı.
Ahir zaman dervişiydi. Yedi Güzel Adam'dan mülhem söyleyecek olursam, Son Güzel Adam'dı.
Gitti... Çok üzgünüm, çok!
Onun ifadesiyle, "İçimin bayrağı yarıya indi..."
"Allah'ın gülleri onunla olsun." Melekler yoldaşı olsun, mekânı cennet, makamı âli olsun, sonsuz rahmet olsun.



İstanbul’da doğmamıştı ama halis muhlis İstanbulluydu. Yalnızca kişiliğinin en belirgin veçhesi olan beyefendiliği bakımından değil, İstanbul’u İstanbul yapan değerleri bizzat yaşaması bakımından.

Sözgelimi ben sur içi İstanbul’unda doğup büyüdüm ama 30 yıldır sur dışında ikamet ediyorum. Hızla artan nüfus, değişen doku, bozulan atmosfer ve aşinası olmadığımız kalabalık bizi “nefs-i İstanbul”dan püskürttü. Ne var ki biz sur dışı semtlerdeki apartman dairelerine kaçarken Mevlâna Sultanahmet’te eski İstanbul konaklarından birinin çatı katında oturmayı tercih etti. Zarif bir İstanbul kızı olan eşi Aysel ile evlendiklerinde ilk oturdukları ev de galiba Arasta’nın oradan Cankurtaran’a doğru inen büyük cadde üzerinde iki katlı ahşap bir binanın üst katıydı.

Ömrünü Beyazıt, Çemberlitaş, Nuruosmaniye, Sirkeci, Süleymaniye, Vefa, Horhor gibi birkaç semtin çevrelediği bir bölgede geçirdi. İstanbul’un neresinde ne olduğunu, hangi semt lokantasında hangi yemeklerin yeneceğini, çay kahve yudumlarken seyredilecek en güzel Boğaz manzarasının nerede bulunacağını bilirdi. Giyim alışverişini Kapalıçarşı’dan yapan son İstanbullulardandı. Cuma ve Bayram namazlarını mutlaka Süleymaniye Camiinde eda ederdi.

İstanbul’u fiziki bir mekân olmaktan ziyade kökleri tarihe uzanan bir “yaşama kültürü” olarak benimsemişti.
..
İbadetlerinde tertip sahibiydi. Ama bir gün bile “Namaza gidiyorum, ikindiyi kılayım, nerede abdest alabilirim, seccade var mı” diye konuştuğu duyulmamıştır. Gönül insanıydı. Gönül bağına inanırdı. Bir ömür boyu dost biriktirdi. Arkadaşlarına bağlılığı görülmemiş derecedeydi. Ne olursa olsun hiçbirine küsmezdi, darılmazdı.



Sessizdi. Mahzundu. Cömertti. Nüktedandı. Hasbiydi. Dervişti. Şairdi. Şiirdi. Vakurdu. Mahcuptu. Arifti. Kamildi. İnsandı. İstanbul’du. Süleymaniye’ydi. Maraş’tı. Çocuktu. Dertliydi. Güzeldi. Çok özeldi.



Mevlana’yı bir defasında Süleymaniye Camii’nin avlu duvarının pencere boşluğunda otururken görmüştüm.

Bu, Mevlana’ya uygun bir resim. Tanıdığım şairler arasında böyle bir yerde görme ihtimalim olan ikinci bir şair yok.

Derviş midir bilmiyorum, ama halleri dervişanedir.



Ölüm haberini almadan daha üç beş saat önce iyiye gittiği haberi gelmiş nasıl sevinmiştik. Mustafa Ruhi Şirin ağabey saat başı takipteydi. Bütün sevenleri gibi duaya durmuştuk. Onu Mevla bizden daha çok seviyor olmalı ki yanına aldı. Mekânı cennet olsun.



Buradan takip ettiğim ne çok tanıdık sima aramızdan ayrılmış. Beril Dedeoğlu, Asım Gültekin, Akif Emre, Bülent Parlak, Sevim Gözay, Mevlana İdris aklıma ilk gelenler. Ne mutlu kimsenin hakkına girmeden, çalmadan, çırpmadan, zulme bulaşmadan, hoş bir hatıra ile çekip gidenlere.



2003’te Mevlana’nın Ankara’ya gelmesini istedik beraber çalışma arzusuyla. Söyledik. “Olur” dendi ama Mevlana dedi ki: “Bu işler, yazı işleri, denize bakılmadan yapılamaz…” İstanbul’a onun kadar kim güzel baktı?  Son zamanlarda İstanbul’a gidemez oldum. Mevlana ile de seyreldi haberleşmelerimiz. Hep erteleriz ya telafi edeceğimizi zannettiğimiz asli işleri. Onunla en son uğurlamaya gittiğimizde Üstat Sezai Karakoç’un evinin kapısında sarıldık. Şehzadebaşı’nda görüştük mü? Evet, ayrılırken görüştük ve onun Hırka-i Şerif’teki mekânlarından birine gittik. Susarak konuşması dillere destandı. 16 Kasım 2021 olduğuna göre demek sadece sekiz ay bekleyecekmiş Şeb-i Arus’u. Cahit Zarifoğlu’yla aynı gün gidecekmiş buradan. İkisinin izini sürdü. İkisini çok sevdi. Kelimenin tam karşılığıyla nevi şahsına münhasırdı. Öyle yaşadı. Kimseye, kimselere benzemedi.

Kalbi varmış. Yalnız kalbi vardı, yalnız kalbi. Bir ömür, küçük güzel şeyler yaptı. Küçük güzel, çok güzel şeyler. Şiirler yazdı. Şarkılar söyledi. Ney üfledi. Masallar anlattı. Sevdiklerine gitti. Dergiler çıkardı. Umudu büyüttü. Gülümsedi. Hüznünü göstermedi, fırtınasını sakladı, yarasını sakındı. Oturmadı, oturamadı. Yollara, dağlara taşlara vurdu kendini. Güzelliğe, şehre, söze vurgun yaşadı. Her şeyin en azına, en küçüğüne baktı. Beni İstanbul’da Arap Camii’ne, Maraş’ta Acemli Camii’ne götürdü. Kaç kez Eyüp Sultan’a gittik. Sonra “Beş kuruş çay evine”. Hep dua isterdi.
...
Aaah Mevlana… Nura, sevince gark olasın. Allah’ın rahmeti merhameti sarsın seni. Efendimiz “Hoş geldin” desin. Sen “Efendim” diyerek doğrul, sevinçle, güler yüzle, sağ elini kalbine götürerek… Senin sevenin, şahidin çok. Uğurlar olsun “Ciğerparemiz”, kardeşimiz… Geleceğiz…



Mustafa Baki Efe’nin anlattığı hepimizi etkiledi.

Bir süre önce ondan bir istekte bulunmuş.

“Benim için her perşembe bir Yasin-i şerif okur musun?”

Efe bir anda böyle bir taleple karşılaşınca şaşırmış, ne diyeceğini düşünürken o devam etmiş sözüne.

“Ben ölünceye kadar değil, sen ölünceye kadar.”



Sultanahmet’te otururdu ve dünyanın merkezi derdi orası için.
...
"Evlerine gittiğim zaman çok etkilenmiştim. Televizyon yoktu, yüksek tavanlı bir Osmanlı evinde yaşıyorlardı. İçinde her şey olan çocukların bir oyun odası vardı. Kendi yazdığı masallardaki gibi bir yaşamları vardı çocukların benim gözümde. Mevlana İdris, zaman kavramı olmayan beş yıl sonrasında bile bugün gibi yaşayabilen bir insandı. Fularlı ve bayım diyen adamdı.”
...
Dostlarına sorduğumda herkesin ‘Mevlana İdris’i farklıydı, ama hemfikir oldukları konular çok fazlaydı. Herkesle kendini özel hissettirecek dostluklar inşa ederdi. 34 yıllık dostu Kemal Sayar, “Otuz kişi bir masada buluştuysanız, herkes Mevlana’yı en yakın dostu bilirdi” diye anlatıyor bunu.
...
"Kitapların, müziklerin, resimlerin, hatların, dostların arasına gizlenmiş kozmik bir yalnızdı. Dostlara, çocuklara, gariplere maddi manevi cömert, ikramsever. Kendine özgü, avangard, şaşırtıcı, esprili bir kalem. Mazlumların, zayıfların, hor görülenlerin sesi. Az, öz ve gıybetsiz konuşan; çaylı, çorbalı, yemekli, çekirdekli bir sohbet tiryakisi. İstanbul’da sabit-kadem, Asya’dan Amerika’ya bir modern Evliya Çelebi."



Doktorlar Mevlana abinin ölüm sebebi olarak “kalp yetmezliği” diyor ama inanmıyorum ben bu teşhise. Olsa olsa “kalp fazlalığıdır” asıl neden. Bilememiştir doktorlar.

Niçin “kalp fazlalığı” diyorum? Vallahi romantik

ve parlak bir laf etmek için değil. Anlatayım.

Hastane sürecini Rüstem Keleş ağabeyden takip ettim genellikle. Onun verdiği bilgileri de eşe dosta aktardım. Bu dostlardan biri de Mahir Ünal idi. O görüşmelerden birinde yaklaşık olarak şunu dedi: “Böyle adamlar dünyaya karşı o kadar kırılgan oluyorlar, o kadar üzgünler ki sonunda kalpleri olanı biteni anlamaya yetmiyor bence.”

Mahir Ünal’dan o bağlamda duyduğum bir başka cümle benim açımdan çemberi tamamladı: “Anlamaya çalışmak ve üzülmek oldukça maliyetli. Bunun yerine insanlar öfkelenmeyi ve haklı olmayı tercih ediyorlar.”

Mevlana abi, anlamanın ve üzülmenin peşinde biriydi bence. O yüzden kendi neşesini de kendi dünyasını da kendi başına kuran biri olarak yaşadı ve öylece öldü.



Üzülme, göğsünde bir çiçek muhakkak açar… Üzülme, göğünden bir turna muhakkak geçer… Üzülme, kızlar, oğlanlar şiirlerini okur… Üzülme hep dillerde dolaşacak masumiyetin… Üzülme ve bekle, bizler de geleceğiz… Kalsın yoldaşlığımız ulu divana…


Mevlâna İdris için üzülmeli miyiz?

Eyüp Camiinin avlusunda sessizce yürüyoruz, definden önce kabir yerine bakmaya gidiyoruz. Ağzımızı bıçak açmıyor. Konuşmaya takatimiz yok. Herkes kendi içindeki kedere gömülmüş, kendi içine kaçmış, acısıyla baş başa. Bir hazineyi yitirmenin, eşini bir daha bulamayacağımızdan neredeyse emin olduğumuz bir insan hazinesini yitirmenin şaşkınlığı içindeyiz. Vurgun yemiş dalgıçlar gibi şaşkın kalakalmış durumdayız. 

Mevlâna İdris bizim ciğerparemizdi. Canciğerimizdi. İçimizdeki en renkli, en nevi şahsına münhasır insandı. Dünyaya ve ölüme en güzel gülümseyenimizdi. İçinde nice volkanlar zapteden bir sükûnet. İstanbul’a geldiğim günlerde tanıştığım, sonra onun bizi elimizden tutup da götürdüğü her insana, her sokağa, her gönüle teslimiyetle sokulduğum, onun kurduğu dostluk halkalarına dahil olarak zenginleştiğim güzel arkadaşımdı. Evimde uyudu, karnını doyurdu ve ben onun evinde uyudum, karnımı doyurdum. Ruhlarımız birbirine misafir oldu. Onun okuduğu ilahileri, üflediği neyi dinledim. Ağabeyi Nedim Ali nasıl güzel bir insan ise o da o kadar güzel bir insan, olgun bir inanmıştı. Sarsılmaz bir imanı vardı, kaynayıp çağlayan bir yüreği, nerede dünyanın kirinden pasından arınmış bir arif görse ona doğru çekilen bir masumiyeti vardı. Mevlâna İdris sizi izbe bir apartman katında yaşayan bir adamın yanına götürür, aa bir bakarsınız bu adam bir yer üstü hazinesi! Bir eczacının dibine oturtur, o da ne, hikmet kıvılcımları fışkırır oradan. Kendisi gibi insan güzellerine meftundu ve sevdiklerini de güzelliğe sürüklemekte usta bir kaptandı. İstanbul’un ve Türkiye’nin her yerinde onun çocuk orduları vardı, ‘adamlarım’ dediği masum kalpler. Çocukları çok sevmesi, onlarla arkadaşlık edebilmesi daima bir çocuk kalbi taşımasındandı. Onları daima hayal kurmaya kışkırttı, baskıcı eğitim düzenine itaatsizliğe teşvik etti. Sayısız çocuğu hususiyetleriyle tanır, onlara isimleriyle hitap ederdi. Zamanını şaşırmış, kurgudan gerçekliğe çıkmış bir ‘küçük prens’ gibiydi.

Onu bütün dostları neden bu kadar çok seviyordu? Vefat haberini aldığımdan beri düşünüyorum. Ayrılığı her birimizden kocaman bir parça kopardı, sadece hatıraların o büyük kütlesini değil, beraber geçirilecek asude bir zamanın geleceğini de. Ondan ayrılık demek; karşılıklı çocuklaşabileceğiniz, teklifsizce şakalaşabileceğiniz, kendisinden asla alınmayacağınız ve size alınmayacağından emin olduğunu bildiğiniz o güzide serinliği bir daha bulamayacağınız demek. O yüzden onunla on yıllardır hiç olmazsa haftada bir görüşen arkadaş halkası günlerdir yaslı, gözleri nemli, teselliyi birbirine sokulmakta arıyor. Neden bu kadar seviliyor demiştik. Bizim güzel arkadaşımız, her insanı aziz bilen bir yüce gönüllülüğe sahipti ve sohbet ettiği her insana değerli ve özel bir kişi olduğu hissini aşılardı. Onun dostluk halkasına dahil olan herkes ‘onun en iyi dostu benim!’ diyebilirdi ve bunda da haksız olmazdı. Çünkü ‘hazret’ (bu kelimeyi pek severdi) yanında herkesi çok rahat ettirirdi. Çay ve çekirdek, buluşmalarımızın vazgeçilmez ikilisiydi. Neşesi yerindeyse fıkralar anlatır, ilahiler okurdu. Bazen de hülyalı bir dalgınlıkla kendi içine çekilir, olan biteni uzaktan mütebessim bir çehreyle izlerdi. Bütünüyle meyus olduğunu hiç görmedim, en sessiz anlarını bir latif söz, bir hikmet pırıltısı, bir espri ile şenlendirmeyi bilirdi. İnsan toplayıcısıydı. Gerek kurduğu özgün mekânı Eski Kafa’da olsun gerekse buluştuğumuz başka mekanlarda, dostluk halkasını yeni insan keşifleriyle genişletir, yeni yüzlerle tanışmamızı sağlardı.  

Mevlana İdris kimse hakkında kötü konuşmazdı. Sağlam bir ahlaka sahipti, enerjisini imar etmekte kullanır, iyiliğin ve güzelliğin taşıyıcısı olmaya gayret ederdi. Son yıllarda çıkardığı Çeto dergisi bile buna delil olarak yeter. Belki on kişilik bir ekibin kotarabileceği ansiklopedi hacminde bir dergiyi tek başına, aşkla çıkarmayı başarmıştı. Tek tek hepimizden yazı toplar, resimleri özenle seçer, keşfettiği pırıltılı çocuk ve gençleri yazmaları için teşvik ederdi. Ruhu hep ötelere, ebediyete dönüktü. Bana öyle gelirdi ki iki cihanda birden dolaşmaktadır. Bu sözümü abartılı bulanlar olabilir. Bu da benim hissim, ne yapayım. Dostumuzda öte dünyaya ait bir koku vardı. ‘Her gün bir yere konmak ne güzel / Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş’ diyor ya pirimiz Mevlana Celaleddin, o da bulanmadan aktı. Ülkenin her yerinde dostluk orduları vardı. Rindleri, harabat ehlini tanır, onlarla yarenlik ederdi. Bizim Mevlana’mız böyleydi, onda bu âleme sığmayan bir şey vardı.

Onda olmayan bir şey vardıysa, tamahkarlık ve dünya hırsıydı. Güzelliğe, güzel söze, güzel sese, ahenge aşıktı. Hayatın bildik kalıp ve ritimlerini alt üst etmeyi severdi. Dostluğumuzun ilk dönemlerinde, henüz hiçbirimiz evlenmemiştik, sabahlara kadar İstanbul sokaklarını arşınlar, adeta sonsuz bir yaşama sevinci içinde yüzerdik.  Şiirler okurduk birbirimize, kelimelerin ve dostluğun sıcağında ısınırdık. Hiç hiddetlendiğini görmedim, bir insana sesini yükselttiğini de. Belki gören olmuştur ama ben otuz dört yılda görmedim. Varlığı latif bir sabah esintisi gibi sizin de gerginliğinizi alırdı. Şimdi biz kocamış, yaşını başını almış adamlar hangi ağacın gölgesinde serinleyeceğiz?

Pek çok dizesi ruhumda yer etmiş, şimdi terennüm edilince fark ediyorum. Benim için ‘kendi hayatının şiirini yazan’ bir adamdı hazret, benim nikah şahidimdi. İkindi Yazıları dergisi için 100 Türk Büyüğü diye alternatif bir tarih çalışması başlatmıştık. Doksanlı yılların başı, onun hakkında şöyle yazmışım: ‘Günümüzün bir dervişi. Onunla olmak, dervişliği paylaşmak ve hayatın tenha dehlizlerine sokulmaktır. İstanbul bir post ve şeyh İdris o posta kurulmuş, bütün şairler ve çocuklar onun müridi. Tenha duraklardan nice zengin hayatlar devşiriyor…’ 

Sık sık yola düşer, başını alıp uzaklara giderdi. Kırlarda koşuyor gibi, dağ yamacından çiçek topluyor gibi bir sevinç içinde alemi gezerdi. Belki yeni ruh arkadaşları arıyordu, belki bir şeyden kaçıyordu. Kim bilir? Dostlarını da yola ortak etmeyi severdi. Ona hiç yol arkadaşlığı edememişim, bu benim kısmetsizliğim. Ama birkaç defa başka şehirlerde buluştuk, çayın iyi demlendiği yerlerde çekirdek çitledik. İnsan sevdiğini ne kadar çok sevdiğini bazen onu kaybedince anlıyor. Dostlarımızın ölümüyle bizim içimizde de bir şeyler bir daha yeşermemecesine ölüyor. İnsan, sevdiğini maddi alemde yitirmekle, hayatın kırılganlığıyla ilk elden yüzleşiyor.

Ameliyata gireceği gün sabahtan aradım, rolleri değişmiştik, adeta o beni teskin eder gibiydi, vakur bir biçimde karşılıyordu olan bitenleri. Biz dostları, ecel vaktinin gelip çatmış olabileceğine ihtimal vermedik. Bizim İdris’imiz gittiği her yerden yeni zenginliklerle dönmüştü ya her sefer, bu sefer de öyle olacaktı. Yoğun bakımda geçen günlerin ardından doktorundan ve kardeşi Salih’ten gelen güzel haberler içimize su serpiyordu. Sonra bir sabah uyandığımda, sessizde kalmış telefonumda sabah dörde doğru Salih’ten bir cevapsız arama görünüyor. Aradan birkaç saat geçmiş, geri arıyorum. Alo Salih, ne oldu? Sessizlik. Yüzyıl süren sessizlik. Sonra karşılıklı gözyaşları. Sonra bir vedaya henüz hazır olmayışın getirdiği yürek burukluğu. Keşkeler. 

Bu yazıyı yazmak için biraz bekledim. İstedim ki içimde çağlayan duygularım yerli yerine otursun.  Ruhumda silinmez izleri olan o güzel insanla azar azar vedalaşayım. Gözlerimiz nemli ama ağlayan bir yazı yazmak istemedim. Zira çok az insan bu kadar sevilmiştir. Çok az insan Hz. Eyüp El-Ensari’nin ağuşunda ebedi istirahatine çekilebilmiş ve yine çok az insan dokunduğu hayatların sevgi seliyle uğurlanabilmiştir. Cenaze namazında tıp fakültesinden bir öğrencimle karşılaştım, şimdi asistan, ben onun eserleriyle büyüdüm diyor. Gözleri iki çeşme ağlayan genç kızlar, çocuk yaştan itibaren onun kitaplarıyla büyümüş ruh arkadaşları. Hayatlarına şiir ve masallarıyla sokulduğu nice insan onu katıksız bir sevgiyle öte aleme sırladılar. Bir doktor arkadaşımla karşılaştım, ‘hiç tanışmadım ama hakkında yazılanlardan o kadar etkilendim ki kendimi burada buldum’ diyor. Gece vakti kabrine uğruyoruz, iki genç kız başında Kuran okuyor. Çok az insan bu kadar büyük bir sevgiyle sarmalanmıştır. Mevlana İdris ölümden korkmuyordu. Zaten ölüm bir yenilgi değildir. Rabbiyle birlikte olan kişi için ölüm pirimiz Mevlana Celaleddin’in dediği gibi düğün gecesidir. ‘Beni toprağa verdikleri zaman, elvedâ elvedâ demeye kalkışma/ Mezar, cennet topluluğunun perdesidir./ Batmayı gördün değil mi?  Doğmayı da seyret, güneşle aya gurûbdan hiç ziyân gelir mi?’ 

Bize bir sabah rüzgârı değdi. Latif bir rüzgâr üzerimize çiçek tozlarını serpti ve gitti. Kardeşimiz, ciğerparemiz En Sevgili’sine kavuştu. Biz de onun ardından yola koyulduk. Mevlana İdris için üzülmeli miyiz? Hayır. O zaten mana âlemlerinin meftunuydu. Sevdiğine aitti ve ona gitti. Sadece kendimiz için üzülebiliriz. O latif sabah rüzgârı madde aleminde kapımızı çalmayacak. Yine de kalbimizin kapısı aralık dursun. Aşıklar ölmez. Mana, manayı bulur. Yeter ki biz kalbimizdeki manayı diri tutalım. Fizik âlem bir teferruattır. 

Neyse ki insanlar ölümlü olsa da eserleri gömülmüyor ve konuşmaya devam ediyor.

Babamın yüzü gözümün önüne geliyor. Anılarımda hep başımı kaldırıp onun yüzüne bakıyorum.

Babamın yüzü gözümün önüne geliyor. Anılarımda hep başımı kaldırıp onun yüzüne bakıyorum. Küçük elimi kavrayan elinin ne kadar büyük ve kuvvetli gördüğünü hatırlıyorum. Sanki sinirlerimin de kendi belleği varmış gibi göğsümün ta içinde hissettiğim bir başka anım da... babama onu ne kadar sevdiğimi bir türlü söyleyemeyişim. Bu kadar açık ve dünyasal kelimelerle konuşma âdetinde değildik. Babamın sert fakat hassas profilinin her çizgisi gözümün önünde. Elli yıl. Her biri önemsiz bir sürü şeyle dolu. Asıl önemli olanlar belleğimden yıkılıp gitmiş. Zaman zaman babama acıdığımı hissederdim. Ona kendisini çok sevdiğimi söylemediğim için. Ama aslında kendime acıyordum. Benim söylemeye duyduğum ihtiyaç, onun işitmeye olan ihtiyacından fazlaydı.

Şibumi




İNZİVANIN SINIRINDAN

Hey günahsız arayıcı! Kara gözlerin seni aldatıyor! 
Sen hiçbir zaman beni çevremdeki karanlıklarda bulamayacaksın. 
Çünkü bakışlarında iştiyak ateşi yok.

Beni daha aydınlık istiyorsun 
İştiyakla benim karşımda daha alevli yan
Yoksa binlerce gözün aldatacak seni; günahsız bir arayıcı gerek. 
İştiyak çerağın daha alevli olsun

Söylenmemiş, terennüm edilmemiş sözlerle doluyum 
Tanınmamış düşüncelerle
Üstünde düşünmediğim şiirlerle

Gözyaşı ukdem dolu, dopdolu bir derttir ve geride kalan 
Söylenmemiş sözler bir suskunluk değil; bir inilti

Şimdi ağlama zamanı. Yalnız ağlamak mümkünse yahut 
     eteğindeki bir sırdaşlığa güvenmek mümkünse veya hiç 
     olmazsa nabekârların yüzüne açılma ihtimali olan kapılara.

Bütün bunlara rağmen benim zindanıma gel. 
Tek penceresi tımarhanenin hayatına açılıyor.
Ama nasıl, sahiden nasıl
Böyle yıldızsız bir gecenin derinliğinde 
Şarkısız, sessiz kalmış zindanımı
Tekrar tanıyabilirsin?

Biz karanlıktayız
Kimse aşkımıza yanmadığı için

Biz yalnızız
Çünkü kimse bizi yanına çağırmıyor

Biz suskunuz
Çünkü bir daha asla size geri dönmeyeceğiz

Ve başımız dik
Çünkü hiçbir şeye yok itimadımız, itimatsızlığı sevmediğimiz hâlde.

Kırık havuzun kenarında baharsız bir ağaç kendi 
     gömülmüş usâresinin gücüyle çürüyor.

Ve kirlilik yavaş yavaş yanakların parlamasına engel oluyor.

Masum aşklar işsiz, dürtüsüzdür.
Sevmek
Uzun yolculuklardan eli boş dönüyor.

Ortak harabelerin kemerleri altında nefret uyandıran kadınlar 
     kendi arsızlıklarının kara örtüsünde cellat ve zorba, ilâhî 
     mesaj getirenlerin gam mektubuna kulak veriyor, kendi yem 
     arayan kokuşmuş mutsuzluklarına gözyaşı döküyorlar.

Benim kölesiz, şefkatli Tanrı'm zorba ve korkunç değil 
Ben ve o, umutsuz inzivâ sınırlarına sürüldük. 
Ey gök şeytanının yeryüzündeki ortak yazgılısı! 
Senin yalnızlığın ve günahsızlık ebediliği 
Tanrı'nın toprağında yeni bitmiş bir bitki değil

Bir arzulu göz sizin avareliğinize asla ağlamayacak 
Bu kuşatılmış gökyüzünde hiçbir yıldız görünmeyecek ve sizin
     yabancı tanrılarınızı asla himayesine almayacak 
Çünkü kalpler artık aşikâr bir aldatmacadan başka şey değil 
Ve son sığınakta ejderha yumurtlamış

Oturaksız bir kayık gibi bulutlu gecede, karanlık denizde 
Son girdaba doğru yol alıyorum 
Selam umudu yok
Okşama umudu yok.

Ahmed Şamlu
Çeviren: Mehmet Kanar

DUVAR ARDI

Bu itirafın acılığı ne yakıcıdır! Öfkeli bir adam 
Davullu hamâselerimin taş duvarlarının ardında 
Acılı ve ateşli olarak tükenmiştir

Gece boyunca granit taşlarından çiçek yontan adam 
Şimdi
Ağır çekicini bir yana atmış
Aşktan, umuttan, gelecekten yoksun olan ellerine emir vermek

Bu saçmalığa son verin! Bunun ardı üzücüdür 
Bir hiç üstüne aptalca bir bahis gibi 
Kısa kesin bu rahatsız edici macerayı. Her gece 
Bu macera bataklıkta dibe çöken çamuru andırıyor

Ben çiğnendim
Yazık, vahşilik dişleriyle 
Binlerce yazık çiğnenme zahmetine güler yüzlülükle razı olduğum için!
Neden mi? Sanıyordum ki böyle yaparsam, aç dostlarıma yılında 
     kendi etimden yiyecek veririm kıtlık

Bu azapla sarhoştum 
Ancak aldatıcıydı bu sarhoşluk

Ya da temiz yaradılışımın bataklığına gömülmek vardı 
Ya da dürüst olmayanların merhametsizliğine dayanma 
Ve bu dostlar düşmandı olsa olsa 
Doğru olmayan insanlar

Ben kendi ölümümün işçisiydim 
Yazık ki seviyordum yaşamayı!

Acaba benim tüm çabam
Kendi ölüm çanımı daha güçlü çalmak için değil miydi?

Ben uçmadım 
Ben soldum gittim!
Hamâselerimin taş duvarları ardında
Bütün güneşler battı 
Duvarın bu yanında bir adam telaşsız balyozuyla yapayalnız
Kendi ellerine bakıyor
Ve elleri umuttan, aşktan, gelecekten yoksun.

Şiirin bu yanında boş bir dünya, kıpırtısız, kıpırdayansız 
     bir dünya ayılmış ebediyete kadar 
Sükûn beşiği sallanıyor bir samanyolundan öbür samanyoluna 
Karanlık, soğuk boşluğu ölüm usâresiyle dolduruyor 
Ve kibirli hamâselerin ardında
Yalnız bir adam
Kendi cenazesine ağlıyor.

Ahmed Şamlu



Efsus'a Yolculuk

gece suyunu sever burada ekili arazi
biraz ileride elma ağaçları, vişne ve armut
ceviz ağaçları da vardır arazinin gerisinde,
biraz uzakta, doruğa doğru
söğüt ağaçları da olmalı,
neredeyse yola paralel akan bir dere
böyle ezbere bilirim buraları
geride kalanı hatırladığım gibi
nasıl da ferahtım eskiden aksi istikamette giderken
doluluk henüz bende tamama varmamış iken
belirsizdi dünya, belirsizdi beni içine alacak olan
beni beklemiyordu aslında dünya bir vakum
ben nasıl şekilleneceğimi merak ederken
henüz bir korku yoktu o zaman içimde
gölgesi düşmüş değildi korkunun henüz gözlerimin içine
korku kendimde olanı yitirmek kaygısından doğdu bende
beni kendimden başka türlü olmaya çağıran bir dünya
seçeneği yitirmekle ıralı kendi başına yalnız kalmakla
istedikleri kişi olursan eğer gelebilirsin istediğin yere
dünyanın kanunu.. gözlerimin içi dolulukla dolu iken
hareketlilik göçmemiş bedenimden içime doğru
toprağın yüzeyindeki suyu emmesi gibi
gülümseme çekilmemişti henüz yüzümden
bir kapı vardı açıp çıkabilirdim kendime doğru
açtım ve çıktım o kapıdan kendime doğru
yürüdükçe genişledi dünya
kimsenin olmadığı bir bütünlüğe doğru
doğumla gelen saflık
terk etmemişti beni henüz bedenimden
elimde dile gelirdi, ve yüzümde.. bende dile gelen
şimdi terk edilmiş bir beden duruyor yüzümde
sadece hasta olduğum günlerde tatil yaptım
müzikle sağaltırdım kendimi,
dinlemek bile gelmiyor şimdi içimden
çaresiz bir durumda gidilecek bir yer varmış da
oraya doğru yürüyüp gitmek gibiydi
dile gelemeyen düğümlenirken içimden boğazıma doğru
tedirginlik ilaçların yan etkisiydi bende
ilaçların yan etkisi gibiydim kendimde
gittiğim yerde öğrendim böyle geldiğim yere de ait olmadığımı

cereyanda kalmış hüzün yaprağı 
böyle söylemiştim yıllar önce bir keresinde 
gövdeden itibaren bir salınım 
yan yana dururken bile birbirinden habersiz
sanki deri yüzülmüş yüzümden.. yaprak yaprak 
titreme gövdeye ait, rüzgârın salınımı yaprakların.. 
kavak ağacına özgüdür yapraklardaki bu salınım 
parlak bir yüzeyi vardır sert fakat esnek.. ve esnek bir sapı
tüylü değildir söz gelimi elma yaprağı gibi kalın 
dik durmaz dalında bükülüverir, 
sarkar yaprağın ucu aşağıya doğru 
bir de kayısı ağacının yaprakları böyledir 
hafif bir rüzgârda birbirine sürtünür 
ve sanki kendi aralarında konuşmaya başlıyorlarmış gibi 
dibinde oturursanız kayısının ya da kavak ağacının 
şarkı söyler gibidir dansı yaprakların 
ama kavak ya da kayısı yapraklarının 
başka bir ses duyamazsınız, rüzgârın salınımı 
sizin etinizden geçerek iner toprağın köküne 
sizden gelip geçen her ne ise.. o kalır sizde
böyle bu güzergâhtan gelip geçer iken 
bitmeyecek gibiydi yolum eskiden
bu tünelden çıkmaya sanki nefesim yetmeyecek
gün akşama varmayacak sanırdım 
korku soluğumu terk etmeyecek
bir hikâyem vardı kendi içimde henüz yetişkin değil iken 
anlatıda özne olmak gibi bir yerim vardı
ama değil
aklımın duvarında gördüğüm
kendi resmimdi beni peşi sıra alıp götüren
gitmedim kendimden başka kimsenin peşi sıra
kuşkulandım sevgisini dile getirenlerin bile biçeminden
övgü de bir tür çelmedir yürürken kendine doğru giden yolda
övgü ile büyü aynı türdendir tütsü gibi
tütsüyle buğulanabilir, boğulabilir nefes
fakat senden gelen nefes değil artık benzimdeki nefes 
anamın evini terk edince şekillenen gözlerimdeki nefes
meğer ne kadar mutluymuşum eskiden
ergin olamamakla alakalı bir şeydi bende mutluluk
hafızam boş idi zamanla doldu boşluktan
keşke görmeseydim algıladıklarımı
veya zayıf olarak kalsaydı hafızam
benzim yüz gibi değildi, yüzüm benzin
sanki her an bir alev topu
bırakmadı yüzümü hiç, kuşkuya bulanmış nefes
esrime değil, esneme de, cereyandı
evet cereyan, hâlâ cereyan
İsrafil'in suru
içimdeki koridorda esip duran

Yücel Kayıran
Efsus'a Yolculuk / Metis Yayınları

Efsus'a Yolculuk

annem de bilmezdi Latin alfabesini 
"okuma yazması yok!" kabul edilirdi bu nedenle 
ama eski yazıyı babasından öğrenmiş 
her sene hatim indirdi üç ayları boyunca 
seher vakti, annemin sesiyle uyandım her sene üç ayları boyunca 
annemin Kur'an okurken, Kur'an'ı okuyuş tarzındaki hüzünlü sesiyle..
hüzün, ihtiyatlı olmak demekti, mutluluğun baştan çıkarıcılığına 
hüzün, utanmak demekti benzimizdeki güzellikten, özellikle gençlik yaşında
hüzün kendimize karşı tetikte olmak demekti 
içimizdeydi çünkü bizi kendimizden peşi sıra alıp götürecek olan
hüzün, serinliğe bulanmak demekti seher vakti 
seher vakti, dünyanın gökyüzünden inmiş sularla yıkanma vakti 
seher vakti, annemin Kur'an okuma vakti 
Kur'an okumak, kendini temize çekmek demekti, Allah'ın içimizdeki sesiyle
Kur'an okumak, ilk-bahçeye gitmek demekti seher vakti 
sabahın gözyaşıdır ağaçların yapraklarındaki çiğ tanesi 
başlamamış henüz yılanla arkadaşlığımız
dağların doruğu duman.. çayır çimen evimizin içi 
ilk-bahçenin hatırı, annemin sesindeki hatıra
her sabah kapının önündeki güllerin bakımını yapmak
Kur'an okumak, kendini ilk insan gibi kılmak demekti her sabah 
insan sesinde dile getirmek tanrının medeniyetini
 ve ağlamak dünyadaki sahipsiz güçsüzlüğümüze 
annem öyle derdi, annemin tezleri bunlar 
bu tezler hayatta tuttu onu bir ömür boyu 
bize yardım edemiyordu ya.. çaresiz kalıyordu ya halimiz karşısında
Allah'ın gözyaşları iniyordu Kur'an okurken annemin gözlerinden 
böyle doluyordu içime dolmakta olan annemin sesi değildi sanki Kur'an
annem kendi sesinden bir devamlılık kuruyordu bende 
böyle geçti Kur'an'daki hüzün annemin sesinden benim sesime

Yücel Kayıran

Şairler mutsuz insanlardır. Mutlu insanlar şiir yazamaz.

Şimdi ben öksüz bir kitabeyim bir mezarın başında
bana çarpıp geçiyor günün kambur kuşları
Uğulduyor kalbim, nasıl da uğulduyor, sanki arı kovanı 

**

Bir merhaba gönder bana, suratıma kan gelsin
Çıkmak için bu kırılgan yokuşu

**

Çocuklar yarı yolda bırakır bizi Tanrım
Kendine gel diyorsun, gelsem olmaz mı sana

**

Bir serüven ki
Bizden biri yaptı sırtımızdaki hançeri
Ve terk etti bizi huzur denen sevgili
Kalakaldık şaşkınlığın avuçlarında
Billur bir kuş gibi.
...
İçimden dedim, gömülü bir ırmağın yalnızlığıdır bu
Beraber yürüyelim olur mu 

**

Güzeldim galiba, bunu nasıl söylesem
Eline sağlık Tanrım, Leyla çok güzel olmuş
Tanrım eline sağlık dünya da güzel olmuş
Keşke biraz ölmesem...

**

ıskalıyor beni annemin duaları

**

kırlar ki dünyanın en güzel elbisesi
dinle, mırıldanıyor dünya:
kurulu bir düzenim var
bu kıyamet neyin nesi

**

elimdeki gülü kaldırıp mezarlıkta
sağlığınıza dedim, hepinizin sağlığına

**

yavru bir kuşun daha ilk denemesinde
tutunmaya çalışması gibi göğe

**

ve sen, ey adaşım olan ibrahim
odana çık, odana çık
kalbine
yaşlı bir kedi gibi ol
her şeye razı

**

Seni yoksulken gördüm, daha  güzeldin
Gel ey mahcubiyet, saklan arkama.

**

Dikkatim dağılıyor, Rabbim beni bağışla..

**

Herkes mahcuptur kalbine karşı...

**

Dünya küçük demişlerdi, nerdesin?

**

bir şey geldi bize, bereketi olmayan
ekmeksiz yenilen yemekler gibi

**

Alışmak geliyor, çıkmıştır yola
Bıkmadan ölmek yok, insanlarından.

**

İnsan insana anlatamaz derdini
Denedin, olmadı, değil mi?

**

Benim hüzne yetecek malzemem var
Giderken bırakırım belirsiz bir nesne, yani gitmiş olmam
Gittimse aşk için kaldımsa aşk için
Öldümse aşk için döndümse aşk için
Ben şimdi bu şiiri harf harf yazdımsa aşk için
Unutulmak için uyuyanlar ne bilsin
Yaratılmışım demek sudan ve bahaneden

**

Yağmurda koşan bir çocuk olsam
Vedalaşır gibi bildikleriyle.
Kendinden mahrum kalır mı insan?
Kalsam.

Duralım burada, güzel esiyor!

**

Şu sıralar çiğnenmiş bir vasiyet gibi üzgünüm.
Anladım ki, adına dünya denilen şey, bana göre değil.
Bütün ışıkları yanıyor üzüntümün
Gitmek istemezken gittiğim o yer
Güneşin yok saydığı çelimsiz günler,
Bir anlık öfkeye verdiler beni;
Dünya zemin kat, yüksek kader…

**

bir hayat,mahçup ve duru
Tanrım, gülleri
ve sessiz harfleri koru.

**

zar tutuyorsun ey hayat bu kaçıncı sevgili
yanlış ata oynamışım gözlerim öyle dedi.

**

eline sağlık Tanrım leyla çok güzel olmuş
Tanrım eline sağlık dünya da çok güzel olmuş
keşke biraz ölmesem.

**

ben uzaktan severim
seni de öyle sevdim
bir tutam gökkuşağı karıştı sevdamıza
kuş kanadı bir tutam
bıraktık korkularımızı
uçtuk gittik

**

Ateşin düştüğü yerdir yerim.
Şimdi ben ne demek istedim,
Dâima üzülürsün şairsen
İyisindir mutlusundur, değilsen.
Yani sen!

Devlet manzaralı evlerimizde
Kaybedip her şeyin derinliğini,
Bir örnek vereyim mi;
Kendi yasını bile
Tutmuyor artık kimse

**

Ey dünya telaşesinin üstünü örttüğü şey
Ey konaklarda büyüyüp aslını inkâr eden
Adın her neyse bana da uğra.
Uğra ki
Şu adamın nesi var demesin kimse,
Bir sukuşu gibi usulca öldüğümde
Isıtsın gittiğimi.
Hep soğuk mudur Tanrım,
Şairlerin döşeği.

**

Anlaşılır olmaya çalışmışımdır hep. Ritmi, müziği kuvvetli kelimelerle, tek başlarına dahi insanlara dokunan kelimelerle yazmaya, daha berrak, daha duru olmaya çalışmışımdır. Kendi aile evimde yüksek sesle okuyamayacağım bir şeyi yazmam. Hassasiyet, ölçü budur.

**

Şairlik bir nasip meselesidir. Şiiri ise yaşama çabası olarak görüyorum.

**

Şaşkınlığımı gizleyecek bir yer
Bulamadım şiirden başka.
Rabbim ne der?

Camiden eve dönerken ki ferahlık
Sadece müminlerin bildiği;
Şiir böyle bir şey mi?

Ne güzel, dökmek, şiirle içini;
Aynaya bakarken okunacak o dua
Güzel yarattın beni, ahlâkımı da
Güzel kıl; namaz gibi..

**

Yanlışın en ağır olanı,
-doğru- insana yapılandır.

**

Bana hitap etmiyor olmadığın gün
Harita kadar bir yer, işte Türkiye!
Yoklarım yolları, birazdan üzgün
Sonra tekrar şiire...

**

Şairler mutsuz insanlardır. Mutlu insanlar şiir yazamaz.

**

Nereye kaçsam dile geliyor hemen
Bana kalıyor rengi kaçan ne varsa.
Ey dünya telaşesinin üstünü örttüğü şey
Ey konaklarda büyüyüp aslını inkâr eden
Adın her neyse bana da uğra.
Uğra ki
Şu adamın nesi var demesin kimse,
Bir sukuşu gibi usulca öldüğümde
Isıtsın gittiğimi.

Hep soğuk mudur Tanrım,
Şairlerin döşeği.

**

Kar tutmuyor artık şehirleri nedense
Sesini teybe çekip sonra da beğenmeyen
Her kimse,
Ona benzetiyorum ben bu tuhaf ilişkiyi
Ki insan mütercimdir, kalbindeki o şeyi
Metal tadı olsa da ısırdığı her şeyde
Çevirir durur kendi dilince.
...
Şehir
Kaçak kat gibi çöküyor üstümüze.
Körün takım tutmasına benziyor bu,
Sempati besliyoruz
Ölümden başka her şeye.

**

Herkes mahçuptur kalbine karşı;
Büyük sözünden çıkmayan toprak
Bir çiğdemle uzun boylu konuşmak,
Hayata açılan bu kadar kapı
Mahrem konular gibi birden kapandı.

**

Ve korkum, o da sizinkine benzemez
Saflar sıklaştıkça korkarım

**

Her zamanki şeyler, geçim derdi vs
Ömrümüz usulca çekiliyor göndere.
Yürüdükçe yoruyoruz seni yol
İnsanlık öldükçe nüfus artıyor.
Ah diyorum, ne yapayım ben?
Gökyüzü kalıyor bizden geriye
Çalışmak, çabalamak, yine de ...
Yer arıyorum, üzülmek için;
Eskiler pişermiş kısık ateşte
Ayağa düştü şimdi büyümek bile.
Sıkılmak gibiyim sonuna doğru
Ne çok istiyorum akşam olmayı,
Yanağa yaklaşan öpücük gibi
Uykunun dallarına konmayı ...

**

Yetiyor bana babamın kitapları
Herkes dışarı!

**

Soğuyor insan ve evler
Geç ısınıyor, neden acaba?

**

Ey benim otuz yıl sonraki hâlim
Ölmediysen eğer, yaşıyorsan
Sözümü kesme de yanına geleyim,
Derdin nedir, torun ve torba
Sende saklı ziyan olan ne varsa
Bileyim.

**

Kopardıktan sonra suya koyarsan
Yaşıyor sanıyorsun birkaç gün daha.
Yüksek bir yerden düşer aklına
Solduğun zaman.

**

Bir gül düşün, gönülsüz açan
Olan her şeyi solduran zaman;
Çocuklardan önce yatan babalar
Gelmiş ve kalmış o yorgunluklar...

**

Sadece birini okudum ama
Dört kitapta yeri var; insan ölümlü.

Ey ölüm, lafını unutma..

**

Bir çiçek düşünün, yerini beğenmeyen
Çiçek işte, herkese nazı geçen
Solar çiçek, beğenmezse yerini
Yani sen, yani ben.

**

Çimenleri görür görmez ah dedim
Bir toprak kalmış sesini yükseltmeyen
Toprak işte, anladın mı ey fani
Sadece odur, yaşını göstermeyen.

**

Ağaçları düşünüyorum sonra; mesela elma
Sessiz ve çalışkandır, kendi halinde.
Kiraz da öyledir, konuşkandır fakat
Yüz verdiği için mi serçelere...

Alıç ve Ahlât’ın yeri ayrıdır bizde
Gitmemişlerdir çünkü köyden kente.

**

A benim 
Oğulotu bitmeyen topraklarda 
Şaşırıp kalan kalbim 
Senin Türkçen yok mu, anlatıyorum işte 
Bir kuş kalbi misin ki ürkmek için bahane 
Arayıp duruyorsun. 

Bize dönecek oysa o güzel ölüm 
Yatacağız beraber güzellik uykusuna 
Her gün bahar olacak ve onun temizliği 
Yeni yıkanmış tül perde ne ki 
Benzetecek bizi dağların doruğuna. 

Ölümden korkuyor musun diyor okurun biri 
Neden korkayım, ona ne yaptım ki 
Bir kez olsun binmedim saltanat kayığına 
Ve ömrüm boyunca 
Heyelan bölgesinde yaşadım sanki.

**

Ne giysem yakışmıyor, uçurumlardan başka
Dağıtamıyor hiçbir güneş ruhumdaki sisi
Ve ben hâlâ yarın güzeldir diyorum,
Kalmasa da albenisi… 

**

Canımı yakıyor dünyanın güzelliği 
Yetmiyor ömür, o büyük şiire. 
Rabbim, ne olur 
Sözümü kesme…

**

Kimsesizler Mezarlığının hemen iki yüz metre karşısında tripleks villalar. Birkaç kilometre ötede, trilyonluk villaları ile gündeme gelen Zekeriyaköy. Ve burada; parklarda, sur diplerinde, barakalarda aç susuz ölmüş, ilaç nedir bilmemiş, sıcak bir yuvaya hasret kalmış insanlar. “Hep bana” diyen zihniyet, tüm çıplaklığı ile kendini gösteriyor. 
… 

Hiçbir şeyin anlamı yok artık. Kimsesizler Mezarlığını gördükten sonra, bütün bunlar, bitmiş bir çek koçanı gibi anlamını, cazibesini yitiriyor. Hatta “aile mezarları”na gizliden gizliye bir öfke duyduğum bile söylenebilir.

**

Kar yağarken serçeleri seyrettim,
Çocuklarım geldi birden aklıma;
Sabırsızlanıyorlar büyümek için
Gelmeyin, burası derin! 

**

Düşman geliyor, kadim olan her şeye
Dine, disipline ve şiire…
Durmak olur mu?
Şiirdir,
Korugan kılar kırılgan kamışları
Taze tutar, ekmeği ve bayrağı
Can verir, ölüme bile
Nasıl bir şey, anladınız mı?

**

ey ölüm, ey yoksulların neşesi

**

“Ebu Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a.v) şöyle buyurmuştur; ‘Şâirlerin söylediği sözlerin en doğrusu, Lebîd’in söylediği şu sözdür: Biliniz ki, Allah’tan başka her şey yok olmaya mahkûmdur.”  

**

Ayağını kaldırıyor dünya, konuşurken benimle.
Budanan oğullar gibiyim, sessiz ve narin
Nereye koysam geri sayım başlıyor
Kurcalıyor beni bir çırağın elleri
Ah, unufak olsam ve desem ki
Ağzın tat görmesin hayat
Kandırdın beni

**

Dünya tuhaf değil mi
Kızarmış ekmeğe tereyağ sürer gibi
Çocuklar yetiştiriyoruz ölmesi için

**

sözcük yapımında kullanılan
bir şeydir senin gülüşün
herkes güzeldir sustuğu kadar
sen de güzelsin bu mümkün

**

kusura kalma teselli hazretleri
sana layık bir mürit olamadım besbelli
büyük şehirlerin küçük içinde
dansa kaldırılan utangaç bir kız gibi
buldum bu dünyada kendimi.
ve camları hohlayıp da çizdiğim resimlerden
bir ben kaldım ve sevgilim
suyu ihmal edilmiş fesleğen gibi gitti
gözlerim terledi yolunu gözlemekten.

**

ey insan sana küstüm çünkü sen beni
birazdan kurşuna dizilecek bir mahkum gibi
bıraktın ve gittin endişe limanında.
ama sorarım, mesela samatyada
kimin bahçesi daha büyük
ölümden.

**

ah, unufak olsam ve desem ki
ağzın tat görmesin hayat
kandırdın beni.

sorma,
elim kırılsın bir daha
dokunursam güneşe.

kılpayı kaçırılmış bir şeyin
bıraktığı ardında
neyse oyum ben.
yaralı serçe, benim için dua et;
gök bir kayalık gibi şimdi üstümde

**

bağırıp duruyorum denizin ortasında,
su buradan ne kadar uzakta…

**

bana günahtır,
nereye gidersem orası senin yurdun
çünkü aklımdan çıkmıyorsun.

**

Samimiyet, dilimiz ile kalbimizin, yazdıklarımız ile yaptıklarımızın birbirini tutmasıdır. Elimden geldiğince böyle davranmaya çalışıyorum. İçtenlik ve samimiyet belki budur: Olanı olduğu gibi yazmak.

**

Dinle, ruhumun yatışmasını bekleyemem 
Gitmeliyim ve giderken 
Bakmamalıyım gözlerine dünya denen fakirin, 
Su içtiğim ellerden 
Bana bir pişmanlık gelmesini istemem.

**

Şimdi ben öksüz bir kitabeyim bir mezarın başında 
Bana yalan söylendi vahşi atlar yok burada 
Ve gelişi güzeldi neşenin, gidişini görmedim 
Kasvet mi, orası benim bahçem, o çitleri ben çektim

**

Dağların durduğu böyle anlarda 
Yalar yarasını içte bir geyik 
Her yerden görülen bir şeyken dünya 
Sağa çekip ağaçları seyrettik

**

Aşk diyor, başka bir şey demiyor kalbim

**

Bazen diyorum hayatta olsam 
Rabbim, biraz daha bağışla beni 
Herkesin korktuğu bir adamken yaşamak 
Kendimden ayırmadım, ey şiir, seni.

**

Öpmezdi, koklardı, dedem beni
İçine çekerdi, temiz hava gibi.

**


Turgut Uyar, tam elli yıl öncesinden bakarak, bugünü şöyle yazmış: "İnsanın yeri değişiyor."(Çıkmazın Güzelliği, 1963.)

İşte, altı ayı aşkın bir zamandır sosyal medyadayım. Aktif bir kullanıcı olmasam da, gözlemler yapıyor, notlar alıyorum.

İnsanları tanımak istiyorsan, onlarla yolculuk veya ticaret yap. Bize böyle öğretilmişti. Bu kadim nasihate bir madde daha eklemenin zamanı geldi: Sosyal medya.

Mevlana, "insanları tanımak, denizleri bardak bardak boşaltmaktan daha zordur" der. Sosyal medya, bu işi biraz kolaylaştırmış görünüyor.

Özellikle twitter, insanın nefsini (ego), yani aslında kim olduğunu ortaya çıkarıyor. Gerçek hayatta mütevazı kişiliğiyle tanıdığımız birçok insan, orada, başka biri olarak karşımıza çıkabiliyor. Eşi benzeri görülmemiş bir vefasızlık örneği sergileyen kimse, orada, vefa konulu cümleler kurabiliyor.
İnsanın kendine saklanması kolay, kendini saklaması zordur.

Şairliğinin yanı sıra sosyolog da olan Osman Konuk, bir konuşmasında, çok tehlikeli bir durumdan, nefsimizin soytarısı ve hizmetkârı olmaktan bahsetmişti. Durum, tam olarak böyle.

Sosyal medyada, kendisini dünyanın en önemli insanı sananların sayısı, hafife alınmayacak kadar çok. Anne-babamızın, çoluk-çocuğumuzun gözünde öyle olabiliriz. Fakat değiliz.

Evet, kâğıttan ekrana doğru bir geçiş yapıyoruz, yaptık. Kâğıt, daha bizdendi. Ekranın en önemli yan etkisi, insanın sadece kendisine dikkat kesilmesi. 'Güzel çıkmış mıyım' gibi bir şey bu.

Özellikle baktım; bazı kanaat önderleri, bir kişiyi bile takip etmiyorlar. Nedir bu? Sonuçta, hepimiz aynı işleme maruz kalmayacak mıyız?

Bir soru daha: Kendisiyle ilgili övücü şeyleri paylaşmanın kültürümüzde, inancımızda yeri var mıdır? Bunu, özellikle bu kültürü, inancı savunanların yapması, ayrıca nedir?

İbrahim Tenekeci




"Acıyla gülümser İbrahim'in şiiri. Ne gösteriş ne riya. Onun şiiri, parıldayan bir diş, buluttan sıyrılan güneş, kabuğu kalkmış yara, bir günahtan arta kalan pişmanlık, dumanı üstünde bir bardak çay, ne varsa yani kendiliğinden ve açık, işte öyle. Onun şiirlerini okurken aniden sesler kesiliyor, ortalığı derin ve hüzünlü bir sükût kaplıyor." 

Mustafa Kutlu

Bercestelerim