Neden Gelmiyorsun?

Bak, kırlangıçlar saçaklarını bir bir terk etti,
Sararmış ceviz yapraklarıysa usul usul dökülüyor,
Asmalar da güz ayazıyla hırpalanıyor,
Neden gelmiyorsun? Neden gelmiyorsun?

Gel, gel de kollarıma alıp bağrıma basayım,
Çehrene dalıp dalıp başka diyarlara uçayım,
Başımı minnettar bir uykuyla
Göğsünde, göğsünde tutayım!

Hatırlar mısın nasıl da dolaşırdık
Çayırlar ve vadilerde,
Ve kekikler arasında da öperdim seni
Kaç kere? Kaç kere?

Kadınlar dolaşır yeryüzünün dört bir köşesinde,
Kimileri de epeyi çekici olur insanın gönlünce,
Akşam yıldızları gibi parıldamazdı hiçbiri,
Değillerdi senin gibi, değillerdi senin gibi!

Parıldaman daima ruhumun derinliklerinde,
Yıldızların alevinden daha tatlı,
Doğan güneşten daha şahane,
Tatlı sevgilim, tatlı sevgilim!

Bu sonbahar da geldi ve sensiz geçiyor,
Yapraklar dallarından bir bir düşüyor,
Tarlalar ıssız, kuşlar dilsiz,
Neden gelmiyorsun? Neden gelmiyorsun?

Mihai Eminescu
Çeviren: Mehmet Gündoğdu

HUZURSUZLUĞUN KİTABI FERNANDO PESSOA Karamsar değilim, hüzünlüyüm.

Şu an çok uzak gelen, bundan dolayı bir yerlerde okuduğum ya da bir başkasından dinlediğim bir öyküymüş gibi görünen ergenlik çağımda iki kez sevip, dibe vurmanın acısını tattım. Bugün durduğum yerden, uzak mı yoksa yakın mı olduğunu tam ayırt edemediğim bu geçmişe dönüp baktığımda düşünüyorum da, bu düş kırıklığını genç yaşta tecrübe etmek iyi olmuş. 

Gönlümün derinliklerinde neler çektiğim sayılmazsa eften püften bir şeydi. Bu mahrem konuya dışarıdan bakıldığında, bir alay insan aynı işkencelerden geçmiş, denebilir. Ama...

Duyarlılığını  ve aklımın birbirine bağlı olarak, aynı anda yaşadığ tecrübe beni genç yaşta şuna inandırdı ki, ne kadar marazi görünürse görünsün, benimki gibi mizaçların yeri düş dünyasıdır. Hayal gücümün (sonradan) geliştirdiği kurgular arasında usandıkları da oldu, ama ne canımı sıktılar, ne de beni küçük düşürdüler. Hem ayrıca, imkânsız sevgililer size sahtekârca gülümsemez, yalandan şefkat göstermez, küçük hesaplarla cilve yapmaz. O sevgililer asla bırakıp gitmez ve bizim için hep vardırlar.

Ruhumunda kopan büyük fırtınalar, bütün evreni etkileyen felaketlerdir. Sıkıntı üzerimize çökünce, güney yörüngesinden çıkar, yıldızlar pusulasını şaşırır. Yazgı, gunun birinde gelip hissetme yetisine sahip bütün ruhlarda, bir tiyatro oynarcasına sıkıntaların mahşerini oynar ve işte o zaman göklerle dünyalar hüznümüzün üstüne yıkılır.

Hem kendini herkesten üstün göreceksin, hem de Yazgı'nın sana en aşağı yaratıklardan bile aşağıymışım gibi davrandığını fark edeceksin - kim bu halde olmakla övünebilir!

Günün birinde aniden ilham gelse, sanatın olanca gücü içime dolsa, uykuya bir güzelleme yazardım. Hayatta uyuyabilmekten daha büyük zevk tanımıyorum. Uyurken hayat ve sanat tamamen hükümsüz kalır, varlıklardan, insanlardan tamamen uzaklaşarsın, hatırasız, yanılsamasız bir gecedir uyku - ve nihayet, geçmişin de, geleceğin de olmayışıdır...

****

Günün birinde ölüp gideceğinden habersiz, annesinin elinin kılavuzluğuna kendini bırakmış bir insan daha ne isteyebilir?

***

Kendime kızmam, çünkü kızgınlık güçlü insanların harcıdır; kendime boyun eğmem, çünkü boyun eğmek soylularan harcıdır; susmam da, çünkü sesizlik yüce varlıkların harcıdır. Oysa ben ne güçlüyüm, ne soylu, ne de yüce. Acı çekerim ve hayal kurarım. Zayıflığım sızlanan biri yapar beni ve sanatçı olduğum için gizlice şikayetler besler, düşlerimi, güzellikleri hakkındaki fikrime en uygun şekilde düzenleyerek oyalanırım.

Bir tek çocuk olmadığıma hayıflanırım (düşlerime inanabilirdim o zaman) ya da bir deli (beni kuşatan her şeyi ruhumdan uzaklaştırabilirdim).

Düşü gerçek yerine koymaktan, kendi düşlerimi fazlasıyla derin yaşamaktan ötürü, en sonunda düşsel hayatımın gerçek olmayan gülünde bir diken çıktı: O da şu ki, düşlerim hoşuma gitmez oldu, çünkü kusurları gözüme batıyor.

Renkli gölgelerin oynaştığı camı boyamakla, camın öte yanından seyrettiğim o yabancı hayatın gürültüsü benden saklanamaz.

Ne mutlu kötümser yöntemleri yaratanlara! Sadece herhangi bir şey vücuda getirmiş olmanın huzurunu tatmakla kalmaz onlar, ayrıca yaptıklarını anlatmak da hoşlarına gider ve kendilerini evrensel acının ayrılmaz bir parçası olarak görürler.

Kendi payıma, dünyadan şikayetçi değilim. Evren adına bir itirazım da yok. Karamsar sayılmam. Acı çekerim ve şikâyet ederim, ama acı çekmek genel bir kural mıdır, insanın doğasında mı vardır, bilmem. Öyle ya da değil, bilsem ne olur, bilmesem ne olur?

Acı çekiyorum, ama bunu hak edip etmediğimi bilmiyorum. (Kovalanan bir ceylan.)

Karamsar değilim, hüzünlüyüm.

***

25 Temmuz 1930

Biz aslında insanları sevmeyiz. Sevdiğimiz, bir insan hakkında oluşturduğumuz fikirdir. Kısacası kendi uydurduğumuz bir kavramı - ve sonuç olarak kendimizi sevmekteyizdir.

Bu dediğim aşkın her kademesinde geçerlidir. Tensel aşkta yabancı bir bedenin aracılığıyla kendi hazzımızın peşinden koşarız. Tensel boyutu olmayan aşkta, yarattığımız bir düşüncenin aracılığıyla kendi zevkimizin peşinden koşarız. Otuzbir çekmeden yapamayanlar iğrenç insanlardır, ama iyi düşünüldüğünde, aşkın mantığını kusursuzca ortaya koymaktadırlar. Ne bir başkasını, ne kendini, hiç kimseyi aldatmayan bir onlar vardır.

Bir ruhla bir başkası arasında, harcıâlem kelimeler ya da edimlerimiz gibi belirsiz, benzeşmez şeyler üzerinden kurulan ilişkiler meselesinde, tuhaf bir karmaşa sezilir. Tanışma şeklimiz yüzünden bile yanlış tanırız birbirimizi. İki insan "Seni seviyorum," der ya da bunu düşünür, karşılıklı olarak hisseder ve ruhun faaliyet alanını oluşturan soyut duygular kalabalığında, her ikisi de farklı bir düşünceyi, farklı bir hayatı, hatta belki farklı bir rengi ya da kokuyu dile getirmek derdindedir.

Bugün kendimi, var olmasaydım olacağım kadar bilinçli hissediyorum. Düşüncelerim, herhangi bir şeyi ifade etmenin mümkün olduğuna yalan yere bizi inandıran etten paçavralardan arınmış bir iskelet kadar net. Vaz-geçmek üzere geliştirdiğim bu düşüncelerin belli bir kaynağı yok - en azından bilinç sahnemde bir şey görülmüyor. Belki de bunların altında yatan, bizim pazarlamacının sevgilisi yüzünden kalbinin kırılmasıdır ya da gazetelerin yabancı gazetelere dayanarak aktardığı aşk hikayelerinde geçen bir cümle, hatta belki de fiziksel olarak açıklayamadığım, bir türlü kurtulamadığım şu hafif bulantılar.

Yanılıyordu Vergilius denen şârih. En çok anlamak yoruyor bizi. Yaşamak, düşünmemektir.

***

Bazen herşey yorar insanı, dinlendirici olanlar bile. Yorucu olduğu için yoranlar; bir de dinlendirmesi gerekirken, sırf bunun için uğraşmayı düşünmek bile yorucu olduğu için yoranlar. Her türlü bunalımın, her türlü acının daha altına yuvalanan ruhsal bitkinlikler vardır; bunlardan sadece insana özgü bunalımlardan ve acılardan kendilerini gizleyebilenlerin haberi olmaz, kendilerine karşı, sıkıntıyı bile başlarından ustaca savacak kadar diplomatça davranmayı bilenlerdir bunlar. Böyle küçülmelerine, dünyaya karşı zırh kuşanmalarına bakarak, kendi kendilerinin bilincine vardıkları bazı anlarda zırhın birdenbire bütün ağırlığıyla üzerlerine çöküvermesine de şaşmamalı, ne de hayatın tersşne bir sıkıntıya, yitirilmiş bir acıya dönüşmesine...

İşte o anlardan birini yaşıyorum şimdi ve bu satırları yazıyorsam, en azından hâlâ hayatta olduğumu kendime kanıtlamaya ihtiyaç duyduğumdandır. Şu ana kadar gün boyunca uyurgezer gibi çalıştım, hesaplarla uğraşırken bir düşteydim adeta, yazarken de uyuşukluğumu atamadım üzerimden. Hayatın ağırlığını bütün gün gözkapaklarımda, şakaklarımda hissettim - gözlerimde uyku, şakaklarımda basınç, hepsinin mideme vuran bilinci, bulantı, halsizlik.

Yaşamak bana, maddenin metafizik bir hatası gibi geliyor, eylemsizlikten kaynaklanan bir dalgınlık. Gün içinde oyalanacak bir şey, ben onu tarif ederken, kendimi reddedişimi barındıran boş fincanı benden saklayacak birşey arayamıyorum bile. Hayır, güne bakmıyorum, çökmüş omuzlarımla dışarıda, hüznüme boğulmuş sokakta, insan seslerinin geçtiğini duyduğum ıssız sokakta güneşin parlayıp parlamadığını bilmem istemiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum, göğsüm sıkışıyor. Çalışmayı bıraktım ve yerimden kıpırdamak istemiyorum. Eğimli çalışma masasının kocamışlığına, dört yanından tutturulmuş kirli beyaz kurutma kağıdına bakıp duruyorum. Düşüncelerin ya da can sıkıntının izdüşümü olan karalamaları seyrediyorum dikkatle. Birçok yerinde imzam var, yanlamasına ya da tersten atılmış. Şurada burada rakamlar, dalgınlığımın ürünü birtakım anlamsız desenler. Dangalak bir köylü gibi bakıyorum bunlara, büyük icatlar yapmış bir adamın yoğun dikkatiyle süzüyorum hepsini ve görme duyusuna komuta eden sinir merkezlerinin ardında, beynimde hâlâ hiçbir kıpırtı yok.

İçimi, taşıyamayacağım kadar büyük bir uyku sardı. Hiçbir isteğim yok, hiçbir tercihim yok, kaçmam gereken hiçbir şey yok.

Fernando Pessoa
Huzursuzluğun Kitabı


İyi Notlar

Lise yıllarında bir gün ilkokul öğretmenimiz arkadaşım Reşit ile benim, yerine iki gün öğretmenlik yapmamızı teklif etmişti.  Öğretmenlikten ziyade sınıfa göz kulak olacaktık. Sabah okulun bahçesinde buluştuk. Öğretmenimizle beraber önce müdürün yanına çıktık. Daha sonra sınıfa indik beraberce.  Öğretmenimiz öğrenciler ile tanıştırdı bizi. Yaramazlık yapmamalarını öğütledi. Beni utandırmayın dedi ve gitti.

Sınıfın mevcudu kırk kişi kadardı. Şehrimizin varoşlarına yakın bir mahalle ilkokulunun birinci sınıfıydı. Öğretmenimiz -ömrü uzun olsun Halis Yakupoğlu- Reşit ile bana da bir- kaç öğüt vermiş, aynı sınıfı ikinci keredir okuyan, sıfır numara tıraşlı ve başında sayısız yara izi olan Rıfat'tan gözünüzü ayırmayın, hatta biriniz yalnız onunla ilgilenin demişti. Çocuk baştan aşağı problemdi. Bıkıp usanmadan yaramazlık yapıyor, arkadaşlarımı rahatsız ediyor ya da onları da kışkırtıyordu. Dayak atmayacaktık! Ama ne gezer. Öğretmenliğe başlamamızın üzerinden daha iki ders geçmeden Rıfat Reşit'i çileden çıkarmış, bana "İbrahim sen al bunu bahçeye çık, yoksa ben çocuk katili olacağım!" demişti.

Rıfat öyle ufak tefek sopa-dayak olaylarını aşmış, hatta bizim çömezligimizle alay edercesine sırnaşık sırmaşık gülüyor ve bizi çileden çıkarıyordu. Koca sınıfla uğraşmaktan daha çok yormuştu bizi Rıfat

Çocuk katili olmadan ve elimizden bir kaza çıkmadan iki bitirmiştik!

Yıllar sonra, şehrimizin bulvarında genç bir delikanlı olarak yaklaştı yanıma. "Abi beni tanıdın mı?" Tanımamıştım. İki günlük öğretmenliğin yegâne öğrencisi Rıfat, dalyan gibi bir genç olmuştu. Askere gitme öncesindeydi. Çay bahçesine oturup uzun uzun konuştuk.

Çocukluğum durmadan kanayan bir yara gibiydi, dedi. Babası ilkokula başlamadan ölmüştü. Daha sonra iki üvey babası olmuştu. Biri alabildiğine sarhoş digeri alabildiğine gamsız ve duyarsızdı. Değiştirilen evler, üvey kardeşler, yeni yeni komşular, akrabalar ve okullar. Mutlulukta ve okulda gözüm olmamıştı dedi. Bilinçli değildim ama o yıllarda ben yalnızca günü kurtararak yaşamaya çalışmıştım.

Zor ve mağdur bir hayatı göğüslemişti.
Rıfat anlatıyordu ve gözleri yağmura tutulmuş kirazlar gibi ıslanmıştı

Ayrılmamıza yakın -ki her ikimizin de gözleri iyice buğulanmıştı- "Abi" dedi, incinmiş ve incelmiş sesiyle... "Okulun bahçesinde başımı okşamış ve bana simit almıştın. Çocuksu sevincimle ağlamıştım. Ama sen benim arkadaşlarıma kavga ettiğim için ağladığımı sanmıştın."

Ağlamıyordum ama yaşlar akıyordu gözlerimden. Sımsıkı sarıldım koca delikanlıya. "Beni affet koca oğlan" dedim. Alnından öperek vedalaşmıştım tek öğrencimle.

Yürüyor ve düşünüyordum, güçlüyken, öfkeliyken ve mağrurken tanıyordu bizi insanlar ve hiç de iyi notlar almıyorduk.

İbrahim Çolak
Kağıttan Geminin Kaptanı

Abdullah Harmancı'nın "seni ne ihtiyarlattı" sorununun bendeki cevabı, İhtiyar Kitapçı'nın "yorduklarımız inşallah bizi affeder" cümlesi olmuştur. Twitter'a "İnsan insanı yorar" yazmıştım da İhtiyar altına bunu yazmıştı. O gün ihtiyarladım işte. O cümleyi okuduğumdan beri yeni biri oldum. Artık insan insanı yorar gibi beylik laflar etmiyor, aklıma hep yorduklarımla nasıl helalleşeceğim geliyor. Dünde kalanlar için birşey yapmasam da kimseyi yormamaya çalışıyorum. 31/05/2019

GÜNEŞ TAŞI

billûr bir söğüt, bir su kavağı,
yelin büktüğü yüksek bir fıskiye,
iyi dikilmiş bir ağaç, ama oynayan,
çukurlaşan bir ırmağın ilerleyişi,
uzanan, gerileyen, çevrilen
ve yetişen boyuna:
usul bir gidişi
yıldızın ya da evinçsiz ilkyazın,
göz kapakları kapanmış su
öngörülerle kaynaşan bütün gece,
hep birlikte çalkalanan var oluş,
dalga dalga örtünceye dek her şeyi,
alacakaranlıksız, yeşil egemenlik,
göz kamaştırmasınca kanatların
geniş göğe açıldıklarında,

gelecek günlerin çalılıkları
arasında bir ilerleyiş ve uğursuz
patlayışı felaketin tıpkı kuş gibi
taşlaştıran ormanı ötüşüyle
ve nerdeyse gelecek mutluluklar
arasında. yok olan dalların,
kuşlarca, gagalanan ışık saatleri şimdiden,
parmaklar arasından kaçıp giden yoralar,

bir var oluş beklenmedik bir şarkı gibi,
şakıyan yel gibi yangında,
asılı tutan bir bakış
dünyayı dağlarıyla denizleriyle,
bir akikten süzülen ışığın cismi,
ışığın bacakları, ışığın karnı, koylar,
güneşsel kaya, renkli cismi bulutun,
sıçrayan hızlı günün rengi
saat parıldar ve cisimleşir,
evren görülebilir şimdi gövdende,
senin saydamlığında saydam,

girmekteyim ışık geçeneklerine,
çınlayan şimdiler arasında akarım,
saydamlıklar arasında yürürüm bir kör gibi,
bir yansı beni siler, doğarım bir başkasında,
ey büyülü direkler ormanı,
süzülürüm ışık kemerleri altından
saydamca bir güzün aralıklarında,

gövdenle giderim evrene gidermiş gibi,
güneşli bir alandır karnın,
göğüslerin çift kilisedir, orda kan
ulular eş yollu gizemlerini,
bakışlarım örter seni bir sarmaşık gibi,
denizin kuşattığı bir kentsin sen,
bir duvarsın ışığın böldüğü
şeftali rengi iki parçaya,
bir tuz, kuşlar, kayalar yeri
yasası altında devşirilmiş öğlenin,

isteklerimin rengine bürünüp
düşüncem gibi gidersin çıplak,
giderim gözlerinle suda gidermiş gibi,
kaplanlar düş içer bu gözlerden,
sinekkuşu yanar bu alevlerde,
giderim alnınla ay üstünde gidermiş gibi,
bulut gibi düşüncenle,
giderim karnınla düşlerinde gidermiş gibi,

mısırdan eteğin dalgalanır ve şakır,
billûrdan eteğin, sudan eteğin,
dudakların, saçların, bakışların,
yağmursun bütün gece, bütün gün,
açarsın göğsümü sudan parmaklarınla,
gözlerimi örtersin sudan ağzınla,
kemiklerime yağarsın, göğsümün içine
sudan köklerini salar sıvı bir ağaç,

giderim bedeninle bir ırmakla gidermiş gibi,
giderim gövdenle bir ormanla gidermiş gibi,
bir dağdaymış gibi, bir patikada
ansızın bir uçurumla kesilen,
giderim didik didik düşüncelerinle
ve çıkış yerinde ak alnının
kırılır hızla atılmış gölgem,
toplarım birer birer parçalarımı
ve gövdesiz giderim gene, ararım el yordamıyla,
belleğin sonsuz aralıkları,
boş bir salona açık kapılar
içinde çürüdüğü bütün yazların,
mücevherleri parıldar susuzluğun dipte,
yok olmuş yüz ben ansıyınca,
elimi sürsem yiten el,
kargaşalıkta örümceklerin saçları
geçmişin gülüşleri üstünde,

alnımın çıkış yerinde, ararım,
ararım bulmadan, ararım bir anı,
bir şimşek ve fırtına yüzünü
gececil ağaçlar arasında akan,
yağmur yüzünü bir karanlıklar bahçesinde,
yanımda akan ayrılmaz suyu,

ararım bulmadan, yalnızlıkta yazarım,
yoktur kimse, gün düşer, yıl düşer,
düşerim an'la, düşerim dibe,
görünmez yol aynalar üzerindeki
kırılmış görüntümü yansıtan,
yürürüm günlerin, geçmiş anların üstünde,
yürürüm gölgemin düşünceleri üstünde,
gölgemi çiğnerim arayarak bir ânı,

ararım bir kuş gibi diri bir günü,
ararım güneşi saat beşte akşam
ılımış, t e z o n t l e duvarlarıyla:
saat salkımlarını olgunlaştırırdı
ve açıldı mı çıkardı genç kızlar
pembe derinliklerinden ve yayılırlardı
taş döşeli avlularına okulun,
güz gibi yüksek, yol alırdı saat,
bürünüp ışığa, altında kemerin
ve uzayın, onu kuşatır da, giydirirdi
bir saydam ve baştanbaşa yaldızlı deriyle,
ışığın renkli kaplanı, ala karaca
dolaylarında gecenin,
eğildiği şöyle bir- görülmüş kız
yağmurun yeşil balkonlarından,
sayısız ve ergen yüz,
unuttum adını, Melusina,
Laura, Isabel, Perséfona, Maria,
bütün yüzlersin sen, değilsin hiç biri,
bütün saatlersin sen ve değilsin hiç biri,
buluta, ağaca benzersin,
bütün kuşlarsın sen ve bir yıldız,
kılıçtan geçirmeye benzersin
ve cellâdın kan çanağına,
uzanan sarmaşık, saran ve ruhu
kökünden koparan ve ayıran kendi kendinden,

ateşin yazısı yeşim taşı üstünde,
kayadaki çatlak, yılanların kraliçesi,
buhar sütunu, taştaki kaynak,
ay buzulu, kartallar doruğu,
anason tohumu, incecik ve ölümlü
ama ölümsüz acılar çektiren diken,
deniz dibi vadilerinin çoban kızı
ve bekçisi ölüler vadisinin,
baş dönmesinin yarına asılan sarmaşık,
tırmanıcı bitki, ağulu bitki,
diriliş çiçeği, yaşam üzümü,
flütün ve şimşeğin kadını,
yaseminli taraça, yaradaki tuz,
kurşuna dizilmiş olana gül demeti,
ağustosda kar, darağacında ay,
bazalt üzerinde denizin yazısı,
çölde yelin yazısı,
güneşin tütsüsü, nar, başak,

alevlerin yüzü, parçalanmış yüz,
yazıksız ve ergen yüz,
görüntü yıllar, değirmi günler,
düşen aynı avluya, aynı duvarın üstüne,
an tutuşur ve alevin ardarda yüzleri
tek bir yüzdür ancak,
bütün adlar tek bir addır,
bütün yüzler tek bir yüzdür,
bütün yüzyıllar tek bir andır
ve bütün yüzyıllar yüzyılı için
geleceğin yolunu keser bir çift göz,

yok önümde hiçbir şey tek bir andan başka
edinilmiş bu gece bir düşüne karşı
birbirine bağlanmış imgelerin düşte,
uykunun içinde sertçe yontulmuş,
hiçliğinden koparılmış bu gecenin,
kaldırılmış bilek gücüyle harf harf,
dışarda zaman azgınlaşırken
ve ruhumun vururken kapılarına
etsever saatleriyle yeryüzü,

yok bir andan başka şey kentler,
adlar, zevkler, yaşayış
kör alnımın üstüne devrilirken,
gecenin iç parçalayan ağırlığı
hor görürken düşüncemi, iskeletimi
ve kanım daha yavaş yol alır
ve diş!erim çıkar köklerinden ve gözlerim
çarpılır ve günler ve yıllar
boş korkunçluklarını yığarken,

kapatırken zaman yelpazesini
ve kalmayınca hiçbir şey imgeleri ardında,
an batıp gider ve yüzer,
ölümle çevrili, yılgın
geceden, iç karartan esneyişinden,
yılgın anlaşılmaz dilinden
maskeli ve sapsağlam ölümün,
an batar ve karışır gider
kapanır gibi bir yumruk, bir yemiş gibi
yetkinleşen kendi içine doğru
ve kendini içen ve yayılan,
an saydamca kapanır
ve yetkinleşir içe doğru, kökler salar,
büyür bende, baştanbaşa kaplar beni,
sayıklatan yaprakları beni boşaltır,
kuşlarıdır ancak düşüncelerim,
dolaşır cıvası damarlarımda,
us ağacı, zaman tadında yemişler,

ey yaşam, ey yaşamak ve yaşanmış olan az önce,
ileri gelen zaman bir gelgit gibi
ve yüzünü çevirmeden geri çekilen,
bu geçmiş olan şey hiç olmadı, ama gelir
ve boşanır sessizce
yok olan başka bir an üzerine:

önünde taştan ve kükürtten akşamın
görünmez bıçaklarla savutlu,
yazarsın bir kızıl, anlaşılmaz
yazıyı derime ve bu yaralar
bir alev giysi gibi kaplar beni,
yanarım yok olmadan, ararım suyu,
ve yoktur su gözlerinde, taştandırlar,
göğüslerin de, karnın da, kalçaların da
taştandır, bir toz tadındadır ağzın,
ağılı bir zaman tadındadır ağzın,
gövden çıkışsız bir kuyu tadındadır,
susuzun gözlerini yansıtan
aynalar aralığı, böyle hep
çıkış noktasına geri gelen aralık,
bu bitmez: geçenekler arasından
çemberin ortasına doğru ve dinelirsin
baltaca yoğunlaşan bir ışın gibi,
kesip soyan bir ışık gibi, büyüleyerek
ölüm sekisi gibi yargılanmış olana,
kamçı gibi bükülgen ve ikiz
bir ay savutu gibi incecik, uzun,
ve taraz taraz sözlerin oyar göğsümü,
ıssız kor beni, boşaltır,
anılarımı yolarsın birer birer,
unuttum adımı, gönüldeşlerim
bağırır domuzlarla birlikte ya da çürür
güneşle yenip bir yol çukurunda,

yok büyük bir yaradan başka şey bende,
dolaşmadığı bir çukurdan başka artık kimsenin,
penceresiz şimdi, geri gelen,
yenilenen, yansıyan ve yiten
düşünce kendi saydamlığında,
delinmiş bilinç bir gözle
öz bakışıyla bakan yok oluncaya dek ışıktan:
gördüm canavar kabuğunu senin,
Melusina, tanyeli parıldarken, yeşil yeşil,
çöreklenmiş uyurdun çarşaflar içinde,
uyanırken bk kuş gibi çığırdın
ve düştün sonsuz, kırılmış ve ak,
kalmadı çığlığından başka şey senden,
ve yüzyıllardan sonra çıkarım dışarı
öksürükle ve kötü bir görünüşle, sallayarak
eski resimleri:
hiç kimse yok, sen değilsin hiç kimse
bir süpürge ve bir kül yığını,
çeltikli bir bıçak ve bir toz tüyü,
asılmış bir yılan gömleği kemiklere,
yeni kurumuş bir salkım, kara bir çukur
ve çukurun dibinde iki gözü
bin yıl önce boğulmuş bir çocuğun,
bir kuyuya gömülmüş bakışlar,
gören bakışlar bizi yaratılışdan beri,
bakış çocuğu yaşlı annenin
genç bir baba gören büyük oğlunda,
bakış annesi bırakılmış kızın
küçük bir oğlan gören babasında,
bize bakan bakışlar yaşamın
dibinden ve bunlar ölüm tuzaklarıdır
- ya da tersine: bu gözlerin içine düşmek
dönmek midir gerçek yaşayışa?

düşmek, dönmek, beni düşlemek ve beni düşledikleri
yarınki başka gözlerin, bir başka yaşamı,
başka bulutların, başka bir ölümle ölmeyi!
-bu gece yeter bana, ve bu an
bitmeyen açılması ve açığa vurması
ne idiysem, ne olduysam onu, adın ne senin,
adım ne benim:
tasarılar mı kurardım
yaz için -ve bütün yazlar için –
­Christopher Street'de, on yıl var,
serçelerin ışık içtiği
iki, gamzesi olan Phyllis'le?,
Reforma'da Carmen diyor muydu bana
«ağırlığı yok havanın, ekimdir ay burda hep»
yoksa bunu yitirdiğim ya da bulduğum
birine mi dedi yoksa demedi mi hiç kimse bana?
yol aldım mı Oaxaca gecesinde,
ulu ve kara-yeşil bir ağaç gibi,
konuşarak deli yel gibi yalnızca
ve odama gelirken - her zaman bir oda –
tanımadı mı aynalar beni?,
Vernet otelinden gördük mü ağaran tanın
oynaştığını kestane ağaçlarıyla - «vakit çok geç»
mi diyordun şapkanı giyerken ve görüyor muydum
lekeler duvarda, söylemeden hiçbir şey?,
kulenin tepesine çıktık mı birlikte, gördük mü
kayalığın üstünde akşam olduğunu?,
üzümler' yedik mi Bidart'da?, satın aldık mı
Perote'da gardenyalar? adlar, yerler,
sokaklar ve sokaklar, yüzler, alanlar, sokaklar,
garlar, bir park, kimsesiz odalar,
duvarda lekeler, saçını tarar biri,
şarkı söyler biri yanımda, biri giyinir,
odalar, yerler, sokaklar, adlar, odalar,

Madrid 1937,
Plaza del Angel'de kadınlar
dikiş dikip türkü söylerlerdi çocuklarıyla,
sonra alarm çaldı ve çığlıklar duyuldu,
yerin tozuna diz çökmüş evlerden,
çatlamış kuleler, tükürüklerle kirlenmiş alınlar
ve sürekli kasırgası motorların:
ikisi de soyunup seviştiler
savunmak için sonrasız payımızı,
azığımızı cennetten ve zamandan,
kökümüze dokunmak ve kendimizi elde etmek için yine
yeniden bulmak için koparılmış kalıtımızı
yaşam hırsızlarınca bin yüzyıl önceden,
ikisi de soyunup kucaklaştılar
sarmaş dolaş çıplaklıklar çünkü
aşarlar zamanı ve etkilenmezdirler,
dokunan yoktur onlara, başlangıca dönerler yine,
ne sen ne ben varız, ne yarın ne dün ne adlar,
ne çift gerçek tek bir gövdede, tek bir ruh,
tüm varlık …
sürüklenen odalar
diklemesine akan kentler arasında,
odalar ve sokaklar, adlar yaralar gibi,
başka odalara bakan pencerelerle oda
aynı boyası çıkmış kağıtla,
gömlekli bir erkeğin gazete okuduğu,
bir kadının ütü ütülediği;
ışıklı oda şeftali dallarının ziyaret ettiği;
öteki oda: dışarda hep yağmur yağar
ve bir avlu var ve paslanmış üç çocuk;
odalar, o sallanan gemiler
bir ışık körfezinde; deniz dibi odaları:
sessizlik yayılır yeşil dalgalarla,
dokunduğumuz ne varsa fosfor kesilir;
gösterişli anıt.-kabirler, yeni kemirilmiş
portreler, yıpranmış halılar,
hücreler, tuzaklar, büyülenmiş inler,
büyük kuş kafesleri ve numaralı odalar,
her şey başkalaşır, uçar her şey,
her yapı süsü bir buluttur, her kapı
tarlalara, denize, havaya bakar, her masa
bir şölendir; deniz kabukları gibi kapanmışlardır,
zaman boş yere sarar onları,
ne zaman vardır ne duvar: uzay, uzay,
elini aç, devşir bu zenginliği,
yemişleri topla, yaşamı ye,
uzan ağacın dibine, suyu iç!,
her şey başkalaşır, kutsaldır her şey,
her oda merkezidir dünyanın,
ilk gecedir, ilk gündür,
dünya doğar kadınla erkek kucaklaşınca,
saydam derinliklerdeki ışık damlası
oda bir yemiş gibi aralanır
ya da çatlar sessiz bir yıldız gibi
ve kemirilmiş yasalar farelerle,
banka parmaklıkları ve ceza evleri,
kağıt parmaklıklar, dikenli teller,
çıngıraklar, dikenler ve batıcılar,
savutların tekdüzen öğüdü,
kıskaçlı, ballı akrep,
silindir şapkalı kaplan, başkanı
Et yemezler Kulübü'nün ve Kızıl Haç'ın,
eğitici eşek, kurtarıcılığa
özenen timsah, uluslar atası,
Başbuğ, köpekbalığı, geleceğin
mimarı, üniformalı domuz,
yeğ tutulan oğlu Kilisenin

yıkayan kara dişlerini ve alan
demokrasi ve İngilizce dersleri,
görünmez duvarlar, çürümüş maskeler
ayıran insanı insanlardan,
insanı kendinden,
göçüp giderler
sonsuz bir an içinde ve sezinleriz
yitmiş olan birliğimizi, var olma
sıkıntısını, var olma kıvancını gene,
ekmek paylaşmayı, güneşi, ölümü,
unutulmuş olan uyuşukluğunu yaşamanın;

sevmek savaşmaktır, dünya değişir
iki sevgili kucaklaşınca, cisimleşir istekler,
cisimleşir düşünce, kanatlar çaprazlanır
omuzlarında kölenin, dünya
gerçek ve dokunulandır, şaraptır şarap,
kavuşur ekmek tadına, sudur su,
sevmek savaşmaktır, kapılar açmak,
bırakmak gölge olmayı bir kütük defteriyle
yargılanmış olan sürüp gitmesine soyun
yüzü yok bir tanrıca;
………dünya değişir
iki varlık bakışınca ve bilişince,
sevmek adından arınmasıdır kişinin:
«bırak, orospun olayım», Eloisa'nın
sözleridir bunlar, ama erkek yasalara baş eğdi,
onunla evlendi ve karşılık olarak
iğdiş edildi;
yeğdir kıya,
canlarına kıyan sevgililer, kız kardeşle
erkek kardeşin böceği, tutkun
aynalar kendi benzeyişlerine,
yeğdir ağılanmış ekmeği yemek,
külden yataklarda aldatış,
yırtıcı sevgiler, sayıklama,
ağılı sarmaşığı, doğaya karşı suçluluk
yakaya takılan bir karanfil gibi

bir tükürük taşıyan, yeğdir taşa tutulmuş olmak
alanlarda çevirmekten bostan dolabını
yaşamın özdeğini açıklayan,
döndüren sonsuzluğu çukur saatlere,
dakikaları zindanlara, zamanı
bakır meteliklere ve soyut dışkılara;

yeğdir iffet, görülmez çiçek
sessizliğin saplarında sallanan,
ermişlerin güç elmas'ı
istekleri süzen, zamanı doyuran,
devincin ve gönül dirliğinin düğünleri,
kendi çiçek tacında şakır yalnızlık,
her saat bir taç yaprağıdır billûrdan,
arınır maskelerinden yeryüzü,
ve merkezinde, titreşen saydamlık,
Tanrı dediğimiz şey, adsız varlık,
yüzü olmayan varlık, kendine bakar hiçlikte,
ortaya çıkıp görünür, güneşler güneşi,
var oluşlar ve adlar bolluğu;

sayıklamamı izlerim, odalardan, sokaklardan,
el yordamıyla yürürüm aralıklarında
zamanın ve çıkarım ve inerim basamaklarını
ve yoklarım duvarlarını ve kımıldamam,
başladığım yere dönerim, ararım yüzünü,
yol alırım sokaklarında kendi kendimin
yaşsız bir güneş atlında, ve yanımda sen
yol alırsın bir ağaç gibi, bir ırmak gibi
yol alırsın ve söylersin bana bir ırmak gibi,
bir başak gibi büyürsün ellerimin arasında,
bir sincap gibi titrersin ellerimin arasında,
uçarsın bin kuş gibi, gülüşün
köpüklerle sarar beni, başınsa
küçük bir yıldızdır ellerimin arasında,
dünya yeşerir sen gülümsersen
yerken bir portakal,
dünya değişir
iki sevgili, baş dönmesiyle ve sarmaş dolaş,
çayıra düşerken: alçalır gök,
ağaçlar yükselir, uzay
yalnız ışık ve sessizliktir, uzay
kartalca, göz açıp,
bulutların ak oymağından geçer,
kırar halatlarını gövde, demir alır can,
adlarımızı yitirir ve yüzeriz
maviyle yeşil arasında sürüklenerek,
içinde tek bir olay geçmeyen tüm zaman
mutlu, öz akışından başka,

tek bir olay geçmez, göz kırpıştırır, susarsın
(sessizlik: şu anda bir melek geçti
yüz güneşin yaşayışınca uzun),
yok mu bir göz kırpmasından. başka şey?
- ve şölen, sürgün, ilk kıya,
eşeğin çene kemiği, ölünün
donuk gürültüsü ve inanmaz bakışı
kül rengi ovaya düşerken,
Agamemnon ve sonsuz böğürüşü
ve yankılanan çığlığı Casandra'nın
dalgaların çığlığından daha güçlü,
zincirlenmiş Socrates (güneş doğar,
ölmek uyanmaktır: «Criton,
Esculapio için bir horoz, işte yaşamdan sağıltır beni»,
bilimsel araştırmalar yapan köpek Niniva'nın
yıkıntılarında, gördüğü gölge Brutus'un
savaştan önce, Moctezuma
dikenli yatağında uykusuzluğunun,
ölüme doğru yolculuk yük arabasında
-dakikası dakikasına ölçülmüş
sonu gelmez yolculuğu Robespierre'in,
ellerinin arasında kırık çenesi -,
Churruca fıçısının içinde lâl rengi
bir taht üzerindeymiş gibi, önceden hesaplanmış
adımları Lincoln'ün tiyatroya giderken,
Trotski'nin hırıltısı ve yakınmaları
yaban domuzundan, Madero ve bakışı
yanıtlayamadığı kimsenin: neden öldürüyorsunuz beni?,
«tanrı adına» lar, yakınmaları, susuşları
kıyacının, ermişin, zavallı şeytanın,
tümcelerin, fıkraların mezarlıkları
sanat köpeklerince kazılan, altüst edilen,
sayıklama, kişneyiş, ölürken çıkardığımız
anlaşılmaz gürültü ve doğan
yaşamanın bu soluması ve kırılmış
kemiklerin sesi bir dövüşmede
ve yalvacın köpük saçan ağzı
ve haykırışı ve cellâdın haykırışı
ve kurbanın haykırışı…
gözler
alevlerdir ve alevler baktıkları,
bir alev kulak, bir alev ses,
dudaklar ateşler, kor parçası dil,
dokunum ve dokunduğu, düşünce
ve düşünüş, alev düşünendir,
yanar her şey, alevdir evren,
ve yanar alevli bir düşünceden başka
bir şey olmayan hiçlik, sonunda duman:
ne cellât vardır ne kurban ...
ve çığlık,
cuma akşamında mı? ve simgelerle
örtülen sessizlik mi, hiçbir şey demeden
diyen sessizlik mi, hiçbir şey demez mi?
hiçbir şey değil mi insanların çığlıkları?,
hiçbir şey geçmez mi zaman geçerken?

hiçbir şey geçmez bir göz kırpışından başka
güneşin, az çok devinç, hiçbir şey,
kurtuluş yok, zaman geri gelmez,
ölümlerine yerleşmiştir ölüler
ve ölemezler başka bir ölümle,
kımıltılarına çivilenmiş, paryalar,
yalnızlıklarından beri, ölümlerinden beri
çaresiz, bakmadan bakarlar bize,
ölümleri şimdiden yontusudur yaşamlarının,
hiçlik olan bir sonsuzluk şimdiden,
her dakika hiçtir her zaman,
gölge bir kral yönetir çırpınışlarını ve işler
son duruşunu, sert maskeni
değişen yüzünde senin:
bizler anıtıyız bir yabancı,
yaşanmamış, az çok bizim olan yaşamın,

- yaşam, gerçekten ne zaman yaşamımız oldu bizim?,
biz gerçekten ne zaman biz olduk?,
biz yalnızlar, değiliz, boşluktan ve baş dönmesinden,
aynada yüz buruşturmalardan,
korku ve bulantıdan başka bir şey gerçekte,
yaşam bizim olan değildir, başkalarınadır,
yaşam değildir kimsenin, biz hepimiz
yaşamımız,- başkaları için güneş ekmeği,
herkes için bizden başka -,
ben başkasıyım ben olduğumda, edimlerim
başkalarının da olursa benimdir en çok,
bir başkası olmalıyım diye var olabilmeliyim ben,
benden çıkıp, beni başkalarında arayabilmeliyim,
var değilsem var olmayan başkalarında,
bana varoluşu veren başkalarında,
yoktur ben, biz her zaman başka bizleriz,
başkadır yaşam, her zaman orada, en uzakta,
senin, benim dışımızda, her zaman ufuk,
bizi yolumuzdan şaşırtan ve ayıran kendi kendimizden,
bize bir yüz tasarlayan ve bunu kullanan yaşam,
var olma açlığı, ey ölüm, herkesin ekmeği,

Eloisa, Perséfona, Maria,
artık yüzünü göster göreyim diye
gerçek yüzümü, başkasının olan yüzü,
başka bizler olan yüzümü bütün herkese,
ağacın, ekmeğin yüzünü,
şoförün, bulutun ve denizcinin,
güneşin, derenin ve Pedro'nun ve Pablo'nun yüzünü,
ortaklaşa yalnızın yüzünü,
uyan, işte ben doğuyorum:
yaşam ve ölüm
uzlaşır sende, gecenin kadını,
ışığın kulesi, tanın kraliçesi,
aysıl erden, annesi anne-su'yun,
dünyanın gövdesi, ölümün evi,
düşerim doğuşumdan beri durmadan,
düşerim, dibime ulaşmadan, kendi kendimde,
gözlerine devşir beni, topla dağılmış
tozu ve uzlaştır küllerimi,
bağla ayrılmış kemiklerimi, es
varlığımın üstüne, beni toprağına göm,
göm de erinç versin kendisine karşı dinelmiş
düşünceye sessizliğin;
elini aç,
günler olan tanelerin kadını,
ölümsüzdür gün, yükselir, büyür,
doğmaya başlar ve hiç bitmez bu,
doğuştur her gün ve doğuş
her tan, ve uyanırım,
hepimiz uyanırız, güneş
doğar, güneşin yüzü, Juan kalkar
Juan'ın yüzüyle, herkesin yüzüyle,

varlığın kapısı, uyandır beni, sabah ol,
ko, yüzünü göreyim bu günün,
ko, yüzünü göreyim bu gecenin,
her şey birbirini bulur ve başkalaşır,
kan kemeri, çırpınışlar köprüsü,
götür beni bu gecenin öte yanından,
sen olduğum yere, başka bizler olduğumuz yere,
sarmaş dolaş zamirler krallığında,

varlığın kapısı: aç varlığını, uyan,
var olmayı da öğren, yüzünü yont,
çizgilerini işle, gözlerini bul
yüzüme bakman için, sana bakayım diye,
yaşama bakmak için ölüme değin,
denizin, kayanın, ekmeğin, pınarın yüzüne,
eriten kaynağa yüzlerimizi
adsız yüzün içinde, yüzü yok varlıkta,
anlatılmaz var oluşunda var oluşların…

isterim sürdürmeyi, uzağa gitmeyi daha, yapamam:
an atılmıştır bir başkasına ve bir başkası,
uyudum düş kurmayan bir taşın düşlerini
ve yılların sonunda taşlara benzer
şakıdığını duydum tutsak kanımın,
bir ışık uğultusuyla şakıyordu deniz,
birer birer duvarlar baş eğiyordu,
devrilip gidiyordu bütün kapılar,
ve güneş koşuyordu yağma'ya alnımın altında,
sargısından çözülüyordu varlığım,
beni koparıyordu kendimden, ayırıyordu
hoyrat, taş yüzyıllar uykumdan,
aynalardan büyüsüyle yaşatıyordu gene
billur bir söğüdü, bir su kavağını,
yelin büktüğü yüksek bir fıskiyeyi,
iyi dikilmiş bir ağacı, ama oynayan,
çukurlaşan bir ırmağın ilerleyişini,
uzanan, gerileyen, çevrilen
ve yetişen boyuna:

Mexico, 1957

Octavio Paz
Çeviri: Said Maden

ÖLDÜĞÜM ZAMAN

Öldüğüm zaman, 
Akşam sessizliğinde, 
Bir mezar kazın bana 
Denizin kıyısında.

İstemem pahalı bir mezar, 
Sıradan biri gibi gömün, 
Tabutuma bir yatak, 
İyi bir manzara bulun.

Uykum sakin olsun, 
Ormanın derinliğine yakın. 
Ve parlak bir göğüm olsun, 
Suların derinliğinde.

Duyayım sakince sesini, 
Durmadan akan çeşmelerin, 
Ay parlardı... 
Çamların uzayan tepelerine,

Dağlarda yankılanıyor, 
Duyulur esintisi rüzgârın, 
Üstümde kutsal ıhlamurlar, 
Dallarını sallasın,

Çok önceleri 
Nasıl da dert çekmiştik, 
Çelenkte çiçekler ölüyor, 
Akla getirilmek.

Nasıl yavaşlar,
Kalp atışlarım, 
Çalıp hoş söyleyecek, 
Nefir kaval.

Etrafımda yanacaklar, 
Ovalarda ışıklar, 
Vurup yoğuracaklar, 
Sonsuz dalgalar.

Kimse benim ardımda, 
Ağlayıp sızlamasın, 
Solmuş yaprakları. 
Rüzgâr geri versin,

Ateş diski gibisin, 
Meşeler arasında, 
O şansız mezarda 
Ve arkadaşsız.

Mihai Eminescu

Elveda

Elveda

Artık görmek istemiyorum seni, 
Kal, iyilikle kal. 
Dikkat edeceğim kendi yoluma, 
Senden.

Bundan böyle ne istersen yap, 
Bugün artık umurumda değil, 
Kadınların en tatlısı, 
Terk ediyor beni.

Eski huylarım artık yoktur, 
O geçen günler gibi... 
Sarhoş olayım ışığında, 
Yıldızın.

Bunca soğuk ayazda 
Bakıyorum pencereden, 
Bekliyordum görünesin, 
Camda

Dil ki çok mutluydum, 
Beraber yürüseydik, 
Büyüler içinde ve sakin, 
Ay.

Taş gibi ağırdı gece, 
Gizlice yalvardığım zaman, 
Ebedi dururdum yanında, 
O kadının.

Anlatsınlar onlara geçmişi, 
Aynı hoş kelimelerle, 
Şimdi ancak akla gelir, 
Anılar.

Dinlerse bu gün yine, 
Önemsizdir bütün bunlar. 
Sanki çoktandır eski bir, 
Hikaye.

Ay yaylalara yansırsa, 
Titrerse göllerde, 
Eskisi gibi his ediyorum, 
Geçmişte.

Akşamlar senindir, 
Ben artık bakamam, 
İstersen ardımda kal, 
Elveda.

Mihai Eminescu
Çeviren: Ali Narçın

SON İSTEĞİM

Akşamın sessizliğinde, 
Son bir isteğim var, 
Bırakın da öleyim, 
Deniz sahilinde, 
Ormanın yakınında. 
Sessiz bir uykum olsun, 
Engin sular üstünde, 
Mavi bir göğüm olsun, 
Mum ışığı da istemem, 
Süslü bir tabut da istemem, 
Taze dallardan, 
Sade bir yatak örün bana

Ardımda da hiç kimse,
Durup başımda ağlamasın. 
Sonbahar sesini versin, 
Kuruyan yapraklarla. 
Gürültüyle düşerse, 
Çeşmelere durmadan, 
Ay ışığı dağılsın 
Yüksek çam tepelerine, 
Çan sesi süzülsün. 
Akşamın serin rüzgârı, 
Üstümde de kutsal ıhlamur 
Dalını sallasın.

Nasılsa bundan böyle, 
Önceden olduğu gibi 
Severek beni hatırlarlar, 
Akıllarına gelince.

Doğacak çoban yıldızı... 
Meşelerin gölgesinde. 
Arkadaşım olacak, 
Yine bana gülecek, 
Günah ve dertlerden, 
Deniz dalgalanacak, 
Ben toprak istiyorum.
Bütün yalnızlığımla. 

Aralık 1883

Mihai Eminescu 


HAYATIMIZI İŞGAL EDEN İNSANLAR VE HAYATIMIZIN KIYISINDAN GEÇİP GİDENLER

Bu yazıya birkaç kez başladım. Olmadı. Yazdıklarımı beğenmedim. Galiba çok fazla olumsuz enerji yüklüyüm.

Garip bir seçim dönemindeyiz. Hem bir kurtuluş heyecanı hissediyoruz. Hem de yok oluş tehlikesi. Duygular bir o yana savruluyor, bir öteki yana.

Televizyonlar, gazeteler, internet ciğeri beş para etmez insanların demeçleriyle dolu. O kötü kalpli ve kara vicdanlı yaratıklar, bizim aydınlık geleceğimizin önüne her gün türlü engeller çıkarmaya çalışıyorlar.

Böylelerine karşı her zaman sabırlı ve nazik olabilmek zor. Onların ahlaki hafiflikleriyle burnumuzun dibinde uçuşmalarına karşı okkalı laflar dökülüyor yüreğimizden ve dilimizden. Hepsini buraya yazsam olmaz…

Bazen iyice bunalıyorum: Ne arıyor böyle insanlar hayatımda? Sorsalar bir dakika bile onlarla olmak, onları görmek, onları duymak istemem. Hiçbir düzlemde asla böylelerini seçmem. Ama…

Hayatımı işgal edebiliyorlar her şeye karşın.

Oysa sevgi ve dostluklarıyla beslendiğim insanlarla kuşatılmak isterim. İyi kalpli yakınlarımla, arkadaşlarımla, tanıdıklarımla…

Hatta belki hiç tanıma fırsatı bulamadığım ama hayatımın kısa bir döneminde yanımdan geçip giderken ılık bir rüzgâr estirerek hafızamda yer edenlerle…

Yıllar önce yine böyle bir ruh haliyle Kafka’nın bir sözünü ve hayatımın penceresini şöyle bir aralayıp uzaklaşan birileriyle ilgili anılarımı hatırlayıp bir şeyler yazmıştım. İzninizle tekrar paylaşayım.

* * *

Hayal meyal hatırladığım kimi anılar ve insanlar var.

Ayrıntıları ve yüzleri tam çıkaramıyorum. Ama damağımda bıraktıkları tatlar şaşılacak kadar canlı.

Niye onlar “kalanlar” arasında değil de “gidenler” arasında kaldılar diye düşünüyorum.

Ve ben neden yüzlerce insanın hayatından şöyle bir geçtim gittim; niye kalıcı olmadım, olamadım?

Neden benimle hâlâ bir şeyleri paylaşanlar bunlar da geçmişte kalan yüzlerce insan değil?

* * *

Sanıyorum 15-16 yıl kadar öncesiydi... Moskova’da yaşıyordum...

Köpeğimle gezerken karşılaşırdım onunla. Arka sokaklardan birinde oturuyor olmalıydı. Uzun sarı saçları, iri yeşil gözleri ve aydınlık bir yüzü vardı. Hep kederli bakardı.

İlk haftalarda bizi fark etmiyordu sanki. Sonra etti. Önce köpeğimi. Sonra sahibini. Ama konuşma olmadı. Sadece gülümseme. Onun da çoğu köpeğimin payına düşmüştü galiba.

Sonraki aylarda ölçülü bir gülümsemeyle selamlaşır olduk. Selamı verir vermez yüzü eski kederli haline dönüyordu. Kim bilir neler düşünüyor, ne acılar çekiyordu.

Onu, hayatını giderek daha fazla merak etmeye başlamıştım. Haftada birkaç kez rastlıyorduk. Onunla tanışmamın hiç de zor olmayacağını hissediyordum. Ama bunun için girişimde bulunmadım.

Utandığımdan değil. Belki de bazen uzaktan bakmayı daha gizemli ve çekici bulduğumdan.

* * *

Bir gün şaşılacak bir şey oldu. Ben onu gördüğümde her zamanki ölçülü selamımı hazırlarken o hızla yanıma yaklaştı. Ve oğlunun yirminci doğum günü olduğunu söyledi. Ben şaşkınlığımı bastırıp kutlamayla ilgili bir cümle kurmaya çabalarken ani bir el hareketiyle beni susturdu.

Oğlu dokuz yaşında evlerinin hemen önünde bir trafik kazası sonucunda ölmüştü. Kazayı yapıp çocuğun ölümüne yol açan ise o akşam içkiyi fazla kaçıran babasıydı. Oğlunun cenaze töreninde eşi yoktu. Cezaevindeydi çünkü.

Bu acıyı unutmak için çok kent, çok ev, çok iş değiştirmişti kadın. Sonunda geçen yıl evlenerek buralara yerleşme kararı almıştı. Ama kısa süre sonra eşinin kanser olduğu ortaya çıkmıştı. Aylarca süren tedavi sonuç vermemiş ve geçen hafta onu da kaybetmişti.

* * *

Kadın, koca bir kitabı doldurabilecek kederli yaşam öyküsünü birkaç dakikada önüme boşaltıvermişti. Son cümlesi yarın buradan da taşınacağına ilişkindi. Bana başka bir şey demeden köpeğime doğru eğilip sevgiyle vedalaştı. Sonra birkaç saniye bana dikkatle baktı. O an neler düşünüp hissettiğini bilmek için ömrümün birkaç yılını verirdim. Ardından her zamanki kısa gülümseyişi eşliğinde hızla uzaklaştı.

Arkasından seslenmek istediğimde adını bilmediğimi hatırladım. Tanışmamıştık ki. Tanımadığım bir kadındı o. O da beni tanımıyor ve adımı bilmiyordu. Ama hayatını anlatmak için beni seçmişti nedense.

Bunca ay uzaktan selamlaştıktan sonra birkaç dakikalık alışılmadık bir içten sahne yaşamıştık. Sonra o, sahneyi terk edip gitmişti. Sanki hiç var olmamış gibiydi.

* * *

Onca yıl geçti aradan.

Benim hayatımda çok şey değişti. Memleketler, kentler, evler, işler, insanlar... Ben de değiştim.

Acaba adını bilmediğim o kederli kadın nerededir şimdi? Nasıldır?

Geçen zaman içinde beni hiç hatırlamış mıdır?

Bir gün karşılaşır mıyız?..

* * *

Kafka bir kitabında, geri planda kalmış insanları merak ettiğini yazar. Tiyatroda yalnızca tek bir sahnede görünen, daha önce hep o sahneyi bekleyen, sahne bittikten sonra da kaybolup giden insanların hayatını anlamaya çalışır.

Kimdir bu insanlar? Ne yapar, nasıl yaşarlar? Neler düşünür ve hissederler? Sorunları, amaçları, hayalleri nedir? Aşkları ve özlemleri var mıdır? Ya nefretleri? Kompleksleri ve korkuları?

* * *

Her gün hayatımıza şöyle bir girip çıkan insanlar kimdir?

İşyerinde uzak bir köşede oturan, okulun kantininde rastladığımız, bizimle otobüs durağında bekleyen, gittiğimiz bar ve restoranlarda gördüğümüz ama tanışmadığımız insanlar kimdir?

O sıradan insanlar gerçekten de öylesine sıradan mıdır? Aralarında çok özel olanları yok mudur?

Yakından tanışsanız iyi dost olacağınız kimse çıkmaz mı onların içinden?

* * *

Koca şehirlerde, öbek öbek insanların arasında yaşıyoruz yalnızlığımızı. Kalabalıkların içinde biz de sıradanlaşıyoruz. Her şey dev bir çarkın dişlisine dönüşüyor usulca.

Çevremizdeki sıradan insanlardan bazıları daha çok çarpıyor gözümüze zamanla. Kimisi sevgili, kimisi eş, kimisi dost oluyor bize. Özel duygular yaşıyoruz onlarla.

Bazen fazla uzun sürmüyor bu durum. Seçimlerimizde her zaman haklı çıkmıyoruz. Onlar yeniden sıradanlığa dönüyor.
* * *

Oysa hayatın önümüze kadar ittiği cımbızla tutup başka birilerini seçseydik her şey bambaşka olmaz mıydı?

İşyerinde, okulda, otobüs durağında, barda veya restorandaki sıradan insanlar arasından bulup çıkarttıklarımız farklı olsaydı? Başka sevgili, eş ve dostlarla hayatımız çok farklı renkler kazansaydı?

* * *

Çok mu geç?

Yoksa kendinize bir şans daha verme fırsatına sahip misiniz?

O halde daha dikkatli bakın hayatınıza şöyle bir girip çıkan insanlara.

Sizin tiyatronuzda yıllardır tek bir sahneyi bekleyen insanlardan hiç olmazsa birinin, sahne bittikten sonra kaybolup gitmesine izin vermeyin.

Hakan Aksay

AZİZ NESİN'İN ANILARI BÖYLE GELMİŞ BÖYLE GİTMEZ'DE BİR ÖĞRENCİ EVİ

Bir Önceki Kuşaktan Özgün Bir Aydın

Yazdığı tarih kitabından bana sorular sorulan E. A., bizden önceki kuşağın aydınlarındandı Aramızda 20-25 yaş vardı. Buyüzden arkadaş olmadık elbet ama tanış olduk. E. A. bizden önceki kuşağın aydın ve özgün bir tipi olduğu için laf lafı açar gibisinden onu birazcık anlatmakta, bir önceki kuşağı anlamak yonünden yarar vardır.

Beni E. A. ile Yusuf Ziya Ortaç tanıştırmıştı. Birlikte olduklarında gençlik anılarını anarlardı. Benim görebildiğimce arkadaşları arasında Yusuf Ziya Ortaç'ın saygı duyduğu, odasında çalışırken gelse bile, kendisini yok dedirtmediği yada çalışma üzerinde olduğunu söylemediği tek arkadaşı E. A. idi.

Tarihçi E. A., Yusuf Ziya'nın. Orhan Seyfi'nin, Nazım Hikmet'in, Vala Nurettin'in, Faruk Nafiz'in delikanlılık arkadaşıydı. Bir arkadaş grubuymuşlar. Tarihçi E A. onlardan bikaç yaş daha büyükmüş. Laleli'yle Sarachanebaşı arasında E. A'nın iki katlı, tahtadan eski bir evi varmış, babadan kalma bir ev... Bu evde çok savrukça, tekbaşına yaşarmış ama arkadaşları pek de bırakmazlarmış tekbaşına yaşamasına. Haftanın çok gecesini bu evde geçirirlermiş. Gecenin geç saatinde, sabaha karşı gidecek yer bulamazlarsa, ceplerinde para kalmamışsa, kışın soğuğuna, karına dayanamamışlarsa E. A.'nin evine damlarlarmış. Halit Fahri ve daha başkalarının da katıldığı olurmuş. Sokak kapısı çalmak yok. Bu eve girmek kolaymış. Sokak kapısını kapı tokmağından tutup şöyle bir omuzlayınca açılırmış. Açan, dalarmış içeri, aç olanlar bulduklarını yer, olanı biten siler süpürürlermiş. E. A. olmadığı zamanlarda da eve girerlermiş. Kimi gece evine gelmekte gecikirse, E. A. yatacak boş yatak bulamaz, eline geçen örtüyü, paltoyu ustune çekip biyana kıvrılırmış Kendi evlerinde bile olmayan ozgurlukle evine girip çıkan, yiyen içen arkadaşlarına E. A. sesini bile çıkaramazmış. Dahası, bütün bunlar yetmezmiş gibi, geceyi evinde geçiren arkadaşları ertesi sabah hiç ödenmemek üzere E. A. dan borç para da alırlarmış.

Bir karlı kış gecesi artık çok mu bunalmış, her nasıl olmuşsa evdekileri bırakıp sokağa fırlarken, nereye gittiğini sormuşlar. E. A. da "o biçim" adamların çok talihli olduklarını, kendisininse hiç talihli olmadığını, bu gece talihi kendinden yana çevirmek için başının umarına bakmaya, bir deneme yapmaya gideceğini söylemiş. 

Bizim kuşağımızla bizden önceki edebiyat kuşağının ayrımı büyüktür. Onların bizden çok üstün yanları olabilir ama genellikle bize göre ciddi sayılmazlardı. Onlar için espri çok önemliydi. Yukarda anlatılanda olduğu gibi onlar bir espri, bir esprinin güzelliği uğruna dostlarını, yakınlarını, hatta kendilerini bile harcayabilirlerdi. Sonraları ortaokul sıralarında E. A'nın tarih kitaplarını okuduk. Bize onu büyük tarih bilgini olarak tanıtıyorlardı. Afganistan'a, Kabil Üniversitesi'ne tarih profesoru olarak gitmiş, uzun yıllar orda kalmış, yakalandığı bir hastalık sonucu gözünün birini yitirmiş olarak yurda dönmüştü. Kullanılmakta olan, bilinen tarihlerin yanlış olduğunu ortaya çıkarmak saplantısı vardı, belki saplantı değildi de gerçekti, tarihleri düzeltiyordu. Filan savaş, yanlış olarak bilindiği gibi falanca tarihte değil filanca tarihte olmuştur, şu adam şu yılda değil bu yılda olmuştur, diye uzun araştırmalar yapardı. Galiba ona göre tarihlerin çoğu yanlıştı. Hemen hemen hepimiz üçbeş hafta, biriki ay yanlış doğmuştuk. Yaptığı tarih düzeltmelerinin önemli olduğunu söyleyenler vardı, ben bu önemi anlayamıyordum.'

Kendisinden epiyce genç, güzel bir hanımla evlenmişti. Sonradan bu eşini kendi eliyle başka bir yaşı uygun erkekle evlendirmiş olması çok konuşulmuştu. Yalnız yaşadığı son yıllarında Laleli'deki Tayyare Cemiyeti Apartmanları'ndaki evine gittiğim olmuştu.

Taksim'deki -şimdiki Sheraton Oteli'nin yerindeki- Belediye Gazinosu'nda bir gece bahçedeydim. İki masa ötemde de E. A genç eşiyle oturuyordu. Sahnede bir yabancı şarkıcı vardı. İspanyolca şarkılar söylüyordu. E. A. birden ayağa fırlayarak burasının Türkiye olduğunu, Türkiye'de ancak Türkçe şarkı söylenmesi gerektiğini bağırdı. Uzun boylu, uçam uçam ak saçları ensesinden aşağı sarkıp dağılmış, tek gözlü korsanlar gibi bir gözü olmayan bu yaşlı adama, gazinoyu dolduranlar şaşkınlıkla bakakalmışlardı. Ortalık dalgalandı. E. A. eşiyle çıkıp gitti.

İşte bizden önceki kuşaktan bir bilim adamı tipi... Yazmadan geçemedim.

Aziz Nesin'in Anıları Böyle Gelmiş Böyle Gitmez

Utanmadan

Gözde olmak ya da gözden düşmek,
korku içinde yaşamaktır.
Bedeni ciddiye almaksa
acı çekebileceğini kabul etmek.

Gözde olmak ya da gözden düşmek,
korku içinde yaşamaktır demek
ne anlama gelir?
Kayırılmak aşağılar:
Kaybetmekten korkarız,
kazanmaktan da korkarız.
O yüzden gözde olmak ya da gözden düşmek, 
korku içinde yaşamaktır.

Bedeni ciddiye almak,
acı çekebileceğini kabul etmektir demek
ne anlama gelir?
Acı çekerim, çünkü bir bedenim ben:
beden olmasam
nasıl acı çekerdim ki?

O yüzden bedenlerinin iyiliğini
kamu iyiliğinin önüne koyanlara 
emanet edilebilir devlet;
siyasi yapıya
kendi bedenleri kadar iyi bakanlar da
devleti yönetmeye layıktır.

Lao Tzu 
(Ursula K. Le Guin yorumuyla)
Mistik Lao Tzu, politik iktidarın gizemini yerle bir ediyor. 
Otokrasi ve oligarşi, iktidarı büyülü bir şekilde kazanıldığı ve fedakarlıkla korunduğu, iktidardakilerin de güçsüzlerden açıkça üstün olduğu inancını yayarlar.

Lao Tzu ise siyasal iktidarı büyülü bir şey olarak görmez. Haklı iktidarın kazanıldığını, haksız iktidarın ise gasp edildiğini düşünür. İktidarı bir erdem olarak değil, erdemin bir sonucu olarak görür. Demokrasiler bu görüş üzerine kuruludur.

Kendini ya da başkalarını feda etmenin, iktidarı yozlaştırdığını söyler, iktidar Yol'u izleyen herkesin ulaşabileceği bir şeydir. Bu radikal bir biçimde altüst edici bir tavır. Anaristlerle Taocuların iyi arkadaş olmalarına şaşırmamalı."

• Le Guin'in bu bölümdeki çevirisi (yukanda da itiraf ettiği gibi) kendi politik tavrı yüzünden biraz "sorunlu hale gelmiş. Bizim "devlet", "kamu iyiliği" ve "siyasi yapı" diye çevirmeye çalıştığımız terim, Le Guin'in metninde commonwealth, public good ve body politic: Çincede ise (Pinyin transliterasyonuyla) tianxia (Le Guin'in transliterasyonuyla t'ien hsia: bkz. 13. Bölüm sonnotu). Diğer çevirilerin çoğu bu kavramı "ülke" ya da "krallık" terimleriyle karşılamış. Kelime anlamıyla "göğün altındakiler" demek, ama o zamanlardan beri, "İmparatorun hükmü altındaki topraklar" anlamında kullanılıyor (zaten "İmparator"da Huangdi yani "Göğün Oğlu" demek). Le Guin belli ki, İmparator, Kral gibi monarşik/despotik terimleri kullanmaktan kaçınma uğruna, tianxia'ya Commonwealth demiş, yani hem "kamu iyiliği/refahı" hem de "devlet". Bu tercih metnin kastettiği şeyi bozmuyor, ancak Türkçeye çevirirken yeni sorunlar yaratabiliyor. -çn.

Bercestelerim