Senden Geriye Kalır

Senden geriye kalır
Lütfettiklerin.
Ötesi berisini tutmaktansa paslı sandıklarda.

Senden, gizli bahçenden geriye kalır
Unutulmuş ama solmamış bir çiçek.
Senin lütfettiklerin
Başkalarında çiçeklenir.
Hayattan göçüp giden her kimse
Bir gün ona erişir.

Senden geriye kalır bahşettiklerin
Güneşli bir sabah açılmış kolların arasında.
Senden geriye kalır yitirdiklerin 
Uyanışlardan daha çok beklediğin.
Senin acısını çektiklerin
Başkalarında dirilir.
Hayattan göçüp giden her kimse
Bir gün ona erişir.

Senden geriye kalır süzülen bir gözyaşı, 
Yüreğinin gözlerinde büyüyen bir tebessüm.
Senden geriye kalır ektiklerin
Saadet dilenenlerle üleştiğin.
Senin ektiklerin
Başkalarında filizlenir.
Hayattan göçüp giden her kimse
Bir gün ona erişir.

Simone Weil
Çeviren: Ali Hasar

ABDURRAHMAN UYANIK'TAN 1956 YILI BAYRAM HATIRASI

Dayım Abdurrahman Uyanık, bayram hediyesi olarak çocukluğundaki bayramlara dair iki hatırasını anlattı.

"Eskiden yerde döşekte başlı kıçlı yatardık. Bayramda pantolumuzu döşeğin altına koruduk ütü izi çıksın diye. Babam gardaşlarıma birer ayakkabı almıştı, benimki biraz daha kullanılır diye bana almamış. Bende ayakkabımın her tarafını kestim,  babamın ayakkabısının içine koydum. Babam çarşıya giderken görmüş, geldi ve "gel sana da alalım" dedi, gittik aldık. Öyle bayramlar geçirdim. Hepsi rahmete kavuştu hatıraları kaldı.

Ayakkabımı o halde görünce gülmüştü. Çok anlayışlı idi. Sene 1956. Bir defa da anamla bir oldular beni dövdüler. Bende karakola gittim, nöbetçi askere şikayet ettim. Beş yaşındaydım. Karakol dönüşü amcam kahvede otururlarken beni gördü. Nerden geldiğimi sordu, 'babam gili karakola şikayet ettim, ondan geliyorum' dedim. Kahvedekiler güldü, bana çay içirdiler. Hepsine rahmet olsun."

ÖPÜLECEK EL, SARILACAK EVLADIN KALMADIĞI BİR BAYRAM

"her şiir bir sözcüğü örter ve gizler;
görülsün istemez ‘gül’ veya ‘hüzün’…
gizli bir hazine midir, bilinmediği,
kimbilir nereye gömdüğümüzün?"

Onbinlerce ailede "öpülecek el, sarılacak evladın kalmadığı bir bayram" yaşıyoruz. "Bu hüznün
mesnevisi yazılmadı." Bayramınızı bu hüznün gölgesinde sessizce kutluyorum.

SEVGİNİN KARŞITI NEFRET DEĞİL KAYITSIZLIKTIR

Başarılı ebeveyn olmak, çocuğunuza hem kök hem de kanat kazandırmak demektir. Yetişkin çocuklar "annelik" (veya "ebeveynlik") ortamından çıkma ve kendi yoluna girme ihtiyacı duyar. Onların hayatı bizim hayatımız değildir: Bizden farklı olduklarını kabul etmemiz gerekir. Ama onları oldukları gibi kabul etmemiz de yetmez; oldukları gibi benimseyip kucaklamalı ve onların sevdiği kişileri de kabul etmeliyiz. Çocuğunuzu kontrol etmek veya etkilemek istemeniz, sadece kırılmalara yol açacaktır. Reluctantly Related [Gönülsüz Bağlılık] adlı kitabın yazarı psikoterapist Dr Deanna Brann'ın araştırması açıkça gösteriyor ki, yetişkin çocuk içinden geldiği aileye değil, eşine/partnerine sadık olmalıdır. Çocuklar geldikleri aileye sadık kalacak olursa, aşk ilişkisi ciddi bir parçalanma tehlikesiyle karşılaşmaktadır. Deneyimlerime göre, çocuklarımızın nasıl ebeveynlik yaptığını eleştirmek asla akıllıca değildir - özellikle sözel olmayan iç çekmeler yoluyla, "hm" gibi sesler çıkararak ya da "Senin böyle yapman, ilginç, ben şöyle yapmıştım" biçimindeki pasif-agresif ifadelerle. Bunun saldırılara neden olacağı kesindir ve ayrıca, sizin zamanında doğru bulduğunuz bir şey artık eskimiş ve dolayısıyla torunlarınız için iyi bulunmuyor olabilir. 

Bence ebeveynlerin yetişkin çocuklarının gönenci üzerindeki etki gücü genellikle azımsandı ve gereğince dikkate alınmadı. Bunu fark etmemiz ve ilişkiyi yeniden biçimlendirip güç dengesini yeniden ayarlamamız önemli. Bir yetişkin olarak eve gittiğinizde çocuksu benliğinize veya daha kötüsü huysuz bir ergene geri döndüğünüzü hatırlıyor musunuz? Bunun nedeni, ebeveynlerimizle olan ilişkimizin içimizde yer etmiş olması ve düşüncelerimizden çok daha hızlı bir şekilde, ışık hızında tetiklenmesidir. Bebekken hayatta kalabilmek için ebeveynlerimizin sevgi ve bakımına muhtaçtık; bu bağın gücü asla tamamen yok olmuyor.

Yetişkin çocuğun ebeveyni için de geçerli bu. Ebeveynler ve çocukların birbirlerine yönelen duyguları, ebeveynler çocuk için endişe duyduğunda veya ciddi ölçüde bir fikir ayrılığı olduğunda, fazla ağır hale gelebilir. Küçük ağız dalaşlarından söz etmiyorum, bunlar bağışlanıp unutuluyor. Leena bütün varlığıyla sevip korumuş olduğu çocuğu cezalandırmak, ezmek isteyecek kadar öfke duyuyordu ve hissettiği bu hiddetten dolayı dehşete kapılmıştı. Böyle duygulara göre hareket etmek, ilişki için felaket demektir: Karşılıklı cezalandırmalara, birbirine zarar vermeye yol açar ve uzaklaşmaya kadar varabilir. Öfkeyle söylenen sözleri asla geri alamazsınız, bunlar sonuna kadar ilişkiye musallat olur, bir sonraki kavgada ortaya çıkıverirler.

Çocuğunuza kızdıysanız veya onun için kaygılanıyorsanız, bunu duygular henüz sıcakken dile getirmekten kaçınmak daha uygundur. Bir arkadaşınızla veya partnerinizle didişin, öfkeyi içinizden atın - ama çocuğunuzun üstüne değil. Ne kadar zor olsa da kendimizi kontrol edebilmeliyiz. Öfkeyle söylenen acıtıcı sözler, aranızdaki bağda gedikler açar. Bunlar genellikle bir yaralanmadan, belki bir reddedilişten kaynaklanır; ama çocuğunuz bir yetişkindir ve kendi hayatını sürdürmek için sizi reddetmesi gereklidir. Öfke veya endişenizi dindirin, sonra söyleyeceğiniz şeyler için hazırlık yapın - yazın onları. Ardından iyice düşünün, böylece konuşmanız saldırı değil düşünceli bir tavır olarak algılanacaktır. 

Ebeveynlerin çocukları ve torunlarıyla aralarında yabancılaşma olması durumunda yaşadığı acılara dair pek çok örnek vardır. Kopuşun nedenleri son derece çeşitlidir. Bazı durumlarda, yetişkin çocukları olan ebeveynler ilişkide uzlaşma sağlamak için ne kadar uğraşsa da kontrol sağlayamaz. Bu yeni ve yıkıcı kayıpla yaşamak gibi acı bir görevle baş başa kalırlar. Bazen de tam tersi olur, ebeveynler çocuklarıyla ilişkiyi kesmeyi tercih eder ve bu da çocuklar için aynı ölçüde acı verici bir kayıptır. Deneyimlerimin bana gösterdiği şu: İlişkiyi koparan kişi, bunaltıcı duygularıyla ancak onları devre dışı bırakarak baş edebildiği için bunu yapıyor. Sevginin karşıtı nefret değil kayıtsızlıktır.

Yabancılaşma zehirlidir, masum tarafların zarar görmesine yol açar ve bu çoğu kez sonraki kuşağa da geçmektedir. Böyle bir durumda yer alan herkese ilişkiyi onarmak için var gücüyle çabalamasını kesinlikle öneririm. Tabii bu hiç de kolay bir iş değildir. Reddedilmenin açtığı derin yaranın etkisinden sıyrılmak ve sonraki yaralanmalara da direnmek, cesaret gerektirir. Ama ne kadar zor olursa olsun, uzlaşma köprüsünü inşa etmek için kişi olarak elinizden gelen her şeyi yaptığınızı kalbinizde hissederek bilmeniz önemlidir. İlişki için mücadele ederken, küçük dokunuşlarda bulunabilir, örneğin kart veya fotoğraflar, hatta eğlenceli bir şeyler gönderebilirsiniz; öyle büyük ve iddialı bir jest olması gerekmez. Bağlantının yeniden kurulması çoğu kez küçük adımlarla ve yavaşça gerçekleşir. Bazı durumlarda olanları ortaya çıkarıp kavramak için güvenli ve korunaklı bir ortamda bir terapist veya moderatörden profesyonel destek almak, dönüştürücü bir etkiyle eşiğin aşılmasını sağlayabilir. Kalıcı bir yabancılaşmadan kalan zarar parçası ölümden sonra bile asla yok olmaz, hatta ölümden sonra daha da alevlenmesi muhtemeldir.

Julia Samuel
Bu da Geçecek

"Yâ Rabbî! Benim toplumum bu Kur’an’ı yalnızlığa mahkûm etti!”

Ve (o gün) Rasul diyecek ki: “Yâ Rabbî! Benim toplumum bu Kur’an’ı yalnızlığa mahkûm etti!”

(Furkan 30)
Sen yine de affa sarıl, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.

(Araf 199)


Harp Baladı

"Birkaç kelime daha sığardı belki şu hayata; birkaç kahkaha ya da gözyaşları belki. Heyecanlar, ümitler ve de hayaller sığardı. Ben sığamadım oğlum! Bilemiyorum; artık o tren kompartımanında cepheye doğru ilerleyen adam değilim sanki. Arzularım, gayelerim ve de heveslerim terk etti beni; kavgam bitti! Yalnızım ve fakat hiçbirine kırgın değilim.

Hayat ne tuhaf; bir ömür peşinden koşuyorsun ve fakat emellerin tükendiğinde, hemen bırakıyor elini. Nihayeti olanın vefası olmuyor oğlum. Bir neden arıyorum ve her nedense, kavuşamıyorum. Bazen düşünürken kendi kendime, nedenin neden olduğu üzerine, vefadan bir iz bulamıyorum. Lakin sitemkår değilim; çünkü bir vefa beklemekse mesele, onu, ebedi olandan beklerim.

Gecenin en koyu deminde, kelimelerden bir buse konduruyorum suretine. Artık anlıyorum oğlum, anlıyorum; ölüm aslında bir ayrılık hâli değil, belki beklemek, belki de vuslat önünde uzanan bir yoldur, kim bilir. Muhtelif değil elbette, her ihtimalin varacağı menzil bellidir. Semada, kat kat yükselen bir makamın bucağında, meleklerin kalemi keskindir. Yazgımdan şikâyet edemem, ben zamanın şahidiydim; hasret ile acılar tattım ve aldım payımı hayattan. Saadetler, en güzel günler senin olsun oğlum...
...
Ben ne kayıtsız ne de kaygısızdım. Fakat tüm taraflara ıraktım çünkü sarf edeceğim kelimeler o duvarı yıkamayacaksa, susardım. İçimde ne var ne yok kırsa bile!"

Harp Baladı
Cihan Çetinkaya

Yaşar Nezihe Hanım / Gamsız, ıstırapsız nasıl şair olunur şaşarım

Şiirlerini 15 yaşından itibaren Malumat gazetesine göndermeye başlayan Yaşar Nezihe Hanım, 1920’lerde “Feryatlarım”la dikkat çekmişti. 1919’da Almanya’da yayımlanan Türk edebiyatıyla ilgili kitapta adı geçecek kadar etkili olmuştu. Buna karşın kısa zamanda unutuldu. 1934 yılında Yaşar Nezihe Hanım’ın akıbetini merak eden 7 Gün muhabiri uzun araştırmadan sonra onu buldu. Hayat öyküsünü konuştu…

“Feryatlarım”ın şairi Yaşar Nezihe Hanım’ı bulmak o kadar güç oldu ki… Kime sordumsa sadece “bilmiyorum” dedi. Onu bulmak için çalmadığım kapı, sormadığım aşinaları kalmamıştı… Hepsi de: “Bulursan bize de haber ver…” diyordu.
Yazık, dedim, koca “Feryatlarım”ın şairinin en içten feryatları pek erken unutulmuş… Bu sesin nereden geldiğini bilen bile yok!
Onun öteden beri mısralarında yaşayan ıstırap kendisini de yaşatıyor… O, feleğin en zalim sillesini yiyen, talihin en insafsız tekmesiyle çiğnenen içli bir kadın…

6 yaşında annesini kaybetti

Silivrikapı’nın sakin bir mahallesinde daha doğduğu gece evlerinde yakacak gaz bulunmamıştı. O gün binlikler deviren sarhoş, rahat ve hissiz babası Yaşar Nezihe’nin dünyaya gelişine hiç de sevinmemişti. O, fırtınalı havada diz boyunu geçmiş karlar üzerinde isteksiz isteksiz yürüyerek bakkala gitmişti. Bakkal ona sert bir çehre ile cevap vermişti: Bugün gaz yok!
Evde bir taraftan Yaşar Nezihe rahmi maderden yeni çıkmış ağlıyor bir taraftan da bu felâketle inleyen zavallı annesinin gözlerindeki damlalar çoğalıyordu. Bu azap dolu yaşları gecenin karanlığı emiyor ve kimse görmüyordu!
Böyle talihsiz ve ışıksız bir gecede doğan bedbaht Nezihe altı yaşında annesini kaybetti. Artık o, sarhoş bir baba, topal fakat zalim bir amca, titiz, hırçın bir teyzenin eline düşmüştü. Zavallının bunların elinden çekmediği kalmadı.
Onun yarım asırlık hayatı daimi bir ıstırap ve mücadele ile geçti. Bunu şu mısralar ne kadar kuvvetle ifade ediyor:
Ben sefalet tahtında şanlı bir hükümdarım,
Binlerce gam nedimim bilsen ne bahtiyarım.
Sağımda yüz bin elem, solumda yüz
bin keder
Bana hürmetle bunlar başlarını eğerler..
Hanendelerim matem, sazendelerim
hicran,
Hep feryadü figandır sarayımda
duyulan.
Sakilerim felâket, zehirdendir şarabım
Her an zehir içmekle hem mestim hem harabım.
Zairlerim gözyaşı teessür, ıstıraptır..
Hayatımın her demi cehennemi azaptır…

Babam okula gitmeme engel oldu

Yaşar Nezihe ancak bir sene kadar mahalle mektebine devam edebilmişti. Bunu kendisi şöyle anlatıyor:
— Mahalle mektebine gizli gidiyordum. Bir gün babam işitti. “Babıali’ye kâtip mi olacaksın?” diye saçlarımdan sürükledi ve evden kovdu. Ben içimde alevlenen okumak hırsını nafile yenemiyordum. Okumak için param da yoktu. Dere kenarlarından papatya, ebegümeci toplayarak aktarlara satardım. Aldığım paranın 40 parasını hoca hanıma, 40 parasını da kalfaya verirdim. Bu bir sene kadar devam edebildi ve ben mektebi terke mecbur kaldım.

İki mutsuz evlilik yaptım

15 yaşımda ilk şiirimi yazdım ve namımüstearla Malumat gazetesine gönderdim. 17 yaşında evlendim. Zevcimle aramızda yaş farkı çoktu… 1,5 sene beraber yaşayabildik. Asıl hayatımı bağladığım ve darbesiyle yıkıldığım, inlediğim ikinci zevcim mühendis Yusuf Bey’dir. Bu hain adamı o kadar büyük bir muhabbetle sevdim ki… Fakat 5,5 sene beraber yaşadık. Üç çocuğum oldu: Vedat, Suat, Sedat.. Fakat hain zevç bana 1910’da ihanet etti. Ve ben üç çocuğumla ve gözyaşlarımla başbaşa kaldım. Günlerce aç kalarak çocuklarımın hıçkırıklarını dinledim. O basık tavanlı mağara gibi evime azgın kış fırtınaları ninni gibi gelirdi. Bir taraftan yavrularım ağlarken ben de iğnemle onlara ekmek parası çıkartmağa çalışırdım. Allah’ım onlar ne azaplı gecelerdi.
Nihayet Sedat’la Suat’ımı bakımsızlıktan kaybettim. Bu yavruların bütün vebali babalarınındır. Yalnız Vedat’ımla kaldım:
Bahar içinde hayatım hazana dönmüştür,
Açılmadan heder oldu yazık ki gonçelerim…

Yaşadığım tek sevinç oğlumun mezuniyeti

Zevcimden ayrıldıktan, beş sene sonra ansızın bir haber aldım. Beni evine çağırmıştı. Hiç titremeden gittim. Odasına girer girmez karyolada uzanan sarı benziyle karşılaştım… O ölüm haliyle yerinden kalkarak elimi öptü; bir yudum su istedi. Verdim. Çukurlaşan gözleri çoğalan damlalarla doldu, dudakları titredi ve:
– Nezihe! Beni affet, dedi. Eski hatıralar gözümün önüne geldi. Bir de beş yıllık mustarip hayatımın bana verdiği sarsıntı, bir süzgeçten geçen su gibi titreyen kalbimin üzerine serpildi. Istırabımdan ve ihanetinden aldığım kuvvetle cevap verdim:
– Asla affedemem!..
Üç saniye sonra elimdeki eli buz olmuş ve o ölmüştü…
Yaşar Nezihe Hanım bunları anlatırken zevcinin duvarda asılı fotoğrafına dalıyordu. Bana öyle geliyordu ki şairin gözyaşları kirpiklerinden ziyade kalbini besliyordu!.. Ona garip gelecek bir sual sordum:
– Hayatta hiç gülmediniz mi?
– Hayatta yalnız bir defa göğsümü gererek güldüm ve ıstıraba “seni yendim” dedim… O da oğlum Vedat’ı ali mektepten mezun ederek hayata verdiğim gündür.

Fuzuli’yi günlerce okusam doymam

Bakın bugün altı aylık bir torun sahibiyim. Şimdilik eski hayatımdan eser yok. Onun içindir ki şiir yazamıyorum artık… Gece mütalea ile meşgul oluyorum gündüz nakış işliyorum.
– Kimleri okuyorsunuz?.
– Yenilerden Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi’nin şiirlerini pek severim. Hele Orhan Seyfi… Onun “Kanarya”sı ne kadar güzeldir.
– Eskilerden?
– Koca Fuzulî’yi… Onu günlerce okusam doymam…
– Nedim’i?
– Nedim mi? Hiç hoşuma gitmez. Demek neşe de insanı söyletirmiş! Gamsız, ıstırapsız onun nasıl şair olduğuna şaşıyorum… Hâmit’i okudum fakat anlamadım. O herhalde anlaşılamayacak kadar yüksek bir şair.
Şükufe Nihal’i çok görmek istiyorum. Bilmem bu arzuma ne zaman nail olacağım.

Belediyeden bir isteğim var

Yaşar Nezihe’nin öldükten sonra yapılmasını istediği bir arzusu var. Bilmem Şehir Meclisi ne der? Yaşar Nezihe, Silivrikapı’da Hünkâr İmamı Sokağı’nda doğmuştur. Yıllarca ıstırap çektiği bu sokağa öldükten sonra Yaşar Nezihe Sokağı denilmesini istiyor.
– O sokakta öyle hatıralarım var ki bir gece açlıktan fareler üzerime hücum etti, diyor.

1919’da Almanya’da yayımlanan kitapta ismim geçiyor

Yaşar Nezihe, ayrılırken Almanya’da kendisi hakkında yazılan bir yazıyı gösterdi. Profesör Doktor Martin Hartmann tarafından 1919’da yazılan ve Dichter der Neuen Türkei namını taşıyan bu kitapta şairemizin sanatına ait bir tahlil ve bir de fotoğrafı var. Türk Edebiyatı’na alınmayan ve kendi köşesinde ihmal edilen bu ıstırap şairini Almanlar tanıyor da biz tanımıyoruz. Bu, edebiyatımız hesabına ne acı bir hakikattir! Yaşar Nezihe’nin evinden bu acıyı duya duya ayrıldım…


(Taha Ay / 25 Temmuz 1934 / Yedigün Dergisi / Arşiv çalışması, dizgi, redaksiyon Serhan Yedig)

(SUSANA SOCA) O BU DİYARLARDAN DEĞİLDİ

Onu hepi topu iki kez gördüm. Çok değil. Fakat müstesna olana zaman açısından bakmak olmaz. O tedirgin, uzaklardaymış havası, fısıldaması (konuşma demek uygun düşmezdi buna), ikircikli hareketleri, insanlara yahut şeylere uğramayan bakışları, latif hayalet edaları beni hemencecik ele geçirdi. “Kimsiniz? Hangi diyardan geldiniz?” diye sorası geliveriyordu insanın. Cevap verebileceğinden değil ya, öylesine de bağlıydı sırrına işte, ya da sırrını ortaya dökmeye hiç niyeti yoktu. Ne nefes alma işinin altından nasıl kalktığı (nasıl bir gafletle bunun büyüsüne kapıldığı) ne de aramızda ne aradığı kimsenin bileceği şey değildi. Kesin olan bir şey varsa, o da onun bu diyarlardan olmadığı ve düşkünlüğümüzü sırf nezaketinden ya da marazi bir merakından dolayı paylaştığıydı. Onun yanında duyduğunuz hissin benzerini uyandırsa uyandırsa melekler ve derman bulmazlar uyandırabilir. Bir yandan mest ediyor, beri yandan da akıl sır ermez bir tedirginliğe sevk ediyordu!

Onu gördüğüm gibi ürkekliğine vuruldum; hatırdan çıkmaz, eşine rastlanmaz o ürkek haliyle esrarlı bir tanrıya hizmet ede ede iflahı kesilmiş bir vesta rahibesini yahut kapıldığı sıla hasretinden veya vecd yüzünden yaşamda belirmeye güç yetirememecesine tükenip gitmiş bir mistiği andırıyordu!

Mala mülke boğulmuş, göngörmüş sayılmıştı sayılmasına ama her şeyden büsbütün kopmuş gibiydi, Sezilemez olanın bağrında sefaletini mırıl mırıl söylenip dilenmeye mahkûm edilmişti. Zaten onda sükûnet ruhunun, şaşkınlık da evrenin yerini tutarken bir şeylere sahip olması, bir şeyleri dile getirmesi mümkün müydü?.. Rozanov’un bahsettiği şu ay ışığı yaratıklarını akla getirmiyor muydu? 
 Onu uzun uzadıya düşündükçe zamanın zevklerinden ve görüşlerinden ayrıca değerlendiresi geliyordu insanın. Başka bir zamandan kalma bir felaket gelip çökmüştü tepesine. Talihine ki albenisi de maziye karışmıştı. Başka bir çağda, başka bir yerde doğmalıydı, diyelim ki pusun ve çaresizliğin hüküm sürdüğü Haworth’un bozkırlarında, Bronte kardeşlerin yanında…

Yüz okumasını bilenler onun çehresine bakınca uzun yıllar yaşamayacağını, senelerin kâbusundan muaf tutulacağını şıp diye anlayıverirlerdi. Sağ haliyle yaşamdan o denli kopuk duruyordu ki onu bir gören bir daha göremeyeceği düşüncesine kapılırdı. Meşrebinin alameti farikası ve düsturu, yazgısının şaşaası, dünyadan gelip geçtiğinin işareti elvedaydı. Bundan ya onu bir haleymişçesine taşıyordu, gösteriş olsun diye değil, görünmez âlemle olan bağından dolayı.

Emil Cioran 

Bazen öyle olur ki şiir bir insanın bütününü ele geçirir ve aynı zamanda ona tamamen teslim olur - bu durumlarda ele geçirilen, sahip olandır ve zulme uğrayan zulme uğrayandır - jestlerini, bakışlarını, konuşmasını, sessizliklerini aydınlatmak, sesini diğer sese, varlığını diğer varlığa, hayatını diğer hayata dönüştürmek […] Susana Soca, şiir tarafından ve şiir için seçilen ya da mahkûm edilen mutlak şairlerin bu gizemli soyundandır.

Guido Castillo

İşte o uzun şiir, her zaman
birkaç kez yarıda kesilip biten,
benim olmadığım biri tarafından yazılmış bir şiir.
Onu ortada, sonu ve başı olmayan bir yerde bulduğumu biliyorum. 
Ama artık onu aramıyorum,
sadece baştan başlamak için şiiri arıyorum.

Susana Soca 



Kimin sevdiğini, kimin sevmediğini çocuklar anlar

Ateşin pervaneyi çektiği gibi çekiyordu beni... Sevilmediğimi bilmek, hele bunu kendi kendime açıklamak pek acı geliyordu, yine de o yakıcı ateşin çevresinde dönmeye devam ediyordum.

.

Bir romantik olsaydım ‘yollarımızın ayrıldığını hissediyorum’ derdim ama değilim, o yüzden sana birbirimizden bıktığımızı söylüyorum.

...

Düşünen bir insan için ıssız yer diye bir şeyin olmadığı kanısındayım. En azından elimden geldiğince yosun tutmamaya, çağın gerisinde kalmamaya çabalıyorum.

.

Zaman bazen kuş gibi uçar bazen de solucan gibi sürünerek geçer; ama insan en çok zamanın ağır mı yoksa çabuk mu geçtiğini fark etmediği vakit kendini iyi hisseder.

.

Geçmişi hatırlamanın lüzumu yok. Geleceğe gelince; onun için de kafa patlamaya değmez.

.

Her şey bir yana, babam yaşam arzusuyla dolu bir insandı. Belki de çok fazla yaşayamayacağını hissedip anın tadını çıkarmaya çalışıyordu.

.

Kişilik, sayın bayım, en önemlisi budur işte: İnsanın kişiliği bir kaya gibi sağlam olmalıdır, çünkü her şey onun üzerine bina ediliyor.

.

Kimin sevdiğini, kimin sevmediğini çocuklar anlar.

.

Çev­remdeki bütün insanlara tahammül edemez oldum. Ancak yalnız başıma kaldığım zaman
ra­hatlıyordum.

.

Allah aşkına, kalbindeki her şey yüzünden okunurken yalan söylemenin yararı ne?

.

Ben planlarla beynimi patlatırken kader yapacağını yapmıştı bile!

.

- Ne olur?
- Hastalanırsınız; olacağı bu.
- Vah, vah!.. Belki de ölürüm?... Ah keşke!

.

Hadi bana bir şiir oku.

.

Eskiden gençlerin okuması gerekirdi; adları cahile çıksın istemezlerdi, ister istemez çalışırlardı. Oysa şimdi dünyadaki her şey saçmadır demeleri yeterli, bir anda başarıya ulaşıyorlar.

.

Hiçbir şey çok geç gelen bir mutluluktan daha kötü olamaz, daha çok acıtamaz. Sana vereceği bir tat kalmadığı gibi, seni en değerli hakkından, kaderine küfretme ve lanet okuma zevkinden de mahrum eder.

.

Bir şair psikolog olmalı ama gizli de olmalı: Olguların köklerini bilmeli ve hissetmeli, ama yalnızca olguların kendilerini çiçek açmış ya da solup giderken sunmalıdır.

.

Ayrılırken hissettiğim duyguyu tarif edemem. Bir daha asla tekrarlanmasını istemezdim ama hiç yaşamasaydım kendimi talihsiz sayardım.

.

Oğlum, kadınların sevgisinden kork! Bu mutluluktan, bu zehirden kork!

.

Yüzü gergin ve üzgündü. Düşünceleri yalnız eski anılarla uğraşan bir insanın yüzü böyle olamazdı. 

.

Bazarov:
— Baban iyi bir adam ama, geri kafalı, dedi, ununu eleyip eleğini asmış.
Nikolay Petroviç kulak kabarttı. Arkadi hiç cevap vermedi.
‘Geri kafalı adam’ iki dakika kadar kımıldamadan durdu, sonra ağır ağır evine yollandı. Bazarov sözlerine devam etti:
— Dikkat ediyorum, üçüncü gündür Puşkin’i okuyor. Bunun hiçbir işe yaramadığını rica ederim kendisine anlat. Artık çocuk değil, bu saçmaları atmak zamanı geldi. Bu devirde romantik olmanın anlamı mı var?.. Ona faydalı bir şey ver de okusun!..

.

Daha birkaç dakika önce merdiven başından yiğitçe mendil sallayan Vasili İvanoviç de kendini bir sandalyeye bıraktı. Başı göğsüne düştü. Titrek bir sesle kendi kendine söylenmeye başladı. ‘Attı bizi, attı… Evet bizi attı… Burada bizim yanımızda sıkıldı…’ İhtiyar doktor, her seferinde sağ elinin şehadet parmağını kaldırarak birkaç sefer tekrarladı: ‘Şimdi şu parmak gibi yalnız kaldık!’
İşte o zaman Arina Vlasyevna kocasına yaklaştı. Kendi ağarmış başını, kocasının başına dayayarak.
— Ne yapalım Vasili’ciğim, dedi, oğul demek kopmuş bir parça demektir. O tıpkı bir şahine benzer. Canı istedi geldi, canı istedi gitti. Oysa ki biz ikimiz, sen ve ben, bir ağaç kovuğunda yetişen iki mantar gibiyiz… Yanyana oturuyor, yerimizden kımıldamıyoruz. Senin için ömrüm boyunca değişmemiş olarak yalnız ben kalırım. Nasıl ki sen de benim için öyle kalırsın!

.

- Eh, Anna Sergeyevna, doğruyu söyleyelim, benim işim bitik. Ben çarkların arasına sıkışmış bir adamım. Görülüyor ki, geleceği düşünmek yersizmiş. Ölüm eski bir şey ama, herkes için yenidir. Şimdiye kadar korkmadım… Daha sonra kendimi kaybedeceğim ve her şey tamam… (Zayıf bir hareketle elini salladı). Bilmem ki size ne söyleyeyim… Sizi sevdiğimi mi?.. Bunun önce de bir mânâsı yoktu, şimdi ise hepten yok… Aşk bir kalıptır. Benim kendi kalıbımsa, dağılıp gidiyor. İyisi mi size şunu söyleyeyim: Öylesine canlı, ve şimdi karşımda öylesine güzelsiniz ki…

.

Bu mezarın etrafında demir bir parmaklık vardır. İki ucuna, iki körpe çam dikilmiştir. Bu mezarda Yevgeni Bazarov gömülüdür. Yakınlardaki bir köyden, dermansız iki ihtiyar, bir karı ve bir koca sık sık bu mezarı ziyarete gelirler… Bu iki ihtiyar, birbirlerine dayanarak, ağırlaşmış adımlarla yürürler. Demir parmaklığa yaklaşarak, yere kapanır, sonra diz çökerler… Uzun uzun, acı acı ağlarlar. Altında oğullarının yatmakta olduğu dilsiz taşa, uzun uzun, dikkatle bakarlar. Birbirlerine kısa birkaç söz söylerler, taşın üstündeki tozları silerler. Çamların dallarını düzeltir, yeniden dua ederler… Kendilerini oğullarına, onun anılarına daha yakın duydukları bu yerden bir türlü ayrılamazlar.

.

Çocuklar bunun için var - ebeveynleri sıkılmasın diye.

.

“Sizinle konuşmak hoş bir şey… Tıpkı bir uçurumun kenarında dolaşmak gibi bir şey. İnsan evvela korkuyor; fakat sonra cesaretleniyor.”

.

Şiir tanrıların dilidir. Şiirleri kendim severim. Ama şiir sadece şiirde değildir; her yere dağılmıştır, etrafımızdadır. Şu ağaçlara bak, o gökyüzü her tarafta güzellik ve yaşam nefesi var ve yaşam ve güzelliğin olduğu yerde şiir de var.

.

Bir insan her şeyden vazgeçebilir. 

.

Her insan pamuk ipliğine bağlı; her an altından bir uçurum açılabilir. 

.

İhtiyaç her şeyi öğretir, birçok şeylerden de vazgeçirir. 

.

Bencil insan, tek başına kalmış meyvesiz bir ağaç gibi kurur gider.

.

Sövüp saymak için bile olsa, insanın başkalarına ihtiyacı vardır. 

.

Hiçbir şey çok geç gelen bir mutluluk kadar kötü ve incitici olamaz! 

.

Bazı yaralar vardır ki, kapanmış olsalar bile dokununca sızlarlar.

.

İlk aşk, devrimden farksızdır; hiç değişiklik olmadan sürüp giden hayat bir anda darmadağın oluverir.

.

İnsanın başına nasıl bir felaket gelirse gelsin o, ya aynı gün ya da en çok ertesi gün karnını tıka basa doyuracaktır.

.

İradesi zayıf insanlar bir şeye kendiliklerinden son veremezler, bunun onun dışında oluşmasını beklerler.

.

Ölüm, ağıyla balığı yakalayan ve onu bir an için suya bırakan balıkçıya benzer. Balık yüzmektedir ama, ağa düşmüştür bir kere; balıkçı dilediği zaman çeker onu.

.

Biz anlayamıyoruz birbirimizi; ya da en azından, ben sizi anlamak şerefine eremedim. 

.

Asıl önemlisi, insanın kişiliği kaya gibi sağlam olmalıdır çünkü her şey onun üzerine inşa edilir. 

.


.

Geçmişin sisli dalgalarından sıyrılarak gözünün önünde canlanan ve kendisinin adım attığı o büyülü dünya şöyle bir sallanıp kaybolmuştu. 

.

Ah gençlik! Gençlik! Pervasızca, umursamadan gidiyorsun kendi yolunda – dünyanın bütün hazineleri seninmiş gibi; keder bile seni umutlandırıyor, acı bile alnına çok güzel oturuyor. Özgüvenli ve küstahsın ve ‘sadece ben canlıyım, bakın!’ diyorsun. Kendi günlerin hızla uçup, hiçbir iz bırakmadan yok olur ve içindeki her şey güneşin altında eriyip giderken bile mum gibi… kar gibi… ve belki de senin sihrinin bütün sırrı istediğin her şeyi yapabilme gücünde değil, yapamayacağın hiçbir şey olmadığını düşünme gücünde saklı.

.

Şimdi hem ihtiyar, hem de hastayım, ve her şeyden fazla, günden güne yaklaşmakta olan ölümü düşünüyorum. Geçmişi arada bir düşünüyorum, ruh gözümle gerilere baktığım pek seyrek oluyor. Ancak bazen kışın, alev alev yanan ocağın karşısında, kımıldanmaksızın otururken, sonra, yazın, iki yanı ağaçlı, gölgeli yolda, sakin adımlarla gezinirken geçmiş yılları, olayları, kişileri hatırlarım.

.

Daha birkaç dakika evvel eşikte durup yiğitçe mendil sallayan Vasiliy İvanoviç bir sandalyeye çöktü ve başını göğsüne eğdi. “Bizi bırakıp gitti, gitti,” diye kekelemeye başladı, “bizi bırakıp gitti; bizim yanımızda sıkıldı. Şimdi bir parmak kadar yalnızım, yalnız!” diye birkaç kez tekrarladı ve her defasında da işaretparmağını ayırarak elini ileri uzatıyordu. O zaman Arina Vlasyevna ona yaklaştı ve ağarmış başını, onun ağarmış başına dayayıp “Ne yapalım Vasya! Evlat, kesilmiş bir dilimdir. O kartal gibidir: Uçup geldi, gitmek istedi, uçup gitti; seninle ben ise bir ağaç kovuğundaki mantarlar gibiyiz, yan yana oturuyoruz ve yerimizden kımıldayamıyoruz. Senin için sadece ben hiç değişmeden kalacağım, sen de benim için öyle kalacaksın,” dedi.
Vasiliy İvanoviç ellerini yüzünden çekti ve karısına, hayat arkadaşına öyle sıkı sarıldı ki, gençliğinde bile ona böyle sarılmazdı: Derdini bir o avuturdu onun.

...

“İhtiyar,” diye konuşmaya başladı Bazarov kısık ve ağır bir sesle, “benim işim kötü. Mikrop kapmışım ve sen birkaç gün sonra beni gömeceksin.”
Vasiliy İvanoviç sendeledi, sanki biri bacaklarına bir darbe indirmişti.
“Yevgeniy!” diye mırıldandı. “Ne diyorsun sen!.. Tanrı seni korusun! Sen üşüttün..."

...

Geçmiş olsun! Ama mesele bu değil. Bu kadar çabuk öleceğimi beklemiyordum; bu, doğrusunu söylemek gerekirse çok kötü bir rastlantı. Annemle ikiniz dini bütünlüğünüzden faydalanmalısınız; işte size bunu sınamak için bir fırsat.” 

...

“Siz, benim durumumdaki insanların öbür dünyayı boylamadıklarını gördünüz mü?” diye sordu Bazarov ve aniden divanın yanında duran ağır masanın ayağını yakalayıp sarstı ve yerinden oynattı. “Kuvvetse kuvvet,” dedi, “kuvvetim hâlâ yerinde ama öleceğim!.. Yaşlı biri hiç değilse hayata olan alışkanlığını kaybetmiştir, ya ben... Hadi gel de ölümü inkâr etmeye çalış. O seni inkâr eder ve tamam! Kim ağlıyor orada?” diye ekledi biraz bekleyerek. “Annem mi? Zavallıcık! O harika pancar çorbasını şimdi kime yedirecek? Ah sen, Vasiliy İvanoviç, sen de ağlıyorsun galiba? Ne yapalım, eğer Hıristiyanlık yardım etmiyorsa filozof ol, stoacı ol! Zaten filozof olmakla övünmez miydin?”

...

“Beni unutacaksınız,” diye Bazarov tekrar konuşmaya başladı, “ölüler dirilerin arkadaşı olamaz. Babam size, işte bakın Rusya nasıl birini kaybediyor falan diyecek... Saçma sapan şeyler; ihtiyarın inancını sarsmayın. Çocuklar gibi neyle avunursa avunsun... bilirsiniz ya. Anneme de şefkatli davranın..."

Ivan Turgenyev



Galata Kantosu

                           Üner Birkan’a

Benim hiç Çin’de bir ablam olmadı
Hiç çiçekçi dükkânım İvan Milinski
Üç Galata gecesi Ceneviz kerhânesinde
Boyalı kunduralarıma büyük erkekliğime baktı kaldı
Dişleri kâmilen altın dövülmüş bir kadının yüzü

Peki bu Güzel Avratotu da kim yahu?
Oldum olası ayakta bira içiyor
Galiba yine yüz kişi ütülemiş kayıkta kızcağızı
Biliyorsun işte bira içerken vergi vermek gücüme gidiyor arkadaş
Hem ne demeye o Güllü Agop ukalâsı otobüs paramı çekecekmiş
Eve gitmek istemiyorum pazarlık ederiz hamamda yatarız
Ulan git şimdi milli gelirden söz açma bana defol bas git yıkıl

Mübeccel Mübeccel ben ben olayım da seni hiç anlamayayım ha
N’olur uzat bacaklarını Galata’dan denizlere uzat uzat da
Zırlamadan anlat on ikisi de deli olan kardeşlerini Mübeccel
Anlat kimlerin yüreğinde Kız Kulesi gibi grev çivileri var
Kimler boş sarnıçlara iğilmiş ha bağırır ha bağırır
Sen kahırlanma bana gözlerim Çin’de benim çiçek bahçelerine kaçmış
Benim hiç Çin’de bir ablam olmamış hiç çiçekçi dükkânımolmamış

Geceleri Galata’da gülerken bacaklarımız uzamış alıştık artık ölüme
Diyeceğim şu İvan Milinski: ölüm için ayırdık geceleri gülerken
Galata’da

(27 Temmuz 1957 )

Ece Ayhan 

Bercestelerim