Şem’ü Pervâne; İran Edebiyatı ve Divan Şiirinde Ateşe Uçan Kelebekler

"يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِۙ   
"O gün insanlar, ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneye dönecekler."

(Kur'an-ı Kerim Kâri’a 4. Ayet)



Hatırlarım bir gece gözüme uyku girmedi
Duydum ki pervâne muma şöyle dedi:
Ben âşığım, eğer yanarsam yeridir,
Peki ya senin ağlayıp yanman nedendir?

Sa‘dî-i Şîrâzî 


Hali perişan bir pervâne vardı, 
Ateşe helâl kıldı tatlı canını. 
Yüzlerce ateş ve dert içinde olan mumu gördü, 
Sararmış yüzünün üzerinde gül rengi gözyaşı akıyordu.

Kâsım-ı Envâr


Kolumu kanadımı çırpıyorum pervâne gibi 
Her ne kadar benim mumum görüşten uzak olsa da. 

Seyf-i Fergânî


Senin yanağının mumunu arzulamaktayım 
Tıpkı aydınlığı arayan pervâne gibi. 

Seyf-i Fergânî


Tecelli mumunun nuru bizim gönlümüze kıvılcım attı 
Tüm bu nuru ve ziyayı o aydınlıktan bulduk. 

Ubeyd-i Zâkânî


Bazen mum gibi ışıldayıp parla aşk ile 
Bazense pervâne gibi yanıp tutuş aşk ile.

Ubeyd-i Zâkânî


Sen mum sıfatlı olduğun için herkese yönelirsin 
Ben ki pervâneyim ey mum! Benden yüz çevirme. 

Selmân-ı Sâvecî


Senin şevkinle pervâne gibi yanıyorum ben, 
Neden bir gece bile acımıyorsun bana, âşıkların mumu değil misin yoksa? 

Selmân-ı Sâvecî


Acaba meclisin mumu ve meliklerin kandili 
Pervâne gibi ne zamana dek yakacaksınız beni?

Selmân-ı Sâvecî


“… pervâne sabaha kadar kandilin etrafında döner, arkadaşlarının yanına gelir ve onlara bu yüce ilişkiden söz eder. Sonra vuslat özlemiyle kendini ateşin içine atar. Ateşin ışığı, hakikatin bilgisidir; sıcaklığı ve harareti hakikatin gerçekliğidir, o ateşte yok olmak ise hakikatin ta kendisidir. 

Ona ateşin ışığı ve sıcaklığı yetmedi. Sonunda kendini ateşin içine attı. Bu sırada arkadaşları, gördüklerini anlatması için onun gelmesini bekledi. Ancak pervâne yanıp kül olmuştu, ne bir şekli kalmıştı ne de bedeni!” 

Hallâc-ı Mansûr


Sen öfkelendiğin zaman 
Senin etrafında ben pervâne gibi binlercesi yanar.

Rûdekî


Cihanı yaratan Yaratıcı sensin, 
Dinin, gönlün ve canın sahibi sensin. 
Tıpkı geceyi aydınlatan ay mumu gibi 
Gündüzün gözü seninle aydındır. 

Dakîkî


Aydın ruhum rüyasında, 
Işıldayan bir mumun sudan çıktığını gördü. 

Firdevsî

Rüzgâr bizim kandilimizi söndürdüyse de, 
Mumumuz var, mum tutalım yolumuza! 
Eğer o sultan gittiyse, bıraktı bize 
Yüce ve soylu bir padişah! 

Ferrûhî-i Sîstânî


Yaratıcı’nın yaktığı her bir muma, 
Her kim tükürürse bıyığı yanar.

Muhabbet ateşinin yandığı gün, 
Âşık, yanmayı mâşuktan öğrendi. 
Bu yanıp yakılma sevgiliden ortaya çıktı
Mum alevlenmedikçe pervâne de yanmadı.

Ruhun kendisine kadeh olduğu şaraptan içtim,
Aklın kendisine divâne olduğu şeyle mest oldum. 
Güneşin kendisine pervâne olduğu o mumdan, 
Bana geldi bir duman ve düştü bir ateş!

Ebû Saîd-i Ebu’l-Hayr


Bu bedene düşmüş temiz can 
Işıldayan bir mumdur.

Esedî-i Tûsî 


Yıldız, güle döndü; felekse bağa bahçeye 
Ülker yıldızı pervâne, ay ise kandile.

Esedî-i Tûsî 

Gül, mum gibi yanınca (kızarınca) bülbül ona vuruldu 
Gül, gül dalından ötürü, bülbül gülden ötürü ötmeye başladı bülbül. 

Katrân-ı Tebrîzî


Nevruz gülünün kokusunu özlüyorum 
O âlemi yakan güzelin hasretini çekiyorum 
Mumdan üç şey öğrendim: 
Ağlıyorum, eriyorum ve yanıyorum.

Mes‘ud-i Sa‘d


Her ne kadar senin ayrılığında mum gibi ağlayıp inlesek de
Onun uğrunda yanmak için, erimek için gelmişiz.

Emîr Muizzî


Eğer ayın nuru ve mumun aydınlığı senin ise 
Öyleyse benim bu yanıp tükenişim niçindir? 
Eğer mum sen isen, neden benim yanmam gerekir? 
Eğer ay sen isen, neden benim eksilmem gerekir? 

Emîr Muizzî


Gözyaşından dolayı aşk kadehi olan bir gözüm var, 
Yanan bir canım var aşka pervâne olan! 
Aşk hanesinde her gün mukîm olan benim 
Tüm cihanın akıllısı, aşkın divânesi benim.

Emîr Muizzî


Sen saray mumusun, bense yanmış bir mum 
Sen gökyüzünde dolunaysın bense bir hilal.

Abdulvâsî-i Cebelî


İlkbaharın gelişiyle bahçe puthaneye döndü 
Gülün yanağı muma; rüzgâr ise pervâneye döndü.

Abdulvâsî-i Cebelî


Onun mum gibi olan yüzü, cihanın güzellik evi olduğu için 
Can sahibi olanlar ise kendini onun yüzüne pervâne eyledi.

Hasan-ı Gaznevî


Ağlamaktan bir an olsun vazgeçersem eğer 
Mum gibi birçok ateş saçarım ben.

Hasan-ı Gaznevî


Ayrılıkta yanıyorum hayalin utancı ile 
Vuslatta yanıyorum biter korkusu ile 
Mumun pervânesinin de hali işte böyledir, 
Ayrılıkta yanmaz ancak vuslat yüzünden yanıp tutuşur. 

Enverî


Yüzlerce nur ile dünyayı elinde tutan rahib 
Onun gece mumu, çam ağacıyla daha güzeldir

Hâkânî-i Şirvânî


Onun sayısız nefeslerinden öyle bir hararet gelir ki 
Yedi felek mumu (güneş) dahi erir mum gibi. 

Hâkânî-i Şirvânî


Ben eğer gül bahçesinin bülbülü, mahfilin pervânesi olursam 
Gül hazana döner, mum ise sönüp gider.

Zahîr-i Fâryâbî


Senin yüzün öyle bir mumdur ki her gece kendi nuruyla 
Pervâne bağışlar göklerin ayına. 

Zahîr-i Fâryâbî


Ey güzel sevgili! Sana cihanının mumu diye seslenirim ben, 
Senin vuslatını sonsuz yaşam olarak adlandırırım ben.

Rûzbihân-i Baklî


Senin aşkınla yanıp yakılıyorum uzaktan uzağa 
Çünkü pervânenin dayanma gücü yoktur nura.

Nizâmî


Pervâne gibi olan gönlü kederdeydi 
Sabahın mumu aydınlattı onun işini.

Nizâmî


Ona Hoten mumu diye seslenirim ve bilirim ki bu hata değildir, 
Hoten mumuna, Hoten mumundan başka ne denebilir? 

Mucîruddîn-i Beylekânî 


Ah ne çoktur o günler ki! Senin hayalinin huzurunda mum gibi 
Gece vaktine dek öldüğüm, seher vaktine dek yandığım.

Mucîruddîn-i Beylekânî 


Onun mum gibi yüzünün karşısında 
Yanmayı tercih etmeli bir pervâne gibi. 

Fahreddîn-i Irâkî 


Gönül her iki âlemi arzularken (iki âlemi de) kaybeder 
Ve her iki âlemin faydasını da zararını da kaybeder 
Kendini muma vuran bir pervâne gibi 
Senin göz kapağında canını feda eder.

Fahreddîn-i Irâkî 


Aklın ankası, kandilin pervânesi gibi köledir 
Senin cemâlinin mumunun parıltısı ile kanadı yanıktır.

Seyf-i Fergânî


Sen mum sıfatlı olduğun için herkese yönelirsin 
Ben ki pervâneyim ey mum! Benden yüz çevirme. 

Selmân-ı Sâvecî


Senin şevkinle pervâne gibi yanıyorum ben, 
Neden bir gece bile acımıyorsun bana, âşıkların mumu değil misin yoksa? 

Selmân-ı Sâvecî


Acaba meclisin mumu ve meliklerin kandili 
Pervâne gibi ne zamana dek yakacaksınız beni? 

Selmân-ı Sâvecî


Uzaktan ortaya çıktı bir pervâne 
Raks ederek gelmiş sanki bir divâne 
Mumun altında üstünde ziyadesiyle dolandı 
Öptü her an mumu baştan aşağı 
Ona yârim deyip işve yaptığında 
Duman gibi attı kendini ateşin ortasına 
Aydınlandı tüm vücudu baştanbaşa 
Bir od ağacı gibi hoşça yandı mum huzurunda 
Bir ses yükseldi, ey diri gönül! 
Ey bahtı güzel ve kutlu gönül! 
Aşk oyununun yolu işte budur vesselam! 
Nâsır’ın sırlarını arayarak bul!

Nâsır-i Buhârâyî


Toplantı meclisinde bir pervâne gibi 
Mumda yok eder tüm varlığını ve benliğini.

Abdurrâhmân-i Câmî


O aydınlıkta toplandılar 
Pervâneler gibi muma doğru geldiler. 

Abdurrâhmân-i Câmî


Pervâneyim ben, kendimi yakmak âdetimdir, 
Tamamen yanmadıkça gönlüm huzur bulmaz benim.

Vahşî-i Bâfkî 


Kendini senin için ateşe vurur pervâne 
Ey mum! Pervâneye hürmet göster sen de.

Vahşî-i Bâfkî 


Bir ateş yaktı ve gönül evi mutluluk mumuna döndü 
Can kuşu geldi, onun başının etrafında kanat çırptı ve gitti.  

Muhteşem-i Kâşânî


Hayâ perdesi ay ile sevgilinin arasında engeldir, 
Mumu pervâneden ayrı düşürense fanustur.

Sâib-i Tebrîzî


Mum ile gül sana âşıktırlar bülbül ile pervâne gibi, 
Ey hayat baharı! Ya sen kimin âşığısın peki? 

Sâib-i Tebrîzî


Her yere gidiyorum, o mumun hasretiyle yanıyorum 
Meclisten ayrılan pervâne için tüm cihan ateşe dönüşür.

Bîdil


Tamamen yanmadıkça bu çırpınışlar (sana) layıktır ey Bîdil! 
Cana ateş sıçramış pervâne meşrebliyiz.

Bîdil


Her ne kadar pervânenin süsü ziyneti kanadı olsa da 
Kendi kanadımı yaktım ve söylenmedim asla 
… 
Pervânenin kanadı bir kıvılcım ile yandı 
Mumun yanma mühleti ise geceden sabaha kadardır.

Pervîn-i İ‘tisâmî 


Aşk ateştir ve evi harabeye çevirir 
Ateşin huzurunda mumun gönlü ve pervânenin kanadı birdir.

İ‘mâd-i Horasânî 


Çemendeki pervâne (kelebek) dedi güle 
Haydi, bana söyle 
Sana kim vermiş de bana vermemiş 
Böyle rengi, böyle kokuyu. 

Reşid-i Yâsemî


Eğer bir kimse ile bir olmak istersen onun rengine gir 
Bak da gör pervânenin nasıl da gül renginde kanadı var.

Meliku’ş-şuarâ Bahâr 


Mum yerine kırmızı gül alevlendi çemende 
Bülbülün kanadı yandı pervânenin kanadı yerine. 

Meliku’ş-şuarâ Bahâr 


Gülün aşkıyla bülbül, mumun sevdasıyla pervâne 
Her biri yandı bir şekilde bir sevgili kederinde.

Meliku’ş-şuarâ Bahâr 


Bir kişiyi ya da bir meclisi aydınlatınca 
Parlaklığından bir şey kaybetmez mum 
Bir kelebek bir gülün üzerine konarsa 
O kelebekten bir zarar görmez gül.
...
Hoş kanatlı iki kelebek gibi 
Dizginlerini seher yelinin eline vermiş.

İrec Mirza


Çimenliğe bir kelebek geldi fakat konmadı gitti 
Dostlara yaptığın yersiz kahrın aklıma geldi. 

Rehî-i Mu‘ayyerî


Bizim mum gibi her gülüşümüz gözyaşı kaynağıdır 
Sanırsın bizim toprağımızı ağlayarak yoğurmuşlardır. 
Kanadı yanık pervânenin kıvılcımdan korkusu yoktur 
Şimşekten ne korkumuz olur bizim? 

Rehî-i Mu‘ayyerî

İnsanoğlu asırlardır duygularını ifade etmede, his ve düşüncelerini karşı tarafa aktarmada edebiyat, müzik, şiir ve resim gibi birtakım araçlar kullanmıştır. İçinde tattığı hissi, tecrübe ettiği birtakım derin ve yüce duyguları ifade etmede zorluk çeken sanatçı, şair ve edipler muhatabına anlatmak istedikleri hislerini, aslına en yakın ve uygun bir şekilde dile getirebilmek için bütün bu unsurlardan faydalanmışlardır. Bu araçlardan birisi de şüphesiz edebiyat ve şiirdir. Şairler, çeşitli edebî sanatlardan istifade ederek duygularını söze dökmüşlerdir. İran edebiyatı şairleri de aynı şekilde çeşitli mazmun ve edebî sanatları kullanarak özel bir dil ile duygu ve düşüncelerini kaleme almışlardır. Bu mazmunlardan birisi de çalışma konusu olarak incelediğimiz şem‘u pervâne mazmunlarıdır. Söz konusu bu gibi ikili mazmunlara çeşitli sembolik anlamlar yüklenerek zamanla birtakım hikâyeler meydana getirilmiş ve bu mazmunlar birer kahraman olarak değerlendirilmiştir.  Gül ü bülbül gibi şem‘ u pervâne de temsîli olarak sıkça kullanılan, sembolik anlamlar taşıyan bir hikâyedir. Başlangıçta tasavvufî çerçevede ateşin etrafında dönen pervâneye işaret edilmiş; sonraki asırlarda küçük de olsa bazı anlam değişiklikleri söz konusu olmuştur. Bu çalışmada İran edebiyatında genel çerçevede şem‘ ve pervâne kelimelerinin nasıl anlamlandırıldıkları; anlam değişikliğine uğrayıp uğramadıkları değerlendirilmeye çalışılacaktır.

İran Edebiyatında Şem‘ ve Pervanenin Anlam Serüveni


…Pervane, sabaha dek alevin çevresinde döner; arkadaşlarının yanına gelir ve onlara, görkemli bir anlatımla, bu tanrısal ilişkisinden söz eder. Sonra tam bir birleşmeyi özleyerek kendini alevin cilvelerine kaptırır.

Alevin ışığı, gerçekliğin bilgisidir; sıcaklığı, gerçekliğin gerçekliğidir; onunla birleşme (tek oluş) ise, gerçekliğin Doğru’sudur. 

Ona alevin ne ışığı yetiyordu, ne de sıcaklığı; kendisini alevin içine fırlatıverdi. Bu sırada, onun söylentilerle kanmadığını bilen arkadaşları, son içgörüsünü anlatması için gelmesini bekliyorlardı. Ama o anda pervane, yanmış, kül olmuş, dağılmıştı; ne bir biçimi kalmıştı, ne bedeni, ne de ayırtedici bir belirtisi. Şimdiki duyarlığıyla dönebilir miydi arkadaşlarının yanına? Şimdiki ruhsal durumuyla dönebilir miydi? O, içgörü aşamasına varınca, sözlerden uzaklaşmayı
başarmıştı. İçgörüsündeki varlığa ulaşınca da içgörüyle bir ilişkisi kalmamıştı.

Hallâc-ı Mansûr
Tavasin- Enel Hak


Senin zülfün zincirse, divânesi benim. Senin aşkın ateşse, pervanesi benim. Senin yeminine ant olsun ki kadeh benim. Senin aşkınla bizzat (sen oldum) ama sana yabancı da benim.

Ahmed Gazzâlî


Hem-reng oldu şem ' ile pervane yanıcak
Gerçi Hayali eylemez azdüd lctima' 

Hayali


Yakıp vücudunu eyler kebüd pervane
Görünce şem'i hemügüş-ı düd pervane

Naili


Pervane gibi yanmayıcak nar-ı ' aşka ten
Ol şem '-i hüsne vas i olımazsın cihanda sen

Şeyhülislam Yahya


Ey seher kuşu! Aşkı pervaneden öğren. 
Çünkü o yanmışın canı gitti de sesi çıkmadı.

Sa’dî-yi Şîrâzî 


Aşk ateşinin yandığı o gün; âşık, yanma usulünü maşuktan öğrendi. Yanma ve yakılma dost katından belirlendi, ortaya çıktı. Şem’, yanmadıkça pervane de yanmadı.

Ebû Sa’îd-i  Ebû’l-Hayr 


Güneş, senin aya benzeyen yüzünün utancından dolayı terlemekte. Mum, pervane gibi senin yanağın sevdasından dolayı yanma ve yakılmada.

Hâcû-yı Kirmâni 


Yüreği yanan mumun (dili) kerpeten/makas ile kesildiği için gönülleri (aşktan dolayı) solmuşlardan gönül sırrını gizleme.

Hâcû-yı Kirmâni 


Ey mum! (gözlerinden) kanlı gözyaşı dökme. Ağlamak(la) sarhoşlara ne(yi) öğretirsin?

Hâcû-yı Kirmâni 


Geceyi gündüze katıp safâ vü zevk kılmaga 
O bezmin yaktılar her gûşesinde şem‘-i tâbânı 

Hayâlî


Münevver oldı meclis ittibâ‘-ı şer‘-i enverle  
Ziyâ artar alındukda fetîl-i şem‘-i bezm-ârâ 

Kâmî


Heves iden yüzini görmege gerek ki yana
Ki şem’ odına pervâne bu hevâya düşer

Hoca Dehhânî


Benzümün rengi tonukdur yandugumı şem’e sor
Kim benümle yanmag içre her gice hem-reng olur

Hoca Dehhânî


Şem‘ Hak’dur kelebek sensin anı
Bulmayasın komayınça sen seni

Kendüzin terk ide Gülşehrî meger
Kim bula ol istedüginden haber

Kim ene Hû-y-ıla kaçan bir ola
Sen ene yigidericek Hû kala

Gülşehrî
Mantıku’t Tayr


Şem’a bir gice didi Pervâne ben
Âşık u ma’şûk-ile vuslatda sen

Yâr ile olmış senün işün şöyle nûr
Ben yanarken andan uş peyveste dûr

Şem’ dir âşık benem kim her gice
Subh olınca yanaram ucdan uca

Sini bir şu’le kaçurur şöyle hâm
Durur amuş ben yahılınca temâm

Ben bekâ virüp fenâyı almışam
Riştesin cânumun oda salmışam

Ana irdümvirdügüm-çün ben beni
Sen seni dirsin bulamazsın anı

Ahmedî
İskendernâme


Ben nice şerh eyleyem dil derdini dil-dâra kim
Şem‘ gibi tutuşan evvel zebânımdır benim  

Ahmed Paşa


N’ola sûz-ı derûnın yana yana aglasa ‘Âşık  
Ki şem‘ün aglamak yanmak yakılmakdur ezel şânı 

Âşık Çelebi


Hep yâr içün degül mi meclisde ey ‘Atâyî 
Hûn-ı derûnı câmuñ sûz u güdâzı şem‘üñ 

Nev‘î-zâde Atâyî


Yandursa n’ola şem‘-i ruhına beni dilber  
Şem‘üñ dahi pes yandugı pervâne içündür 

Muhibbî


Mahabbet mihr-i tâbından vücûdın yandırur yokdur 
Beni söylerler ey meh bir dahi şem‘-i şebistânı  

Rahîmî


Şâm-ı hecründe leb ü haddünle gördi sûzişem 
Cân eridüp subha dek yanup tüter her bâr şem‘ 

Rahîmî


Yandı yakıldı baña külbemde gice hâlin  
Odlar yanar başında varmış belâsı şem‘üñ  

Emrî


Meclisde germ olup saña öykündi nâgehân 
Ol şermden erir geçer ey gül-‘izâr şem‘  

Amrî 


Yandurdı lâlenüñ ruhuñ ey meh çerâgını  
Şem‘ün eritdi hasret odı içi yagını   

Mesîhî


Bu gice şem‘ senüñ sûzişüñ görüp ey dil
Eridi yüreginüñ yagı yana yana seni

Vasfî


Sanasın bir yalın yüzlü kuloğlı dil-beridür şem‘ 
Başında şu‘le anun Enverî sarı külâhıdur 

Enverî


Dilber hayâli şevki ile yandı subha dek 
Bir ayag üzre şem‘-i şebistân geçen gice 

Mihrî Hatun


Meclisde gice Emrî pervâneye gazabdan 
Bir pâre âteş oldı yandı likâsı şem‘üñ   

Emrî


Yok gonca ile gülde te’sîr-i nâzı şem‘üñ 
‘Âşık-küş olmag ile var imtiyâzı şem‘üñ   

Nev‘î-zade Atâyî


Böyle yandurmaz idi her gice pervânelerin 
Olmasa sencileyin şem‘-i şebistân ser-keş   

Hayretî


Âhir gülün gurûrı helâk ide bülbüli 
Pervâneyi oda yaka şem‘ün tegâfüli  

Şeyhülislam Yahyâ 


Nâ’ilî şu‘le-i hüsnün sakın âh-ı dilden 
Şem‘-i kâfûr-ı şebistân-ı melâhatdur o mâh

Nâ’ilî


Nûrdan ruhsâre vü kâfûrdan cism 
Emriyâ Şem‘-veş mahbûb-ı râ‘nâ ruh güzel kad nâzenîn  

Emrî


Şem‘-i ser-keş dir isem n’ola o nâzük-bedene 
Yüzidür şu‘le-i şem‘ ü saçıdur ana fetîl   

Revânî


Ben du‘â-gûyın sögerse tañ degül ol mâh-rû 
Dil uzadur kendüye cân virene her bâr şem‘ 

Ziyâ‘î


Şem‘-veş sarı külâhıyla beni yakdı begüm 
Bir gözi odlı yalın yüzli kuloğlı güzeli   

Enverî


Sanasın bâda karşu şu‘le-i şem‘-i münevverdür 
Geyer zerrin küleh hûbân gâhî rast gâhî kec  

Nev‘î


Hele bu gice kimün meclisinün şem‘i idün 
Ki hased odına yakdun beni pervâne gibi 

Revânî


Ol şem‘-i cem‘ geceler aglatmaga beni 
Meclislere rakib ile handân olup gider  

Ahmed Paşa


Egerçi şem‘ yalıñ yüzlü bir güzel kuldur 
Saña mı beñzer ol anuñ bahâsı bir puldur   

Emrî


Rûşen budur ki meş‘ale-dâr olmasa sana 
Halk arasında bulmaz idi i‘tibâr şem‘   

Revânî


Bir eti cânı yirinde hûbdur ol sîm-ten 
Şem‘üñ ey dil cism-i zârında ne et vardur ne cân  

Mesîhî


Tâc-ı zer ile germ olup öykündi yâra şem‘ 
Od oldı yakdı anı ser-â-pâ o tâc-ı zer   

Emrî


Düşer od şem‘ diline bu sebebden ki olur 
Dil uzadub geceler ol meh-i tâbân ile bahs 

Fuzûlî


Dil uzatdı sen şeh-i ‘âlî-cenâba gördiler 
Şem‘-i bezm-ârânun iy meh-pâre boynın urdılar  

Enverî


Şem‘ beñzer dil uzatmış yâra kim yanmazdan öñ 
Burnına kıl takdı üstâd eyledi ber-dâr hem 

Emrî


Göreli cânâ cemâlüñ şem‘ini pervâne-veş  
Bâl ü perden geçmişem küllî yakup nâr olmışam 

Emrî


Başka işimiz yohdı ki bir şem‘-i cemâlin 
Pervânesi âşüftesi sûzendesiyiz biz 

Nigârî


Hüsn-i dil-berden ziyâ uğurlamadıysa eger  
Dâ’imâ şem‘-i şeb-efrûzun neden boynunda ip

Revânî


Lebi mey gözi sâkî şem‘ yüzi 
Yine özi bize nedîm gerek 

Kadı Burhaneddin


Ehl-i dil yañagunâ şem‘-i münevver didiler  
Boyuña tûbâ vü dudaguña kevser didiler 

Ahmedî


‘Anber-âlûd olalı hâl u hatuñdan haddüñ  
Aña dil-sûhteleri şem‘-i mu‘anber dirler 

Emrî


Ruhlaruñ şem‘i virür nûrını şems ü kamerüñ 
Yüzüñüñ şevkiyile zulmeti gider seherüñ

Adlî


Ruhı bir şem‘-i nûrânîdür ol mâh-ı şeb-ârânuñ 
Bakılmaz rûyına gözler kamaşur âftâb-âsâ

Süheylî


Ehl-i ‘ışkuñ kimi handân kimi giryân oldugı  
Bu ki şem‘-i ‘ârızuñda nûr peydâ nâr hem 

Emrî


Bezm-i cemâle şem‘-i ruhun olalı sirâc 
Bâzâr-ı mihre komadı ey meh-likâ revâc

Helâkî


Yakub başında şevk-i ‘izâruñla nâr şem‘ 
Aglar gözi yaşını döker zâr zâr şem‘ 

Mesîhî


Meclisde ruhuñ şevkiyile şem‘ oda yandı  
Zevk-i lebüñi tuydı kadeh agzı sulandı 

Me’âlî


Yanmaga gelmiş imiş bezme ‘izâruñdan şem‘ 
Işılatmış ucını dün gice pervâneye nâr 

Emrî


Var iken mihr-i ruhuñ ortaya atıldı diyü  
Şem‘a bir yan başı geldi bu gice pervâne       

Gelibolulu Alî


Şem‘-i meclis germ olup öykündügüyçün yüzüne  
Astılar bâzârda sonra zebânın yaktılar

Ahmed Paşa


La‘line öykündügiçün lâle ruhsârına şem‘ 
Lâleye dâg urdılar şem‘üñ zebânın yakdılar 

Mihrî Hatun


Öykünürse ol kamer-rûya çıkup fânûsdan 
Bir tabancayla yüzün şem‘ün karardur rûzgâr

Enverî


Hatundur şâm-ı zulmet gerdenündür şem‘-i kâfûrî 
Fürûzân olmaga gül-nâr haddüñden alur nûn  

Bâkî


Bezm-i cemâl içinde şem‘ üzre dûda benzer  
Şol âteşin ruhunda bu ‘anberîn kâkül

Revânî


Perîşân olsa ol kâkül cemâlüñde bahâ artar  
Fitîl-i şem‘e beñzer kim tagıldukca ziyâ artar

Gelibolulu Alî


Eksük degül başından her bâr tîg-i mihnet  
Gîsûna öykünelden zülf-i dırâzı şem‘ün  

Şeyhülislam Yahyâ


Meger bir şem‘-i kâfûrî durur engüşti dildârun  
K’ucında nakş-ı hınnâdan olur geh geh ‘ayân âteş   

Revânî


Kadd-i sîmînüñ senüñ bir şem‘dür kâfûrdan 
Dûd-ı ‘anber-bûy farkında olan kâkül gibi  

Süheylî


Sen şem‘ gibi gayr ile meclisde gülersin 
Ben akıtırım yaş ile kan yandım elinden  

Ahmed Paşa


Dilber hayâli şevki ile yandı subha dek 
Bir ayag üzre şem‘-i şebistân geçen gice   

Mihrî Hatun


Bagrınun yagın eritdi subha dek akıtdı dem‘ 
Yâr önünde çok tenezzül eyledi dün gice şem‘ 

Şeyhülislam Yahyâ


Geh ayağı baglu geh boynu nedendür bilmezem 
Bir perî ışkında olmuşdur meger dîvâne şem‘  

Fuzûlî


Olmadı ol mâha rûşen yandugum hicrân günü 
Yandugum şeb tâ seher şem‘ün ne bilsün âfitâb   

Fuzûlî


Bir birümüzle belâ bezminde her şeb subha dek 
‘Işk odından yanıcı şem‘-i şebistânlar bizüz  

Hayretî


Şem‘-veş sûz-ı derûnı ‘arz ider Bâkî sana 
Yana yana kalmadı bî-çârenün bagrında yag

Bâkî


Ezelden ebede yanayım ben senün içün 
Ben şem‘ degülem ki yarım gice dükenem   

Kadı Burhaneddin


Yanmagı her gece benden ögrenir ey mâh şem‘ 
Marifet tahsil eder beklerse yanım sûhte      

Hayâlî


Şem‘ gibi sanmanız tenhâ zebânım sûhte 
Âteş-i âhımla oldu hânümânım sûhte  

Hayâlî


Ey Me’âlî gûyiyâ fânûsdur cismüñ senüñ 
Şem‘dür dil anda fânûs örtüsi pîrâhenüñ  

Me’âlî


Tenüm kanlu yaşumla âl fânûs-ı hayâl oldı 
İçinde dil yanar san şem‘-i pür-envâra dönmişdür 

Rahîmî


Fitîl-i şem‘-i meclis olsa bir şeb rişte-i cânım 
O şâh-ı hüsne bâri rûşen itsem sûz-ı pinhânım   

Neylî


Külbemde nâr-ı ‘ışk ile ey Emrî şem‘-veş  
Ten şem‘dânı içre yanar her bir üstühân   

Emrî


Nemdür dime sor Ahmedîyi kim ne sebebden   
Yahılur iken şem‘ bigi gözleri nemdür  

Ahmedî


Gözleriçün ölenün nergis dikün hâkinde kim  
Şem‘ yakmak dostlar ‘âdet durur sîn üstine  

Revânî


Kabrüm üzre serv diküñ şem‘ yakuñ dostlar 
Çün beni hâk eyleyen şevk-ı ruh u bâlâsıdur 

Adlî


Hâk olursa şevk-i ruhsâruñla cism-i sûhtem  
Kabrüm üzre şem‘-i kâfûrî ola her üstühân  

Mesîhî


Kabrüm üzre gel bu vaz‘ ile ol can diyeler  
Bir saru şem‘ ile zeyn olmış kimündür bu mezâr  

Ca‘fer Çelebi


Hasreti nârından ol mâhun ölürsem ey refîk 
Kabrüm üzre her gice yaksun benüm ahbâb şem‘ 

Zâtî


Şem‘lerle kûyuna gelmiş gece mâh-ı felek 
‘Âkıbet yüz karalığıyla tutulur ol levend 

Hayâlî


Gül meclisinde dâ’imâ bülbül şetâret itmede 
Pervâne-i bî-çâreyi nâr-ı mahabbet itdi kül   

Şeyhülislam Yahyâ


Ey perî pervâ yimez pervâne per yandurmadan 
Olmasun bir pâre tek şem‘-i şebistândan cüdâ  

Hayretî


Şem‘e gör pervâneler varın yakup eyler feda 
Yog iken yanında anuñ billâh perden lezîz   

Muhibbî


Her şeb zebân-dırâzlık eyler egerçi şem‘ 
Tahsîn ki sabr ider yine pervâne söylemez   

Gelibolulu Alî


Pervâneyi gör yârına hep varını verdi  
Fehm eyle ki Rahmî budur âdâb-ı muhabbet 

Harputlu Rahmî


Yan âteşe pervâne-veş itme yine efgân  
Ey ‛âşık-ı miskîn budur âdâb-ı mahabbet 

Şeyhülislam Yahyâ


‘Işk eri çokdur velî ‘âşık hemân pervânedür 
Terk-i cân idüp yanar şem‘e ol bî-pervâyı gör

Muhibbî


Cümle ‘âşık yanar ‘aşk âteşine yâr odına 
Zâhir egerçi bunu şevkile pervâne yapar 

Nigârî


Sen avurduñ ötdürürsin ‘âşık ey bülbül odur 
Yanar od içre girür pervâne feryâd eylemez  

Zâtî


Yanmayam mı âteş-i dîdârıña gördükçe ben
Haşre dek pervâne zîrâ nârdan olmaz halâs  

Leylâ Hanım


Hasta cânum ‘ışkı odına yahılursa n’ola  
Şem‘a düşüben yahılmahdur işi pervânenüñ 

Ahmedî


Şeb-i zülfinde çün gördüm cemâl-i şem‘-i ruhsârı
Yanan pervâne-veş evvel dutışan bâl ü perdür 

Muhibbî


Ayaga düşsem görüp tân mı cemâlüñ şem‘ini
Yanıcak şem‘ ayagına dökülür pervâneler   

Muhibbî


Subha dek yandım dolandım şem‘-i ruhsarıñ görüp 
Bezm-i ‘aşkın ‘âdetin fehm eyledim pervâneden  

Harputlu Rahmî 


Aña ‘âşık mı dirler şem‘-i hüsne 
Yanup pervâne-veş olmaya nâ-bûd   

Muhibbî


Şem‘-i cemâle meyl ile pervâneler gibi 
Yanup yakılmadadur işimüz rûzgârda   

Gelibolulu Alî


Bulduk şeb-i firâk-ı visâlinde inşirâh 
Pervâne-meşrebüz bize rûşen degül sabâh   

Kâmî


Şîve vü nâzı kamu hüsn ehli senden ögrenür 
Nitekim pervâneler yanmagı benden ögrenür  

Muhibbî


Nedendir itmez oldı âteşim te‘sîr cânâna 
Yanup yakıldıgım gördükçe hayrân oldı pervâne  

Leylâ Hanım


Ben yandım ‘aşkın âteşine gice gündüz âh 
Pervâne dahi gice yanar rûz u şeb degil   

Leylâ Hanım


‘Işk işin pervâneden ögren yüri ey ‘andelîb  
Kül ider eczâsını ‘ışk âteşi feryâdı yok

Zâtî


‘Işk işin pervâneden ögren yüri ey ‘andelîb  
Kül ider eczâsını ‘ışk âteşi feryâdı yok 

Zâtî


Pervâne verdi bezmde bir şem‘e varını 
Bülbül gibi çemende hezâr-âşnâ degil 

Harputlu Rahmî


Bülbül ü pervâne ger bir bâdeden serhoş  
Pes neden birisi gûyâ birisi hâmûş olur

Nehcî


Yanmagı pervâneden kıldım ta‘allüm tâ-seher  
Nâle vü efgânı ammâ bülbül-i şeydâdan ahz 

Leylâ Hanım


Kays u Ferhâd baña ‘aşkda emsâl olmaz 
Bülbül-i dil-şüde pervâneye hem-hâl olmaz 

Şeref Hanım


Eger meclisde âh itsem şerer-efşân olur nâlem  
Bu sâz u söz el-hak bülbül ü pervâneden gelmez

Mezâkî


Oda yakmışdur şeb-i zülfinde perr ü bâlini  
Şem‘ üzre sûhte pervânedür haddüñde hâl 

Emrî


Şem‘-i meclis germ olup öykündügiyçün yüzüne 
Asdılar bâzârda sonra zebânın yakdılar 

Ahmet Paşa


Germ olup kendüyi teşbîh itdügi’çün yüzüne 
Yakdılar şem‘ün zebânın asdılar bâzârda

Cem Sultan


San çârsû-yı hüsnde tarrâr-ı zülf-i dost 
Bir uğrıdurki dâmeni altında var şem‘ 

Mesihî 


Bezm-i hüsnüñe vücûdum şem‘dür pervâne dil 
Bu yanan cânum fetîlidür yüregüm yagıdur 

Mihrî Hâtun


Dil uzadur bahs ile ol ‘ârız-ı handâne şem‘ 
Od çıkar ağzından etmez mi hazer kim yane şem‘ 

Fuzûlî 


Anuñ teg kim perîşânlık ziyâsın arturur şem‘üñ 
Maña cevrüñ ziyâd olmak saña meylüm füzûn etdi 

Fuzûlî


Ey Fuzûlî şem‘-veş mutlak açılmaz yanmadan  
Tâblar kim sünbülinden rişte-i cânuñdadır 

Fuzûlî 


Derd-i dil söyler zebân-ı hâl ile her gâh şem‘ 
‘Aşk tavrından eder pervâneyi âgâh şem‘

Hayâlî 


Gönlümü kandîl-i tersâ gibi bir kâfir yakup 
Şâm-ı hecrinde Hayâlî eyledi hem-râh-ı şem‘

Hayâlî 

Virür zevk ehline şevki dem-â-dem  
Şeb-i ‘işretde bir yil mûmıdur nây

Bâkî


Çerâğ-ı mâh-ı enverden yakar ol ‘ârız u gerden 
Girîbânuñ senüñ bezm-i letâfet şem‘dânıdur

Bâkî

Göñlüme mihrüñ ziyâsı gelse ey hurşîd-ruh 
Aña beñzer ilte bir hayr ehli bir zindâna şem‘

Ravzî 


Her gice pervâneye gayzın idüp izhâr şem‘ 
Subha dek yel mumlarıyla gezdürür her bâr şem‘

Sâbit 


Mevlevîler gibi dönsün üstine pervâneler 
Oldı Mevlânâ-sıfat mustağrık-ı envâr şem‘

Sâbit 


‘Ahdinde emîndür kef-i ‘ayyâr-ı sabâdan 
Zer-tâc-ı ser-i şem‘-i fürûzân-ı zamâne 

Mezâkî


Kandîl-i hüsnüñe yañılup nâ-gehânî şem‘ 
Dil uzadalı odlara yandı zebân-ı şem‘ 

Cem Sultan


Asılmış iken odlara yakmak revâ degül 
Düşdi zemîne çün kesilüp rîsmân-ı şem‘

Cem Sultan


Her encümende encüm-i eşkin döküp yire 
Diñlenmeyüp yakar oda her gice cânı şem‘ 

Cem Sultan


Şem‘-i dîdârıña pervâne gibi yandım idi
Çekdiğim derd ü belâyı o zamân andım idi

Moralızâde Leylâ Hanım


Bezm-i aşka nitekim pervâne geldin ey gönül
Yan yakıl ol şem’-i hüsne yana geldin ey gönül

Şeyhülislâm Yahyâ Efendi


Âdâb-ı bezm-i vuslatı pervâneden görün
Bülbül gibi değil-durur ol ehl-i hâldir

Bâkî 


Yanmağa mûm ise dil şem’-i ruh-ı dildâra
Kimse gûş eylemesin nâleni pervâne gibi

Haşmet 


Aşk odu evvel düşer m a'şûka andan âşıka 
Şem'i gör kim yanmayınca yakmadı pervaneyi 

Fuzuli


Şem-i meclis gerin olup öykündüğiyçün yüzüne 
Astılar bâzârda sonra zebanın yaktılar 

Ahmed Paşa


Pertev-i şem’-i tecellî-i cemâlu’llâha
Özini ‘âşık-ı zâr yakmaga pervâne gelür 
...
Aşk-ı dilberle nedür hîç sorma ahvâlüm benüm
Şem’i gör pervânenün hâline yana yana bak 

Derviş Pervâne


İşte bu noktada mum, pervaneye; sabrı, arınmanın yollarını ve iç gözlemi öğreten bir kılavuz kimliğiyle çıkar karşımıza. Pervane, kendisini varlıktan haberdar ederek yoluna ışık tutan mumun kılavuzluğunda gerçek hedefini belirleyecek; böylece yalnızlıktan ve belirsizliklerden kurtulacaktır. Mumun alevi karşısında hayal kurmaya devam eden pervanenin "yalnızlığı artık boşluğun yalnızlığı değildir. Yalnızlık küçük ışık sayesinde somutlaşmıştır" (Bachelard);
...
Kendi alevinde, tükeninceye kadar, varlığını sürdürmeye çalışan ve gerçeğe ulaşabilmek için ne şekilde mücadele edilmesi gerektiğinin en güzel örneğini veren mum karşısında pervane hayranlığını gizleyememektedir. Zira "Aleve karşı doğal-cesaretle söylersek-doğuştan bir hayranlığımız var. Alev, görme hazzının vurgulanışını, her zaman görülenin ötesini belirler. Bizi bakmaya zorlar" (Bachelard)

Ateş karşısında kurulan hayaller, sıradan hayallerin çok daha ötesinde bir şeydir. Çünkü "Alev, dünyada, hayali davet eden nesneler içinde en büyük imge yapıcılarından biridir. Bizi hayal kurmaya zorlar. Onun karşısında, algılanan şey, daha hayal kurmaya başlanır başlanmaz, hayal edilenin yanında önemini yitirir. Kendi metafor ve imge gücünü en değişik tefekkür alanlarına taşır alev" (Bachelard). 

Pervanenin aleve beslediği bu hayranlık, ona geçmişteki hatıralarının kapılarını birer birer açmakta ve o bu hatıralarını hayallerle süslemektedir. Alev karşısında tefekküre dalan pervane, bir süre sonra, alevin titreyişinin, ilahı olanın karşısındaki acziyet ve sonluluk nedeniyle olduğunu anlayacak ve aleve duyduğu hayranlık neticesinde o da titremeye başlayacaktır.
...
Yaratılmış olan canlıların tümünde olduğu gibi, mumda da pervanede de ilahı olana yönelme ve buna bağlı olarak da yükselme iç güdüsü vardır. 
...
Gerçeğe ulaşmak zamanı hızlandırmakla mümkün olacaktır. "Ateşi düşünen kişi için ateş , değiştirme, zamanı hızlandırma ve yaşamı sonucuna ulaştırma isteği uyandırır. Bu koşullarda düşleme gerçekten büyüleyici ve çarpıcı olur. İnsan yazgısını açıp genişletir" (Bachelard). "Ateşle arındırma ilkesinin nedeni ateşin maddeyi ayrıştırması ve katkıları yok etmesidir. Başka bir deyişle, ateşten geçen bir şey türdeşleşir, böylece anlaşır" (Bachelard).

H. Gamze Demirel
"Şem' ve Pervane"nin İçsel Yolculuğuna Dair Felsefi Bir Yaklaşım


PERVANE VE MUM 

Hatırlıyorum bir gece gözüme uyku girmemişti; 
Mum pervaneye şöyle söylüyordu: 
“Ben âşığım, yansam revadır bana; 
Fakat sen niçin ağlıyor, niçin yanıyorsun? 
Dedi: “Ey benim bîçare âşığım! 
Gitti bal gibi tatlı Şirin’im benim”.
Şirin’im benden uzağa gidince, 
Ateş, Ferhat gibi eritti beni. 
Hep bu sözleri söylüyor, 
Her an sararmış yanağından gam seli akıtıyordu. 
Ey iddiacı! Aşk senin işin değildir; 
Çünkü ne sabrın var ne de buna gücün kuvvetin! 
Sen hamsın, bir kıvılcımdan kaçıyorsun; 
Bense tamamen yanıncaya kadar durmuşum. 
Aşk ateşi sadece kanadını yakar senin, 
Bir de bana bak, büsbütün yaktı beni.
...
Birisi muma ey alçak diye seslendi, 
Bir sevgiliye git ve sana lâyık olanı al! 
Ümit yolunu gördüğün yere doğru git, 
Sen ve mum sevgisi, nereden nereye? 
Semender değilsin, ateşin etrafında dolaşma, 
Çünkü (önce) mertlik gerekir, sonra savaş.
Bir bak yanıp yakılan pervane ne dedi, 
Hayret, ne kadar yansam da niye korkayım ki! 
Gönüldeki ateş Halil gibidir bana, 
Sanki bu alev bir gül gibidir bana. 
Ben kendimi isteyerek atmıyorum ateşe;  
Çünkü şevk zinciri vardır boynumda. 
(Ateş) uzaktayken yaktı beni, 
Şimdi yakmadı ateş beni. 
Benim yok olma isteğim nedendir bilir misin?
O olduğu sürece ben olmasam da revadır. 
Yanıyorum, çünkü makbul sevgili odur, 
Çünkü dostun ateşi sirayet eder ona.

Celâl Metînî


Söz canın neticesidir, canım neden azalsın? 
Sanma ki pervane gibi can düşmanımdır. 

Mes‘ûd-i Sa‘d 


Pervane ateşten nasıl korkar, nasıl uzaklaşır? 
Çünkü onun için ateşte huzur vardır.

Attâr 


Bahçe, misk kokulu nergisten dolayı kâfurdan mumu yaktığı zaman 
Hava ona gümüşten sayısız pervane saçar.

Ezrekî-yi Herevî 


Kendimizi yakıyor ve canı mum gibi feda ediyoruz, 
Mum meclisinin olduğu her yerde biz pervaneyiz. 
Asla insaf etmez, ben yaralı yorgun, 
Onun pervanesi olayım, o da meclisin mumu.
Bir gece perdeyi kaldır mum gibi, 
Hepimiz yanalım pervane gibi. 
Pervanenin gönül ateşi mumdan dolayıdır; fakat 
Mum olmasa da senin yanağın gönlümü eritir. 
Pervane gibi gönül huzuru müyesser olsa bana, 
Sevgilinin mum gibi olan yüzüne doğru uçarım ancak. 
Bu hikâyenin sırrını ancak mum dile getirir, 
Aksi halde pervanenin konuşmaya takati yoktur. 
Senin kandil gibi olan yüzüne pervane oldu mum, 
Ben seni düşünüyorum; haberim yok ki kendimden.

Hâfız 

Mumun gönlünün halini pervaneye sor. 

Hacû-yi Kirmânî 


Bizim aşkımızı konuşmaktan dolayı zamane unuttu
Gül ile bülbülün konuşmalarını, mum ve pervanenin hikâyesini.

Câmî


Pervanenin mum ile ne konuştuğunu duydun mu? 
Ayrılıkta sen mi daha çok yanmışsın ben mi, söyle? 

Vassâf 


Kendini övmek mumun işi değildir, yoksa mumun eli 
Bir pervanenin eteğini tutmak için uzun olurdu. 
Pervanenin dışarıda yanması garip değildir 
Çünkü sönmüş mum senin hareminde ışık saçmaya başlar. 
Mum çalıların arasında kıvılcımlar gibi uçuyor, 
Senin etrafındaki pervane ise bir kez uçuyor. 

Sâib 


Mumun ağlayışı pervanenin matemi için değildir, 
Sabah yakındır, o kendi karanlık gecesini düşünür. 
Gördün mü mum haksız yere nasıl kanına girdi? 
Bir an bile aman vermedi ki geceyi sabah etsin.

Hekîm Şifâyî 


Benim sırrım pervanen gemisinde yazılıdır, 
Mum, benim yanıp yakılmamın bir mısraıdır. 

Molla Fakîh-i Belhî 


Mumun gelini eğer fanusun mahfesine oturursa, 
Pervanenin kanadı mutluluk çölünde akan kuma döner. 

Mirzâ Muiz-zi Fıtrat 


Bir mum bir gecede binlerce pervaneyi öldürür. 
“Mecmûatu’l-emsâl”den, Hint baskısı. 
Bizim gönlümüzdeki ateşi hiç düşünmezsin sen, evet 
Mum pervanenin yanışından neden korksun ki? 

Kemâlî 


Pervanenin mezar taşında şu yazıyı gördüm; 
“Beni yakan ateş kendisini de yaksın.” 

Ateş eğer binlerce kıvılcım çıkarırsa 
Pervanenin kaynaması (yanması) hüküm olur. 

Sarhoş pervanenin tek amacı erimek, 
Mumun ayağında yanmak idi.

Urfi-yi Şîrâzî


Senin yüzünün aşığı pervane olur bülbül değil 
Bu ateşten dolayı yanar fakat feryat etmez. 

Dihkân-i Sâmânî 


Senin etrafında gönüller kuşu o kadar çok kanat saçtı ki, 
Senin kandilinin ağayı pervane kanadıyla dolmuştur.

Muştâk-i İsfehânî


Onun pervanesi canımı almak için gelirse bana, 
Mum gibi o an bir nefeste canımı feda ederim. 

Ey mum! Pervaneyi rahat bırak bu gece; çünkü ben 
Gönül ateşiyle senin huzurunda mum gibi eririm. 

Daha ne zamana kadar mum gibi küstahlık edeceksin, 
Murad pervanesi geldi, ey sevdalı, sus. 

Ayrılık gecesi bana bir vuslat pervanesi gönder (bana vuslat izni ver) 
Yoksa senin kederinle bütün dünyayı mum gibi yakarım. 

Hâfız


Çimenlikte mum yerine kırmızı gül ışık saçtı, 
Pervanenin kanadı yerine bülbülün kanadı yandı. 

Gülün şevkiyle bülbül, mumun sevdasıyla pervane 
Her biri bir sevgilinin gamında bir şekilde yanar.

Meliku’ş’Şuara Bahar


Eğer bir kişiyle dost olmak istersen onun rengine boyan 
Bak, kelebeğin kanadı gül ile nasıl da aynı renktir! 

Benim gönlümü aydınlatan o mum yuvamdan gitti. 
Gülümün takati yoktur; çünkü benim pervanem gitti.

Meliku’ş’Şuara Bahar



Mum eğer yelden dolayı söndüyse, garipsemeyiniz 
Varlık pervanesinin ömrü bitti; yele veriniz.

Meliku’ş’Şuara Bahar


Ey zarif yaradılışlı pervane, 
Ey şerefli yaratık pervane! 
Ey latif kanat sahibi, 
Düşmandan korkmadığın gibi 
Ancak ateşin yanında açarsın kanadını. 
Sen öldün ey pervane ve sanat öldü. 
Musiki, güzellik ve kelimeler öldü. 
Ey hain mum! Gamla, kederle perişan ol; 
Pervaneyi öldürdün, inkâr da etmiyorsun…

Meliku’ş’Şuara Bahar


Eğer mum ateşten kurtulmak istiyorsa, 
Ateş neden pervanenin harmanını yakıyor? 

Mumun vefasını överim; çünkü yandıktan sonra her an 
Pervanenin mateminde başına kül saçar, yas tutar.

Pervîn-i İ‘tisâmî


Ben, pervane ve mum dışında herkes uyudu 
Biz iki üç delinin hikâyesi uzun bir hikâyedir henüz. 
Dün gece bir kez olsun pervane gibi olayım dedim. 
Mum, güzelce gülümseyerek “bir kez azdır” dedi.

İ‘mâd-i Horasanî 


Ey Fars şiirinin mumu! Can, pervaneye minnet duydu; 
Senin için, dost olma derdiyle kendine yabancı oldu.

Mes‘ûd-i Ferzâd


Aydın kişilerin gönlünde yük değilim bir toz gibi; 
Yeşillikte ve gül üzerinde pervanenin gölgesiyim. 
Yeşilliğe bir kelebek geldi; fakat konmadan gitti. 
Senin dostlara yersiz kahrın aklıma geldi.

Daha çok öncekilerin şiir tarzının etkisi altında kalmıştır: 
Yarı canlı mum gibi senin hevesinde yandık 
Ağlayarak bina kurduk, senin için yandık. 

Bir gece pervane yandı ve onun canı rahata erdi, 
Biz ömürler boyu senin cefanın kederiyle yandık! 
Mum eğer eriyerek ölürse, ne gam! 
Çünkü aşkın ışığı ile Mehtabın nuru, pervanenin külünden yeşerdi.

Rehî-yi Mu‘ayyerî 


O güzel benli ve yüzlü kelebeği görüyor musun? 
Gömleğin kılıfından dışarı çıktı. 
Altın noktalarla dolu kol ve kanatla, 
Bir bir yeşillikteki güllere uğrar, 
Bunu öper, diğerine geçer.

Îrec Mirzâ


Çimendeki bir kelebek güle: “Bana söyle, 
Kim bu güzel rengi ve kokuyu sana vermiş, bana vermemiş?
Ey güzel yüzlü gül! Görüntü ve desen bakımından senden eksik değilim, 
Neden senin gibi güzel kokulu değilim, bana cevap ver! 
Cennet hurisi gibi nazlanarak her güle konmak istersin 
Bazen (güle) konar bazen de etrafta uçarsın.

Reşîd-i Yâsemî


Onca bahar geldi, kelebek ve gül sarhoş oldular. 
Ben ise hala uçma fırsatını arzuluyorum. 

Kelebeğin kanadı neden kırıldı? 
Neden her köşeye keder oturdu?

Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)


Mumun yanmaktan korkusu yoktur, 
Çünkü o, bu yanışta yalnız değildir. 
Bu yolun sonunda ölüm olsa da, ona ne! 
Çünkü pervanesi de onunla birliktedir.

Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)


Solmuş bir gül söylüyor ve dökülüyordu, 
Kesinlikle üzgün bir kelebek ah çekiyordu.

Mehdî-yi Ehevân-i Sâlis


Zifaf yatağından daha beyaz bir defterde 
Birleştiririz… 
Güneşin sıcaklığındaki çocuk, laleyi 
Tandırdan daha yakıcı sanıyordu. 
Hayalinin hamurunu o tandıra atmak ve 
Kendi ekmeğinden kelebeklere yiyecek vermek istiyordu.

Nâdir-i Nâdirpûr


Güller açıldı, 
Hoş renkli ve güzel. 
Nazla birlikte, 
Başları tutuldu. 
Kelebekler yeniden 
Birlikte uçarak 
Güller açıldığı için 
Güllere kondular. 
Dalga başını sahillere vuruyor 
Kayık ise sabahı izleyerek gitmiş. 
Uyku gözden kelebek gibi uçuyor 
Gözü uyandırmış geçiyor.

Abbas Yemînî-i Şerîf


ŞEM‘ u PERVÂNE
شمع و پروانه

Geceleri ışığın çevresinde dönen pervanenin klasik Doğu şiirinde âşığı temsil ettiği ve muma (şem‘) âşık olduğu yaygın bir kabul olarak yer almaktadır. Pervanenin mum ışığı etrafında her seferinde ona daha yaklaşarak döndükten sonra kendini aleve atıp yok etmesi sevdiğiyle yakıcı bir vuslata ermek şeklinde düşünülmüş ve bu düşünce şairler için orijinal bir ilham kaynağı olmuştur. Şem‘in yanarak ışık vermesi, pervanenin de bu ışık çevresinde dönüp durması âşık ile mâşukun durumuna benzetilmiştir. Ayrıca şem‘ çeşitli kelimelerle oluşturduğu terkiplerde kinaye yoluyla “ay, güneş, sevgili” anlamlarının yanı sıra “ilâhî nur, mürşid-i kâmil, Kur’an, Hz. Muhammed” gibi tasavvufî mânalarda da kullanılmıştır. Kur’an’da insanlar uçuşan kelebeklere benzetildiği gibi (el-Kāria 101/4) hadislerde de kendini ateşe atmaya çalışan pervanelere teşbih edilmiştir. Bunlar şem‘ u pervâne konulu şiirler için önemli bir ilham, telmih ve istişhâd kaynağı teşkil etmiştir.



Klasik edebiyatımızda hakiki aşkı anlatan metafor pervanedir. Mecazi aşkı bülbülle, gülle anlattığı gibi şairlerimiz, hakiki aşkı da pervaneyle anlatırlar. Pervane, mum etrafında dönerek can veren küçücük kelebeklerin adıdır; gözünüzle bile göremezsiniz, çok küçüktürler, muma aşıktırlar. Sevgililerin etrafında döne döne aşkları arttıkça yaklaşırlar, iyice yaklaşırlar, ateşe temas ederler ve külleri mumun dibine düşüverir. Şair de aşkın izini ancak pervanenin küllerinden bulabilirsiniz diyerek bize yol gösterir. Hakiki aşkı, feragati, fedakârlığı temsil eden şeydir pervane. Can veriyor bak sesini dahi çıkarmıyor. Bülbülü azarlar şair: “Niye bağırıyorsun feryat ediyorsun, hiçbir şey verdiğin de yok. Hâlbuki bak, pervane can veriyor ama senin gibi ses çıkarmıyor.” Niyâzî-i Mısrî: “Pervaneden al gizli sevda haberini sen” diyor. Pervane onu temsil ediyor. Filozof Rıza Tevfik’in bir şiirinde geçen bir mısra idi, biz oradan etkilendik, bize isim babası oldu o şiir: Bilmedim kim oldu bu hâle sebep, Ağladım ümidim hêba oldu hep, Bendeki sûz-i dil var mıdır acep, Tutuşup can veren pervanelerde.

Hayati İnanç


Esrar-ı suziş-i dili alup zebana şem '
Söyler Iisan-ıhal ile hep yana yana şem ' 

Beliğ Mehmet Emin


Layık ki encümende erürse hicibdan
Sırr-ı nihan-ı 'aşkı getürdi Iisana şem '

Beliğ Mehmet Emin


“Benim ve sizin durumunuz; ateş yakıp da, ateşine cırcır böcekleri ve kelebekler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşe düşmeyesiniz diye iç kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, (ateşe girmeye) çalışıyorsunuz.”

Hz. Muhammed (s.a.v.)


Kıyamet günü insanlar, Sırât (köprüsüne) sevkedilirler ve Sırât’ın her iki yanından kelebeklerin ateşe düşmesi gibi düşerler. Allah dilediği kimseyi rahmetiyle kurtarır. Daha sonra meleklere, peygamberlere ve şehitlere şefaat etmeleri için izin verir. Onlar da şefaatte bulunurlar ve (lehlerine şefaat ettikleri kimseler ateşten) çıkarılırlar. Yine şefaat ederler ve (ateşten) çıkarılırlar. Yine şefaat ederler ve (ateşten) çıkarılırlar. Kalbinde zerre kadar iman olan (ateşten) çıkarılır.

Hz. Muhammed (s.a.v.)


“Ey iman edenler! Kelebeğin ateşin peşinden gittiği gibi yalanın peşinden gitmenize sebep olan nedir? Şu üçü dışında tüm yalanlar ademoğluna günah yazılır: Bir adamın karısını hoşnut etmek için söylediği yalan veya bir kimsenin savaş hilesi olarak (düşmanı aldatmak için) söylediği yalan veya bir kimsenin iki müslümanın arasını bulmak için söylediği yalan.” 

Hz. Muhammed (s.a.v.)


“Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, içinde meşale bulunan bir kandil yuvasına benzer. O meşale, bir cam fanus içinde; o cam fanus da, sanki ince bir yıldız gibidir. Ne doğuya ne de batıya ait olmayan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur. Onun yağı, hemen hemen ateş dokunmasa bile ışık saçar. Nur üstüne nur! Allah, dilediğini nuruna ulaştırır ve insanlar için böyle misaller verir. Allah her şeyi bilir.”

(Kur'an-ı Kerim Nur suresi 35. ayet)
Aşkar süzülüp misâl-ı ankâ
Ol âteşe girdi bî-muhâbâ 




- Şem u Pervane bercestesi derliyorum Üstadım. Kim ateş kim kelebek her şey karıştı

- Derli toplu olmuyor bazen derleyince.

Umutsuzlar Parkı

I

Biliyorsunuz parkların
Sizi çağıran tarafları
İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı
Orada saklanıyor onlar
Çünkü her türlü saklanıyorlar orada
Bir yağmur öncesinin loş sokaklarıyla
Dağınık mavisiyle gözlerinin
Sevgi vermez kadın uçlarıyla
Korkuya, sadece korkuya sığınmış olarak
Eskimiş, kurtlanmış ikonlarıyla kiliselerinin
Yalvaran bakışlarıyla –nasıl da sevimsiz-
En kötüsü, belki en kötüsü
Bir duygu açlığıyla soluyarak
Parklara yerleşiyorlar, parkların
Onları çağıran köşelerine
Bir karıncayı selamlıyorlar, besili, siyah
Bacak aralarından
Çömelmiş, öyle sakin
Selamlıyorlar
“Günaydın” diyorlar atılmış bir kâğıt parçasına
Kuleler yapıyorlar ayak parmaklarından
Birinci katta bir kibrit çöpü oturuyor
Acılar alıp veriyor dünyadan
Dillerini gösteriyorlar, diz kapaklarını
Bir sıkıntı şiiri gibi
Sıkıntı
İşte
Tam orada duruyorlar.

II

Bu kimin duruşu, bu sizin en gülmediğiniz saatlerde
Her cümlede iki tek göz, bu kimin
Ya da kim korkuttu bu kadar sizi
Bu nasıl sevişmek, üstelik bu kadar hızlı
Ya da tam tersine
Boş vermek öperken, severken boş vermek sevmelere
Sulardan ürpermek gibi dokununca,
Ya da ben kimi sarmışım böyle kollarımla
Kime söz vermişim, biraz da unutmak gibi
Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben
İş edinmişim öyle kimsesizliği
Kendimi saymazsam - hem niye sayacakmışım kendimi -
Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
Konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi.

Ne çıkar sanki sardıysam sizi kollarımla
Unutmak, belki de unutmak olsun diye mi
Onu da tatmak gibi
Oysa ne bir evim oldu, ne de bir yerim var şimdi gidecek
Ama gitmenin saati geldi
Kirli bir gömleği çıkarıp asmak
Yıkayıp kurutmak ister ellerimi
Su içmek, saati kurmak ve sebepsiz dolaşmak biraz da
Açınca camları - diyelim camları açtık ya sonra? -
Sonrası şu: ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim
Bilirim ama çok bilirim kapadığımı
Öyle iş olsun diye mi, hayır
Bilirim içerde kendimi bulacağımı
Dışarda görüldüysem inattan başka değil
Evet, çünkü bu karanlık işime en geleni
Kendimi saklıyorum ya, bir yığın ölüden gelen kendimi
Oramı buramı dürtüyorum, bunu sahiden yapıyorum
Ve açıyorum bütün muslukları
Diyorum sular mı böyle, sular mı olmalı
Ne geldiği, ne de gittiği yer belli
Olmuyor, gene kendimi düşünüyorum
Alıştım istemiyorum.

III

Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
Değişmek
Biri mi öldü, bir mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
Bana kızıyorlar sonra, ansızın bana
Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
Ve geçilmiyor ki benim
Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.

Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz
Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan
Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum
O yapayalnız olmaktaki kendimi
Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi
Sanki ben upuzun bir hikaye
En okunmadık yerlerimle
Yok artık sıkılıyorum.

IV

Biliyorsunuz, size geldim sadece
Kapınızdan aldım, ballı çöreklerinizden
Peki bu sevinmek niye?
Girdim ki içeriye yıllardır soyunuyordunuz
Ve işte giyiniyordunuz yıllarca
Bir Mısır, bir Roma, belki de bir Yunan elleriyle
Eski bir insandınız merdiven gıcırdıyordu
Her eski daha bir eskiyi uyarıyordu
Otlar ve geyikler duruyordu tanımsız sadelikler içinde
Sesler mi? acı sesler geliyordu erkeksiz, yanık
Bir türlü bakıyor, gene bir türlü soluyordunuz işte
Düşündüm, ama merdiven gıcırdıyordu
Olmazdı sanki gıcırdamasın, ürpermesindi bir yerimiz
Biliyorsunuz olmazdı
Ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
Yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
Bir kumru bir kumruyu tamamlasın
Bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
Sadece bu.

Bak göreceksin nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra
Nasıl da kaçmak istiyoruz birbirimizden
Yeniden yeniden yeniden
Yeniden hazırlanıyoruz
Sanki bir güzelliği ödüyoruz
Belki bir güzelliği ödüyoruz.

V

Biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz - böyle
Nereden geldiniz, tam sizi soracaktım - böyle
Biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
Yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
Çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
Güneşler girer çıkar ellerinize
Biriyle konuşuyorsunuz, olmayan biriyle, hadi sevinin
Kim bilir, belki de buluşursunuz
Söz verip sizi bekletenlerle
Sonra da çıkarız - niye olmasın - bahçeye çıkarız birlikte
Otlara basarız, dallara değeriz, bunları hep yaparız
Biraz da susmalıyız. İnsan bir şeyler aramalı kendinde.

Dedim ya, annem de var, ama çay pişirmez size
Durur da durur işte yıllanmış heykeller gibi
Bilmem ki, bilmiyorum da, belki de benim annem yok
Belki de öyle beyaz ki, alışmış görünmezliğe.

Nereye gidiyorsunuz ama nereye
Sanki biz olmayan insanlarız biraz da kuşkuluyuz
Ya da çok kuşkuluyuz - böyle.

VI

Yüzümü size çeviriyorum, siz misiniz?
Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz?
Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum
Belki de kim diye sorsalar beni
Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi
Belki de alıp başımı gideceğim
Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
Nereye ama, nereye olursa gitmenin
Hüzünle karışık bir ağrısı.

İşte bir denizdeyim, dalgalar ortasında
Kim olsa denizci der, denizden anlayan der bana
Adımı bilmeden der, adımı bilmeden
Şafaklar kadar güzel adımı
O zaman bir kıvrılandır, bir kuruyandır dudaklarım
Ve gittikçe sıkılmaktır ülkesi sıkıntının
Sanki bir yokluğa, bir çaresizliğe bakar gibi
Nice yüzler görürüm, nice değişik kıyılar
İnsanı, o kayalar gibi sert insanı
Bekledikleri kadar.

Bir ağız, bir tütün, bir mızıka gerçeği gibi
Varınca kıyıya birden
Değilsin artık gemici.

VII

Bana bir şeyler söylediniz, anlamadım
Bir cümle, iyi bir söz, gene anlamadım
Doğrusu hiç anlamadım, siz ne demiştiniz?
Ben ne demiştim, ve çekip gitmiştim sonra
Öyle ya, niye hiç değişmedi bakışlarınız?
BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

O gün bugündür işte – ben mesela
Çok usta bir avcının gözleri karşısında
Bir çocuk olarak taptaze oyuncakların
Ve çok ölçülü saatlerinde ev kadınlarının
Ki birdenbire açılan kucaklarında
BİTMEDİ, AMA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Bitmedi anlaşıp soyunduğumuz gün – o beyaz
Bir taşı kaldırdığımda o akıl almayacak yaşayış
Tanrıyı sorduğumda, olur ya, günün birinde tanrıyı
Odama kapanıp saydığımda ayak parmaklarımı
Kapımı çaldıklarında – bunu size söylüyorum anladınız
Kaykılmış, büyümüş gözleriyle onların
Kim der ki yalan, ve yalandır orda konuştuklarımız
BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ

Üstelik bitecek gibi değil
Biri kopmuş ayağından, biri kopmuş kimsesizliğinden
Sımsıkı tuttuğu dönerken köşeyi
Elinde bir bıçakla
Ve öldürmek isterken – kimiyse kimi
Gülünç, sebepsiz, bilinç altı
Ama tutalım, koyvermeyelim
Tutalım koyvermeyelim bırakın kibarlığı
Yanılmak kolay, üstelik çok belli işte yanıldığımız
BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Paralar bozduruyoruz, gereksiz eşyalar alıyoruz bu yüzden
İçtikçe içiyoruz o çocukluk günlerinin yüzüyle
Birimi öldü ne, selviler, mezar taşları, kalabalık
Ya da bir masal mı söyleniyordu, hiç mi bitmeyecek bir
Masal
Kimbilir n’olduydu gene
İşte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
Apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
Saatin kaç olduğu – üstelik sorulmaz ki
Sabah kadar sabaha
Uyuyup uyandığımız
BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Evlere sığamıyoruz, öylesine büyüdü ki vücutlarımız
Ve konuşmalarımız, öyle büyüdüler ki peşi sıra
Hani hep bir olup da eve taşıdıklarımız
Kahveden, meydandan, sokak içlerinden
Bulup da çıkardığımız
Konuşmalar:


- Biri geliyor sözü değiştirelim
- Yürüsek açılırdık
- Bu ne uzun bakmak kendinize
- Ağzım mı kokuyor ne, yaa! ... çok kötü günümdeyim
- Akşama bezik, evet, siz ne içerdiniz?
- Annem mi, çok sevinecek..
- Belki de sinemaya gideriz..
- Bilirsin erken kalkmalı, yarın.. (gülüşler) yok canım!
- Siz yarın deyince aklıma ölmek geliyor, katıla katıla ölmek
- Bana kalırsa..
- Evet size kalırsa
- Bana kalırsa şimdiden eğlenelim
- Sus!
- Biri geliyor
- Biri geliyormuş sözü değiştirelim

Yengemin başı ağrıyor, tek sebebi büyümek
Masalar, tabaklar, hani şu kirazlar koyduğumuz
Kalmadı adım atacak yer bu yüzden
Oğuza söylemeli, bir daha çiçek getirmesin
Lale de saçlarını kestirmeli
Sonra gereksiz eşyalar var, bir gün oturup konuşalım
Örneğin şu hasır koltuk neye yarıyor
Bana kalırsa babamın mineli saati
Tek başına bütün bir odayı dolduruyor
Hele annemin güneş gözlükleri
Yarından tezi yok, çakımı, kol saatimi, eldivenlerimi
Aaaa! Kitaplarınız
BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Üstelik bitecek gibi değil
Çok yaşlı bir kadın yün eğiriyor – düpedüz ilgisizlik
Bisiklet yarışları, akşam gezintileri, insan ne güzel eğleniyor
Bir hırsız giriyor ellerinize, polisler hırsızı kovalıyor
Daha akşama çok var – olsun – biri sizi öpmeye hazırlanıyor
Bense berbere uğrayacağım, şu saçlarıma bakın!
Üstelik bilmiyorum bu şarapları nasıl içiyoruz
Balıkları nereden geliyor soframızın hele
Yıllardır ama, yıllardır neyi koysalar önümüze
Alıştık, sadece bir türlü bakıyoruz.

İşte biz böyle yapıyoruz.

VIII

İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli
Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
Oooo! Demek bütün insanlar çay içecek
Bilmem, çok uzakta biri sevindi
Sonra ben sevindim; acı mı, sevinç mi, ama bilmeden
Belki de ilk olarak vardım ayakta durmanın tadına
Sıktım ki sıktım bir ara dişlerimi
Bir bakış, bir korku, yada gereksiz bir eşya
Yani ne varsa atılması gereken sırtımda
Önce yavaş yavaş, sonra hızlı hızlı
Ve bir Ortodoks kabalığınca içten
Soyundum, yıkandım, ki görülmemiştir böylesi
Aklıma geldi derken; acı mı, sevinç mi gene aklıma
Ben ki bir ölüyü beklemekle geçirdim geceyi
Bir ölüyü ve ölünün bütün inceliklerini
Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, biraz da bunun için
Gözlerim görüyordu, öyle ki, benden ayrı görüyordu gözlerim
Dişlerim ağrıyordu, denir ki ayrıca ağrıyordu benden
Bilmem çok uzakta biri sevindi
Sonra ben sevindim, kadınlar sarışındı
Ben biraz esmerdim, o kadar
İşlerim kötü gitti
Bilseydim katılırdım savaşlar oldu ötemde
Yaşayanlar güzeldi
İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

Geçen yıl korkulu bir çağda uyandım
Sur dışlarına çıktım, sıcak havaları severdim
Mezarları gördüm, müzeler daha güzeldi
Annem sevinmek için boncuklar alıyordu çarşıdan
Ben boncuğu sevmem, hele kırmızı hiç sevmem
Demek çok uzaklarda biri sevindi
Sonra ben sevindim, o ben ki işte bütün gün
Bir ölüyü bekledim ve ölünün bütün inceliklerini
Biri bir cinayetten dönüyordu, şan getiren bir cinayetten
Biriyse bir köleydi, kâğıtlar kalemler içinde
Akşamlara dek bir masa katılığınca gün
Ama o gün bugündür ayrılmadım ben
Ayrılmadım işte o
Beklediğim ölüden.

Pek yakınım olacak, karım, ya da kızkardeşim
Belki hiçbiri değil, sadece bir kız
Öyle ki, biralar, yaz günleri, onunla biraz güzeldir
Ama çok iyi bir günde çıldırıverdi
Yalnızlıktan
İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
Sonra temizce bir yemek yemiştim, hatırlıyorum
Dövülmüş kısraklar gibi uyumuştum
Bir şeyler ummuştum, umudu kesmek gibi
Sonra da gürültüler yapmak için dışarı çıktım
Kocaman bir adamdı dışardakiler
Bilmem, böylece kaça çıktı bekledim ölüler
İşte her bakımdan kendini arıyordu biri
Şaşırmış arıyordu – ben miydim neydim –
Yıkılmış, bunalmış, sürgün içinde
Kendini arıyordu, aynı renk, aynı biçimdeki kendini
İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

Koşup duruyorken, önce aşkların peşi sıra
İyi günler, serin evler, baygın kokulardan gelen aşkların
Bu sanki en azından tanrıyla işbirliği
Ya da buluşmak gibi özüyle insanların
Oysa bir sığıntıydım çok uzaktan bir gülmeye
Yalvaran gözleriyle – açılmış açıldıkları kadar –
Ya da bir tilki avında kim bilir kimin inceliği
- Gözleri, ufukta bir yerdi işte gözleri –
Belki de yer alıyordum korkuyla avuntu karşısında
Belkide yitirilmiş, yok bakacak bir yeri
Ya da bir ölüydük işte ve ölünün bütün incelikleri
Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli
Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
Oooo! demek bütün insanlar çay içecek
Hayır! Çok uzakta biri sevindi.

IX

Artık ne uyanmak için bu sabahlar
Ne de bekliyoruz, beklemek için değil
Üstelik ne de bir karanlıkta anlatıyoruz bu düşünceyi
Ne açıp da ağzımızı tek kelime
Yok, hayır, kaskatı durmuşuz sadece
Durmuşuz; ölümü, acıyı, daha neleri durdurmak için
Evet bir de cins tuzaklar kurmuşuz gözlerimize
Tuzaklar, ve sanırım herkesin işi bizi anlamak
Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
Artık adını sürdüremiyoruz gizli kalmanın
İçkiler içiyoruz, en çok da kötü içkiler – Hıh sığınmak!
Bilmem ki ne demeli, böylesi içinden geliyor insanın
Belki de alışıyoruz, soylu bir düşüncedir alışmak
Diyoruz, belki de
En önce İsa almıştır kendi söylevlerine
Sonra da biz; ya durmak, ya da bir zincirle oynamak bütün gün
Ya da pek olağan şey, katılmak bir döğüşe
Korkmak, o kadar korkmak ki sonuca varmak için
Sinmek, kalakalmak dört duvar arası bir yerde
Bakınca duvarlara – üstelik böyle de bakmak kendimize
Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
Artık tadını sürdüremiyoruz gizli kalmanın.

Karımı soruyordunuz, her zamanki gibi çok geveze
Bir gün onu yaşarken görmüştüm – görmüştünüz
Çiçek mi koparıyordu ne, elini tutmuştum tutmuştunuz
Yani ben ne yaptıysam, o sizinde yaptığınızdı biraz
Ben ki ne yapmıyordum, o sizin de yapmadığınızdı.

Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
O kadar kolay ölmüştür ki, belki de anlatırım
Ne süs, ne çiçek, ne de bir şölen
Üstelik ne de bir şey eksiltti gülümsemesinden
Konuşup duruyordu gene akşamlara dek
Kumarsa kumar, içkiyse içki
Yani bir kedi gelirdi arada bir
Bir köpek siyaha koşardı ellerinden
Bense o günlerde bir kürk tacirinin evinde
Tırnakları kirli bir oğlanla
Bir gemici durmadan bir sıkıntıyı anlatır
Şişeleri devirir elinin tersiyle.

Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
O kadar kolay ölmüştür ki, elbette anlatırım
Bana gelince, günlerce kendimi yokladım ben
Elimi kanattım, yüzümü kestim, kafamı vurdum bir yerlere
Uyudum uyudum uyudum öylesine
Ve şaşırdım böylece yemek saatlerini
Ve sabahlara karşı yattım, aklıma çocukluğum geldi
Sevdim ki sevdim o her zaman sevmediğim şeyleri
Koynuma bir bıçak yerleştirdim, düşmeyecek gibi eğilirken
Geceleri kapkalın adamlarla döğüştüm
Birinde yaralandım üç dikiş vurdular göğsüme
Bir gün de peşi sıra gittim bir adamın
Siyah elbiseli, siyah şapkalı, eldivenli
Adamsa ummadığım şey, bir bankaya girdi
İstediğim kirli işlere karışmaktı, olmadı.

Bir gün de bir lokantaya girdim, yanımda biri vardı
İğrendim, ama susmayı seçtim sadece
Böyleyken garsonun biri elini kesti
Çıkardı mendilini, bir düğüm attı üstüne
Masaya geldi derken usulcacık masaya
Geldi: ne içersiniz? sahi biz ne içer mişiz?
Şarap mı, konyak mı, ve ne dermişiz viskiye
Çıkalım dedim o yanımdaki kız gibi herife
Başını salladı, kim olsa böyle yapardı, çıktık
Karanlık, uzakta surlar, ve kadınlar geliyordu üstümüze
Bense şaşırmış gibi çıkalım diyordum durmadan
Adamsa bakıyordu, şaşırmış bakıyordu kendimize
Hep böyle diyordum işte, çıkalım çıkalım çıkalım
Çıkalım diyordum, çıkalım diyorduk, hadi çıkalım
Nereye, ama nereye?

Belki de biliyoruz, doğrusu bilmiyorum, biliyor musunuz?
Ben askerdim, yağmur mu yağıyordu, bir yere geldim
Üçüncü sınıf bir otele indim, tırnaklarım kirliydi biraz
Bir o kadar da kirliydi ayaklarım
Burnum mu kanadıydı ne; ispirto, pamuk, sırtüstü yatmak
Yattım öğleye kadar, otelci karısını dövdü aşağıda
Üç çocuğu vardı otelcinin, bir horozun başındaydılar
Sabahsa bir karışık şeydi, sanırım peynirler, salamlar kesiyordu
Adamlar
En ayıp yerlerini tıraş ediyordu biri
Alıştım gitti
Sonra yıkandım, tıraş oldum ben de, görmeliydiniz
Sonra da bir bara gittim – neee! Bara mı gittiniz?
Doğrusu müzelere gidecektim, biriyle buluşacaktım – sonra da
Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla...
Öldüyse, hayır ölmemiştir, nereden çıkardınız?
Neyse ben bara gittim, çıkarken anladım gittiğimi
Başım da ağrıyordu, üstelik alnımın üstünde koca bir yara
Ya duvara çarptımdı, diyorum, ya da kestimdi bir bardakla
Ya da kim bilir, bana sorarsanız tanrısal bir şey
Elbette, kim ne der, inanmışım ben
Bir keder, bir susuş, ve bütün bunların yüze vurmuşluğuna
Otele döndüm sonra, oteller gidiyordu biraz
Girmeler çıkmalar, uzanıp yatmalar büyüyordu odalarda
Otelci duruyordu, karısı duruyordu, çocuklar durmuştular
Birden aklıma geldi, dilimi çıkarttım onlara
Dilimi çıkardım; sipsivri, kıpkızıl, ucunu oynatarak
Onlar ki biraz şaşkın, acıyorlar gibi biraz da
Sonra pek tuhaf oldu, ne yapsam, yalıyor gibi yaptım elimi
Öyle ya, elimi kestimdi ben – ne yani, deli değilim ya!

Yukarı çıktım, bilseniz çığlıklar içindeydi odam
Yataklar bir şeyleri kaydırıyordu soluk soluğa
Bardaklar büyümüş – o gün bugündür anlatamam büyümeyi
Çoraplar, gömlekler, kravatlar taşıyordu sokağa
Bir kedi esniyordu – ben gördüm – üstünde şehirlerin
Bir böcek – yetişir be – dünyayı yokluyordu bacaklarıyla
Yığılmış kalmışım öyle, sonradan anlattılar
İyi ki anlattılar, otelci karısını dövdü gene aşağıda
Biliriz, üç çocuğu vardı işte otelcinin
Ama bilmiyoruz, biz neydik ve ne olmağa.

Kalktım bir bara gittim – neee! bara mı gittiniz?
Doğrusu müzeleri gezecektim; biriyle buluşacaktım – sonra da
Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla
Kadın mı dediniz, dedim ya, ne olacak?
Hiiiç!
Alışmak, sadece alışmak.

Ben o kadınla yattım mı, kör olayım bilmiyorum
İnanın Yattımsa
Ama bilmiyorum.

X

“Ya ne yapmalı “ diyor annem bu geçkin çizgileri
“Yıllardır aynı evdeyiz” bunu ne yapmalı
Babam: ve ne yapmalı diyor bu bir yığın geleneği
İşte bir sahnedeyiz: ev, gelenek, duygulu kadın
Bense ufacık taşlar üzerinde bir ufacık şey olmanın
Bir pencere beyaz, bir karanlık mayhoş, ne iyi
Sürüyle odalar, sürüyle gülüşler, sürüyle konuşmalar
Ne yazık! vakit de yok kurtarmak için geleceği
Düşünsek bile şimdiden – düşünemiyoruz ya
Üstelik ne çıkar bundan, ve ne katardı yaşamımıza
Hiçbir şey! çünkü ne varsa içimizde gelecek için
Sanki bir öyküsü bu hayatı süslemenin
Soframız, yatak odalarımız, lambalarımız
Annemin tarih kitapları, babamın güneş gözlükleri
Kuyular gibi işte, şişeler sarkıttığımız yaz akşamları
Tavan arasındaki boşluk, gölgesi karşı duvarın
Kırlangıç yuvaları, yüzümüzden cins kanatların geçtiği
Kavunlar karpuzlar yardığımız, o yemekten ayrı düşündüklerimiz, o
Bir şey mi kaybettik öyle, kim bilir bize neler eklediği
Sonra bir bıçak gibi durduğu sarısı içe çökmüş lambaların
Babamın kaşları çatık, annemse düşünceli
Kim bilir n’olduydu gene, diyelim bir yoksulluk önceliği
Belki de hiçbiri değil, canımız sıkılmaz istemiş o kadar
Annem: ve ne yapmalı diyor bu geçkin çizgileri
Böylece bir sahne daha: güneşler, alışmak ve biz
Sanki bir tramvaya bindik, az sonra ineceğiz
Aksilik bu ya, diyelim ansızın bozuldu tramvay
İndik, ve yeniden beklemeye koyulduk hepimiz
İşte bir sahne daha: bir sigara yaktıydı babam
Annem saçlarını düzeltti, bir şeyler gösterdiydi eliyle
Bizse kısa bir oyun tutturduk, hiç! yetinmek için sadece
Öyle bir sahne ki bu: anladık, sevdik, ve unuttuk her şeyi
Sonra bir tramvay daha geldi.

XI

Size baktığım yol uzamakta
Kendime baktığım yol uzamakta
Yoruldum, bunaldım, canım sıkılıyor
Eve dönmeliyim, iyi bir yemek, uyumak istiyorum sonra
Yok eğer uzayıp gidecekse bu iş
Derim ki vakit erken, hava da güzel nasıl olsa
Çocuklar görürüm, uzağa bakarım, saçlarımı tararım hiç değil
Belki de biri seslenir, güneşler güneşler tutan uyruğunda
Bir resim görürüm ya da – ortalık inceydi biraz
Ya da resim gördüm; köşede, antikacıda
Ve düşündüm diyelim yanında bizim şamdanların
Bir uyuşma olacak annemin saçlarıyla da
Ne zaman? elbette sabahları
Sabaha baktığım yol uzamakta
Uyumak, nasıl uyumak, daha bilmiyorum
İki perde arası soğuk bir limonata
Belki de çıkınca evden taşıtlar beklediğimiz
Ve taşıtlar beklediğimiz durakta
Birini gördüğümüz ya da, geveze, kaypak, sıkıcı
Bitmesi bir olayın – ölüm mü geliyor aklınıza?
Kim bilir, belki de ölüm
Ama korkmayın, bütün iş korkusuzlukta
Öyle ya, ha dibinde ölmek gümüş şamdanların
Ha bir cellat elinde, gözleriniz kapalı
Belki de yürüyorken iki taşıt arasında
Belki de bir intihar; güzdü, çiçekler vardı

Şişman bir adam kulaklarını tutuyordu dünyada
Dünyaya baktığım yol uzamakta
Ve biraz düşünsek mi, alıştık nasıl olsa
Kim bilir neyi istiyorduk, neyi anmıştık az önce
Dönsek mi dersiniz, gene dönsek mi oraya
Oraya baktığım yol uzamakta
Ya da bir bahçedeyiz – üstelik kadınlar vardı
Ağzınız, çatallar, tarçınlı pasta
Ya da bir toplulukta – iyi yaptınız!
Bu çok hoştur! – size söylüyorum – yaramaz çocuk!
Beni de sandınız! – evde mi? – hayır! Limonlukta
Ve hemen kalktınız, bir yangın yeriydi orası
Ya da aklınız olacak sizi bir yangın yerine bağladı
Kızgın güneşte bir şişe ispirtoyu devirdiniz
Kutsal bir iş yaptınız ve yerleşti sizde bu kanı
Belki de bir din devirdiniz; anneniz, annenizin saçları
Gümüş şamdanlar, sabah ışığı, vesaire
Ve sanki her olay, her davranış ölümün bitişiğinde
İşte evdesiniz, iyi bir yemek, uyumak istiyorsunuz sonra
İstemek, neyi istemek, daha bilmiyorsunuz
Açtınız radyoyu, ılıyan bir ses kanınızda
AIO, İAO, AĞ UĞ AĞ
Ve kahkahalar arasında kahkahalar
Orada, aşağıda
Tek umut, tek varış, tek kurtuluş gibi
Ve kaskatı kesilmiş, beyaz
Sallanıyorsunuz boşlukta.

XII

Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi – tak
Bir yüzü vardı kocaman düşüverdi avuçlarına
Bilmem ki gelir miydi? – saat üç buçuk – üstelik hava..
Sonra şu yağmur bulutu, boşandı boşanacak
Bir kedi ürperdi, ve adam yeniden esnedi – tak
Acaba?
Yazıldı saatin üç buçuk olduğu havaya
Boşandı, taptaze üçler halinde bir yağmur
Kim bilir, bu saatte, onu anlıyorum
Belki de unutmuşumdur.
İşte düğmeler, iğneler, ibrişimler satılan bir dükkânda
Herkesin akşamı onu buluyordu
Bir adam sakallarını yokluyordu kasılarak
Sizi bekliyorum – beni bekliyormuş – niye olmasın?
Bir bakış, bir gülüş, ve yüzünü yüzüne tutuyordu ustaca
Adamsa şunu yapıyordu: hiçbir şey, ama hiçbir şey
Ne tuhaf! – Ben olsam! – ne çıkar ben olsam da
Gelmedi, gelmeyecek ve otuz yıl önce yazlıkta
Oturmuş bir köstebek yavrusunu bekliyor
Çıkmadı, ama çıkacak – babası sesleniyor
Bir sofra duruyor, gerilmiş çilek kokularıyla
Tam çileğe geldi sıra, uzattı çatalını batıracak
Hayır! bir tuhaftır bu, insan gecikmek ister biraz da
Gecikmek: sanırız bizi bir şeyler bekliyordur olağanüstü
İşte ansızın biri çıkacaktır karşınıza
Hiç yoktan biri çağıracaktır sizi
Ya da bir kadın bayılacak, bir memur çıldıracaktır önünüzde
Bir kurşun, bir kurşun daha
Yere serecektir bir serseriyi
Gecikmek: bana kalırsa eve dönmeli en iyisi
Bir küfür, bir patırtı ve babası çıkışıyor
Annesi, annesi biliyor başına geleceği
Bahçede bir kız çocuğu erik ağacını sallıyor boyuna
Diyelim her olayda böylece bir şeyler bulunur
Kalsın, daha çok zaman kalsın diye hatırda
Bir gün, bir benzin deposu havaya uçmuştu biliyorum
Bir alev, bir duman, usulca sokulmuştum
Yanmış bir cep saatini aklımda tutmuştum yıllarca

Gelmedi, ama gelecek, nedense alıştık zamansızlığa
Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi bak
Demek siz! – koca ihtiyar! – ıslandım işte!
Saat üç buçuk, vallahi saat üç buçuktu gene
Hey tanrım neye yaradı sanki unutulmak
Kadın saçlarını tarıyor, ve usulca sokuluyordu adama
Adamsa ayağa kalkıyor ve işte ayağa kalkıyordu ustaca
Dışarı çıkıyor, içeri giriyor, üç aşağı beş yukarı
Kadınsa domates doğruyor, yok mu ya bu yaz yağmurları
Evet, sahiden, niye?
Soruyor kadın:
Bu yaz yağmurları..

XIII

Şimdi her yerden bakıyorlar – demek uykusuzum –
Kral birini çağırıyor uykusuz bitmiş olarak
İşte Salı, akşama doğruyuz, Bay Kemik Taciri kestiriyor
Vahalam’da, bilmem ki neresidir Vahalam
Babamın, ak saçlı babamın açtığı yara
Bir tarla konusu
Oysa bre dolduran doldurana boşluğu
Babamın akıttığı kan
Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam
Babamı tanıyorum; oysa çorabı, tütünü, acılarıyla o adam
Eksiği yok küfürden yana
Onu buğdaylar öldürecek, sapsarı öldürecekler onu
Belki de gelenek bu
Al kılçıklarıyla ve hep birden – tamam!
Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam.

Kral birini çağırıyor, basarak parmağını kağıda
Bay Kemik Taciri çamurdan yüzünü üstümde tutarak
Hırçık ve kadınsal bir sesle çıkışıyor
Anlamak, sadece anlamak istiyor korktuğumu
Bir adam sokağın alt yanını doldurdu
Kırmızı elleriyle
Masa camında bir çınar yaprağı derinleşiyor
Evet, sizi anlıyorum
Yani kendimi
Saat beş, bu üçüncü çay, kalkınan bir yerimi öldürüyorum
Ve işte bilmiyorum katil kim
Bir burgu, gene bir burguyu oyuyor
Ve karım otuzunu dolduruyor bu akşam
Saat beş, diyelim erken dönmeli eve
Kral birini çağırdı ve işte birini kovmak üzere

Genel bir yanlışlık olacak, hadi kazandı Bay Kemik Taciri
Beni bu kemikler öldürecek, yağlı, pis hayvan kemikleri
Olanca aklığıyla, ve hep birden – tamam!
Bilmem ki neresiydim, neresiydi Vahalam.

Kral tacını çıkarıyor, başı ağrımış olacak
Onu selamlıyorum, kapıyorum kapıyı ardından
Saat beş, bakınca camdan onu görüyorum
Camlarda iri gölge derinleşiyor, o
Kralsa tavana bakıyor, bir kristal avize haklayabilir onu
Bay Kemik Taciri karşıya geçiyor başarıyla
Ben sadece paltomu giyiyorum

Akşam
Kral birini çağırdı; biraz et, biraz da şarap
Oturmuş masaya Bay Kemik Taciri
Karısı ve dört çocuğuyla
Duvarda bir tüfek asılı, durmadan ona bakıyor
Tavşanlar, keklikler, turnalar oluyor tüfeğin ucunda
Başkaca bir şey olmuyor
Ben kötü bir meyhaneye dalıyorum, ortalık küf kokuyor.

Duvara alıştırıyorum gözlerimi – siz nesiniz duvarlar?
Hiiiç! sadece duvarız biz
Öyleyse bir yarım saat, karım da bekleyebilir
Adamlar önce beyaz değil, sonra beyaz
Bir şapka gene bir şapkaya asılı
Bir palto gene bir paltoya
Bir adam kendiyle döğüşüyor bir adamda
Evet onu anlıyorum
- Yani kendimi –

Bir kadın bir sürahide biriyle sevişiyor
Bir burgu gene bir burgu oyuyor ayrıca
Bir adam dikilmiş ve dikilmiş içiyor durmadan
Hey tanrım! omuzlu, güçlü kuvvetli
Kocaman bir çocuk yüzü taşıyor yalnızlıktan.

Gece, saat on, karım otuzunda olmalı diyorum
Bir gidip bir geliyorum karanlıklarda
Çiçekler alıyorum, bitmeden çiçeklerini gecikmelerin
Ve dalıyorum içeri ışıksız bir kapıdan
Aranmak, yenilmek, ve hayır! utanmaktı Vahalam
Kral uyandı, karım iç çekiyor durmadan
Bir sabah ışığı kendini yerden yere vuruyor
Kızım uyuyor, ve uyuyan biri gibi konuşuyor karım
Bir duvar resmi gibi konuşuyor
Kral?
Kral uyandı.

Saat dokuzu on beş geçiyor, üşüyorum
Güneşler mi vuruyor sırtıma ne, üşüyorum
Ölgün ve değişmez adımlar atıyorum, üşüyorum
Karanlık, pis adamlar çıkıyorlar mağaralarından
Ne umut, ne hiçbir şey, sadece çıkıyorlar
Bir gece, bir sabah, ve benim bakışlarımı taşıyorlar
Karım ağlıyor, kızım uyuyor, karımsa gene ağlıyor
Diyorum
kim bilir
belki de
tamam!
Orasıydı Vahalam.

XIV

İşte bu boşluk, durmadan bizi çağırıyor
Kremler, pudralar, iç bunaltıcı kokular gibi
Bir kır bekçisi köpeğini sevdi
Bir çcuk delinmeş bir kovayı sürüdü – nereye?
Bir kadın bağırdı bağırdı bağırdı
Tam on yıl öncesine yarayacak bir sesle.

ÇOĞULLAMA

Biz kadınız, bilmeden seviyoruz bu kedileri
Seviyoruz, bir sevilme içgüdüsüyle
Bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor – acaba?
Evet, çok değil konuşurken düzeltiyoruz
Orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz
Ama biliyorsunuz ki gene de
Hepimiz, işte hepimiz
Bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde.

Gözler mi? Tavana dikili, hayır, pencereye
Yağmalar, sürgünler, yangınlar içinde
Çünkü bu boşluk; tüneller, çukurlar, kap kacak ağızları
Mağaralar, denizler, gökyüzleri değil de
Bu boşluk, o bir türlü dolduramadığımız, o
Orman, dağ, kısacası evrenle.

ÇOĞULLAMA

Biz bu lavanta kokularını bilmeden taşıyoruz
Biz bu tavana bilmeden eski rengine boyuyoruz
Bu bizim terliklerimizde ufacık güller oluyor – acaba?
Evet, çok değil, onları bilmeden hoşa gideriyoruz
Sormayın, ama sormayın, bilmeden aralık tutuyoruz kapılarımızı
Bilmeden bekliyoruz, bilmeden uyuyoruz sabahlara değin
Kim bilir, belki de biz
Tanrısıyız en olunmaz şeylerin.

Bu bizim en düzenli hareketimiz: olmak
Asılıp kalmışız sokak fenerlerine
Asılıp kalmışız öyle, görenler bizi görüyor
Görenler bizi görüyor ve gidip geliyoruz dikkatle
Doğrusu, niye saklayalım, hepimiz bunu yapıyoruz
Ama biz yaşıyorken de bunu yapıyoruz sadece
Cansız
Ve gidip geliyoruz dikkatle.

ÇOĞULLAMA

Biz bu kendimizi boşuna soruyoruz kendimize
Boşuna asıyoruz onları, boşuna öldürüyoruz
Bu bizim gözlerimizden ufacık şeyler geçiyor – acaba?
Evet, çok değil, bakışırken düzeltiyoruz
Biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
Ben biliyorum, yalan mı, sizde biliyorsunuz.


Edip Cansever
Yerçekimli Karanfil





Bercestelerim