Sabr et, gelecek aya kadar…

Gücünü bitiren bu zor işin ücretini 
Bir ayın sonunu elle geçirdim 
Arzu dolu ve sıcak bir gönülle 
Hemen eve yöneldim

Fakat, Ne yazık ki, azıcık ücretim 
Biriktirdiklerimin hepsi alacaklılara gitti! 
Gözüm açılınca gördüm, Ah 
Neyim varsa gitmiş 

Çocuğum geldi, şaşkınlıkla gözlerime baktı 
Onun iki siyah elmas gibi gözleri vardı 
Arzuyla yanan gönlünün kıvılcımları 
Günahsız bakışlarıyla isyan ederek: 

“Ah anne! Geçen ay demiştin 
Bana elbise alacağını söylemiştin 
Süreyi uzattın, şüphesiz 
Şimdi ne istersem getirmelisin. 

Elbiselerim paramparça oldu, peki ayın sonu nerede? 
Yeni ve güzel elbiseler nerede?” 
Utanarak ve yavaşça dedim: 
“Sabr et çocuğum, gelecek aya kadar.”

Sîmîn Bihbehânî

Gökyüzü boştur

Gökyüzü boş, bomboş, onun aydınlığını kim götürdü? 
Ay’ın tacı olan Samanyolu’nu kim götürdü? 
Gecenin saçları karışıklıktan perişandır 
Nil Nehri’nin saçının süsünü kim götürdü? 
Kavisli yıldızını kimse görmüyor 
Onun karanlığını kim kırdı, onun yayını kim aldı 
Bahçıvan yalnız, onun çevresinde dikenden başka bir şey yok 
Söğüt ağacını, gülü, erguvan çiçeğini kim götürdü? 
O çınar yıllarca beyhudelikten yorulmuş 
Nağmeler söyleyen kuşların yuvasını kim götürdü?
Irmak hayat arkadaşlarının hazzıyla dolup taşmıyor 
Yumuşak ve akışkan civanın kayganlığını kim götürdü? 
Bunlardan önce yer gök yeşildi 
Şimdi karanlıktan başka bir şey yok, onun gökyüzünü kim götürdü? 

Sîmîn Bihbehânî




Kadersiz

O gidiyor gevşek ve titrek adımlarla 
O gidiyor, elinde eski bir bavul 
Kar başladı ve derin bir gece yeni başlıyor 
O işin sonunu böyle bir başlangıca bağladı

O gidiyor, ama nereye? Bir dostun semtine mi? 
Bir misafirhaneye mi? Ya da akrabalarının yanına mı? 
Acaba kim hiçbir şey söylemeden kabul edecek 
Onun böylesi karışıklığını, şaşkınlığını, perişanlığını? 

Onun her adımındaki uzunluk bir cadde kadar 
Tereddütler içinde yüz hikâye bırakıyor yere 
Uyurgezer gibi istemeden yürüyen beden 
Bir dükkânın tezgâhına geçiyor 

Camlarda perişan görüntüsü beliriyor 
Gece renkli saçlarına çöken karla birlikte 
O tatlı düğün gününü akla getiriyor 
Siyah saçlarında tül gibi duran kar 

O gün, o çiçek, o tüy ve danteller arasında 
Beyaz teni, şirin dudağı büyüleyiciydi 
Coşku ve mutluluk içinde göz açıp kapayıncaya kadar 
Adı deftere yazıldı eşinin adının yanına

Ertesi gün küçük aşk yuvasında 
Yüksek arzularıyla bir kadın oldu 
Çabaladı, koşturdu, emek verdi 
Ve o yuva, aydınlık ve yüksek bir saray oldu 

Onun dünkü eşi, bugün başka bir adamdır 
Sermaye ve kar sayesinde yüzlerce gümüş tenlinin taptığıdır 
Ama şunu kim bilir ki bu kadın 
Onun yanı başında çalışmaktan bir an bile geri durmamıştır 

O adam ve o yüksek (köşk) ev, o sıcak kalp 
Bugün kapılarını onun yüzüne kapalı tutar 
Yarın başka bir kadın dantelli elbiseyle 
Onun dünkü evine adım atacak 

Zengin adamın bu dul karısı 
Kanunun kör gözünün önünde durmuş (beklemekte) 
Servetinden, malından, nikâh ve nikâh akçesi olarak 
Kanun onun eline birkaç metelik koymuş 

Ey sıcak yuvalar ve sevgi dolu gönüller 
Köşelerimizin birinde bile ona yer yok 
Gözyaşlarıyla yıkanmış bu gözlerin temizliğinde 
Yarının kirinden başka bir şey yok

Sîmîn Bihbehânî

Yan Kesici

Bilir misin neden hapisteyim? 
Bir gencin cebine el atmıştım, 
Bir şey geçmeden elime, 
Ansızın feci bir şamar yedim! 

Bilmiyorum babam kim benim, 
Nerde açtım gözümü dünyaya; 
Beni kim doğurup yetiştirdi böyle, 
Kimin memesini aldım ağzıma! (bilmiyorum) 

Kimse benim için sabahlamadı 
Hastayken başucumda! 
Yalvarmadan ya da karşılıksız 
Gelen olmadı yardımıma! 

Kâh Ocak soğuğunda titredim, 
Kâh inledim Temmuz sıcağında! 
Ekmek hasretiyle aç uyudum 
Hasır üstünde cami avlusunda! … 

Tüm bu düzensiz hayatımla 
Böyle bir sanat öğrendim 
Sessiz ve sakince başkalarının cebinden 
Para çalmayı öğrendim 

İyice öğrendim yollardan 
Sigara izmaritini nasıl alırım; 
Bir duman çektikten sonra
Başkasının cebine nasıl koyarım.

Sîmîn Bihbehânî

İnşirah

“Hiç doğmamış olmayı dilerdim”. Bu cümle terapi odasının orta yerine mıhlanıyor, doktoru hareketsiz, hastayı geleceksiz bırakarak havada asılı kalıyor. Mazinin derin dehlizlerinden yolunu bulmuş bir uğultu, yaşayan her şeyi donduruyor. O, orada kaldığı sürece kımıldayacak bir boşluk bırakmıyor bize, nereye kıpraşsak orada bir heyula gibi yolumuzu kesiyor. Kimi insanlar hayat boyu bir yük taşıyorlar sırtlarında, onu yitirmeye kıyamıyor, denklerini çözüp yeniden bağlayarak bir ömrü tüketiyorlar. “Yorgunum o halde varım, bir yüküm var o halde varım”. Nicedir buraya geliyor, ama galiba bir tavsiye almaktan çok kendi sesinin bu odada nasıl yankılandığını duymak istiyor. Beni kendi acısına tanık tutmak için karşımda oturuyor ve ne konuşursak konuşalım, başladığımız yere geri dönüyoruz. Kısa süreliğine içine alıyor sesimi, ne ki mazinin feryatları kısa sürede bu sesi de boğuyor ve ona yaşadığı her şeyin, kocaman bir mağlubiyete dönüştüğünü haykırıyor. Onca acının yüküyle kamburlaşmış bir beden, ama onları salıvermeye de kıyamıyor. Kendisini onlardan geçirerek tanımlayabiliyor sadece, kıblesi kendi mağduriyeti. Ruhun yaralarından kendilerine bir harita çıkaranlar, işaret yıldızı olarak sadece o yaraları takip edenler, ne kadar yürürlerse yürüsünler yolları hep uzun ve soğuk bir geceye, çocukluğa çıkar.

Kendimizi nasıl hikaye ediyoruz? Bütün mesele burada düğümleniyor. Zira bizi mutsuz eden şey olayların kendisi değil, bizim onlara verdiğimiz anlam. Onca zorluktan arta kalan bir insanın hikayesini, geçmişin zehirli oklarıyla delik deşik edilmiş bir kazazedenin hikayesi olarak mı okuyacağız, yoksa her şeye rağmen direnmiş, düştüğü yerden kalkmayı bilmiş mukavim bir ruhun hikayesi olarak mı? Kendi hikayemizi nasıl yazdığımız, ıstırapla nasıl baş ettiğimize dair bir fikir veriyor. Yeterince iyi anne babalık görmemiş birinin ömür boyu bu mahrumiyeti bayraklaştırması bir şeydir, bu kişinin kendi çocuklarına doğru bir anne babalık yapabilmek için imkanlarını seferber etmesi bir başka şey. İlkinde hayatı tüketen, diğerinde ise onu onaran bir taraf var. Ne kadar canlıyız? Hayata bir şeyler vermeye ne kadar gayret ediyoruz? Kendimizi ‘korunmaya muhtaç’ bir çocuk olarak hikaye ettiğimizde hayattan hep istemeye hakkımız olduğunu düşünüyor ve ona bir şeyler vermeye yanaşmıyoruz. Canlılık hayata katılmaktır, onunla ve onu oluşturan her şeyle bir alış verişe girmektir. Bizi de içine alabilen bir hayat daha zengindir, tıpkı hayatı içimize aldığımızda bizim zenginleştiğimiz gibi. “Her türlü keder” diyor Karen Blixen, “bir hikayeye dönüştürüldüğünde veya bir hikaye anlatabildiğinde, tahammül edilebilir hale gelir”.

Çocukluğun yaralarından özgürleşmenin, zorlukları alt ederek olgunlaşmanın binlerce yolu var. ‘Yaralı çocuk’a saplanıp kalmak bizi gitmekten, gelişmekten alıkoyar. Değişmekten korkarız: Yetersizlik, değersizlik ve reddedilme hisleri ruhumuzu öyle bitap düşürmüştür ki ışıltılı bir geleceğe bir yol bulabileceğimizi aklımıza bile getiremeyiz. Hayat bize o ilk yaraların merceğinden kırılarak ulaşır. Renkler, şekiller, sesler içimize değmeden önce, o merceğin inhiraf süreçlerinden geçer. O ilk acı, ilk örselenme iyileşmediği sürece erişkin hayatımızda kendisini daima tekrar etme eğilimindedir. Acının melankolisi.

Sevgi, zekayı büyüten tek duygudur. İnsan kalbiyle kendisine değecek, onu kendi varlığı içinde doğru bir biçimde görecek, onunla olacak birini arıyor. Sevginin içimize girmesine izin vermemiz gerek. Gözlerinde ışıltıyla bize bakmakta olan kişinin bu sevgisini ne kadar alıyoruz içeri? Onun bizi sevmesine izin verebiliyor muyuz? Bu dünyada insanın uğrayacağı en büyük kötülüklerden biri, kayıtsız kalınmaktır. Görünmez ve duyulmaz olmak. Biri varlığımıza bir yankı, acımıza bir cevap versin isteriz. Bazı yaralar iyileşmez, sadece anlaşılmak ister. Ancak anlaşıldıklarında geçip giderler, hatta başkalarının acılarını ifade edebilmeleri için bir kanal oluşturarak. Vermek almaktır. Bizden esirgenmiş olanı biz başkasından esirgemediğimizde, ıstırap bir armağana dönüşür. Benden esirgenmiş olan beni utandırmasın yeter ki, bu benim kusurum değildi, yaşadıklarım beni daha az insan yapmaz. Tam aksine başkalarına sevgi, anlayış, nezaket ve merhametle yaklaşabilmem için bana bir yol açar. Acı tiryakiliğinden kurtulabilmek için o incinmiş çocuğu iyileştirebilmemiz gerek. Başka insanları, bizim geçmişte karşılanmamış çocuksu ihtiyaçlarımız için zorlamak, insan ilişkilerinde hüsran doğuruyor. Oysa sevmek feragat edebilmekte gizlidir. Benden esirgenmiş olanı kimseden istemiyorum. Sevdiğime yer açmak için, kendi benliğimi geri çekiyorum.

Ruhun yara aldığı her seferinde bir yardım ümidi de vardır. Bu kez bir el uzanacak ve beni buradan çekip çıkaracak. O el uzanmadığında hayal kırıklığı ve güven kaybı büyür. Ama belki de o el çok önceleri bize uzanmıştır da farkında değilizdir. Belki göğsümüzü genişletecek olan yanı başımızdadır.

Daraldığında, sıkıldığında, hiç doğmamış olmayı dilediğinde İnşirah’ı oku.



"İnşirâh" açılmak, genişlemek, sevinmek manalarına gelir. Duhâ sûresinden sonra Mekke'de inmiştir. 8 (sekiz) âyettir. Bu sûrede Peygamberimizin, çocukluğunda risalete hazırlamak üzere kalbinnin açılıp arıtılmasından söz edilmektedir. Ayrıca, onun getirdiği dindeki kolaylıklara dikkat çekilerek Allah'a şükretmeye teşvik edilmektedir.


Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1. (Ey Muhammed!) Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?

2,3. Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?

4. Senin şânını yükseltmedik mi?

5. Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.

6. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.

7. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.

8. Ancak Rabbine yönel ve yalvar.


   
Kur'an-ı Kerîm'in doksandördüncü suresi, sekiz ayet, yirmidokuz kelime ve yüzüç harftir. Fasılaları, kâf, elif ve be harfleridir. Sure Mekkî olup "şerh" suresi diye de adlandırılır. "Duha" suresinden sonra inmiştir ve konusu da bu surenin konusuyla yakından ilgilidir. Hatta bazı âlimler bu iki sureyi bir sûre saymıştır.

"Duha" suresi, vahyin birkaç gün kesilmesi ve Resulullah'ın gönlüne bir sıkıntının çökmesi üzerine inmiş gönlüne ferahlık gelmişti. İnşirah suresi bu ferahlığı pekiştirerek şanını yüceltmekte ve ona verdiği nimetleri sıralamaktadır.

Surenin meali şöyledir:

"Biz senin göğsünü açmadık mı? Atmadık mı üzerinden yükü? Ki (o ağırlığından) sırtını çatırdatmıştı! Senin şanını yükseltmedik mi? Muhakkak ki her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. O halde (işlerinden) boş olduğun zaman uğraş (ibadetle meşgul ol) ve Rabbine rağbet et (O'nun rızasını, O'nun sevgisini kazanmağa çalış)"

Bu surede anlatıları şerh-i sadr yani Hz. Peygamberin göğsünün yarılması olayından maksadın ne olduğu tartışılmışsa da genellikle İsra hadisesindeki şerh-i sadr olduğu kabul edilmiştir. Hz. Peygamber bir defa, on yaslarında, bir defa da Mirac öncesinde "göğsün genişletilmesi ameliyesi" ne tabi tutulmuştur. Sure, insanın manevî bakımdan yetişmesinde, kemâle ermesinde büyük önemi olan "İnsan sadrı"na dikkati çekmektedir.

Sûreye ad olan "göğsün genişlemesi (şerh-i sadr)" olayının ilkini Allah Resulu şöyle açıklar: Ebû Hureyre (r.a), Hz. Peygamber'e, ilk peygamberlik belirtisinin ne olduğunu sorar. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle cevap verir: "On yaşlarında iken sahrâya (çöl) çıkmıştım. Başımın üstünde bazı sesler işittim. Bir adam diğerine, "İşte bu o değil mi" diye soruyor, diğeri "evet" diyordu. Bunlar daha önce gördüğüm hiçbir kimseye benzemiyordu. Yürüyerek yanıma geldiler. Birisi kollarımdan tuttu. Hiçbir şey hissetmiyordum. Birisi "yan yatır" dedi. Zorlamadan ve çekmeden beni yatırdılar. Birisi, "göğsünü yar" dedi. Göğsüme çıktı, kan ve acı olmaksızın, göreceğim şekilde göğsümü yardı. "Kin ve hasedi çıkar" dedi. Kan pıhtısı benzeri şeyleri çıkarıp attı. "Şefkat, merhamet ve rahmet doldur" dedi. Çıkardığı şey gümüşe benziyordu. Sonra sağ ayağımın baş parmağını hareket ettirdi ve şöyle dedi: Haydi git ve selâmet bul". Oradan, küçüklere karşı şefkatli büyüklere karşı merhametli olarak döndüm" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 139; İbn Kesir, Tefsîru'l Kur'ani'l-Azîm, İstanbul 1985, VIII, 451)

Taşınması Hz. Peygamber'e ağırlık veren yükün sırtından atılması "geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlanmış olması"dır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Allah, bu fethi sana, geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamak, üzerine olan nimetini tamamlamak, seni dosdoğru bir yola iletmek ve seni sanlı bir zaferle muzaffer kılmak için ihsan etti" (el-Feth, 48/2-3).

Hz. Peygamber'in şanının yüceltilmesi; kelime-i şehadet, ezan, namazdaki tehiyyât, Allahumma salli ve Allahumma bârik duaları gibi doğrudan O'nunla ilgili dua ve niyazlarda açıkça görülür. Ancak, onun ins ve cinnin peygamberi oluşu, âlemlere rahmet olarak gõnderilmesi, evrensel ve son tevhîd dinini temsil etmesi en büyük şereftir.

Her zorluktan sonra kolaylığın iki defa tekrar edilerek bildirilmesi, müminleri zorlukları göğüslemeye teşvik etmektedir. Her gecenin gündüzü, karanlığın aydınlığı olduğu gibi, zulmün arkasından da adâletin, küfrün ardından İslâm hâkimiyetinin gelmesi umulur. Ancak bu kolaylıklara ulaşmak için yüce Allah'a yönelme ve kulluk gereklidir.

Erguvan

Böyle korkunç bir sonbaharda 
Çiçek açamama korkusuyla erguvan, 
Yiten ümitlerinden yorgun düşer 
Ümit dolu tebessümüyle tomurcuk verir o, baharda 
                                        Çiçek açar 

Nima Yûşîc

Efsane

Efsane: evet, evet 
Kararsız bir aşığın hikâyesiyim. 
Ümitsiz, ıstırap dolu 
Üzüntüden gece ayakta kalan 
Yıllarca keder ve inzivada yaşayan. 

Korku dolu bir aşığın hikâyesiyim 
Sahra devi gibi korkunçsam, 
Ve eğer beni ihtiyar köylü bir kadın 
İnsanların kaçtığı bir dev gibi görüyorsa, 
Cihanın ıstırabının oğluyumdur da ondan

Nima Yûşic

Seni Seviyorum Ey Kadim Memleket

Eğer ki boş dünyada bir şey seviyorum, 
Ey Kadim Memleket! Ben seni seviyorum. 

Sen ihtiyar bilge, sen ölümsüz civan, 
Eğer ki seviyorum, ben seni seviyorum. 

Sen soylu ve kadim ülke İran, 
Paha biçilmez mücevher, seni seviyorum. 

Ey uluların anası eski memleket, 
Ulularınla meşhursun, seni seviyorum. 

Sanatın ve düşüncenle parıldıyorsun, 
Hem düşünceni hem sanatını seviyorum. 

İster efsane olsun ister tarih, 
İster eskilerin anıları, hepsini seviyorum. 

Kalem yerine çiviyle taşa oyulanları, 
Dağlara kazınmış yazılarını da seviyorum. 

Defterlere siyah mürekkeple yazılsa da olur, 
Kamışla ya da kuş tüyüyle fark etmez, seviyorum. 

Gümanlarını yakîn sayıyorum, 
Ayan beyanlarını en büyük sır gibi seviyorum. 

Hürmüz’e ve tüm ilahlarına tapıyorum, 
İlahi ışığını ve yüceliğini seviyorum. 

Canımdan çok kadim ve pak peygamberini, 
Münevver bakışlı ihtiyarı seviyorum. 

Yüce Zerdüşt’ü ben her peygamberden 
Ve her pirden daha çok seviyorum. 

Beşer ondan iyisini görmedi ve görmeyecek, 
Ben beşerin en iyisini seviyorum.

Onun üç “iyisi” dünyada en iyi rehberdir, 
Böyle özlü ve faydalı öğütleri seviyorum. 

Yüceydi, yol göstericiydi ve İranlıydı. 
Ben rehberimin İranlı olmasını seviyorum. 

Öldürmedi ve kimseye öldürmeyi buyurmadı, 
Bundan dolayı onu hassaten seviyorum. 

Efsanelerin ötesine göçmüş olsa bile, 
Ben o dosdoğru piri seviyorum. 

Bâmdâd’ın temiz kalpli oğlunu, 
Güneş gibi parlayan Nişaburlu’yu seviyorum. 

Yüce Mezdek, çağların ölümsüz aklı, 
Onu her yönüyle seviyorum. 

Adaletsizlikle savaşırken cesurca can verdi, 
Ben o adaletli aslan yürekliyi seviyorum. 

Cihanşümul ve adaletliydi onun fikri, 
Bu yüzden onu daha da çok seviyorum. 

Hem peygamber hem ressam olarak, 
Mani’yi övüyorum ve seviyorum. 

Ruhları güzelleştiren o nakkaşı, 
Ve onun kitabı Erjeng’i seviyorum. 

Sulak olsun kurak olsun, bütün mezralarını, 
Bütün çöllerini, bütün nehirlerini ve derelerini seviyorum. 

Çölünle denizin, dağınla ormanın aynı bana, 
Bütün topraklarını ıslak ya da kuru seviyorum. 

Cesur ve ilim ehli şehitlerini, 
Ki beşeriyetin iftiharıdırlar, seviyorum. 

Nesim yeli gibi halim ruhlarını, 
Ve demir gibi cesaretlerini seviyorum. 

Onların çağları alt üst eden, 
Coşkulu fikirlerini de seviyorum. 

Onların eserlerini de ister öğüt ister haber, 
Birkaç satır bile kalmış olsa seviyorum. 

Her asır ancak birkaç tane çıkan, 
O unutulmaz insanları seviyorum. 

Senin bütün şairlerini ve onların eserlerini, 
Seherde esen nesim yelinin saflığıyla seviyorum. 

Firdevsî’nin iftihar ve zafer ufuklarına, 
Diktiği o efsane sarayını seviyorum.

Hayyâm’ın yüreklere ebediyen tesir eden, 
Öfke ve feryadını seviyorum. 

Attâr’ın yürek yakan, dertli sevdasını, 
Ki canlardan ateşler yükseltiyor, seviyorum. 

Şems’in aşığının ruhu alevlendiren, 
Coşkusunu ve ateşini seviyorum. 

Sa‘dî, Hâfız ve Nîzâmî’nin, 
Bütün şiir ve hikayelerini seviyorum. 

Ne hoştur Rişt, Gürgan ve Mazenderan! 
Onları Hazar Denizi gibi sonsuzcasına seviyorum. 

Ne hoştur Kârûn Nehri ile Ahvaz! 
Şekerden tatlıdırlar, onları seviyorum. 

Büyük Azerbaycan ne uludur! 
Azamette öncü olan o diyarı seviyorum. 

Dünyanın yarısı olan Isfahan’ını, 
Dünyanın öbür yarısından çok seviyorum. 

Güzide insanların doğduğu toprak Horasan’ı, 
Canımdan bile daha çok seviyorum. 

Şiraz şehri güzellikler cennetidir. 
O bediiyat ve sanat beşiğini seviyorum. 

Kürt ve Belûc diyarlarını da senin, 
Asil ağacının meyveleri olarak seviyorum. 

Ne hoştur Kirman ve güney sahillerin, 
Kuru ve ıslak, toprağını ve suyunu seviyorum. 

Afganistan, bizimle aynı kökten bir bahçedir. 
Şimdi Tatar’dan beter ellerde olsa da seviyorum. 

Kadim Hârizm ve Soğd çölünü, 
Kaçarlar kaybetti ama ben seviyorum. 

Irak’ını ve Körfez’ini de Çin tarafındaki, 
Mâverâünnehir gibi seviyorum. 

Kadim Kafyasya’mız İran’ın yanında, 
Babasının evindeki oğul gibidir. 

Onu seviyorum. Dünün efsanesi, yarının rüyası, 
Seni anlatan her şeyi ben seviyorum. 

Dinlediğinde insanın kanat çıkarıp da 
Uçası gelen tatlı efsanelerini seviyorum. 

Ebediyen üzerinde uçsam doymayacağım, 
Rüya ufuklarını da seviyorum.

Dün efsane ve yarın rüya ise, 
Her ikisini de ayrı ayrı çok seviyorum. 

Ama bunların her ikisinden çok, 
Ey diri ve değerli memleket, senin bugününü seviyorum. 

Sen hem mana hem surette zirvedeydin, 
Ben o azamet ve kudret zirvesini seviyorum. 

Tekrar çık o mana zirvesine ki ben, 
Yeni rengini ve suretini seviyorum. 

Ne Doğu ne Batı ne Arap! 
Ben seni, ey memleket, olduğun gibi seviyorum. 

Cihan kaldıkça sen de kutlu kalasın, 
Mümbit ve âkil ve bahtiyar kalasın.

Mehdî-i Ehevân-i Sâlis

Sabah

Yağmurun altında yolunu kaybetmiş bir kuş gibi, 
Düşman çadırına benzeyen bir gecede çölden geçmiş, 
Ve geceyi tek başına çölde geçirmiş, 
Şimdi orada beyhude bir gayretin leşi üzerinde duruyor. 
Her şey yorgun ve ıslak... 
Mutluluk alevinden haber getiren aydınlık dumanı gibi 
Seher yükseldi. 
Karanlığın tozu, su buharı misali, 
Yeryüzünün üzerinden kalktı gitti. 
Felek tutuştu bazen kendini gösteren ebedi bir utanmayla. 
Altın rengi örümcek geldi, 
Ve gecenin yorgun ıslaklığını ağlattı. 
O anda ışık suyunu, su ışığı ile karıştıran Nesim yeli esti. 
Kadifeyi bile ipeksi uykusundan kaldırmayacak kadar hafif bir yel... 
Ve o zaman sabahın ruhu gözümüm önünde nazlı nazlı soyundu, 
Ve ebedi saflık pınarında yıkanıp 
Hasret ve gam tozunu üzerinden attı. 
Doğruldu ve altından dokunmuş örtüsünü kuşandı, 
Ve o zaman eteği sonsuzluğa doğru yayıldı. 
Bu yüce ve pak, ilahi sabahta, 
Sana soruyorum ey Ahura Mazda! Ey Mazda Ahura! 
Sen ki ihtiyar feleği yukarıda tutansın! 
Senin iradendir onun aşağıya kayıp düşmesini, 
 Ve ters duran o tastaki tanelerden birinin bile dökülmesi engelleyen. 
Sen ki yeryüzünü yerinde tutansın! 
Senin iradendir onun aşağıdaki yerinden süzülüp, 
Daha da aşağılara düşmesinin engelleyen. 
Yüzbinlerce dağ ile yerine mıhlamışsın dünyayı sağlamca, 
Ne düşüyor ne yukarı kalkıyor. 
Sana soruyorum ey Ahura Mazda! Ey Mazda Ahura! 
Bu sabahın, 
Kime hayrı var? Kime faydası ve hoşluğu? 
Kimin için, benim gibi, bir başka boş ve beyhude başlangıçtan ibaret. 
Söyle bana, söyle… bana… 
Kime ağlama? 
Kime gülme?

Mehdî-i Ehevân-i Sâlis

Kış

Selamını alan yok, 
Başlar yakaların içinde, 
Selam alıp dostları görmek için başını kaldıran yok. 
Bakışlar ayakların önünden başka yeri göremiyor, 
Çünkü yol karanlık ve kaygan. 
Birine dostluk elini uzatsan, 
 Gönülsüzce çıkıyor eli koynundan, 
Çünkü soğuk şiddetli ve yakıcı. 
Nefes, çıkınca göğsün sıcaklığından dışarı, karanlık bir bulut oluyor. 
Bir duvar gibi dikiliyor gözlerinin önüne. 
Nefes böyle olunca ne bekleyebilirsin ki 
Yakın ya da uzak dostların gözlerinden? 
Ey delikanlı Mesih! 
Ey gömleği eski püskü pir! 
Hava kalleşçe soğuk… Ah! 
Sen üşümüyorsun, keyfin de yerindedir umarım. 
Selamımı sen al, aç kapıyı. Benim ben! 
Her geceki misafirin, bedbaht ayyaş.  
Benim ben! Tekmelenmiş taş. 
Benim! Yaratılışın utancı, falsolu nota. 
Ne beyaz bir Romalıyım ne siyah bir Afrikalı, rengim yok benim 
Gel aç kapıyı, aç, daraldım. 
Ey dost! Ev sahibi! 
 Her zamanki misafirin kapının önünde denizin dalgaları gibi titriyor. 
Dolu yağmıyor, ölüm de dayanmadı kapına. 
Soğuktan takırdayan dişlerin sesi bu duyduğun. 
Hesabı ödemeye geldim bu akşam, 
Borcumu bırakacağım kadehin yanına. 
Diyorsun, vakitsiz geldin, sabah oldu, şafak söküyor, 
Aldatıcı bir kızıllık bu gökyüzündeki, şafak değil, 
Soğuktan donmuş kulakların kızıllığı bu, ey dost, kışın soğuk tokadının izi. 
Daracık gökyüzünün kandili güneş, ölü ya da diri, 
Dokuz kat ölümle sıvanmış kalın ve karanlık bir tabutta, 
Ey dost! Bade lambasını yak, gece ile gündüzün farkı kalmamış, 
Selamını alan yok, 
Hava karanlık, kapılar kapalı, başlar yakaların içinde, eller saklanmış, 
Nefesler bulut olmuş, yürekler yorgun ve üzgün, 
Ağaçlar sivri billurdan iskeletler gibi, 
Yeryüzü cansız, gökyüzü alçalmış, 
Güneş ve ayı toz kaplamış, 
Mevsim kış.

Mehdî-i Ehevân-i Sâlis

Bercestelerim