BAZEN KULAK GÖZDEN ÖNCE AŞIK OLUR

Ey insanlar! Kulağım şu kabileden birine âşıktır
Bazen kulak gözden önce âşık olur 
Bana, “gözlerini görmüyoruz senin” dediler; onlara dedim ki: 
Kulak da göz gibidir. Kalbe, olan şeyleri gösterir.

Beşşâr b. Burd
Beşşâr âmâ bir şairdir. Bir gün mecliste kulağına bir cariyenin sesi gelir. Cariye Cerir’in “Huri gibi parıldayan gözler bizi öldürdüler sonra da diriltmeden gittiler” diye başlayan şiirini inşat etmektedir. Beşşar bunun üzerine mezkur mısranın yer aldığı şiirini yazar ve bir akrabasıyla gönderir. Böylece Arap edebiyatının en güzel aşk şiirlerinden biri ortaya çıkar.

Hamza Ünal

MENDİLİMDE KAN SESLERİ'NİN AHMET AĞBİ'Sİ

"Ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar,
diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar,
mendilimde kan sesleri.”
Edip Cansever’in bir Ahmet Abi’si vardı bir zamanlar. İşçi bir babanın oğlu olan ve Kayseri’de, memleketinde Komünist Ahmet diye tanınan “Ahmet Gayretli” (1926 - 25 Mart 2015). Ahmet Gayretli’ye ithaf edilen şiirdir “Mendilimde Kan Sesleri”.

Peki, kimdir bu Ahmet Gayretli…

Erdal Öz, cezaevinden çıktıktan sonra Edip Cansever’le görüşmek ve “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde geçen Ahmet Abi’nin kim olduğunu öğrenmek ister. Bir fırsatını bulur, doğruca Kapalıçarşı’ya, Edip Cansever’in antikacı dükkânına gider. Edip Cansever her zamanki gibi basık tavanlı üst kattaki çalışma masasının başındadır.

Kapalıçarşı’dan Bebek’e geçerler. Cam kıyısında bir masaya otururlar. Balık, salata, rakı… Erdal Öz’ün çok özel bir soru soracağının farkındadır. Sözü döndürüp dolaştırıp “Mendilimde Kan Sesleri”ne getirir. Şiirden bölümler okur. Edip Cansever hem şaşırır hem sevinir.

Bir ara bu Ahmet Abi’nin kim olduğunu sorar Erdal Öz. “Tanımak ister misin?” der Edip Cansever. Hesabı isterler. “Kalk, seni Ahmet Abi’ye götüreceğim.” der. “Şimdi mi?” “Kalk!” der. Kalkarlar.

Edip Cansever küçük bir motor kiralar. Motorcu’ya, “Göksu’ya götür bizi,” der. İstanbul Boğazı’nı hiç konuşmadan motorun patpatlarıyla geçerler. İki yanlı yalıların arasından Göksu koyuna girerler. İskeleye yanaşırlar. Atlarlar motordan. Edip Cansever Ahmet Abi’yi sorar. “Bugün hiç görünmedi, evindedir.” der, kayıkçılardan biri.

Yürürler. Dik bir yokuşu tırmanırlar. Yokuşun tam tepesinde alçak taş duvarlı küçük bir avlunun önünde dururlar. Avluda kocaman beyaz bir sandal, avlunun ötesinde de küçücük tek katlı sıradan bir ev.

“Ahmet Abi” diye seslenir Edip Cansever. Kapıdaki zile basar. Avlunun içindeki küçük evin kapısı açılır. Bir hanım çıkar kapıya. “Ahmet Abi evde mi?” der Cansever. Kadın, Edip Cansever’i tanır. “Edip, canım, sen misin?” deyip gelir, kapıyı gıcırtıyla açar, sarılır Cansever’e. “Gelin gelin, Ahmet evde” der. İçeriye, “Ahmet, bak kim geldi!” diye seslenir.

Karşılarında uzunca boylu, yapılı, yanık yüzlü Ahmet Abi belirir. Sarılırlar. Edip Cansever, Erdal Öz’le Ahmet Abi’yi tanıştırır. Ahmet Abi onları bahçeye buyur eder. “Durun hele!” der, içeri almaz onları. Girip iskemlelerle çıkar gelir. “Hanım, hemen bir masa hazırla!” diye seslenir.

Az sonra toprak avluda küçük tahta bir masanın başındadırlar. Önce rakıyla su gelir. Üç beyaz bardağı havaya kaldırıp tokuştururlar. Karısı, tez elden masayı beyaz peynirle, domatesle, salatayla donatıverir. Erdal Öz, aklına gelen şu dizeleri okur:
“Ve sana Ahmet abi / uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki / sofranı kurardı / elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı…”

Ahmet Abi, heyecanlanır. “Yav, kimsin sen arkadaş, tanıtsana kendini!” der. O zaman, Erdal Öz’ün cezaevinden yeni çıktığını, uçak kaçırma suçuyla uzun süre hapis yattığını, Denizler’le buluştuğunu, onlarla buluşup notlar aldığını anlatır Edip Cansever. Ahmet Abi’nin Erdal Öz’e bakışı bir anda değişir. Güveni artar. Konu, Denizler’e, sonra Mahirler’e gelir. Mahir Çayan’la Hüseyin Cevahir, cezaevinden kaçmış, sonra Maltepe’de kıstırılmıştır. Hüseyin Cevahir acımasızca öldürülmüş, Mahir Çayan ağır yaralanmıştır. Kızıldere’ye ölmeye gider gibi giden Mahir Çayan’ın ölümüyle iyice sarsılmıştır. Söz, Kızıldere’ye, Mahir’e gelince Ahmet Abi öfkelenir. “Eşşoğlu eşekler!” der. “Var mıydı, o kadar yakışıklı ölmek yani? O cezaevinden kaçmayı başardınız. Ulan ne diye mahalle aralarında dolaşıp saklanırsınız. Ulan, burada Ahmet Abi’niz ne güne duruyor? Gelecektiniz, bulacaktınız Ahmet Abi’nizi, sonrası kolaydı. Ahmet Abi’niz atacaktı sizi takasına, ver elini Karadeniz. Ne asker yakalardı sizi ne polis. Kurtulacaktınız. Ne diye apartman aralarında kabadayılık yaptınız? Takır takır taradılar sizi! Yazık değil mi ulan bizlere? İçimiz kan ağlıyor şimdi.”

Erdal Öz, Ahmet Abi’nin gözlerinde beliren iki damla yaşı hiç unutmaz.

Ahmet Abi, 1951’de TKP tutuklamalarında hapis yatmış, çıktıktan sonra da her 1 Mayıs gözaltına alınmış, bir “eski tüfek”tir. Edip Cansever Ahmet Abi’yi Çiçek Pasajı’nda bir içki sofrasında tanımış, hem anlattıklarından hem kişiliğinden çok etkilenmiş ve onu şiirine taşımıştır. “Mendilimde Kan Sesleri” bir kavga şiiri değil, genç ölümlerden artakalan yaranın etkili bir biçimde aktarıldığı bir ağıttır. Darmadağın edilen gencecik insanların adına yazılan Mendilimde Kan Sesleri, “sosyalist gerçekçi” bir şiir de değildir. O günlerde ve sonraları, içinde “Deniz, Mahir, Ulaş” sözcüklerinin sıkça geçtiği “sosyalist gerçekçi” pek çok şiir yazılır; ancak bunlardan hiçbiri Edip Cansever’in şiiri kadar, okurun içini acıtmaz.

Sıddık Akbayır

* * *

“Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi.”

Aşağı yukarı iki yılı geçkin zamandır doksanların başında Ali Hüsrevoğlu’nun tanıştırdığı birkaç kez ancak görüştüğümüz sonra izini kaybettiğimiz, kaybolduğumuz Ahmet Gayretli’ye, yani “Kızıl Ahmet’e” gitmeye onu tekrardan bulmaya çalışıyordum.  (1926-25 Mart 2015) Bundan yedi-sekiz ay önce bulduğumuz adresin peşinden gitmemiz sonuç vermedi, onun evi yerine karşımıza başka birinin evi çıktı ve Ahmet Gayretli o eski apartmanda hiç yaşamamıştı. Bunun Ahmet Gayretli’ye dönük koruma ya da yalnızlaştırma temelli bir tavrın sonucu olduğunu ise ancak ölümünden sonra aynı apartmana varınca anlayabildim.

Bu arada ben kaç rakı masasında Edip Cansever’in kitabını çıkarıp “Mendilimde Kan Sesleri”ni yüksek sesle okudum bilmiyorum. Bunu Ahmet Gayretli ve bizdeki imgesinin son insanlığı olarak kabul etmeliyiz. Üç-beş yıl boyunca sürekli Ahmet Gayretli’nin hayaletinin aramızda dolaşması bizi konuşmaya çağırması rakı masalarında tutması elimize Edip Cansever’in şiir kitabını tutuşturması bize çok iyi gelmişti

En başa gidelim… Doksanların başında Ali Hüsrevoğlu yani dünyanın Felaket Ali’si, Ahmet Gayretli’yi bulup getirip Talas’taki güneş görmez evin oturma odasına orda da sehpanın üstüne yerleşmiş rakı tepsisinin sağına oturttuğunda çok şeyden haberli bile değildim.

Ahmet Gayretli eski tüfeklerden biriydi ve hala öyleydi. Ondan da önemlisi gelecek düşüncesine ve dünyayı değiştirmeye inanmış bir sosyalistti. Gesi Bağları’nı ve Ali Dağı ezgisini kaidesiyle ve tam bir sakinlikle o yaşta söyleyebilen biriydi. (Sonra yine öğrendik ki, ezgiler konusunda epeyi bir birikime ve ezbere sahipti.) Öyleydi ve bunun hikâyesi de vardı. Ahmet Gayretli 1951 TKP tutuklamalarından sonra Harbiye Askeri Cezaevinde ve başka cezaevlerinde Ruhi Su, Vedat Türkali gibi dönemin sol sanatçıları ile yatmıştır. O yıllarda Ali Hüsrevoğlu’nun anlattığı doğruysa Ahmet Gayretli bir ezgiye başladığında Ruhi Su saygıyla susar ve dinlermiş.

Hatırda tutulması gereken asıl ayrıntı ise Ahmet Gayretli ve arkadaşlarının Adana’ya sevkidir. Hepsi birbirine zincirlidir, bileklerine kan oturmuştur ve Hasan dağı tüm heybetiyle karşılarındadır. Ruhi Su ünlü “Hasan dağı Hasan dağı  /Eğil eğil, eğil bir bak/  /Sıkıyor zincir bileği / Jandarmada din iman yok /…/   Gidiyor kalktı göçümüz /   Gülmez, ağlamaz içimiz/  İnsan olmaktı suçumuz/  Hasan Dağı, insan olmak /…/ Koçhisar üstünden bora / Gülek bir karanlık dere / Sıradağlar sıra sıra/  Çukurova ana toprak” ezgisini o sevkiyatın etkisiyle yazıp, besteleyip söylemiştir.  

Bu Ahmet Gayretli’nin Edip Cansever’in Mendilimde Kan Sesleri’nin konusu Ahmet Abi olduğunu bilen biliyorsa da bizim için daha ortalıkta yoktur ya da çok sonradan öğrenilmiştir. Ali Hüsrevoğlu ile ben iyi kötü şiir karalıyor olsak da böyle bir bahis üçümüzün arasında geçmemiştir. Aslında bu biraz da Ahmet Gayretli’nin mütevazılığı ile ilgilidir belki de Ali Hüsrevoğlu’nun anlattıklarından Ahmet Abi’nin hikâyesine sıra gelmemiştir. Geçmiş gün Ahmet Abi’nin eski tüfekliği daha çok bizim ya da benim ilgi duyduğum yanı olmuş ve sözü hep orada tutmuş da olabiliriz.

O gecenin ve tek fotoğrafının ardından belki yalnız belki yine Ali Hüsrevoğlu ile Ahmet Gayretli’yi ziyaret etmişliğim oldu.  Sonra devlet bir gün beni -yıl 1993’tür ve güzdür- Sarız’a memur etmiştir, sürmüştür. Bundan sonrası Mendilimde Kan Sesleri’nin anlamını ve kime yazıldığını öğrenmekle ve Ahmet Gayretli’ye tekrardan ulaşma arzusuyla geçmiştir. Telefon defterindeki numara bu noktada hiçbir şey yapmamıştır. Kavaklı Petrol’ün etrafında dolanmalar da bir şey yapmamıştır. Sonrası ise öyle konuşup sonra da bugün gelen ölüm haberiyle tamamlanmıştır. Kayseri’li “Kızıl Ahmet” ölen yoldaşlarının yanına sessizce yine yoldaşları tarafından uğurlanmıştır.

Ama ondan önce Mendilimde Kan Sesleri anlattığım hikâyeyle benim Edip Cansever okurluğuma da bağlı olarak şiirlerin daha da en önüne geçmiştir. Çünkü ortalıkta ölüm haberi yoktur ve Ahmet Abi bir yerlerde yaşamaktadır. Bir şeyler daha bulur çıkarırım diye yineliyorum: yan yana geldiğimizde biraz saygıdan biraz da Ali Hüsrevoğlu’nun ortamdaki etkisinden olacak ki pek bir şey konuşma şansımız olmadı ya da öyle oldu diye hatırlıyorum. Yaşlı sesiyle söylediği ezgileri saymazsak daha çok Ali Hüsrevoğlu’nun ve rakının belirlediği bir ortamda o da bir kez bulunduk. Belki bir belki iki kez evine gitmişliğimiz oldu ama orda da neler konuştuğumuz neler anlattığımız konusunda pek bir düşünce sahibi değilim ya da hatırlamıyorum.

Sonra anladım ki artık aynı şehirde yaşıyor olmak aynı şehirde yaşamak olmuyor. Çünkü anladık ve yaşadık ki şehirler artık yalnızca alışveriş yapılan yerler olup çıkmış. Biz direndiğimizi sansak da buna pek karşı koyamamışız ya da karşı koysak da pek bir şey yapamamışız, geri çekilip durmuşuz ve dünyayı öylece bırakmışız.

Hem kendimizi hem de bir başkasını böylelikle yalnız bırakmışız demek istiyorum. Şehirler ve orda yaşayan ahaliler için bunun artık bir şey yapılamaz ve yaşayıp yaşamadığımız kuşkulu hale gelmiş bir acı olduğunu söyleyeceğim. Kuşkulu diyorum çünkü günümüz dünyasında duyduğum ve yaşadığım sandığım hiçbir şeyden emin değilim. Kuşku dediğim şeyin gerçekten kuşku olup olmadığını da bilmiyorum.

Yalnızlıkla birkaç arkadaşın hatırladığı ve arayıp sorduğuyla ölüp gitmenin en azından Ahmet Gayretli’nin tercihi olduğunu dünyayı bunu yaşamak için değiştirmeyi arzu ettiğini ve bunun için mücadele ederken cezaevlerine düştüğünü ve yıllarca yattığını, sürgünlere gittiğini, devletin kara listesine girdiğini sanmıyorum.

Dünyanın bize sunduğu bizim bir şey yapamadığımız, yapsak da sonuç alamadığımız gerçek budur. İnsanın iyi bir gelecek düşü sonunda ve bir kez daha onun yalnızlığının öyle yaşayıp ve ölüp gitmesinin nedeni olmuştur.  Dünyanın bize önerdiği ve dayattığı tabii budur ama gelecek / devrim düşü olanların birbirini yalnız bırakması başka bir şeydir. Edip Cansever’in Mendilimde Kan Sesleri şiiri bahsinde bağışlanmayı istediğim asıl mesele de budur.

Halim Şafak
Evrensel / 29 Mart 2015 
İnsan yaşadığı yere benzer

"Fabrikalarında çalıştım, hapishanelerinde yattım memleketimin... Memleketimi sevdim, insanlarını sevdim ama beni çok yıprattılar, hâlâ da seviyorum memleketimi. Hırsızı sevmem, uğursuzu sevmem. Alın teriyle, namusuyla çalışan insanları ve ağaçları severim."

İnsan yaşadığı yere benzer

Tarihe 1000 Canlı Tanık Çocukluğum Kayseride geçti. Biraz sıkıntılı yıllardı. Babam işsizdi. Bu yıllar sıtma yıllarımdır. Doktora gidilmezdi, daha çok kullandığımız kocakarı ilaçlarıydı. Tavşan pisliği toplanır, sidik içirilir, dalak kesilirdi. Muska ve ip bağlanırdı sıtmaya karşı. Bal sürüyorlardı şuraya, bıçakla sonra sıyırıyordu hoca okuya okuya. Ona dalak kesmek denirdi. Daha çok muska yazılırdı... Doğa ve toprağa bağlıydı yaşam. Kadere, alın yazısına bağlıydı her şey. Baskılarla büyüdük. Dini baskılar, ahlaki baskılar, devlet otoritesi şunlar, bunlar... Bu korkular içinde yoğrulduk geldik. Annem her Anadolu kadını gibiydi, okumuş yazmışlığı yoktu. Zaten bizim dönemimizde okuryazar çok azdı. Askerden bir mektup gelir, okuyacak adam ararlardı, ev ev gezip. Sonra çocukluk dönemimde Kayseri'de otomobil filan da yoktu... Bir tek Amerikan Kolejinin arabası vardı, o yola çıktığı zaman mahalleye haber gelirdi Atsız araba gelmiş diye; hadi hurra, arkasından yamalı entariler koşardık... Kayseri'nin doğru dürüst ekim toprağı yoktur. Kayserililer onun için hep dışarı giderlerdi. Sonradan Sümer Bez Fabrikası yapılırken, babam orda iş buldu, yaşantımız biraz daha düzeldi... Babamın siyasi düşünceleri yoktu. Hangisi ona iş verdiyse onu tutardı." Gençlik yıllarında halkevleri ile tanışan Ahmet Gayretli, halkevi temsil kolu başkanlığı yapar. "Dağcılık, köycülük kolları, saz kolu da vardı. Vedat Nedim Törün İmralının İnsanları diye bir piyesini sahneye koyduk. Sol bir eserdi." O günlerde Kayseri Emniyet Müdürlüğünün hakkında hazırladığı rapor siciline işlenir. Ortaokuldan mezun olur ve sanat okulunun teknik resim bölümüne devam eder. Ardından Eskişehir Tayyare Fabrikasına girer. "İlk üç ay eğitimden sonra fabrikaya alıyorlar, işte orda hem mesleğini hem de askerliğini yapıyorsun, çalışıyorsun. Almanlar tarafından kurulmuş Tayyare Fabrikası. Almanlar İkinci Cihan Harbinde kullandılar o tayyareleri. Büyük bir fabrikaydı, 3 bin kişiye yakın insan çalışıyordu. Bu dönemde iktisadi durumumuz biraz daha düzeldi." Kendisi gibi işçi bir babanın ilk çocuğu olarak 1926 yılında Kayseride doğar. 1938 yılında İstiklal İlkokulundan mezun olur. Ortaokul eğitiminin ardından sanat okuluna devam eder. Resme olan yeteneği Eskişehir Tayyare Fabrikasında teknik ressam olarak çalışmasına neden olur. Halkevlerinde başlayan siyasallaşma süreci, askerliğini yaptığı Tayyare Fabrikasında tutuklanmasıyla ivme kazanır. Ankarada işçi olarak çalışmaya başladığı dönemde gözaltına alınır. 1951 yılında TKP operasyonunda tutuklanıp Harbiye Askeri Cezaevine gönderilen onlarca insandan biridir artık. Son bir yılı Adana Cezaevinde olmak üzere dört-beş yılını demir parmaklıklar arkasında geçirir. Cezaevi dönemini Malatyada yaşanan sürgün yılları izler. Sürgünden dönüşünde 33 yaşındayken evlenir. Üç çocuğu olur bu evlilikten. Ne var ki "komünist" damgası, düzenli bir işe girmesine engeldir. Tabelacılık ve cezaevinde geliştirdiği fotoğraflardan resim yapma becerisi ile kazanır hayatını. Edebiyata ve okumaya meraklı olan Gayretli nin Kaynak ve Yedigün dergilerinde yayımlanmış şiirleri var. Halen Kayseride eşi, oğlu ve geliniyle birlikte yaşıyor. "Resimler: cezaevleri / Resimler: özlem / Resimler: eskiden beri / Ve bir kaşın yukarı kalkık / Sevmen acele / Dostluğun çabuk..." (*) dizelerinde şair Edip Cansever tarafından ölümsüzleştirilen Ahmet Gayretli ile Kayserideki evinde görüştük. Tayyare Fabrikasında çalışırken komünizm propagandası yaptığı gerekçesi ile mahkemeye sevk edilir. "Bir gün, bir arkadaşla gelirken işte, karşı ufuk kızarıyor, ne güzel bir renk demişim. Bir de bu gülün çocuklar, eğlenin demişim. Ey Lenin dediler sonra. Bunun gibi şeyler yüzünden mahkum oldum. Ben (Vladimir İliç) Leninin kim olduğunu bilmiyordum. Hapishanelerde öğrendim ben gerçeği. Orda 11-12 ay yattım, dokuz ay ceza yedim, çıktım. Biraz askerliğim kalmıştı, onu sonra tamamladım." Askerlik dönüşü memleketine, Kayseriye döner. "İşim gücüm yok, iş de vermiyorlar, aforoz edilmiş gibisin. Halk arasında komünist deyince umacı gibi görüyorlar: Korkunç, gözü kanlı, tırnakları uzun, acayip biri... Bir sandık ardiyesi tuttum, orda tabela yazıyorum. Türkü söylerim çalışırken ara sıra, gelir, şöyle uzaktan bakarmış etraftakiler. Bu nasıl komünist be, türküsü bizim türkümüz diyorlarmış. Mesela bana soruyor biri: Komünist misin? Valla olamadım ki, haggadan da bir komünist çok özverili olmalı, bir defa bilgili olmalı, insanı sevmeli, bir komünist bölüşmesini bilmeli derdim. Bir defa mimlenmişim. Ondan sonra Ankarada bir lastik fabrikasında iş buldum ve kalıp atölyesinde ustabaşılık yaptım. Ankarada partiye yani yeni bir teşkilata girişim var. İkinci yakalanışım partiye iştirakten oldu. İşte Ankarada yakalandıktan sonra, İstanbula gönderildik. Büyük bir tevkifattı o, Türkiyedeki en büyük sosyalist harekete karşı yapıldı." 1951de, o tarihlerde gizli faaliyet gösteren Türkiye Komünist Partisi (TKP), tarihinin en kapsamlı tutuklamalarından birini yaşar. ABD'de ve Türkiyede tırmanan antikomünist kampanyanın bir sonucu olarak 21 Ekim 1951de başlayan operasyonlar iki yıl sürer. Ankara, İstanbul ve İzmir illerinde TKP üyesi oldukları gerekçesi ile tutuklananların pek çoğu iki yıl süren mahkeme sürecinin sonunda hüküm giyer. Öte yandan operasyonun sonucunda TKP'nin faaliyetlerinde uzun süreli duraksama yaşanır. İşte o günlerde Ahmet Gayretli de tutuklanır. "İstanbulda Sansaryan Hanı diye eski polis müdüriyetine gittik önce. Orası ta Osmanlı zamanından kalma bir polis müdüriyetidir. Çok şerefsiz bir yer orası. İlk üç ay hücrede kaldım. Tabutlukta da kaldım, zaten bir gün tabutlukta kaldın mı ayakların tutuluyor. Polis ekibi de çok korkunçtu. Fazla konuşamazsın, sesli konuşamazsın, kızarlar. Param da yok, yemek de yok, yalnızca dört parça ekmek verirlerdi. Zamanında bir adam attılardı pencereden. Kendi kendini attı dediler, zabıt tuttular. Geceleri bütün o Sansaryan Hanındaki motorlar çalışıyor, radyolar açılıyor alabildiğine bar bar bağırıyorlardı, dayak atarlardı geceleri. Allah, peygamber sesleri kulaklara gelir, insanın asabını bozardı. Korkunç günler yaşadık. Üç aydan sonra gönderdiler Harbiyeye (askeri cezaevi). Harbiyede üç sene kadar kaldım. 6-7 Eylül hadisesi çıktı, sene 55te filan, büyük taşkınlıklar oldu. O günlerde topladıkları çapulcuları da getirdiler Harbiyeye." Üç yılın sonunda Adana cezaevine sevk edilir: "Hiç unutmam bizi Adana cezaevine götürüyorlar. Bir akşamüstü, Fatihte bir jandarma karakolu var, oraya getirdiler önce bizi. Yüzbaşı çıktı otobüsün merdivenine, seslendi, talimat verdi, zincirlediler bizi. Sallana sallana bir gecede Koçhisar'a geldik. İkide bir de direksiyon kaçırıyordu şoför. Benzinliğe çektik, adam uykuya yattı, biz de ordayız. O yüzbaşı "sakın zinciri oynatmayacak, açmayacaksınız" dedi ya varıncaya kadar açmadılar zincirleri. Zincirler oturdu, ellerimiz şişti, kan bile çıktı bileklerden. Orda bizi su dökmeye çıkardılar, bir adam uyur, birimiz çişe oturur, yani abdest edecek, eller kelepçeli, o kalkıyor, öbürü oturuyor, böyle bir gece geçirdik. Neyse işte, adam uyandı, yola çıktık. Gece yarısı, Hasan Dağına dikilmiş ay, Ruhiye de ilham geliyor, o zaman söylüyor işte böyle: Hasan Dağı, Hasan Dağı, eğil, eğil, bir bak, sıkıyor zincir bileği, jandarmada iman yok, hiç insaf yok. Bir ay doğdu, ışıdı yarama değdi, kelepçe derimi soydu, Hasan Dağı derdimiz çok... 39 saatte indik. Herkes perişan. Hapishanenin avlusuna indirdiler, çömeldik böyle... Bir süre sonra isyan çıktı hapishanede. Öyle bir korkunç oluyor yani eğer kitle bir şeye kızarsa yapamayacağı yok. Biz de isyanı destekledik. 30 tane dilekçeyi parlamentoya gönderdik... Hapishane müdürü bir kulüp kurdu, benden de kulüp için amblem yapmamı istedi. Tuttum şöyle iki tane el yaptım da, ortasında bir top, şuralarında kelepçe sallanıyor... Hapishanede bizi sevdiler, saydılar. Bazılarının dilekçelerini, konuşmalarını yazardık. Herkes bildiğini bir öğretmen gibi birbirine aktarırdı. Orda yetiştik. Vedat Türkali ve pek çok arkadaş vardı." Eğlenini "Ey Lenin" anladılar "Malatyaya sürgüne gittim daha sonra, 20 ay kaldım orada. Param yok, kimse para göndermedi. Malatyadaki insanlarla kaynaştım. O zaman örgütlü mörgütlü bir şeyim yoktu. Yalnız kitaplarım vardı. Kitap verir, kitap okuturdum, böylece bir çevre edindim." İki yıl sonra Kayseriye döner. Evlenmeye karar vermiştir: "Şehirden kız vermediler. Sosyalist insana karşı büyük tepki vardı. Akrabalarım şimdiki ailemi buldular. Eşimin babası (ileri) görüşlü bir adamdı. O da (içerde) yatmış. Bilmiş beni, O da iyi bir dünya istiyor, ben de istiyorum demiş. Aldım ailemi, öyle iyi de anlaştık ki buraya kadar geldik. Çevrem genişledi, insanlar benden kaçmaz oldu, beni anladılar. Çoluk çocuğa karıştım. Başlangıçta tabela yazardım. Sonra sanayiden bir dükkan tuttum. Karnımız doymaya başladı." Son sözlerini 42 senesini verdiği siyasi yaşamının genel bir değerlendirmesine ayırıyor: "Siyasi düşüncelerim hiç kaybolmadı. Bir örgüte bağlı çalışmadım. Pek çok sosyalist tanıdım.Yalnız entelektüel çevre çabuk bozuluyor bunu gördüm. Emekçi az bilir ama sağlam inanır. Okumuş çevre bozuldu çünkü menfaatlerini tepemediler. İşçi sınıfının hiçbir şeysi yoktur, zincirinden başka. Siz daha gençsiniz, ben gelmişim 78 yaşına, ben görmiycem ama güzel günler gelecek, onu göreceksiniz. İnsanlığın başka türlü yaşamasına imkan yok çünkü. Artık o dönüşme zamanı gelmiştir."  

Milliyet / 02.05.2004
Mendilimdeki Kan Sesleri şiiri, Edip Cansever ve Ahmet Gayretli'nin birlikte geçirdikleri bir İstanbul gecesinden sonra kaleme alınmıştır.


Mendilimde Kan Sesleri 

Her yere yetişilir,
hiçbir şeye geç kalınmaz ama
çocuğum beni bağışla,
Ahmet abi sen de bağışla.

Boynu bükük duruyorsam eğer
içimden böyle geldiği için değil,
ama hiç değil.
Ah güzel Ahmet abim benim,
insan yaşadığı yere benzer,
o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer,
suyunda yüzen balığa,
toprağını iten çiçeğe,
dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine,
Konya’nın beyaz,
Antep’in kırmızı düzlüğüne benzer,
göğüne benzer ki gözyaşları mavidir,
denizine benzer ki dalgalıdır bakışları,
evlerine, sokaklarına, köşe başlarına
öylesine benzer ki,
ve avlularına
(bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)
ve sözlerine
(yani bir cep aynası alım-satımına belki)
ve bir gün birinin bir adres sormasına benzer,
sorarken sorarken üzünçlü bir ev görüntüsüne,
camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına,
öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına,
minibüslerine, gecekondularına,
hasretine, yalanına benzer,
anısı ıssızlıktır,
acısı bilincidir,
bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan,
gülemiyorsun ya, gülmek
bir halk gülüyorsa gülmektir,
ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet abi.

Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
dirseğin iskemleye dayalı,
- bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben. -
Cıgara paketinde yazılar resimler,
resimler; cezaevleri,
resimler; özlem,
resimler; eskidenberi,
ve bir kaşın yukarı kalkık,
sevmen acele,
dostluğun çabuk,
bakıyorum da şimdi
o kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.

Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet abi,
biz eskiden seninle
istasyonları dolaşırdık bir bir,
o zamanlar Malatya kokardı istasyonlar,
Nazilli kokardı
ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası,
kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen,
kadının ütülü patiskalardan bir teni,
upuzun boynu,
kirpikleri…

Ve sana Ahmet abi,
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki,
sofranı kurardı,
elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı,
cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi,
çocuklar doğururdu
ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi.
O çocuklar büyüyecek,
o çocuklar büyüyecek
o çocuklar…

Bilmezlikten gelme Ahmet abi,
umudu dürt,
umutsuzluğu yatıştır,
diyeceğim şu ki
yok olan bir şeylere de benzerdi o zaman trenler,
oysa o kadar kullanışlı ki şimdi,
hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
çocuklar, kadınlar, erkekler,
trenler tıklım tıklım,
trenler cepheye giden trenler gibi,
işçiler,
Almanya yolcusu işçiler,
kadınlar,
kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi,
ellerinde bavullar, fileler,
kolonyalar, su şişeleri, paketler,
onlar ki, hepsi
bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler.
Ah güzel Ahmet abim benim,
gördün mü bak,
dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
ve dağılmış pazar yerlerine memleket,
gelmiyor içimizden hüzünlenmek bile,
gelse de
öyle sürekli değil,
bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün,
o kadar çabuk,
o kadar kısa,
işte o kadar.

Ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar,
diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar,
mendilimde kan sesleri.

- Edip Cansever, Mendilimde Kan Sesleri
(Sonrası Kalır, I, Bütün Şiirleri)

DÜZELTEMİYORUM HAYATIMI NERESİNDEN ÇEKSEM ÖTEKİ YANI BOZULUYOR

                                          12 Temmuz 1969

Sevgili İlhan,

Duymak, çok duymak eziyor beni. Yeni, bilinmedik bir sayrılık da olabilir bu. Bilmiyorum ki. Eziliyorum sadece. Uyumsuzluğum (dışa vuramadığım) yiyip tüketiyor kupkuru ruhumu. Biraz soluk almak için, kuramsal olmamak koşuluyla, ne yapabilirim acaba? Hiçbir sey gideremiyor susuzluğumu. Hiç, hiçbir sey..

İçmek yoruyor artık. Eskiden içkiye koşardım, kafamı kovardım dünyamdan. Şimdi?

Kimseyi ortak etmek istemedim sıkıntılarıma. Hiç değilse uzun süre böyle yaşadım. Ama.. Belki.. Neden bir çaresi olmasın bunun?

Kürkümü severek giyiyorum. Ve hep aklıma geliyor inceliğin, inceliklerin. Ankara sendin. Özlemle arayacağım o kısa günleri.

Şimdi dışarda bir bakır düştü. Mayraba olabilir, bir sahan kapağı, bir buhurdanlık olabilir. Bazen sesler duyarım Boğazın tepelerinde. Bir çekiç sesidir. örneğin. O kadar yaşlıdır ki, kaplar her yanı, doldurur kulaklarımdan geçerek uçsuz bucaksız yüzölçümümü. Eninde sonunda bir çekiç sesi. Kimbilir kim bir kayayı ikiye bölüyor ya da bir tekneyi kalafatlıyordur. Rüzgarsız bir balıkçı kayığımı temizliyordur az ötede. Pulların da sesi vardır. O kadar güzeldir ki pullar, zarfların üstünde tutsak, sürgünde gibi alışılmış acılarımı solur. Pullar... Düzeltemiyorum hayatımı. Neresinden çeksem, öteki yanı bozuluyor.

Gel İstanbul'a. Konuşmadan dolaşalım. Tepelere çıkalım tepelere, uçmayı duymak için. İnimdeyim, dükkanın üstünde. Şiir, belki biraz şiir.

Edip Cansever 

Uçurum

Bir ağaç sürüsünün üstünden
Çok ağaçlı bir ağaç sürüsünün üstünden
Kesilmiş limon dilimleri gibi düşüyor güneş
Votka bardağımın içine
Benim olmayan bir sevinç duyuyorum.

Kesiyorum durduğumuz yeri ortasından
Ey görünüş! seni bir yerinden hiç anlamıyorum
Dibimde değil ayaklarımın, damarlarında
Derinliğini orda tutan, orda harcayan
Uçsuz bucaksız bir uçurum.

Zamanla değil, bir yerde
Benim olmayan bir şeyle yaşlanıyorum
Geçiyorum ilk şeklimi tüketerekten
Ağır ağır yanan bir tuğla harmanını
Billurdan sarkaçlarıyla.

Kalbim, sersemliğim benim..
 
Edip Cansever

Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka IV

Korkunç, biz buna sonbahar diyoruz, oysa bir böceğin vızıltısı
Bir yaşlı çocuktan azalan sesi dünyanın — bir böceğin vızıltısı
Pis lokantalarda çekilmez akşamüstleri — bir böceğin vızıltısı
Bilmem. Kimi duymak istiyorum ben? Sizi mi? — bir böceğin vızıltısı
Ah şimdi o taş evin sıcağında — sanki bir anmak istediğim öyle uzak ki, nasıl
Nasıl bir hüznün başkaldırışı — bile değil — bir böceğin vızıltısı
Herkes ne çabuk göçüyor. Azıcık korkuyorum. Dün biri gitti
Olanlar oluyor işte — ne yaparsın — bir böceğin vızıltısı
Akşamları uykum kaçıyor. Kaçsın — Yaşlı teyzem diyor ki
Diyor ki — vallahi anlamıyorum — bir böceğin vızıltısı
Bir de hep unutuyorum — anlamadığımı — özürler diliyorum durmadan
Ohoo!. Teyzem mi? uyumuş oluyor çoktan — şu kantolar ülkesinde canım
Eski bir Üsküdarda, bir gül kokusu ağırlığında dolaşıyor belki
Hay Allah! nereden çıktı şimdi? bu saatte kim olabilir ki
Yani ben kimseyi tanımıyorum ki — kendimi bile — ah şu böceğin vızıltısı
Bir gün kırmızı gözlü birinin gülbahar oynayışında beraberdik.
Her neyse, amcamın namuslu günleri..
Neden bana kız resimli çakısını vermedi acaba, bir türlü öğrenemedim
İstemem düşünmeyi bile — Yahu ben demin sokaktaydım, şimdi nerdeyim, meyhanede miyim
Konyak mı içiyorum? niye mi sevmiyorum Mısır ehramlarını,
Osmanlı tarihini
Bu hangi şarkıcı — sıkıyor beni — kolyenizi sevdim Nermin
Hanım!
Bu kaçak tütünü niye mi içiyorum? Bilmem ki.. Hani bir sorguya çekseler beni
Çeksinler, ne suçum var sanki, suçsuzum ben vallahi billahi
Azıcık dalmışımdır — ha şunu anlasaydınız — bütün suç dalgınlığımda
Polis mi? tutsak mıyım? ne adamsınız siz! götürün bari ilgisizliğimi
Bu konyak niye çok pahalı, ben bu orospuyla yattım diye mi, ayıp
Çok ayıp! hem birazdan gene yatacağız, öyle değil mi sevgilim
Siz şu hesabı getirin hele, ben böyle kalçalar görmedim ne zamandan beri
Gülmeyin canım! şu hayvan suratlı adam bize bakıyor da ondan, kızıyorum
Bu turunç likörünü kim içiyor sabah sabah? demeyin, sahi ben gene mi yalnızlıyorum
Gene mi, ah niye ağlayamıyorum bu güneşli İstanbul vakti
Hani ben böyle istiyorum da, bırakın böyle olsun, öyle mi.
Olsun. Herkes ne güzel kıyılarda ne güzel ayaklarına bakıyor
Bir gökyüzü dinleniyor içimizde, bir huysuz at, bir soru, derken bastırıyor o böceğin vızıltısı
Gittikçe bastırıyor, iyi bastırıyor şimdi, örneğin ben o vızıltıyla uyanıyorum sabahları
Ne gelirse yapıyorum elimden — duymamak için — sanki bir dilim ekmeği bir yıl kadar uzatıyorum
Sanki bir istasyona vuruyorum ilkin, şöyle bir ilk çağa vurur gibi. İyi mi?
Ya da bir tren geçiyor da az ötemden, ben o trenin Doğu yolcuları
Bir süre değişik, bir süre anlamamış, giderek tam eskisi gibi kendime bakıyorum
Dedim ya, ne gelirse yapıyorum elimden — unutmak için —ah şu böceğin vızıltısı
Bastırıyor durmadan. Bense yalnızlığa daha bir yalnızlık koyuyorum, hepsi bu
Yani bir böcekte yaşıyorum — dersem inanın — onu deviniyorum hep, bilmem ki..
Bilmem ki., üstelik sevmiyorum da, neyi sevmiyorum, yalnızlığı, öyle mi
Kim bilir belki de, bütün gün sesleniyorum çünkü — nereden
Örneğin bir sonbahar sözcüğünden, bir dilbilgisi yanlışından, bir satır başından belki. Belki de...
Bir Doğu kentinden, bir ölü gömme töreninden, sesli bir manastırdan az çok, bin adet bir ak güvercinden.
Kendimden, yanlış ve eksik olan bir yerden; bir nymphe masalından sanki: korkuyla sinen, şehvetle yiten, ses olan doygunsuzluğuma, benimle eşitlenen
Her şeyden, ama her şeyden; değil bir eşkiya çatışmasından yalnız, kuru bir dereden, dural bir kargadan, ölümün yepyeni bir sözlüğünden
Yepyeni bir sözlüğünden. Ölümün. O yılgın silahlardan. Yani bir şiir parçasından belki. Bir sokak kargaşasından. Cinsel bir çekişmeden
Arta kalan bir yerden: bitkisel gözlerinden, katılmış içlerinden, o kansız evlerinden, sürekli hüzünlerinden
Bilmem ki neden. İşte bir çocuk durgunluğu gibi. Ama tam öyle gibi. Önce bir sorguya takılı: uyumlu, ürkek, bitimsiz derinleşen
Ve içsel bir bulantıdan. Ve çirkin bir gülüşten. Ve güçsüz bir atılımla belirsiz bir av hayvanının döllerinden
Gelince birden gelen; nedensiz bir üşüntüden, kıyısız bir denizden, ışıksız bir lambadan, az konuşan, iletken
Onların dillerinden, onların kuşkusundan, onların her şeyinden, dışardan hiç bilinmeyen
Sinsi pis çentiklerden. Sanki bir tortu gibi. Arınmaz kirler gibi, gelişen artan, kendini biriktiren
Nedense biriktiren. Sonra hep dışa vuran. Birden. Öyle bir pas lekesi. Gibi. Kararsız sözlerinden, dengesiz aşklarından, tanrısız ellerinden
Yenilgen. Ve karşıt bir yörüngeden: dualarda eriyen, kuytularda direnen, içkilerde küçülen
Atılgan bir duruşla o sonrasız, edilgen 
Böyle hep seslenirim ben. Duyan kim? Ama ben seslenirim —
Nereden
Nereden? — Baktıkça üreyen, saydıkça çoğalan, vardıkça yetişilmeyen
Seslenirim kendimden: öyle soy, öyle güzel, öyle çekici
Vardır ya, sirenler gibi işte: “Size ben öğreteceğim dünyanın gizlerini!”
Gel gör ki anlatamam, vardıramam sözlerimi.
Bildiniz, hep o böceğin vızıltısı
Durmadan bastırıyor. Kötü bastırıyor şimdi. Örneğin ben o vızıltıyla bakıyorum yanıma yöreme
Bakınca bir baş dönmesi — o kadar hızlı ki her şey — Bir kalın testere bir gökyüzünü kesiyor tam ortasından
Bir katılık bir katılığa yapışıyor. Bir çark dönüyor iç mavileriyle. Şu, bu..
Bir çocuk ip atlıyor. Biri bir tel çekiyor karşıya. Bir mağaza vitrini gürültüyle duruyor anlatılamaz
Ha babam yazıyor biri. Bir haham tevratı dört dönüyor —
Yahu bu sokaklar da kim
Yapmayın, meyhanedeyim ben, çok kadehten bir kadehim yok benim
O kadar hızlıyım ki, başım dönüyor — bari şu vızıltı olmasa
İyi ya, belki de yalnız değilim — değilim de — durmuşum bir yalnızlıkta
Durmuşum, bunu anlıyorum, duyurmak istiyorum üstelik
İstiyorum — duyurmak — düşmeden bir kayıtsızlığa.
Yani ben böyle istiyorum, bırakın böyle olsun
Diyorum — pek uzaktan — sevgilim, boş geçirmeyelim mi geceyi
Ben o senin omuzlarını düşündüm, bundandır, şimdi gözlerim beyaz
Benim gözlerim beyaz — hem nasıl — bilmiyorum, ya seninkisi
Ne dersin, hayır mı, boş geçirmeyelim mi geceyi
Kapasak mı pencereyi acaba
Geçiyor — anneniz mi — eskimiş yün kazaklarla
Babanız — daha erken — gelmeyen babanızla
Gelecek! — annenizdir — çoğalan gözleriyle kapıda
Gelmiyor — babanızdır — bulunmuş eşyalar arasında
Ağlıyor — annenizdir — yok canım, biraz oyalansanıza!
Gibi oyalansanıza
Girerekten mutfağa soraraktan o kalaylı taslara
Çünkü o baş dönmesi ya orda, ya yukarda tavan arasında
Güveler, hep güveler, bir delik, bir delik daha
Biraz oyalansanıza!
Bir oyun başka olamaz oyundan gibi
Bir söz başka olamaz sözden gibi
Bir şey başka olamaz bir şeyden gibi
Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka.
Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.


Edip Cansever
Nerde Antigone
Yerçekimli Karanfil

Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka III

Ben sanki unuttum da yaşamakta olan her şeyi
Acıyı, sevinci, aşkı, o her zamanki her şeyi
Derim ki vakit olmayacak, olmayacak pek şimdi
Hanlarda, ve pirinç karyolalarda, ve deliksiz uykularda gibi
Tadarken bir ekmeği hep, kurarken bir cep saatini
Tam öyle gibi, çok alıngan birinin doyumsuz yalnızlığında
O karanlık sözlerin daha bir kesinleştiği
Gibi
Vakit olmayacak pek şimdi.

Bir bir gezindim de ben bütün mezarlıkları
Zakkumları gördüm ve erguvanları
Ölüler gördüm ölüler, bir avuç kemikle o sonsuz
Onlar ki ne yaparlar, hiç bilmem — ben sevmem omuzlarımı
Ayaklarımı da
Takır da takır, takır da takır omuzlarımı
Ayaklarımı
Ayaklarımı, omuzlarımı
İçimde yürürler doldurup uykularımı
Dışımda yürürler, ki benden değiller gibi kaskatı
Ah nasıl bilirim ben vakit olmadığını
Yaşarken olmadığını, sonra hiç olmadığını
Ve nasıl isterim ki, açınca bağrımı birden
Der gibi, diyerekten: ey Lazar çık dışarı!
Çık dışarı, çık dışarı!
Oysa ne mezarlar konuşur, ne Lazar çıkar dışarı
Ne de bir ses olur ağzımda: kaygılı, titrek
Göstermek için sizlere yaşıyor diye insanı
Ne sanki bir böcek gibi olduğum yerde kurumak
Süpürün kabuklarımı!
Ne öyle balıklar gibi vurmak kıyıya
Döndürmek için sulara bir balık boyu yaşamı
Ah nasıl bilirim ben vakit olmadığını
Yaşarken olmadığını, belki hiç olmadığını
Ya sonra nasıl işte, kuşkuyla soraraktan

İnsan, insan, insan! ben miyim başkaları mı
Ben miyim başkaları mı — yani bin köşeli, bin kıyılı
Bir kavrayışla
İstesek bir şey değil
İstesek daha fazla
Takır da takır, takır da takır omuzlarıyla
Ayaklarıyla
Nedir mi insan? — ya nedir sahi, biraz anlatsanıza!.
Hadi anlatsanıza!
—Elbette, anlatırız, niye anlatmayalım
—İnsan mı dedik, ne dedik? haa, tamam, bize kalırsa..
—Evet, size kalırsa
—Hiç canım, biraz oyalansanıza!.

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey! İşte çok beyaz yataklarda çok beyaz öğlen uykuları
Bir suçun olmazlığı, bir elin çalmazlığı kapınızda
Bir deniz — ta dibinden — süresiz duyduğunuz
Kutsal ama din değil, bir tutku kafanızda

Dersiniz: bir konser sonu, geçmekte yaz ikindilerinden
Bir pencere sapsarı; ya sizden, ya müziğin renginden
Dersiniz hiç çekinmeden
Dersiniz: niye kullanmayayım ben bu duygusal zamanı
Örneğin bir balkonu, oradan
Balkona ekleyerekten bir dağ başını
Sonra balkonla dağı
Ansızın bitiştiren
Öyle bir kuş sürüsü tek kuşa benzeyerekten
Bir aşağı bir yukarı
Niye kullanmayayım ben bu duygusal zamanı.
Niye kullanmayayım öylesi bir ustalıkla
Bularaktan bir yüzü, okşayaraktan saçları
Derim ki tam sırası, yakaraktan bir cıgara
Üfleyip tutaraktan bir sürü akçıl dumanı
Ve nasıl bir fiyakayla elleri cebe sokmalı
Bilirim, böylece vakit olmalı.

Bilirim böylece vakit olmalı
Bir caddeyi kullanmalı az çok, bir göğü, bir kadeh siyah şarabı
Denedim, sen varsın ya, sen olunca bir o kadar dayanıklı
Yerler var, boyunca sokaklar, geçince çok duvarları
O duvarlar ki hep öyle: akasya, Erzurum, askerlik fotoğrafları
Ya kâğıtlar — ne de çok — çok gözlü bir deniz hayvanı kâğıtlar..
Nerde bir Alaska var, nerde bir Alaska yok, işte onları
Nerde bir Afrikayı
Afrika., ve akılda tutulan yerleşik insan kokuları
Diyorum kullanmalı
O durmuş saatleri, başbaşa evrensiz kalmaları
Şehvetli çarşıları; çarşılar., yağ, balık, gül yazıları
Kocaman evleri sanki, bir kocaman anahtarları
Bulanık bir göz gibi — tam öyle gibi — çok kaygan odaları
Odalarda yan yana, erinçli, hür yatmaları
Diyorum kullanmalı
“Nereye? — Bilmem ki..” işte o adamları
Eskimiş kanları az çok, bir filmin koptuğu yeri, resimsi bakışları
Peygamber soylarını, o uysal ateşleri, hurma şaraplarını
Ve kutsal kitapları
Öyle ya, sen varsın ya, sen olunca bir o kadar dayanıklı
Bu ölümsüz kalmaları
Yani bir sonsuza varmayı boyuna — biz ikimiz seninle
Ama sen kimsin işte? bunu hiç sormamalı
Bunu hiç sormamalı; bitmesin, sürsün diye
Böylece, azıcık vakit olmalı.


Edip Cansever

Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka II

Ben mutsuz kişiyim, size yüzümü getirdim bu anlamda
Nasıl seğirttim işte, kızmayın işte, dün o hekim dedi ki
Dönünce birden yüzüme, yüzümün bu en yitik çağına
Dedi ki: siz niye yoksunuz acaba
Bilmem ki — doğrusu bilmiyorum — niye yokmuşum ben
Sahi ben niye yokmuşum — öyle ya — elbette sordum ona
Dedim ki — ne desem beğenirsiniz — iri bir top çekiyor gibi bilardo masasından
Dedim ki, falan filan..
Örneğin ölüversem şu daralmış yüreği kullanaraktan
Ölüversem şuracıkta
Bakınca herkes orama burama
Derler mi bir ağızdan: bu ölen de kim
Hey tanrım! bu ölen de kim, yani kim yaşamış kendi adına.

Yani kim yaşamış kendi adına
Vardır ya, hani hep görürsünüz, berber dükkânlarında
Tam önünde kapının, beyazla kırmızı bir şey döner
Döner de döner öyle; hani bir simge, bir şey
Hani ne başlar ne biter
Hani ne vardır ne yoktur
Tanrısal bir harekettir din adamlarınca
Bana sorarsanız büsbütün hareketsizlik
Çıldırtır insanı, zorlanmaya görsün insan bakmaya
Hem sonra şaşarım buna, niye olmalı insansak bu akıntıda
Herkes gibi bir şey niye olmalı
Bakınca işte şurdan şuraya
Masalar, masada yazı makinaları
Derim ki, niye olmalı
Bu yenilgin elleri, düzensiz, ak kâğıtları
Sürüngen parmakları
Çağrısız yüzleriyle önce ve ıssız
Hayata bir şey demeyen bu garip adamları
Bu cami önlerini, bu mühür kazıcılarını
Mühürlere yazılmış loş, kuytu, serin

Yıllarca unutulmayan o kadın adlarını
Ve duvar diplerini, kararmış, dik yakaları
Bilmem ki niye
Yani masalar işte, masada yazı makinaları
İstemem, niye olmalı
Evleri, evlerde kalmaların umutsuz şarkıları
Devingen çocukları, kırılgan bardakları, kirli — mor balkonları
Bakımsız avluları
Avlular... ve uzun ve esmer domino oyuncuları
Sonra gene upuzun kahveye çıkmaları
Öyle hep çıkmaları, güneşli, düz sokaklardan
Bitmeyen bir zamandan devşirmek yaşlılığı
Kadınsa — nasıl artık — seğirtken bir ürperişle
Yeniden bir erkekle... ama hiç ummadığı
Öyle ya ummadığı, çünkü korkmakla bundan
Nemli bir vücut gibi düşürüp yalnızlığı
Ki sevinsin diyerek çardaklı kahvelerde
Yaş masalar üstünde onların anlamadığı
Derim ki, niye olmalı
Niye olmalı bilmem
Şöyle bir yol kenarında yerini sektirmeden
Ölümsüz bir şey gibi sevimsiz dilenci suratları
Ve akşamüstlerini, kıvrılan dudakları
Değişmez bakışları
Bir hüzün gibi değil, doğrusu değil
Hüzünden daha fazla, ölümsüz duyguları
Derim ki, niye olmalı
Şu oynak bacakları, yıkanmış köpekleriyle yan yana
Kadife ayakları
Bir sarı yol üzerinde neşesiz kadınlarla
Hep aynı çizgiyi peyleyen o yorgun çocukları
Niye olmalı
Herkes gibi bir şey niye olmalı

Varken kendini bulmak, bulmalı
Hem nasıl bulmalı ki, çılgınca uzaklaşan
Sizlere gelmek için, geçerek bir ot kokusundan
Atlayıp bir çiti birden, okşayıp bir kediyi
Ah nasıl istediğim, sizlere gelmeli belki
Sizlere, sizlere gelmeli bitirmiş gibi bir şiiri
Öyle ki, kalmadan artık yapacak bir şey kalmadan
Üstelik — bilmiyorum ya — biliyormuş gibi en azından
Ben sizin hangi ülkenizde olduğumu o zaman
O zaman şimdi ne zaman, iyi bilerek
Gelirim de sizlere, alınınca odaya
Şöyle bir köşeye oturuncaya
Kadarki o sıkıntıyı geçerek
Başlarım konuşmaya.

Derim ki, öksürmüyorum, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi
Tıraş olmuştum ayrıca
Bu gömlek yepyenidir, bakmayın ucuzdur, kötüdür, dayanılmaz kokusuna
Ya sonra kaç kere şaştım o tuhaf çarşılarda
Aynalar, danteller, cins baharatlar satılan orada
Bilseniz kaç kere duydum bir kızın neyi duyduğunu
Bahçesiz bahçelerde, ağaçsız ağaç altlarında günlerce uyunduğunu
Ya nasıl istedim ki, “çok iyi”, “ah ne güzel” dediklerini
Kırlarda, ot yiyen bir tavşanda süresiz olmak gibi
Ve nasıl yitirdim ben kendimi.
Durmadım, geldim işte, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi
Tıraş olmuştum ayrıca
Gömlekten söz açınca aklıma geldi
Ben omuzlarımı sevmem, o geldi birden aklıma
Bir sürü kemiktir onlar, salt kemik, takır da takır boyuna
Sevmiyorum ayaklarımı da
Yok koyacak bir yer, bulamıyorum, gözlerim var iyi ki
Çünkü ben mutsuz kişi, durmadan onları kullanıyorum
Gözleri, göz bildiğim her şeyi

Yazık ki bir fırtınayla her zaman kirleniyorlar
Bir şehrin içinden geçen nehirler gibi
Sürüyüp götürüyorlar olanca pislikleri

Kaskatı bir intiharı, yok yerden bir cinayeti
Bir sevişmeyi., o benim yapayalnız gözlerime fırlatıyorlar
Hıh!. işte bunlar da kendi gözleri
Kızarmış aklarıyla kendi gözleri
Her gün bir o kadar görmeyle kayboluyorlar
Ve dalgın bir bakışta yansıtıp yüreklerini
Kayboluyorlar bir bir
Öyle ki — ben diyelim — yeniden bulmak için onları
Yeniden bulmak için
Çırpınıp duruyorum dört duvarında kendimin.

O zaman gelsin omuzlarım, gelsin ellerim
Ayaklarım da
Öyle bir üst kat manzarasıyla, bir vurgu gibi
Takır da takır, takır da takır boyuna
Yürüyüp gidiyorum onlarla
Parklara gidiyorum üstüste niyetler çekmeye
İhtiyar kumruların ağzından
Kocaman kamyonlara düzenle sıralanan
Kutulardan birini
Çekiyor gibi en altından
Alışıyorum buna da, bu fırtınaya da
Bir ellik, bir avuçluk, bir anlık bu avuntuya
Çünkü bu hep böyle oluyor her zaman.

Derken bir “hey!” çıkıyor çok kısık bir sesle ağzımdan
Hey, sana söylüyorum, park bekçisi, serseri!
Bir parça şarabım var altından
Yaş desen kırkı bulmuş, ölümümden bir parça
Yani bak kısa yoldan bir toplam
Nasıl da çizgilendim, büsbütün aklaştı saçlarım
Ve yorgun bir duman gibi savrulup çay ocaklarından
Düzlere vursam düzlerden
Dağlara vursam dağlardan
Önce bir kendime doğru: kimsesiz, ince, sokulgan
Sonra hep her şeye doğru, o denli hızlanaraktan
Ve cansız, ve soluk kilise resimleri gibi
Acılı, bungun, geçerim dalgınlığınızdan
Öyleyse de bana, nasıl anlamam
Tükenmiş sevgilerce mektuplarda bulunan
O “her şey” kelimesi gibi
Anlamı bitmek olan
Nasıl anlamam ben kendimi
İşte hey park bekçisi serseri
Bir parça şarabım var altından
Çeksem diyorum kafayı, sen bari açma çeneni
Açma ya, istiyorum, azıcık anlayıver beni
Bilsen ki o enayi, hani cam tacirinin karısı
—Hani ben memurdum yanlarında —
Gelecektir birazdan. Öff!. şimdiden ne sıkıntı ha
Giyinmiş, sürünmüş, takınmıştır şirretliğini
Geçecektir karşıma, bir beni süzecektir, bir elimdeki şişeyi
Ama ne denir sanki, bilmez mi işte o da
Her şeyi nasıl teptim, bilmez mi
Oysa kaç kere yüz verdi, üstüme saldı gözlerini
Baktı ki iş yok bende, üstelik aldırmıyorum
Bir akşam yemeğinde, dostlarıyla beraber
Eliyle dürterekten yanındaki erkeği
Beni göstererekten: ha ha ha, hi hi hi..
Gerçi sarhoştu biraz, bana ne onun sarhoşluğundan
Sonra bilmem ki nasıl, öyle bir canlıydı ki elleri
Durmadım, çıktım sokağa, sokaksa ne güzeldi
O cansız, o soluk kilise resimleri gibi
Bir tanrı duruyordu az ötelerde
Mutluydum, niye mi? çünkü ben yaratmıştım o tanrıyı, o şeyi
Ah yaşasam diyorum, o günü bir daha yaşasam
Ve hüzün... isterik bir kadın gibi üstüne çekse beni.

Edip Cansever

Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka I

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
Dönüşür içlerimizde az menekşe, bir sarmaşık
Menekşe hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
Her yerde güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
Bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
Deriz ki, “şuram ağrıyor” bir de, “başım dönüyor”, “yanıyor avuçlarım”
Belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
Bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş, yaşıyorcasına
Uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
Nedir mi ellerimiz — korkunçtur bir elin bir köşesinde insan olmalarıyla —
Korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
Kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
Ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park bekçisinin
Korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi sallanaraktan

Bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda aranan
Korkunçtur — bunu anlıyoruz — bir yüzün en çoğul beyazında
Korkunçtur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe ışıklarında
Ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan olmalarıyla
Korkunçtur korkunç!
Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum ayrıca
Neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
Tüketen kim. Hani bir yarışın sonuna varmış gibi
Hani görmeden daha, sezmeden her şeyin bittiğini
Ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
Çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz inceliği
Ansızın bir ürperişle: bitti mi, her şey bitti mi
Yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
Bir rüzgâr, duyulup binlercesi birden bir rüzgâr
Bırakıp beni bir kenara, bir uzağı, ya da bir boşluğu bırakır gibi
Ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
Ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
Okunmaz kitaplarda uzaksı giyişlerde, çocuksuz avlularda
Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun butlarında
Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan olmalarımla.

Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam — anılar mı dediniz? ne sesli bir vuruşma
Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
Rakılar, gene rakılar, kırıklar, sonsuz yaralar
Bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
Bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
Sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
Zorlanmış bir gülüşten — iğrenip birden — kusmalar, bulantılar
Bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
Ölüler bulacaksam — ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa vurmalar
Ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün
Ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu konuda
Ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık bir şey insanın sonsuzunda
Bu kadarcık bir şey — İyi ya, peki, şimdi kim var sırada
Sakın haaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin, çünkü biz., biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ellerimizle.. Başlayın, hadi başlasanıza
Örneğin bir kahve falı? Az müzik? Diyorum biraz İskambil!..
Ama hiç seslenmeyelim — seslenmeyelim — içimizden oynayalım ayrıca
—Dört kişiyiz!
—Hayır, on!.
—Bin kişiyiz!
—Bana kalırsa..
Ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında
Öyleyse başlayalım: Koz kupa! Ah şu sinek onlusu, bire bir unutulmaya
Çayınız soğuyacak! Çayınız mı dediniz? Ne tuhaf biraz anlıyorum

—Üç karo!
—Pas diyorum!
—Susalım baylar, dört kupa!
Ah şu sinek onlusu! Koz kupa! Çayınız mı dediniz? Susalım!
Susalım — Niye susalım — Anılar mı dediniz? Ne sesli bir vuruşma!
Ya sonra? — Bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra
Gene mi, başladınız mı? peki şimdi kim var sırada
Sakın haa! biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin, çünkü biz., biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ağzımızla.. Yok canım, ben var ya, istiyorum sırada
olmayı istiyorum — Sahi mi — ama isterseniz siz olun
Siz olun, biz olalım, kim olacak? — Hep böyle oyalansanıza
Yani “Şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa.”
Gibi oyalansanıza
Biraz oyalansanıza.

Bir oyun başka olamaz oyundan gibi
Bir söz başka olamaz sözden gibi
Bir şey başka olamaz bir şeyden gibi
Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey! Kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek, biliyorum
Kimse bir gün kimseyi sevmeyecek korkuyorum
Bir yaşlı kadın en erkek boyutunda
Kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
Bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
Vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
Ölüm mü — yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
Üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu hiç bilmiyoruz
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
Tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
Böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
Sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
Ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
Ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da
Demeyin, sakın haa, yok şu kadarcık bir şey insanın sonsuzunda
Şu kadarcık bir şey — öyleyse., yani biz şimdi ne yapsak acaba
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz bilmiyoruz ya
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.


Edip Cansever 
Nerde Antigone
Yerçekimli Karanfil

Bir ilişki ne zaman gelecek vaad etmez?

Bitmeye yakın ilişkilerdeki gözlediğim tipik örüntü; artık kişi, partnerinden beklediği erken çocukluk yarasına dair ihtiyacını alamadığını öyle yoğun görmektedir ki asla alamayacağının gerçeğiyle her yüzleştiğinde daha da sertleşir/öfkeye bağlanır. 

Öfke uzun vadeli olup, kızgınlık halini alınca ilişkiyi öldürücü bir çok hal gelişir:  
Savunma ya da hor görme! 

Bu ikisinin uzun vadeli varlığı kişileri epey acıtır/incitir. 
İlişkinin içi acı/incinme yüklü hale geldiğinde taşınmaz olur.
Sen istemesen de refleksif olarak ara ara yükü kenara bırakırsın.
Ve bir gün artık geri almazsın.

***

Tükenme; yaşam enerjinin kritik seviyeye inmesi sonucu yaşamı, idare modunda sürdürmen demektir. İdare modunda heves, heyecan, tutku, merak, keşif yoktur. Öyle bitkinsindir ki uzaktan hoş gelse de, iyi hissedeceğini bilsen de bir türlü dahil olamazsın yaşama. Sadece hayatta kalacak seviyede var olursun yaşamda.

Sebeplerin biri; içindeki başarı odaklı, yüksek beklentili modunla ilişkinde devamlı uyumlu/söz dinleyen bir modda olmandır. Uyumlu/söz dinleyen modda yaşamı farklı renkleriyle yaşamak yoktur, beklenti ve görevleri tam, eksiksiz yerine getirmek vardır. Bu modun aktifliği çok uzun sürerse, keşif/merak/oyun ihtiyacına cevap verici bir denge yaratmaktan uzaklaşırsın. Başarı odaklı beklentili modun köleleştirici, tutsaklaştırıcılığına karşı rengi, tadı, keyfi, oyunu koyamazsan tükenme kaçınılmazdır. Bunu yaratmak pek kolay değildir. Yine de durağanlık, sabitlik, tek taraflılık, tek düzelik barındıran seçimler yapmak yerine bedensel aktifliğin merkezde olduğu ve hareketle bağlantılı seçimler yapmak iyi bir başlangıç olabilir. Amaç; yüksek standartçı taleplerin tutsaklığını çağrıştıran her şeyden uzaklaştırıp, canlılığı yani bağımsızlığı aktive eden seçimlere yönelerek, yaşamla bağını onarmaya başlayabilirsin.

***

Partnerinin bir başına hissetmesine omuz vereceğin yerde herhangi bir şey yapmadığında yani kayıtsız kaldığında bu güvensizlik yaratıcı bir hal oluşturur. 

Bu yüzden partnerinin arkasını güvenle yaslayacağı bir kaya gibi olman gereken zamanlarda kayıtsız kalmayı seçme. 

Korkunu, kaygını, el alemi değil eşini seç!

***

İnsan tehdit altında hissettiğinde gardı (savunması) hep yukarıdadır. Ve bu çok doğaldır. Aslında burada ortaya çıkan öfke, incinmeye karşı kişiyi korumaya yarar. Fakat ‘ya incinirsem’ düşüncesinde fazlaca kalmak kişiyi tehdit altında tetikte tutar, öfke koruyuculuktan çıkar ve kişiyi/ilişkiyi zehirlemeye başlar.

***

Partnerin sana kendini devamlı açıklama halindeyse; duygusal anlamda tehdit altında hissettiğini kabul etmelisin. Özellikle yoksunluk yaratacak tavırlarının tehdidini partnerin kolayca hisseder.

Partnerinin bu haline olumlu yaklaşımın, onu pek hissedemediği bir yerden kavrar. Yani koşulsuz güven ve aitlikten…

Kendini gerçekten güvende ve kabul edilmiş hisseder. Ve yaralarına olan bu kabul ve hassasiyet onu iyileştirir. Daha az açıklama yapar, iki de bir özür dilemez, yalvaran bir modda bir şey istemez. Kendine olan inancının nasıl ayağa kalktığını gözlerinle görürsün. 

Böylelikle senin gözünden de partnerin bağımlı, ürkek, kaçıngan değil, haklarının peşinde, öz güveni yüksek, sınırlarını koruma netliği bariz bir halde gözükür.

***

Evliliklerin ömrünü belirleyen şeylerden biri; çiftlerin, birbirlerinin yakınlık/bağlantı kurma taleplerini ya da ihtiyaçlarını öncelemeleridir.  

Yani partneriniz sizinle hadi bir şeyler izleyelim dediğinde, hayır demek ya da eşiniz üzgün olduğunu söylediğinde onu geçiştirmek, mesela telefona bakmak. 

Bunlar bağlantıyı yavaşça yok eder. Bağlanamadığınız kişiyle yavaş yavaş uzaklaşırsınız. Aslında eş olmaktan uzaklaşarak gittikçe sokaktan geçen yabancı birine dönüşürsünüz. Günün sonunda ciddi bir kriz olmadan ilişkiniz biter.

***

Kaçınmacı başa çıkması güçlü iki partner, sorunları konuşmak yerine odalarındaki fili büyütürler. Sonra ilişkilerinin yaşayacağı bir alan kalmaz. En sonunda da ‘nasıl ya biz iyiydik’ yüzleşmesiyle ikisi de evlerinden ayrılmak durumunda kalır.

***

Değersizlik, yetersizlik hislerini devamlı tetikleyen bir partner karşısında bunları çağrıştıran imalar, laf sokmalar, iğnelemelerle karşılaşmamak için kabuğuna çekilirsin. Kendi kimliğini kaybederek onun tasarısına dönüşürsün. Bu tasarıyla içindeki gökkuşağının rotasını bulamazsın.

***

Partner ilişkisinde sadece kadınlar "olumlu ifadelere" ihtiyaç duymuyor. Erkekler de "olumlu ifadelere" kadınlar kadar hatta daha fazla ihtiyaç duyuyorlar.

***

Hayatında hep sorumluluklarını kendini feda eder biçimde yerine getirmiş sabretmiş, her şeyini kendi halletmiş bir kişi partner ilişkisinde de onun her şeyini halleden, onun ihtiyaçları için kendini feda eden bir rolde ilişkide olabilir. Fakat bu partner ilişkisini anne-çocuk ya da abla-çocuk ilişkisi eksenine sıkıştırır. Onun annesi ya da babası olduğunda bu rolde kalan adam ya da kadın bir süre sonra cazibesini kaybedebilir. Çünkü ilişkide sorumluluklar kadar heyecan, tutku, romantizm, kıskançlık da şarttır. Yani evdeki işçi rolü kadar dışarıdaki sevgili rolünün canlılığı ilişkinin olmazsa olmazıdır. Sevgili olmayı unutmuş çiftler, sorumlukların girdabında aman düzenimiz bozulmasıncı bir pencereden ilişkilerini sürdürebilirler ki bu ilişkiyi yalnızca bir ortaklık zeminine oturtur.

***

Bir adam dedi ki 'dışarıda hesap etmeden rahat konuşuyorum, ama eşimle konuşurken devamlı hesap yapıyorum, yapmalıyım da çünkü sıkıntı olur. Dedi. Ne gibi sıkıntı olur dedim. Benden uzaklaşır. Hatta evden ayrılmaya kadar gider. Dedi.

Bir kadın dedi ki "içimdekilerin çeyreğini söylüyorum. Çoğunu içime gömüyorum." İçinize gömmeseniz ne olur dedim. Eşimin suratı daha düşer, küser, beni yok sayar. Yanında varlığımı hissedemem. Bu çok acıtır beni. Dedi

İki partnerde karı koca. Ve ikisinin arasında birden bire bir dans oluşuyor. Sus-sus dansı. Korkunun yönettiği bir dans. Birisi için terk edilme korkusu, diğeri için değersizlik korkusu. Bu iki korku, ikisini de felç oldukları ve birbirlerinden uzaklaştıkları bir dansa sürüklüyor.

Bu dansı kim nasıl tetikliyor, diğeri bu zeminin kayganlığını hangi tepkisiyle arttırıyor. Bu dansı dışarıdan kendi filmlerini izler gibi yargısızca izlemeleri gerekiyor. Mesele birbirleriyle değil, mesele sus-sus danslarıyla.

***

Herkesle iyi geçinmeye çalışan insan gerçek bir ilişki yaşayamaz. Kendin olamadığında, ötekinin beklediği gibi olmaya başlarsın. İyi geçinmek, gittikçe uyumlu olmalıyım ile yer değiştirmeye başlar. Böylelikle iyi geçinmek sana sonradan tükeneceğin bir var oluş hediye etmiş olur.

Diğer yandan gerçek ilişki kaoslarlarla gelişir, derinleşir. İyi geçinmek övülen bir şey olmasına rağmen tek başına öz-değer sağlayıcı olamaz. İyi geçinmeye yaslanan devrilmeye mahkumdur.

***

Bir ilişki ne zaman gelecek vaad etmez?

Partnerin, hayatındaki olup bitenlerle ilgilenmiyorsa, ulaşılabilirliği sadece sorumluluklar üzerinden oluyorsa, seçimlerinde birlikteliğe değil, bireyselliğe öncelik veriyorsa, cinsel yakınlıkta belirgin bir uzaklık söz konusuysa, bir çok konuda sorumluluk almıyorsa, dili keskin, ithamkârsa, yarattığı zor duyguların zedesine kayıtsız kalıyorsa, izole, uzakta, reddedilmişlik barındıran yaşantılarla karşılaştırma sıklığını artımışsa, verdiği sözlere sadık kalmadığını ve bunlara bitmeyen bahaneler uydurduğunu fark ediyorsanız ilişkinizin sona yaklaştığını anlayabilirsiniz.

***

Partnerinin isteklerine, beklentilerine devamlı uyumlu kaldığın ilişki partnerin tarafından sonlandırılmaya mahkumdur.

***

İlişki sadece ve sadece ötekinin isteklerinin karşılanacağı bir yer değildir. O ilişki değil pek tabi sömürüdür. Sınırlarının devamlı ötekinin istekleri uğruna yıkılıp, yıkılıp yeniden yapılandırılması kabul edilmemeli. Saygınlığının avucunun içinden kayıp gitmesi, sonucu ağırdır. Cesaretlendirildiğin, kabul edildiğin, sarıp sarmalandığın, hakkına sahip çıkıldığını bildiğin, korunduğun bir yer olmalı ilişki...

***

Bir ilişki bazen yalnızca iki iyinin bir doğru etmemesi yüzünden biter. İyi olmak sürdürmeye yetmez. Acıdır bitiş yolunda adımlamak. Bitmesini kimse istemez hele daha en başta. Ama biter.

Sadece aradığın bulunamamıştır. Ya da bulduğunu zannettiğin aslında aradığınla pek ilgisi yoktur. Ya da aradıkların değişmiştir. Sadece bu kadardır. Bu kadarla da biter. Senin daha az değerli, sevilen, istenen biri olmanla ilgisi yoktur.

***

Evlilik sadece yüz kızartıcı şeyler yüzünden bitmez. Seni artık her şeyinle sevip kabul edemiyordur. Bu yeter de artar bile. Bir de boşanmanın sorumluluğunu alacak cesareti yoktur. Kaçak dövüşüp dövüşüp bıkıp usandırma yoluyla eşine boşanma davasını açtırır ve büyün vicdanı yükünü ona boşaltır. Çünkü o boşanma dilekçesini vermiştir. Böylece kendini huzurlu kılarsın ama bu huzur sana o ilişkiden alacaklarını ,öğreneceklerini öğretmez. Acı çekmezsin böyle belki ama kaybının yasını tutamamak seni ilişkilere dair hiç büyütmeyebilir. Diğer taraftan zaten kadın yüz kızartıcı şeyler mevzunu geçmiş, ilişkideki kaybolan bir çok şey sebebiyle evlilik birçok noktada yaşamını yitirmiş. Sadece bardağın taşması, harekete geçmek için bir sebep gerekiyor. Teknik aksaklıklar da buna hizmet etmiş! Ben sevilmeyecek adam değilim. Her şeyim tas tamam, sorun bende değil sende! İlişkideki payını, hatasını görmek istemeyen birisinin tipik savunması!

***

Eşleri tarafından olumlu karşılanmadığını düşünen erkeklerin boşanma oranı, diğerlerine kıyasla iki kat daha yüksek... Orbuch bu farkın nedenini, arkadaşlarına sarılan veya kuyrukta beklerken tanımadığı birinden iltifat alabilen kadınların aksine, erkeklerin olumlu karşılanma ihtiyacını yalnızca partnerleri aracılığıyla karşılayabilmeleri ile açıklıyor.

***

Bir ilişkinin gücü, bir çiftin tartışmadan sonra nasıl bir araya geldiğiyle anlaşılabilir. Yani tartışmayı kazanılacak bir mücadele değil, kendi duygu, düşünceni ortaya koyma süreci olarak görürler. Birbirlerinin yüz, beden duruşu, konuşma tonunu takip ederler. Bu takipten aldıkları geri bildirimlerle devamlı kendilerini dengelerler. Neyi, nasıl diyecekler. Nerede sakinleşip, ara verecekler, nerede daha vurgulu olacaklarına karar verirler. Birbirlerine temas etme niyetleri ve buna yönelik dikkatleri tartışmayı daha sağlıklı hale getirir.

***

İlişkinizin yegane görevi sizi mutlu etmek değildir. Eş/partner ile ya da bir insanla olan ilişki; çıkmazlar, kör noktalar, zorluklar, dona kalmalar, kaçınmalar barındırır. İlişkiniz, size görmekten devamlı uzak kalmayı seçtiğiniz size ait zorluklarla yüzleştirir.

İlişkide olan her zorluk aslında bir yüzleşme gerçekliği yaratır. Tam bu noktada partner bir aynadır; size sizle ilgili anlayıp, anlamlandırmaya ihtiyacınız olduğunuz şeyleri gösterir. Bu aynı zamanda bir fırsattır; büyümek ve gelişmek yolculuğunda.

***

Eyleme dökülmemiş ama ısrarla ifadelendirilen sevgi, ifade edilende öfke yaratabilir. 
Kişi, sözcükle eylem arasındaki uçurumu fark ettikçe öfkelenebilir. 
Bu, göz göre göre kandırılmışım öfkesidir.

***

Sizi çok seven insanlara tekrar bakın; onların hayatını eskisi gibi kolaylaştırmadığınızda size sevgi gösteriyorlar mı? Size yakınlıkları nasıl oluyor? Yoksa kendinizi onlar için feda etmeniz, onların sizinle olmalarının tek koşulu mu?

***

Evliliğimde, benim bu yaşananlardaki payım/rolüm ne diye sormuyorsan işin zor. Dikkatin hep karşıdadır. Fakat önce kendine, kendi arızalarına, çıkmazlarına bakmalısın. Parmağın önce kendini göstermeli. Kendini anlama yolculuğuna çıkmadan evliliği anlama mücadelesinde yol alamazsın.

***

Sevgi bitmese de evlilik biter. Hele ki ilişkide öfke, kızgınlık, hayal kırıklığı, keder kol gezdiğinde. Bu duyguları ortaya çıkaran onca olay yaşanmıştır ve bu olayların bir daha yaşanmayacağının da garantisi yoktur. Umutsuzluk ve çaresizlik ilişkideki karanlığı genişletir.

***

Sorumsuz bir babanın çocuğuysan, aşırı sorumlu bir çocuk olman doğaldır. Görev almak mecburiyetten doğar. Babanın almadığı bir çok sorumluluğu alıp, onun ve ailenin hayatını düzenlemek senin refleksin oluverir. Bu refleks genellenir. Diğer insanların hayatını düzenlemeye kadar ilerler. 

Önce bu refleksi fark et. Sonra bu refleks, senin kendine ait hangi ihtiyaçlarının önünde duruyor. Onları görmeni engelliyor. Buraları incele... ihtiyaçlarına yaklaştıkça bu refleksten uzaklaşacaksın!

***

Çocuktan sırdaş olmaz. Çocuk(unuz) sizin her yükünüzü taşıyamaz, taşımamalı...
Çocuğunuzu erkenden büyütmeyin, erken ebeveynleşmiş çocuklar, hiç yetişkinleşemiyor.

- Çocuğunuz psikoloğunuz değildir.
- Kızınız/oğlunuz eşinizi şikayet hattı değildir.
- Çocuğunuz dert ortağınız, sırdaşınız değildir.
- Anne-babayı barıştırmak çocuğun asla ama asla görevi değildir
- Evliliğinizdeki gerilimi çocuk çözemez/çözmemeli

***

Evlilik fikri bazı insanlarda güçlü bir anksiyete (bunaltı) yaratabilir. Bunun nedeni: Ebeveynlerinin karı-kocalık ilişkilerindeki kaos; kişi üzerinde travmatize bir çaresizlik, korku yaratmış olmasıdır.
Zihin aynı travma ihtimali algıladığında anksiyete tuşuna basıverir. Çünkü zihin bunu tehlike olarak değerlendirir. Ve kişi tehlikede olduğunda bundan kaçınır. Bu noktada kişinin güvende hissetmesi çokça önem kazanır. Tam bu noktada kişinin partnerine, bu mesele düzleminde açık olması gerekir. Bu açıklık, partnerinin erişilebilirliği ile de karşılaşırsa güven ferahlar ve kolayca tahsis olur.

***

Travma durumunda hissedilen güçsüzlüğe ve çaresizliğe tam tersi bir güç olarak ‘hayatta kalma parçası’ gelişir. Travma parçasının aşırı zayıflığı, hayatta kalma parçasının aşırı güçlülük ve hakimiyeti ile telafi edilir. 
Bazı hayatta kalma görüntüleri şöyledir:
Travmasında ebeveynlerinden hiçbir ilgi görememe de bulunan bir çocuk, sıklıkla görülmesini sağlayabilmek için çok büyük ve abartılı bir hayatta kalma parçası geliştirir. Bu tür bir hayatta kalma parçasının tutkusu; büyük bir sanatçı, tanınmış bir politikacı veya ünlü bir bilim insanı olmak için gerekli enerjiye sahiptir.

Fazlasıyla yaralı bir travma parçasına sahip bir çocuk, yeniden yaralanmayı engellemek için hiçbir şeyin onu durduramadığı öfkeli ve agresif bir hayatta kalma parçasına da sahip olabilir. Tutunacak bir yer arayan, çaresizlik içindeki aşırı kaygılı bir travma parçası karşısında, hayatta kalma parçası tam tersi bir tepki verebilir ve kendini tamamen bağımsız yaparak hiç kimseye bağlanmak istemez. Utanç ve suçluluk duygularının yarattığı aşırı travma durumunda ise bir ayna imgesi olarak fazlasıyla ahlakçı bir hayatta kalma parçası gelişebilir.
(Franz Rupert, Ruhtaki Bölünmeler)

***

‘Annem/babam en güzel yıllarını beni büyütmeye harcadı’ anneden çocuğa geçen bir cümledir. Çocuğun olanları zihninde yoğurmasıyla oluşturacağı bir algı değildir. Tam bir toksik ebeveynlik örneğidir.

Ebeveyn çocuğu ayrı bir birey değil, kendi yaralarının bekçisi yapmak istiyordur. Ebeveyn, ağır borçluluk algısı yaratır ve suçluluk tasmasıyla çocuğun kendi yoluna huzurlu bir şekilde gitmesi engellenir.

***

Ruhunda gezinen hırçın, öfkeli bir çocuk varsa, çocukluğunun üzerinden ağzından çıkanı bilmeyen, vahşice kıyaslayan, utandıran, değersizliğin dibini yaşatan, her an kusurlu hissettiren bir ebeveyn geçmiş olabilir.

***

Annelik/babalık müessesesi kutsal değildir. Bazıları bu müesseseyi kutsanmış göstererek, bütün hasetlerini, özlemlerini, dağınıklıklarını, travmalarını çocuklara boşaltıyor. Sanki onlar bir çöplük gibi. Fakat onlar sizden olan olsa da sizin uzvunuz, eşyanız değiller. İyi bir ebeveyn olmak istiyorsanız; çocuğun hiç ilgisi olmayan neyi üzerine, hayatına boca ediyorsunuz bunu fark etmelisiniz. Erdemli bir duruşla, ona değil, kendi yarattığınız/yaratmak zorunda olduğunuz alana boşaltmalısınız; tüm hayallerinizi endişelerinizi, hırslarınızı…

***

Çoğu insan ebeveynlerine yönelik bir "alacak söylemi" nedeniyle aile çemberinden, o iç içe, ayrımlaşmamış alandan ayrılamaz. Oysa özgür yaşam açık alanlarda ve seçilmiş insanlarla yaşanır. Birey baba evinden ayrılıp kendi evini kurmakla kendi kimliğini oluşturur.

Margaret Mahler

***

Büyüğüne (abi, abla) ya da küçüğüne (kardeş) duyulan memnuniyetsizliği, sen memnuniyete çevirmek zorunda olan bir görevli değilsin. 
Onların memnuniyetsizlik kuyusu çok derin ve karanlık, ne atarsan at aydınlanmaz…

***

Moralin bozuk olunca partnerine mesafeli davranmazsın, yani bundan onu sorumlu hissettirmezsin hele ki iyi gitmeyen şeyleri kendine hızlıca mal ediyorsa. Bu tarafını bilip moralinin bozukluğundan, onu ayrı bir yere koyarsın. Çünkü sevgi hassasiyetlere olan saygıyla yakından ilgilidir.

***

Anne babanızdan tahsil edemediklerinizi onlara benzer figürlerden de tahsil edemezsiniz. Aynı oyunu bozmak zorundasınız. Sevgi ve değer sadece onlara benzeyenlerden alınamaz. Bunu sizi verecek başka insanların ki de gerçek sevgi ve değerdir.


İNSANLARIN KALBİNDE ONLARA HİÇBİR SIKINTI YARATMAYACAK ŞEKİLDE BİR YER EDİNMEYİ İSTERİM

“Garda bana, okumam ve sürgünü sırasında korumam ricasıyla yazılarıyla dolu çantasını verdi. Ondan ayrılırken heyecanımı göstermemek amacıyla şakayla karışık şunları söyledim: “Bu dünyada veya başka bir dünyada görüşmek üzere!” Birdenbire ciddileşti ve bana şu yanıtı verdi: Başka bir dünyada tekrar görüşülmüyor.” (s.15)

“Ayrılışın hafif şokundan sonra bu konuda hiçbir üzüntü duymayacağınıza ve olur da bazen beni düşünürseniz bunun çocuklukta okunan bir romanın düşünülmesi gibi olmasına inanmayı tercih ederim, insanların kalbinde onlara hiçbir sıkıntı yaratmayacak şekilde bir yer edinmeyi isterim.” (s.17)

“Kötülük kendini yok ettiği yerde eksiksizdir; artık kötülük yoktur: tanrısal masumiyetin aynası. Aşkın tam da mümkün olduğu bir noktadayız. Bu büyük bir ayrıcalıktır; çünkü birleştiren aşk mesafeyle orantılıdır. Tanrı mümkün olan en iyi dünyayı değil de, iyiliğin ve kötülüğün bütün derecelerini taşıyan bir dünya yaratmıştır. Dünyanın olabildiğince kötü olduğu noktada bulunuyoruz. Çünkü bunun ötesi kötülüğün masumiyet haline geldiği kademedir.” (s.21)

“Beni öldürmek için, insanın kendisini yaşamın bütün ısırmalarına karşı çıplak ve savunmasız olarak sunması, boşluğu, dengesizliği kabul etmesi, mutsuzluğu ödünlemeyi hiç araştırmaması ve özellikle “lütfun geçeceği çatlakları tıkamaya yönelen” hayalin çalışmasını askıya alması gerekir. Bütün günahlar boşluktan kaçma girişimleridir. Aynı zamanda geçmişten ve gelecekten vazgeçmek gerekir, çünkü ben her zaman tükenen bir geçmişin ve geleceğin bir yoğunlaşmasından başka bir şey değildir. Bellek ve umut hayali yükselişlere sınırsız bir alan açarak mutsuzluğun kurtarıcı etkisini silerler, ama şimdiki ana sadakat insanı gerçekten hiçliğe indirger ve buradan ona ebediyetin kapılarını açar.” (s.24)

“Tanrı’dan tamamen yoksun olan bu dünya Tanrı’nın kendisidir.” (s.28)

“Kötülüğü kendi dışına yayma eğilimi: bu kötülük hâlâ içimde! Varlıklar ve nesneler benim için yeteri kadar kutsal değiller. Tamamen balçığa dönüştüğüm zaman hiçbir şeyi kirletmemek. En kötü zamanlarımda bile bir Yunan heykelini veya bir Giotto freskini yok etmezdim. Neden başka bir şeyi yok edeyim? Örneğin neden bir insanın mutlu bir ânı olabilecek bir ânını yok edeyim?” (s.37)

“Kendine yardım et, Tanrı sana yardım edecektir.” (s.38)

İnsanlar bize vereceklerini hayal ettiğimiz şeyi bize borçludurlar. Onları bu borçtan muaf tutmalıyız. Onların bu borcunu silmeliyiz. Hayal ettiğimiz yaratıklardan başka olduklarını kabul etmek, Tanrı’nın vazgeçmesini taklit etmektir. Ben de, olduğumu hayal ettiğim şeyden farklıyım. Bunu bilmek, bağışlamadır.” (s.41)

“İnsan bu dünyanın yasalarından ancak bir şimşek çakma süresince kurtulabilir. Durma, temaşa, saf sezgi, zihinsel boşluk, ahlaksal boşluğu kabul ediş anları. İşte insan bu anlar yoluyla doğaüstüne ulaşabilir. Bir an boşluğa dayanabilen kişi ya doğaüstü besini alır ya da düşer. Korkunç bir risk ama bu riske girmek ve hatta umutsuz bir ânı göze almak gerekir.” (s.43)

“Sevgi avuntu değil ışıktır. Dünyanın gerçekliği bizim bağlılığımızla oluşmuştur. Bu ben’in bizim tarafımızdan şeylere aktarılan gerçekliğidir. Bu kesinlikle dışsal gerçeklik değildir. Dışsal gerçeklik ancak tam bir kopuşla algılanabilir. Yalnızca bir iplik bile kalsa, hâlâ bağlantı var demektir. Bizi en sefil şeylere bağlanmaya zorlayan mutsuzluk bağlanmanın sefil niteliğini açığa çıkarır. Böylelikle, kopmanın zorunluluğu daha açık hale gelir. Bağlanma yanılsamalar üretir ve her kim gerçeği istiyorsa bunlardan kopmak zorundadır. Bir şeyin gerçek olduğu bilindiği andan itibaren artık ona bağlanılamaz. Bağlanma, gerçeklik duygusundaki yetersizlikten başka bir şey değildir. Bir şeye sahip olmaya bağlanılmıştır çünkü ona sahip olmak bırakılırsa o şeyin artık varolmayacağı zannedilmektedir.” (s.46)

“Bir arınma biçimi: yalnızca insanlardan gizli olarak değil de, Tanrı’nın var olmadığını düşünerek Tanrı’ya dua etmek.” (s.52)

“Kendi içine inerse insan, tam arzuladığı şeye sahip olduğunu bulur.” (s.53)

“Birini kaybetmek: ölünün, yok olanın hayali, gerçekdışı hale gelmesinden ıstırap duyuluyor. Ama ona duyulan arzu hayali değildir. Hayali olmayan arzunun yattığı kendi içine inmek: yiyecek hayal edilir ama açlığın kendisi gerçektir: açlığa yakalanmak. Ölünün mevcudiyeti hayalidir ama yokluğu gayet gerçektir: bu yokluk bundan sonra onun belirme tarzıdır.” (s.54)

“Dünyada hiçbir şeye sahip değiliz, çünkü rastlantı bunların hepsini bizden alabilir.” (s.57)

“Tüm tutkularda mucizeler vardır. Bir kumarbaz neredeyse bir aziz gibi geceyi uyanık geçirebilir ve oruç tutabilir.” (s.84)

Bütün bağlılık nesnelerine bir iple bağlanılmıştır ve bir ip her zaman kopabilir.” (s.93)

“Yalnızlığını koru. Olur da bir gün sana gerçek bir sevgi sunulursa, içsel yalnızlık ile dostluk arasında bir karşıtlık olmayacaktır, bilakis. Onu tam da bu şaşmaz işaretten tanıyacaksın.” (s.96)

“Hayal gücünün kötü olan şeyle oyalanmasına izin vermek bir tür korkaklığa yol açar; gerçekdışılık yoluyla zevk almayı, bilmeyi ve büyümeyi umuyoruz.

Hayal gücünü mümkün diye bazı şeylerle oyalamak şimdiden onlara bağlanmaktır. Bunun sebebi meraktır. Bazı düşünceleri (tasavvur etmeyi değil ama onlarla oyalanmayı) kendine yasaklamalı; onları düşünmemeliyiz. Düşüncenin bizi bağlamadığını sanırız, oysa yalnız o bağlar bizi ve düşünme izni her izni kapsar. Bir şeyi düşünmemek en üst yeti.” (s.106)

“Istırabın içinde gerçekliği bulmak için, neşe yoluyla gerçekliğin ilhamına sahip olmuş olmak gerekir. Yoksa yaşam az çok kötü bir düşten başka bir şey değildir.” (113)

“Yalnızlık. Peki, değeri neden oluşur? Zira yalnızken, sadece maddenin, bir insan zihninden daha az değere sahip şeylerin huzurundayızdır. Yalnızlığın değeri dikkatin daha büyük imkânında yatar.” (s.149)

“Bütünü taklit etmek zorunda olan bir parçayız.” (s.167)

“Dünyanın yitirildiği bir ıstırap derecesi. Ama sonra, yatışma gelir. Ve gene nöbet geçirirsek, yatışma da hemen ardından gelir. Eğer bunu bilirsek, bu acı derecesinin kendisi yatışmanın beklentisi haline gelir ve dolayısıyla dünyayla olan temasımızı kesmez.” (s.168)

Bu dünya kapalı kapıdır. Bir engeldir. Ve aynı zamanda geçittir. Yan yana zindanlarda duvara vurarak iletişim kuran iki tutsak. Duvar onları ayıran ve aynı zamanda onlara iletişim kurma imkânı veren şeydir. Biz ile Tanrı arasındaki durum da böyledir. Her ayırım bir bağlantıdır.” (s.172)


Simone Weil - Yerçekimi ve İnayet
Elif'in Kütüphanesinden

Bercestelerim