AK PARTİ’YE NASIL MUHALEFET EDİLMEZ

"Önce Refah Partisi’nin, sonra da AK Parti’nin ortaya çıkışı ve yükselişi, işte bu sorunun cisimleşmiş ifadesi, siyasî yansıması. Toplum bu partilere İslamcı oldukları için değil, ama Kemalist olmadıkları için oy verdi. Doksan yıldır sırtında taşıdığı Kemalist devlet yükünün biraz hafifleyeceğini umduğu için verdi."


Türkiye’nin sorunu İslam mıdır?

Yoksa Kemalizm midir?

Gündelik anlamda sormuyorum. Şu veya bu partiye oy vermek, şu veya bu somut politikayı savumak anlamında değil, çok daha genel, uzun vadeli, tarihsel anlamda soruyorum.

Geleceğin toplumunu tasavvur edebilmek açısından, daha adil, daha eşitlikçi, sömürüsüz, baskısız bir toplumun önündeki engelleri kaldırabilmek açısından soruyorum.

Türkiye’de son 15 yıldır yaşanan tüm siyasî gelişmelerin temelinde bu sorunun yattığını düşünüyorum da, o nedenle soruyorum.

“Yok yahu!” diyeceksiniz. Binlerce başka önemli konu sayacaksınız, ayrıntılı şeyler anlatacaksınız, meselelerin çok daha karmaşık ve çokyönlü olduğunu söyleyeceksiniz.

Elbette öyledir.

Ama sayacağınız konuların hepsinin temelinde, kökünde bu soru ve toplumun bu soruya verdiği cevap yatıyor.

Örneğin, AK Parti’nin üç kez seçim kazanmasının ve Başbakan’ın 2023’e kadar iktidarda olmayı planlamasının kökünde bu soruya toplumun çoğunluğunun verdiği cevap var.

CHP’nin çok uzun zaman iktidara gelemeyecek olmasının ve küçük ulusalcı “sol” partilerin silinip gitmiş olmasının kökünde bu cevap var.

On beş yıldır Türkiye’de yaşanan tüm keskin saflaşmalarda safları tayin eden, bu soruya verilen cevap.

Şeriat geliyor mu, gelmiyor mu? Necmettin Erbakan’ın başbakan olma hakkı var mıdır, yok mudur? Abdullah Gül cumhurbaşkanı olabilir mi, olamaz mı? Başörtülü bir kadın Çankaya’da oturabilir mi, oturamaz mı, Tapu Kadastro dairelerine girebilir mi, giremez mi? Tehlikenin farkında mısınız, değil misiniz? Ergenekon var mıdır, yok mudur? Genelkurmay’da darbe planları yapılmış mıdır, yapılmamış mıdır? Lav silahı lav silahı mıdır, boru mudur? Islak imza ıslak mıdır, kuru mudur? Silivri’de yatanlar vatan kahramanı mıdır, suçlu mudur? Anayasa, az da olsa çok da olsa, değiştirilmeli midir, değiştirilmemeli midir? 19 Mayıs törenleri tank, top ve tüfeklerle yapılmalı mıdır, yapılmamalı mıdır? Orhan Pamuk vatan haini midir, romancı mıdır? Azınlık vakıflarının devlet tarafından gasp edilen mülkleri iade edilmeli midir, edilmemeli midir? Yalçın Küçük zır deli midir, dünya çapında bir aydın mıdır? Soner Yalçın ırkçı ve Ergenekoncu bir ideolog mudur, Türk gazeteciliğinin onuru mudur? Suriye’de Esed emperyalizme karşı savaşan bir kahraman mıdır, eli kanlı bir diktatör müdür? Mısır’da devrim olmuş mudur? Darbe olmuş mudur? İyi mi olmuştur, kötü mü olmuştur?

Daha sayfalarca devam edebilirim. Ama gerek yok herhalde.

Hemen hemen hiç kimse bu soruların cevabını düşünürken, “Dur bakalım, Türkiye’nin sorunu İslam mıdır, yoksa Kemalizm midir? Ona göre karar vereyim” dememiştir elbet.

Ama insanlar aptal olmadığı için, bu toplumun büyük çoğunluğu, ayrıntılı ve değişken görüşleri ne olursa olsun, doksan yıldır nasıl yaşadığını, ceberrut ve silahlı bir devlet tarafından nasıl yaşattırıldığını biliyor. Ve belli ki bundan hoşlanmıyor.

Bu büyük çoğunluğun İslam’la, dinle, dindarlıkla, başörtüsüyle hiçbir sorunu yok. Ama kendisine Kemalizm adı altında dayatılan yaşam ve düşünce tarzıyla, bunların dayatılma tarzıyla, sopa kullanılması ve aba altından sopa gösterilmesiyle sorunu var. Yani Kemalist devletle sorunu var.

Önce Refah Partisi’nin, sonra da AK Parti’nin ortaya çıkışı ve yükselişi, işte bu sorunun cisimleşmiş ifadesi, siyasî yansıması. Toplum bu partilere İslamcı oldukları için değil, ama Kemalist olmadıkları için oy verdi. Doksan yıldır sırtında taşıdığı Kemalist devlet yükünün biraz hafifleyeceğini umduğu için verdi.

Ve yukarıda sıraladığım bütün saflaşma noktalarında aynı sağduyuyla davrandı. Resmî ideolojinin değil, onu eleştirenlerin yanında saf tuttu.

Bu saflaşmada Kemalist devleti, bu devletin derin ve sığ yapılarını, resmî ideolojisini eleştirmeyenler, başka hiçbir şeyi eleştirme hakkını kazanamaz. Başka eleştirilerini, örneğin AK Parti eleştirisini, geniş kitlelere dinletme şansını kazanamaz.

Bu nedenledir ki, CHP hem sayısal hem sınıfsal hem coğrafî anlamda dar bir yere sıkışıp kaldı, dar bir kitle dışında kimseye hitap etmiyor, kimseyi ikna edemiyor.

Aynı nedenledir ki, ulusalcı “sol”, halkın gözünde anlamsız bir hâle geldi, çaktırmadan CHP’yi desteklemek dışında yaptığı, yapabildiği hiçbir şey kalmadı.

Oysa sosyalist bir bakış açısı çok basittir: Başta AK Parti olmak üzere, parlamenter siyasette her şey gelip geçicidir; Kemalizm ise bu devletin temelidir. Hükümet politikalarına karşı mücadele etmek gerekir, elbette, ama aynı zamanda devletle mücadele etmeyene de sosyalist denmez.

Halkın gözünde, sorun İslam değil Kemalizm.

CHP’nin ve ulusalcı solun gözünde, sorun Kemalizm değil İslam ve dolayısıyla AK Parti.

Devletle, devletin resmî ideolojisi ve kalıcı kurumlarıyla sorunu olmayanlar, tek düşmanın hayalî bir “gerici İslam” olduğuna inananlar, kısmen çaresiz oldukları, halk desteği bulamadıkları için, kısmen de zaten Kemalist devlete inandıkları için, AK Parti’ye karşı muhalefeti bu devletin değerleri üzerinden, Kemalizm ve milliyetçilik temelinde yapıyor.

Bir iki örneğe bakalım. Andımız ve 19 Mayıs törenleriyle ilgili yaptırımlarına ve muhalefetin tepkisine bakalım.

Türk bayraklarıyla kültür fizik hareketleri

Bir zaman önce, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik şöyle dedi “Türkiye’de yaşayan yabancılar vardır. Mesela Bodrum’da yaşayan İngilizler var. Alanya’da oturan Almanlar var. Yabancılar bana mektuplar yazdılar, bakanlığımın ilk aylarında. ‘Biz Türk değiliz, biz Türkiye’de yaşıyoruz ve çocuklarımız Türk okullarına gidiyor. Her sabah çocuklarınızı sıraya geçiriyorsunuz ve onlara and içiriyorsunuz.’ dediler. İnsanî mi bu peki, doğru bir şey mi?”

Durum  vahimdi.

Hem ‘Andımız’ tehlike altındaydı, hem de Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi.

Şeriat düzenine doğru adım adım ilerliyorduk.

Türk, Kürt, Ermeni, Rum, İngiliz ve Alman çocukların her sabah “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” diye bağırmadığı bir ülkede şeriatın gelmesine ramak kalmıştır, değil mi?

Bilimsel olarak da kanıtlanmıştır bu. Yapılan araştırmalara göre, bir çocuk, kökeni ne olursa olsun, haftada en az beş kez “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” demez ve en az iki kez “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” sözlerini duymazsa, sık sık “Allah, Allah, Allah” diye bağırmaya başlar ve damarlarındaki kan asaletini kaybedip Suudi Arap kanına dönüşür.

Bu dönüşümün kimyasal temeli henüz tam olarak anlaşılamamış olmakla birlikte, kanı dönüşen çocukların durup dururken namaz kılmaya başladığı belgelenmiş.

Daha bir yıl kadar önce, 19 Mayıs törenlerinin futbol sahalarında değil sadece okullarda yapılacağı ilan edilmişti.

Düşünebiliyor musunuz?

Zaten varlığını Türk varlığına armağan etmeyi artık düşünmeyen çocuklar, bir de ellerinde Türk bayraklarıyla kültür fizik hareketleri yapmazsa, o çocuklar ne olur!

Şeriatçı olur tabii. Her yıl en az bir kez birbirlerinin omuzuna çıkıp insan piramidi oluşturmayan çocuklar başka ne olabilir ki? Elbet şeriatçı olacaklar.

Tam da bu nedenledir ki, dünyada dindarlığın yaygın olduğu ülkelerde 19 Mayıs Bayramı kutlanmamaktadır.

Allah’tan, tehlikenin farkında olanlar, halkımızı ikaz edenler var.

CHP’li Muharrem İnce, “AKP iktidarı bizleri bütünleştiren değil, ayrıştıran, ortak geçmiş ve ideallerden uzaklaştıran, ulus bilinci ve vatan sevgisinden yoksun bırakmak isteyen bir iktidar olduğunu göstermiştir” demiş.

MHP’li Oktay Vural, Millî Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’e “Adama bak, sen kimsin? İnsanın tüyleri diken diken oluyor” demiş.

Özgürlükçü, kitlesel bir muhalefet

CHP ile MHP’nin yanı sıra, sendikaların da tehlike karşısında uyanık olması insanın içini rahatlatıyor.

KESK’e bağlı Eğitim-Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız’ın “Milli Eğitim Bakanlığı Neyin Peşinde?” başlıklı açıklaması özellikle güzel.

“19 Mayıs’ın hedef alınmış olması, akıllara başka sorular getirmektedir” diyor Yıldız. “AKP’nin politikaları rejimle hesaplaşmasının bir ürünüdür. Bu hesaplaşma toplumun dinsel referanslarla yeniden inşa edilmesini amaçlamaktadır... AKP, Türk-İslam sentezi doğrultusunda İslamî vurgunun daha öne çıkarıldığı bir sistem ve yaşam biçimi yaratmayı hedeflemektedir.”

Anlaşılıyor ki, Eğitim-Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız “toplumun dinsel referanslarla yeniden inşa edilmesine” karşıdır.

Çok güzel. Ben de karşıyım.

Ama buna karşı çıkmak için, CHP ve MHP ile birlikte 19 Mayıs törenlerini, Andımız’ı, Gençliğe Hitabe’yi ve Mustafa Kemal kültünü savunmak mı gerekir?

AK Parti’ye muhalefet etmek için, sırtını Türk bayrağına ve mevcut devlete dayamak mı gerekir? Atatürk büst, heykel ve anıtlarının önünde poz vermek, ikide bir Silivri’ye gitmek mi gerekir?

Ne yapmak gerektiğini Gezi direnişi gösterdi: Ne Mustafa Kemal’in askeri ne de AK Parti’nin ahlak ve namus bekçisi olan, ne CHP’nin milliyetçiliğini ne de AK Parti’nin neoliberalizmini kabul eden, özgürlükçü, kitlesel bir muhalefet inşa etmek.

Oysa bu memlekette “sol” olduğunu iddia eden muhalefet, temel mücadelenin “İslamî vurgunun daha öne çıkarılmasına” karşı olduğuna ve bu mücadelede temel gücümüzün Kemalist devlete sarılmaktan geldiğine inanıyor. Hâlâ.

Muhalefet böyle olduğu sürece, ne CHP kalır, ne sendika kalır, ne de Ünsal Yıldız’ın üye olduğu türden bir “sol” kalır.

Ve AK Parti ilelebet başımızda kalır.


Roni Margulies
3 Ocak 2014
altust.org


Roni Margulies ile “Ailem ve Diğer Yahudiler” üzerine söyleşi

9 Haziran 2018’de Nostalji Kafe’de, Roni Margulies’in yeni kitabı “Ailem ve Diğer Yahudiler” kitabı üzerine gerçekleşen söyleşinin metnini yayınlıyoruz:

Eli Haligua: Moderasyon görevi bana verildiğinde bir kitap söyleşisinin moderasyonu nasıl yapılır diye bir karamsarlığa düştüm. Sonra kitabı almakla başladım, iyi bir başlangıç oldu! Bir çırpıda okudum. Eline sağlık, çok güzel yazmışsın.

Kitabı kuru kuru anlatmaktan ziyade biraz sohbet gibi olsun ben bir takım şeyler sorayım siz de salondan katılın diye düşündük. Kitabın ismi “Ailem ve Diğer Yahudiler”, o ailesini anlatır ben diğer Yahudi olarak belki olaya kanalize olurum siz de başka diğer Yahudiler veya Gayriyahudiler olarak salondan eşlik ederseniz memnun oluruz.

Normalde politik yazılar, şiir yazıyorsun. Üçüncü hatırat kitabın olmuş, neden anılarını yazıyorsun? Yaşın ilerledikçe hesaplaşma kendine ailene bakma durumu mu oldu?

Roni Marguiles: Belki bazılarınız okumuştur “Bugün Pazar Yahudiler Azar” kitabım var, o kitapta da hem ailem hem kendimden bahsediyorum, cemaatin geri kalanından da bahsediyorum. Bunlar benim için anı kitabı değil. Kapakta hatırat yazıyor ama yayınevi kapağa bir şey yazmak zorunda olduğu için bu böyle. Editörüm buna ne diyelim diye sordu. “Hatırat mı diyelim, anlatı mı diyelim,” diye sordu. Bence ikisi de değil. Ben onları roman gibi yazıyorum, benim için bunlar edebiyat. Onun için örneğin ayrıntılı bir biyografi yazma kaygım –  anneannem ve babaannemden bahsediyorum mesela – onları araştırmak ve tam doğru bir biyografi yazmak gibi bir kaygım hiç yok. Benim derdim, yaşayıp ölmek, yok olup gitmek, sonra torunlar da gittiği zaman dünyada hiçbir iz bırakmamış olmak filan. Bunu roman olarak da yazmak mümkün. Roman için karakter uydurman gerek, ama benim hayatımdaki karakterler zaten çok ilginç, gerek yok uydurmaya. Onları kullanıp edebiyat yazdığımı düşünüyorum. Bu kitapta bir bölüm var ki kısa roman gibi, başka bölümler öykü gibi, ayrıca şiirler var öykülere paralel gidiyor. Yani anı değil bence ama içindeki her şey de doğru, hatırladığım kadarıyla.

Ama ‘hatırladığım kadarıyla’ önemli bir şey. Mesela, Yeşilköy’de üst katımızda o zaman en yakın arkadaşım olan İrvin Schick oturuyordu. Benim kafamda sinema şeridi kadar net, ben evden çıkıp merdivenle üst kata çıkıyorum İrvin’e gidiyorum. Kitap yayınlandı, İrvin o sırada Amerika’daydı. Telefon etti bir gün, ben de Londra’daydım. “Ya,” dedi “Biz sizin alt katınızda oturuyorduk”. “Hayır,” dedim “Yanılıyorsun”. Ama çok net film gibi aklımda yukarı çıktığım. Annemi aradım dedim “Altta mı oturuyorlardı üstte mi?” Ve İrvin haklıymış, benim kafamdaki film yanlışmış.

Eli: Dil senin hayatında önemli bir yer tutuyor edebiyatçı, çevirmen olarak. Ayrıca büyükannen Rusça konuşuyor, büyükbaban Lehçe konuşuyor, onu tavlamak için Rusça öğreniyor… Öyle hikayeler geçiyor kitapta. Anne tarafı Ladino konuşuyor.

Roni: Ben bunların hiçbirini konuşmuyorum.

Eli: Bir de ek olarak İbranice’den bahsediyorsun. Bar-Mitzva zamanında İbranice öğrenmeye çalışıyorsun, öğrenemiyorsun, eciş bücüş olarak tanımlıyorsun. Baktığın zaman Rusça da Kiril alfabesi, o da eciş bücüş sayılabilir, ama İbranice’ye mesafeli gibisin. Dillerle ilişkini anlatabilir misin?

Roni: Aramızda herhalde Goylar var. Yidiş dilinde goy Yahudi olmayan demek. Kötü bir ifade değil, gocunmayın. Yahudi olmamak da çok sorunlu bir şey değil. Bana hep sorulur “İbranice biliyor musun?” diye, ama bildiğim varsayılarak sorulur. Hatta bir kere Cumhuriyet gazetesinden benimle söyleşi yapmaya gelen muhabir, niye anadilinde yazmıyorsun diye sordu. Muhtemelen o anadilimin İbranice olduğunu düşünüyordu. Türkiye ve dünyanın geri kalanındaki Yahudiler İbranice bilmez. Siz Müslümansınız Arapça biliyor musunuz? Hayır. Ama koyu dindar olan Müslümanlar dini nedenlerle Kuran okumak için Arapça öğrenir. Yahudiler arasında da vardır bu. Hahambaşı tahmin ediyorum ki biliyordur İbranice, en azından okumayı. Yahudiler arasında da aynı şey; dindar Yahudiler kitabı okuyabilmek için İbranice öğrenir. İkincisi, İbranice ölü bir dil. 1948’e kadar hiçbir yerde hiç kimsenin konuşmadığı, Latince veya eski Grekçe gibi bir dil. 1948’de İsrail’in kurulmasıyla son derece siyasi bir tavır olarak “bu devlet Yahudi devletidir, bu devletin resmi dili İbranicedir” deyip canlandırılıyor. Dolayısıyla Türkiye’de herhalde İbranice bilen sayısı bir avuçtur. Dünyada İbranice konuşan İsrail dışında Yahudi cemaati yoktur.

Diğer diller daha ilginç tabii. Kendimi bildim bileli dile karşı manyaklık ölçüsünde merakım var. Bilmiyorum belki edebiyatla ilgilenen herkes öyle olabilir. Yolda yürürken kafama uyduruk kelimeler gelir, gördüğüm kelimelerin nereden kaynaklandığını her zaman merak ederim. Belki de bu belki de buradan edebiyata kayış şundan kaynaklanıyor olabilir: baba tarafım 1925’te Polonya’dan gelmiş, büyükbabam doğduğu zaman Polonya yokmuş. Polonya matrak memleket, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar 123 yıl Polonya diye bir yer yok. Yarısı Rusya yarısı Almanya olmuş filan. Dil Lehçe, bir de bütün o bölgede Katolik olan tek ulus Polonya. Ulus olarak kalabilmelerinin nedeni Katoliklik. Büyükbabamın anadili Lehçe. Büyükannem de Polonya’da doğmuş ama o doğduğu sırada orası Rusya. Okula Leningrad’da gitmiş. Babannem 1917’de lisede Leningrad’daymış. Büyükbabam onunla konuşabilmek için Rusça öğrenmiş ve onlar öldükleri güne kadar evde Rusça konuştular. Ben hala Rusça ‘anahtarı ver’ demeyi biliyorum ama ‘bu anahtar nerenin anahtarı?’ diyemem çünkü bilmiyorum. Anne tarafım Sefarad Yahudisi olduğu için Ladino konuşuyorlar. Yani Yahudilerin 15. yy sonunda buraya gelirken getirdikleri 15. yy İspanyolcası. Buna biraz Fransızca biraz Türkçe katılmış. Çorba gibi, ama aslen İspanyolca. Kendi evimde annem ve babam birbirleriyle Fransızca konuşurdu.

19. yy’da Osmanlı topraklarında, hepinizin zannettiğinin aksine Yahudiler çok yoksul bir cemaat. Hep denir ya, dış ticaret azınlıkların elindedir diye. Gerçekten azınlıkların elinde ama özellikle 19. yy sonunda Yahudiler, Ermeniler ve Rumlar arasında ciddi bir rekabet var dış ticareti kim elinde tutacak diye. Bu rekabeti Yahudiler kaybediyor. İzmirli Yahudilerin anılarını okursanız anlatılıyor; tek bir odada 5 aile filan yaşıyorlar, muazzam bir yoksulluk varmış. Fransız Yahudilerinin hayır kurumu var Fransa’da. Bu kurum aynı zamanda Fransız emperyalizminin bir kurumu, aynen Robert Koleji gibi: hem bir Protestan misyoner okulu aynı zamanda ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya yayılma çabasının ürünü. Alyans olarak bilinen bu Fransız kurumu,  Osmanlı topraklarında yoksul Yahudiler için okullar açıyor. Okuma yazma bilmiyor Yahudiler, o kadar yoksullaşmış! Bu okullarda Fransızca öğreniyorlar; yani şık oldukları, zengin oldukları için değil, yoksul oldukları ve Fransız okullarında okumak zorunda kaldıkları için Yahudiler arasında Fransızca yaygınlaşıyor. 20. yy’da bunu bir fiyaka meselesi haline getiriyorlar ama bu aslında yoksulluktan kaynaklanıyor. Evde annem babam birbirleriyle ve ben ve kardeşimle de Fransızca konuşuyorlar, ama biz Türkçe cevap veriyoruz. Ben Fransızca biliyorum ama okuyamam çünkü sadece kulaktan biliyorum. Büyük annem Rusça öbür tarafta Ladino evde Fransızca Türkçe, kulağımda her zaman dört dil oldu. Bir kere Yunanistan’a gezmeye gitmiştim. “Bir paket bilmemne sigarası verir misin?” cümlesini sordum arkadaşlara, öğrendim. Bakkala girdim bu cümleyi söyledim ve bakkal benimle Rumca konuşmaya başladı. O kadar ikna edici aksanla söylemişim ki yabancı olduğumu anlamadı. Kulak yabancı dillere alışıyor. Belki de bu yüzden böyle dil filan her zaman ilgimi çekmişti.

Eli: İspanya’dan gelirken dillerini getirdiler demiştim. Avlaremoz’da Selin Toledo’nun bir makalesi var; oradaki bir ifadede, Yahudiler aslında İspanya’dan gelirken fazla yük taşıyamadıkları için ağızlarına sokabilecekleri şeyleri yani yemeklerini ve dillerini getirdiler diyor. Yemekle aranız nasıl? Evde Sefarad yemeği mi Aşkenaz yemeği mi yenir? Annen Sefarad olduğu için ona düşüyordu muhtemelen görev, Sefarad yemeği yapıyordu. Bir de rakı düşkünlüğü nerden çıktı? Sefarad olmakla pek bir alakası yok.

Roni: Rakı Robert Kolej’den çıktı. Ben bu soruya cevap vereyim ama sonra sen ver… Benim ailem yarım yarım. Babam Doğu Avrupa Yahudisi, annem İspanya Yahudisi. Kitapla ilgili Habertürk ve Hürriyet söyleşi yaptı geçtiğimiz 10 gün içinde. Habertürk’teki önce çıktığı için, Hürriyet yayınlamadı. Hürriyet’in böyle bir ilkesi var; herhalde Hürriyet’in tek ilkesi. Başka bir yerde çıkınca yayınlamıyormuş. İkisi de merakla Sefarad-Aşkenaz farkını, aralarındaki itişmeyi merak ediyorlardı. Ama yanlış nedenlerle merak ediyorlardı. Benim açımdan önemli olan şu; Türkiye’de çok yaygın bir varsayım var: “Yahudiler habis bir insan grubu, bunlar sınıfsız zümresiz birleşmiş bir kitle hepsi zengin ve dünyayı ele geçirmeye çalışıyorlar. Amerikada zaten ele geçirdiler bile de biz burada biraz geç kaldık. Belki geçirdik ama dönme olanlar geçirdiler, biz tam şey edemedik.” Bence ilginç olan bu. Tabii ki bütün cemaatler gibi Yahudiler arasında tek ortaklık dil, başka hiçbir ortaklık yok. Zengini yoksulu, okumuşu okumamışı, akıllısı aptalı var. Bu farklılıklardan bir tanesi de Aşkenaz Sefarad meselesi.

Kültür farkı demek bu; babamın babasıyla annemin babası kültürel olarak tümüyle farklı insanlardır. Biri Viyana Üniversitesi mezunu, ilk işine Berlin’de girmiş bir yüksek mühendis, tam bir Orta Avrupa aydını, 1898 doğumlu. Tüm Doğu Avrupa dillerini, 8-10 dil bilirdi. Üniversite mezunu olduğu için Avrupalı aydının merakları, hayat tarzı vardı tahmin edebileceğiniz gibi. Dinle hiçbir alakası yoktu. Annemin babası ise Mahmutpaşalı bir tüccardı. Türkiye’deki Yahudi imajına daha uygun olan annemin babasıydı. Üniversite okumamış Türkçe, Ladino, Fransızca dışında dil bilmiyor. Siz yine 3 dil fena değil diyorsunuz ama öbürü 10 dil biliyor. Akdenizli bir adamdı. Doğu Avrupalı büyükbabam, Akdenizli büyükbabamı küçük görürdü. Bir yaştan sonra ben de küçük görmeye başladım. Ben de üniversiteyi bitirince bir açıdan onun üstüne çıkmış oldum.

Yedikleri yemekler, yani kültürel farklılık diyorum ya bir kere anadil farklı. Dünya görüşü farklı, Güney Avrupa, Kuzey Avrupa farkı var, yemekler farklı. Anneannem gece gündüz yemek pişirirdi tam bir bu toprakların ev kadını. Babaannem çok nadiren yemek pişirirdi. Pişirdikleri farklıydı. Anneannem Akdeniz mutfağı yani zeytinyağlılar, bunların arasında siz Yahudi olmayanların bilmediği ama Eli’nin bildiği bir dizi yemek var. Mesela kabak, siz kabağı soyup dışını çöpe atarsınız. Yahudi mutfağında o küçük parçalara bölünür zeytinyağlı yemek olur. Adı da Kaşkarikas. Soğuk yeniyor. Meze gibi. Veya benim favorim: kabak veya patlıcan verev kesilir üstüne kaşar peyniri konulur bir de fırına verilir. Bunun adı papucakia, işin garibi pabucaki Rumca bir kelime. Pabucakia küçük ayakkabılar demek Rumca, belki o Rumlardan alınmış bir şey. Sonuç olarak Yahudi cemaati içinde en azından iki ayrı kültür var. Sadece iki ortak yanları var: biri bu topraklarda yaşıyor olmak öbürü de dua ediyorsa eğer, dua etmek. Benim ailemde dua eden kimse olmadı hiçbir zaman, ama dua ediyorsa aynı şeye dua ediyor. Bunun dışında ortaklıkları yok.

Eli: Hatta birbirlerini çok sevmiyorlar, dediğin gibi hakir görüyorlar.

Roni: Büyükbabalarımın araları iyiydi. Medeni insanlar sonuçta… Ama eminim farklı görürlerdi birbirlerini. Babam siz Sefaradlarla, açık açık ve çok eğlenerek dalga geçerdi. Kafası çalışmayan, fazla Akdenizli, sulugözlü, duygusal olan insanlar olarak görürdü… Yani bir Doğu Avrupalı’nın bir Akdenizli hakkında düşündükleri önyargıların hepsi. Tabii babamda anneme karşı vardı. Ben daha ziyade babama benzerim. Annem hala bugün bana öfkelendiği zaman “Aşkenaz herif” der.

Eli: Bizde de tam tersi Aşkenazlar çok sevilmez, çünkü soğukturlar hatta vuzvuz denir onlara. Dilleri yüzünden; vuzvuz diye konuşuyorlar diye vuzvuz diyorlar diye biliyorum.

Roni: Ben sulugöz dedim sen soğuk diyorsun… Aynen bu.

Eli: Bir de isim meselesi dikkatimi çekti. Bizde çocuğa isim vermek farklı. Senin Roni ismini büyükbabandan değil de büyükbabanın babasından almanın sebebi sen doğduğunda büyükbabanın henüz yaşıyor olması. Biz Sefaradlarda öyle bir ayrım yok. Sağ da ölü de olsa direkt ilk erkek ya da kız çocuğu baba tarafı ismi alıyor, ikinci çocuk anne tarafının adını alıyor. Böyle bir anlaşma. Kadın yine ikinci rolde kalmış oluyor ama… Aşkenazlarda anladığım kadarıyla büyükbaba sağken vermiyorlar ismini.

Roni: Benim adım büyük babamın babasının adı çünkü büyükbabam yaşıyordu. Yaşıyorsa adı verilmiyor onun babasının adı veriliyor.

Salondan: İsimlerin muadilleri var, o nasıl oluyor? Mesela bir arkadaşım Rebeka ismi Betsy oluyor…

Roni: Canım o İbrahim’in İbo olması gibi.

Eli: Abimin ismi Avi, aslında Avraam – İbrahim, resmen İbo baktığınız zaman.

Roni: Ama ben başka bir şey kastediyorsunuz zannettim. Mesela Nedim ismi kullanılır. Nedim aslında Naum… Rıfat kullanılır aslında Rafael… Bu tamamen çocuklara Türk ismi verelim de, kamuflaj olsun, sorun yaşamasın mantığı. Ama anne baba bilir ki Nedim filan değil aslında Naum.

Eli: İsmiyle yaşama durumunda sen nasıl zorluklar yaşadın? Antisemitizme maruz kaldın mı? Mesela kitapta Meliha Esenbel hocandan bahsediyorsun. Aradın ve de sana ‘kaç tane Margulies tanıyabilirim ki’ demediğinin inceliğinden bahsediyorsun. İsim ve Türkiye halkından yaşadığın sıradan antisemitizme dair ne demek istersin?

Roni: Ben hiç somut bir sorun yaşamadım. Büyük ihtimalle İstanbul Nişantaşı’nda doğduğum ve İstanbul Maçka, Nişantaşı, Taksim, Şişli, Beşiktaş civarında dolandığım için. O bölgenin insanı bilir. Yahudi diye bir şey var, gayrimüslimler, azınlıklar var diye bilir en azından.  Askerde de problem yaşamadım. Tam tersi, çünkü askerdeki Anadolu çocukları hiç bilmiyordu. Roni ve Margulies isimlerinin Yahudi olabileceğini bilse gıcık olacak belki ama bilmiyor. Bana çok soruldu ‘sen Türk müsün’ diye. Sanki ben aslında Fransızım da gönüllü olarak geldim Erzincan’da askerlik yapıyorum gibi. Ama bilmiyorlardı. Birisi bana askerde Yahudi olduğumu söylediğimde “haa o Hristiyanlığın bir parçası değil mi” dedi. Bilmedikleri için askerde bile sorun yaşamadım. Sen yaşadın mı?

Eli: Ben daha çok özellikle devlet dairelerinde yaşıyorum veya polis GBT’sinde kimliği verdiğim halde ‘Türkiye vatandaşı mısın?’ diye soruyorlar. Arkasından bir süre sonra “Yahudiyim” dediğin zaman ilk verdiği cevap ‘olsun’ oluyor.

Roni: O bana da çok oluyor burada ya. Öbür kitapta örnekleri var. Assos’a gidiyorduk 20 yıl önce filan arabayla. Bir jandarma durdurdu, 4 arkadaştık arabada kimlikleri topladı, hepsine baktı, benimkine baktı bana baktı. Siz nerenin vatandaşısınız dedi. Elinde Türkiye Cumhuriyeti kimliği duruyor. Bir örnek daha: yine arama var, kimlikler toplandı yanımda arkadaşım Osman oturuyor. Osman’ın kimliğine baktı benim kimliğime baktı. Osman’a dönü ‘Beyefendi Türk mü’ diye sordu. Ama bunlar sorun değil yahu.

Salondan: İstanbul çok değişti. Eskiden böyle değildi. Artık eğitimsiz kesim çok var onun da etkisi var. Belki ben de sizin ifade ettiğiniz kurtarılmış ortamdan geliyorum ama hiçbir zaman sadece Yahudi değil, Ermeni, Rum, Alevi hiç öyle ayrımlar yoktu.

Salondan: Ben liseyi özel okulda okudum. Biyoloji öğretmenim hiç unutmam bana ‘korkak Yahudi’ demişti. Ama 1978-82 arasıydı. Ama her zaman olabiliyor.

Salondan Özür dilerim ben öyle demek istemedim. Ben de 1974 doğumluyum, ben de mesela küçükken o ifadeyle çocukların şarkı söyleyip alay ettiğini hatırlıyorum. Öyle bir ifade vardı maalesef ama bunu bir öğretmenin söylemesi kabul edilemez.

Roni: Bence sizin söylediğiniz tam da doğru değil. Şu açıdan doğru, 40-50 yıl önce zaten gayrimüslimlerin yaşadığı mahalleler belliydi. O mahallelerdeki Türkler bilirlerdi aşağı yukarı. Şöyle bir yanılgı var: O kesim kimse gocunmasın yani anlaşılsın diye söylüyorum “beyaz Türk diyebileceğimiz orta sınıf eğitimli Türkler iyi insanlardı. Bu, AKP seçmeni taşralı kesimler geldiler, ırkçılık ortaya çıktı” filan değil. Bu bir yanılgı. Nişantaşılı CHP seçmeni Kemalist Türklerin ‘ah ya ne güzel terzimiz vardı madam Fotika, bakkalımız Mişon bey filan’… Azınlıkları bu memleketten tamamen temizledikten sonra ‘ah işte bir biblo olsa da koysak şöminenin üstüne’ gibi bir azınlık merakı var. Bu beni Osmaniye’den gelip de zaten bilmeyen, yaygın antisemit kanılara pek de düşünmeden sahip olan insandan daha çok rahatsız ediyor.

Salondan: Hiç kimse kimin ne olduğunun meraklısı değildi, saygı gösterilirdi karşısındakinin Alevi filan olduğu bunlar özel şeylerdi. İnsanın kendi değeriydi. Onların bayramlarında her zaman bizimkiler bir şey yaparlar bayramını kutlar.

Eli: Evet evet kimi taraflar saygı da gösteriyordu ama bence işte Yahudiler her zaman Yahudi olduğunun farkındaydı ve mesela bizim evde her zaman hazır bir pasaport dururdu. Her an gitmeye hazır beklerlerdi. Buradan Kemalist antisemitizme gelmek istiyorum. Erzurum Aşkale, Varlık vergisi, senin deden Aşkale’ye gidiyor sanırım…

Roni: Hayır Aşkale’ye gitmiyor 20 kur’a meselesinde Isparta’ya gidiyor.

Eli: Varlık Vergisi ve Türkiye’de Kemalizm’in yaptığı antisemitizme değinerek 1934’e ve Şükrü Saraçoğlu’nun gene Varlık Vergisi ve senin ailendeki Holokost’la özel ilişkisine değinebilir misin?

Roni: Bunu da kitabı yazarken düşündüm ailede Varlık Vergisi’ne dair hiçbir şey duymadım. Şeyi biliyorum 20 kur’a olayı vardır. Varlık Vergisi 1942, ihtiyatlar 1941. Savaşı bahane edip belli bir yaş grubunu -ama geniş bir grubu- 20 yaşından 47 yaşına kadar azınlıklar askere alınır, askerlik yapmışsa bile! Amele taburlarında çalıştırılıyorlar, silah verilmiyor. Annemin babası Isparta Yalvaç’a gitmiş, 1 yıla yakın orada kalınmış. Annemde fotoğraflar var. Annem ve teyzem çocuklar daha, Isparta’ya gidilmiş, büyükbabam ziyaret ediliyor. Ama Varlık Vergisi bizde yok. Polonya’dan gelen büyükbabam 1948’de Türkiye vatandaşı olmuş dolayısıyla 1942’de yabancı, o yırtmış. Annemin ailesinde bir ihtimal bir şeyler olmuştur ama konuşulmuyor. Bu yaygın bir şeydir arkadaşlar, Varlık Vergisi’nin konuşulmaması. Mesela Ermeni çocuklarına 1915 aileleri tarafından anlatılmaz, çocuk psikopat olur. Bizi, 1,5 milyon tanemizi kestiler diye anlatılarak çocuk büyütülmez, çocuklar belli bir yaşta öğrenirler. Bütün Ermeni tanıdıklarıma sordum, hiçbirisinin aileden öğrenmişliği yok. Belki böyle bir şey olabilir. Yani bir şeyler oldu da anlatılmadı. Bahsettiğin tüm olaylar böyledir. 1934 Trakya olaylarını bir kısım tabii ki bilir. 34 olaylarında Trakya’da tam hatırlamıyorum, Müslüman bir adam Yahudi bir kadınla evleniyor ya da tersi, basında muazzam olay edilmeye başlanıyor. Müthiş kışkırtılıyor, ondan sonra ufak çaplı pogrom oluyor. Yahudi dükkanlarına saldırılıyor filan.

Eli: Hatta tecavüzler oluyor…

Roni: Bu arada unutmayın İstanbul-İzmir dışında Yahudilerin kalabalık yaşadığı şehirler Trakya şehirleridir. Edirne, Kırklareli, Tekirdağ filan. İlginçtir, 1934’te bu olaydan hemen önce İskan Kanunu çıkar. İskan Kanunu, İçişleri Bakanı’na yani dahiliye vekiline, sınır bölgelerinde güvenilmez olarak saydığı insan gruplarına göç ettirme yetkisi verir. Güvenilmez bir şey yapanlara değil, güvenilmez olduğunu düşündüğü gruplara göç ettirme yetkisi verir. Denebilir ki kimse göç ettirilmedi; e ama işte böyle yapmışlar. Trakya’da Yahudi kalmamıştır. Bugün Tekirdağ’da hala Yahudi mahallesi var, eminim. Edirne’de de vardır; ben görmedim, ama Yahudi yok. 1934 olayları var, Varlık Vergisi var, 20 kur’a var, 6-7 Eylül olayları var… Bunların hepsine bakın, devlet eliyle yapılmış şeyler. Bunların hiçbiri sıradan halkın galeyana gelip herhangi bir olay nedeniyle bir şeyler yapması değil, hepsi devlet politikası. 6-7 Eylül çok bilinen bir şey, çünkü baya malzeme çıktı. O işleri yapan insanların hepsinin evinde tek örnek sopa vardır. Bunların ne önemi var diyeceksiniz… Önemi şu: toplumsal bellekte yer ediyor. Dediğim gibi, çocuklara hiç öğretilmez böyle şeyler. Büyüyüp kitap okuyup, -eğer kitap okuyorsa- öğrenir. Ama yine de toplumsal bellekte bunlar yer etmiştir. Bu nedenle her kuşakta kafası çalışan Yahudiler okur ve yurtdışına gider. Bizim gibi insanlar kalır ve cemaatin insan kalitesi her kuşakta biraz daha düşer ve insan sayısı azalır.

Eli: Benim de anneannem Trakya’daki pogromla gelmiş buraya. Anneannem 3 yaşındayken pogrom oluyor ve buraya göç ediyor ama bize onun nasıl göç ettiği filan anlatılmadı. Gerçi o da 3 yaşındaymış hafızasında bir şey yok. Ama Trakya olaylarını Yahudi cemaatinde de çoğu Yahudi bilmiyor olabilir.

Salondan: Ben Yahudi değilim ama benim haberim yoktu bu olaylardan. 2-3 yıl önce bir yerlerde bir bilgiye rastladım öyle okuyarak karıştırarak ne olduğunu öğrendim.

Eli: Yahudiler bir de “olayları” demeyi tercih ediyorlar pogrom olmasına rağmen. Biraz hafifletici bir tarafı oluyor. Buradan da Kayadez’e geçebiliriz. Sessizlik Yahudilerin şiar olarak belirledikleri hayatta kalma mekanizması diyebiliriz. Kayadez Ladino bir deyiş. Susmak sessizlik anlamına geliyor. Mesela devlet işlerine hiçbir zaman karışmamak. Hiçbir zaman karışılmaması gerektiği… Aslında kayadez motto olarak cemaat içinde benimsenmiştir. Hatta bu söyleşiyi düzenleyen Avlaremoz da ‘konuşalım’ demek. Hem Türkiye toplumuna anlatalım yaşadıklarımızı, hem de kendi içimizde konuşalım diye. Sen de Agos’taki söyleşinde ‘perde arkasından olmaz, öne çıkmak lazım’ diyorsun. Mücadele konusunda görüşün nedir?

Roni: Siz dediniz ya 2 yıl önce öğrendim diye; çoğumuz hatta şehirli toplumun çoğu en azından Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül olaylarını biliyor. Trakya olayları, 20 kur’a daha az biliniyor ama fakat bir düşünün 20 yıl önce hemen hemen hiç kimse bilmiyordu. 30 sene önce gerçekten kimse bilmiyordu, cemaatin kendisi biliyordu sadece. Ama son 15-20 yılın sonucu bunlar. Bunların artık konuşulabiliyor olması şöyle bir etkinliğe bile neredeyse 30-40 kişinin geliyor olması… Mecliste bile böyle şeylerin konuşuluyor olmasını herhalde büyük ölçüde Kürtlere borçluyuz. Artık konuşulabiliyor. Konuşuldukça kitap çıkıyor, kitap çıktıkça insanlar öğreniyor daha da konuşuluyor. Sessizlik işini önce izah etmek gerek. Bu kadar çok vaka atlatmış bu kadar çok devletten sopa yemiş cemaatler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler…

Niye bunları sayıyorum?  Çünkü ciddi anlamda azınlıklar. Aynı şey Kürtlere de oluyor ama Kürtler 10 milyon, 15 milyon, belki 20 milyon. 15 milyonu dehlemek yok etmek filan zor, imkansız. Bir de silahlandığı zaman iyice imkansız. Yani Rumlar mesela silahlansa bugün, 1500 kişi oldukları için sonları kötü olur. Ama öbürü 15 milyon olduğu için, sonuç farklı oluyor. Bu kadar çok varta atlatmış bir toplum iki şey yapabilir. Ya örgütlenir bağırıp çağırır hakkını arar ya da ‘ulan sürekli ağzımızı açtığımızda sopa yiyoruz susalım, görünmez olalım’ diye bir sonuç çıkarır. Üçünün de yaklaşımı bu olmuştur. Ermeni cemaati bunu birazcık Hrant’ın katli ve sonrasında aşar gibi oldu. Ama onun da ne kadar yaygın olduğundan hiç emin değilim doğrusu. Bence yine cemaatin çoğunluğu ağzını açmıyordur. Açanları Hrant, Agos filan gibilerini de birazcık ‘ulan bunların yüzünden başımıza günün birinde bela gelecek’ diye düşünüyorlardır. Yahudi cemaatinde bu çok belirgin. Belki bana daha belirgin çünkü gelip bana bok atıyorlar sürekli. Yahudi cemaatinin içinde ses çıkaranlar iyice az. Benim kuşağımda hemen hemen hiç yok. Senin kuşağında biraz daha fazla var ama bu kadar bir avuç insan.

Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Yaygın olarak bu toplumda çıkarılan sonuç, bunlar niye sessiz. İsrail Filistin’e saldırdığı zaman, her türlü vahşeti uyguladığı zaman, genellikle Müslüman cenahtan ‘Yahudiler niye ses çıkarmıyorlar? Neden kınamıyorlar?’ diye bir tepki çıkıyor. Bu tepki yanlıştır arkadaşlar. İki nendenle yanlış. Birincisi, İsrail Devleti’nin yaptıklarıyla burada Yahudi cemaatinin hiçbir alakası yoktur. İsrail Genel Kurmay Başkanı bana danışmıyor. Sanıyorum sana da danışmıyor Eli. Anneme hiç danışmıyor. Hiçbir alakası yok. Bu şuna benziyor: Pakistan Devleti bir bokluk yaptığı zaman, benim gelip Ahmet Şahin’e ‘abi niye ses çıkarmıyorsun, sen de Müslümansın’ demem gibi bir şey, adamın alakası yok. E bizim de İsrail Devleti’yle alakamız yok. Bu nedenle yanlış, haksız bir laf yani. İkincisi Yahudi cemaati ses çıkarmamayı öğrendiyse, bunun suçlusu ona bunu öğretenlerdir, kendisi değildir. Her ağzını açtığında sopa yiyorsa bunun suçlusu sopayı vurandır, sopayı yiyen değil! Demek istiyorum ki, eğer birini suçlayacaksak bu cemaat niye ses çıkarmıyor diye, Türkiye Devleti’ni suçlamamız gerek. Ben bilmiyordum sessizlikle ilgili böyle bir ifade olduğunu. Eğer bunu neredeyse resmi politika haline getirmişse, onu değil, bu politikayı uygulamak zorunda bırakanları suçlamak gerekir. Ben hayatımda Yahudi cemaatini eleştiren tek bir cümle yazmış değilimdir ama antisemitizmi eleştiren kendimce sayısız cümle yazmış ve konuşmuşumdur.

Eli: Bahsettiğine bir örnek de Elza Niyego olayı belki de. Elza Niyego öldürülüyor, Yahudiler tarihlerindeki nadir seslerden birini çıkarıyorlar, sokaklarda adalet istiyoruz diyorlar, sonra 9 kişi gözaltına alınıyor, baskı artıyor sonra mahkemede beraat ediyorlar, ‘yaşasın Türk adaleti’ diye aniden hızlı bir dönüş yapıyorlar.

Roni: Bir örneği daha var. Orada Yahudilerin başına gelenler nedeniyle, 2. Dünya Savaşı’nda Almanya’yı, Alman mallarını boykot etme girişiminde bulunuyor Yahudi cemaati. Vallaha merak edin gidin o dönemi Cumhuriyet Gazetesi’ne gidin bakın ne demiş: ‘Yahudiler böyle bir şey nasıl yapar, Almanya bizim müttefiğimizdir, dostumuzdur! nasıl Alman mallarını boykot ederler!’ diye. Herhalde ettiğine edeceğine pişman olmuşlardır anında susmuşlardır. Tokatlıyan Oteli, Alman bayrakları asar otelin dışına. Alman bayrağı da gamalı haç o zaman. Oteli boykot etmeye çalışır Yahudiler yine anında saldırı altında kalırlar. Yani ağzını açtığı zaman da gerçekten…

Eli: Struma’da da kaçan Yahudiler geliyor mesela. Ki güvenlik görevlileri gemiye girip orada eylem yapan Yahudileri dövüyor zaten. Onun dışında da gider gitmez ‘Serseri Yahudiler gitti’ deniyor çok haz edilmiyor. Peki bu antisemitizme karşı Yahudilerin hep aslında gettolaştığını belli mekanlarda bütünlük kurduklarını görüyoruz. Senin kitabında geçen Yeşilköy bunlardan biri, Nişantaşı bunlardan biri, bizde de Caddebostan vardı. Ben şöyle bir sahne hatırlıyorum: bizim ev altıncı kattaydı. Bayram günlerinde insanlar sinagoga gitmek için yürürlerdi. Yahudi olduğunu anlardın, bayramlaşılırdı. Nişantaşında öyle görüntüler var mıydı? Orada sinagog yoktu veya Yeşilköy’de ne yapardı Yahudiler ve Yeşilköy’de yaşayan diğer azınlıklarla ilişkisi nasıldı Yahudilerin?

Roni: Çok ilginç bence Yahudilerin nerede oturdukları… Diğer azınlıklar için de herhalde geçerli. Klasik hatta, Bizans’tan beri Haliç’in iki tarafı, Balat, Hasköy bunlar klasik Yahudi mahalleleri. Bir de Kuzguncuk var bir zaman sonra… ama böyle bir araştırma hiç olmadığı için ne zamanlarda bu bölgedelerdi bilemiyorum. Oradan yukarı çıkıyorlar, Kuledibi’ne.

Eli: 30’lar galiba çünkü Kula ‘930 diye bir tiyatro oyunu var. Ben de oradan bir mantık yürüttüm.

Roni: Belki daha öncesi olabilir. Bugün hala Balat ve Hasköy’ü gezerseniz düzinelerce sinagog var. Onların bir kısmı artık demir döküm atölyesi olmuş ama çok sinagog var. Sonra Kuledibi’ne çıkıyor Yahudiler, büyük sinagog birkaç tane var Kuledibi’nde. Ondan sonra biraz daha zenginleşen Yahudiler Şişli’ye doğru kayıyorlar. Şişli’de galiba bir tane sinagog var. Sonra da artık zaten benim kuşağım başlıyor ve toplumdaki o cemaatlerin belli bölgelerde ayrı ayrı yaşaması sona eriyor ve dağılıyor. Ama bunu izlemek, 16 yaşımda olsam sosyoloji okuyup üniversiteye gidecek olsam, böyle bir araştırma yapmayı isterdim. Yeşilköy’de sinagog yok bildiğim kadarıyla.

Bu benim için geçerli bir sorun değil. Ne Yeşilköy’de ne de Nişantaşı’nda sinagog var. Cemaat ne yapardı hiç bilmiyorum. Ben 17 yaşıma gelene kadar Yeşilköy’de yazlığa giderdik. Arkadaşlarımın üç-beş tanesi Yahudiydi, bir-iki tanesi Rumdu, iki-üç tanesi Ermeniydi, galiba bir-iki Müslüman vardı. Ama bunların hepsi fırlama tiplerdi. Dinle, sinagogla, havrayla, kiliseyle alakası olmayan futbol oynayan çocuklardık yani. Benim çocukluğumdan kalma cemaatle dinle Yahudilikle ilgili bir kültürüm yok.

Eli: Bu bölgelerde orta sınıf Türkler de yaşıyor. Ortalama bir Yahudiyle ortalama beyaz Türkün benzerliklerini nasıl ifade edersin?

Roni: Ben bu konuyu çok düşündüm çünkü o kitapta galiba biraz tartışıyorum da. Şöyle bir şey var: Lise yıllarımda Robert Kolej’li arkadaşlarımı düşünüyorum, hiçbiri Yahudi değil. Hepsi Müslüman fakat hepsi az önce tarif ettiğim coğrafyada yaşıyor. Mesela birinin babası İstanbul Üniversitesi’nde akışkanlar fiziği profesörüydü, biri avukattı, benim babam iş adamıydı filan. Sınıfsal olarak ayrı tür insanlarız. Hepsi batılı tarzda eğitim görmüş, hepsi belli bir gelir düzeyinin üstünde çocuklar. Sinemaya, edebiyata meraklıyız; ama sadece Anglosakson sinema ve edebiyatına. Türk edebiyatıyla işimiz yok! Türk sineması diye bir şey zaten yok o dönemde… Tamamen ortağız, aynıyız. Ben farkında değildim ama onlar zaman zaman bayramlaşma diye bir şeye giderlerdi ama bu onların da kaçmaya çalıştığı bir etkinlikti. Büyük ihtimalle bir yaştan sonra da zaten yapmıyorlardı. Benim hayatımda Yahudilikle ilgili bir şey zaten yoktu. Onun için biz ne Türkiyeli’ydik ne Yahudi veya Müslümandık. Biz jenerik, yarı aydın, orta sınıftık. Ancak böyle tanımlayabiliyorum. Çünkü tahminimce aynı dönemde Londralı gençler de kültürel anlamda bizim yaptığımızın çok daha fazlasını ve çok daha zenginini yapıyorlardı ama bizimkine benzer şeyler de yapıyorlardı. Yani tanımlayıcı özelliklerimiz sınıfsal özelliklerdi. Ama bak, yine bu İstanbul için söz konusu. Tabii İstanbul için söz konusu da, Malatya’da zaten Yahudi yok. Günümüzde ise her yer için, tamamen böyle olduğunu çok iyi biliyorum. Bir Yahudi bugün sınıfsal olarak bazı Müslümanlarla ortaklıkları var. Sınıfsal olarak Müslümanların çoğunluğuyla ortaklıkları yok.. Bazı Müslümanlarla dinsel farklılıklar bir yana, kültürel farklılıklar bile bence o kadar yok artık.

Eli: Politik olarak muhtemelen aynı parti…

Roni: Politik olarak senle ben aynı partinin üyesiyiz.

Eli: Biz dışarıda kalıyoruz biraz ama..

Roni: Tamam da Ahmet Şahin de dışarıda kalıyor, o da aynı partinin üyesi. Adıyaman’da birlikte büyüdüğü çocuklara benzemeyen bir adam. Herhalde sen de öylesin. Yani siyasi ortaklık diğer şeyleri aşıyor.

Eli: Peki bu kapalı toplumda kabuğunu kırma hali nasıl oldu? Hatta annen senin için ‘tavuk oturmuş, altından kaz yumurtası çıkmış’ diyormuş veya sen ilk komünist olduğunu söylediğinde, bir aile büyüğünüz ‘gelsin ben bir onunla konuşayım’ demiş. Aslında üstünde hep bir baskı var. Sen de kendini şöyle tanımlıyorsun: ‘iyi bir Yahudi çocuk olarak liseye girdim, başka biri olarak çıktım’. Kendi değişim sürecini ve toplumsal baskıyı nasıl tanımlarsın?

Roni: Aslında bunu sana benim sormam gerek. Ben senin durumunu merak ediyorum, çünkü benim hayatım çok kolaydı. Dedim ya ailede kimse dindar değil! Ben dindarlığı aşıp sosyalist olmadım. Böyle bir şeyi aşmak gerekmedi. İkincisi, ailede en çok lafı geçen kişi babamın babasıydı. Babamın babası daha önce tarif ettiğim gibi, zaten çok liberal ve aydın bir adamdı. Herifle tartışma konusu olan, anlaşamadığımız tek konu İsrail’di. Bunun dışında, benim komünist olmam, parti üyesi olmam, hiç rahatsız etmedi herifi. Heriften bana kalan kitaplar arasında Troçki’nin Hayatım kitabı var. Maalesef Almanca, ama var. Herifin Troçkizmle alakası yok, ama Troçki okumak normal bir şey diye düşünen bir adam.

Ben İngiltere’ye okumaya gittim. Büyükbabam da babam da mühendis olacağımı ümit ediyorlardı. Ben edebiyat okuyacağım dedim. İkisi de ‘ne edebiyatı ulan!’ diye saçlarını başlarını yolmuşlardır herhalde. Ama benim karşımda yolmadılar. Bana ‘eyvallah ne okuyacaksan oku’ dediler. Bu çok kolay bir şey. Sana böyle olmamış olabileceğini ben tahmin ediyorum.

Eli: Aslında benim için de çok zor değildi çünkü benimkiler de dindar değildi ya da çok muhafazakar değillerdi.

Roni: Yahudiliğin sonu kötü galiba bize kaldıysa…

Eli: Bizde Avi faktörü var. O Anadolu Lisesi’nde okudu. ÖDP ilk kurulduğu yıllarda, ÖDP gençlik kollarına katıldı. Babam hep yakınır: ‘bu çocuğa hiç Aziz Nesin okutmayacaktık aslında…’ diye. Benimki de benzer bir şey aslında. Babamın ‘Allah kahretsin, ne yapmışız!’ dediği Avi, solcu, antropoloji okudu, o kayıp zaten bitti. Bütün ümitler bendeydi. Ben lojistik okuyordum babam da ‘Ooo ne güzel, iki çocuk… Birisi sol, birisi kapitalist olacak, orta sınıfı devam ettirecek’ diyordu. Üçüncü sınıfta ben ‘baba ben bu yolu bırakıyorum, Açık Radyo’da işe başlıyorum’ dedim. Orada büyük bir hayal kırıklığı yaşadı o da, ama alıştı tabii. Ama biz de çok zor bir şey yaşamadık. Başımıza bir iş gelecek korkusu vardı ailede. Annem epey evhamlı biridir. Görürdü polis arabasını, babam onu sakinleştirerek getirirdi eve. Ama yan apartmanda duruyor polis arabası aslında. Bizim başımıza bir şey gelecek diye endişe ediyorlardı.

Aynı şeyi ben babamla değil de annemle hala yaşıyorum. Onların aslında derdi solculukla değil de televizyonda izledikleri haberler, insanların dayak yemesi, hapse atılması…

Senin hayatında önemli bir adım olarak İngiltere’ye gitmek var. İngiltere deneyimin nereden çıktı? İngiltere’ye gittikten sonra kendi odandan ‘bir firavun mezarı gibi değişmeyen odam’ diye bahsediyorsun. Aynen benim de, annemlerin evinden çıktıktan sonra, odada hiçbir şey kıpırdamadı, aynen oda bir mezar gibi duruyor… Bu benzerlik de dikkatimi çekti.

Roni: Hala duruyor oda annemin evinde. Kütüphanemin yarısı da hala orada. Hatta annemle babam ben İngiltere’ye gittiğim yıl ayrıldılar. Annem birkaç kere taşındı, ev değiştirdi. Benim odam hep aynı şekilde devam etti. Sonra annem yeniden evlendi. Annemin kocası habis bir siyonistti. Ama o odaya bir de yerleşti… Habisliğe bak! Nihayet öldü. Şimdi oda yine benim odam haline geldi.

İngiltere hakkında ne diyeyim… İngiltere’ye niye gittiğimi ben bilmiyorum. Ortaokulu şimdi Nişantaşı Anadolu Lisesi olan, İngiliz Highschool’unda okudum,  bir ihtimalle ondan. Yani Anglosakson kültürle tanışmam İngiliz kültürüyle oldu. Amerikan kültürüyle değil, Robert Kolej sonra geliyor. Onun için birkaç arkadaş biz İngiltere’ye gideceğiz diye karar vermiştik, ve tabii ki bu kararı vererek çok doğru yapmışım. Amerika’ya gidince insan Amerikalı oluyor. Amerikan toplumu kültürel bir pota, herkesi eritiyor içinde. Bizim lise mezuniyet sınıfından yarısı zaten Amerika’ya gitti. Onların hepsi Amerikalı oldu. Cidden Amerikalı oldular, gelip gidiyorlar ama benim onlarla konuşacak pek bir şeyim yok. İngiltere öyle değil. İngiltere seni zaten kabul etmiyor, hep yabancı yabancı kalıyorsun. Bu fena bir şey değil. Yabancılık benim sevdiğim bir şey, Türkler bizi alıştırdı bu işe. Alışmış kudurmuştan beterdir… Yabancı olmak hoşuma gidiyor.

Eli: İngiltere’de nasıl yabancı kaldın? Yahudi cemaatiyle ilişki kurmadığını düşünüyorum, bu yüzden muhtemelen Yahudi cemaatinin içinde yabancı kalmadın. Ne diyorlardı sana? Türk mü zannediyorlardı?

Roni: Türk. Ve tabii nasıl oluyordu? Bir Türkün adı neden Roni diye sormak akıllarına gelmiyordu. İlginçtir, İngiltere’de bizim partide bazı insanlar vardı. Bir tanesini çok sonra farkettim herifin soyadı Gabby. Sonra birden dank etti bana. Büykübabamın burada en yakın arkadaşlarından biri Bay Gabay. Gabay-Gabby belki aynı; herif Yahudiymiş. Aynı partinin üyesiyiz, Yahudi olduğumuzdan haberimiz bile yok birbirimizin. Burada partide Eli Haligua üye olduğu zaman benim ‘hmm acaba Yahudi mi’ diye düşünmemem mümkün değil.

Eli: Son bir sorum kaldı. Hep babanın ve büyükbabanın yaşayamadığı hayatları yaşamadan ölmüş olduklarından bahsediyorsun. Geri gelmeyecek yaşamlar… Sen hep yaşamak istediğin hayatı yaşamaya çabaladın. Becerdin mi?

Roni: Becerdim desem çok ayıp olacak değil mi? Beceremedim ama şu anda öyle oldu. İsteyerek olmadı da. Ben şu anda soranlara emekliyim diyorum. Nereden emeklisin diyorlar, bir yerden emekli değilim ama emekliyim diyorum. Gerçeği şu: Ben şu anda tam zamanlı devrimcilik ve edebiyatçılık yapıyorum. Benim için hayat, devrimcilik, şairlik yapmak ve çok seyahat etmek. 17 yaşımda filan hayatımı kalemimle kazanacağım, devrim olacak ve ben çok gezeceğim diyordum. Gezme bölümünü bile başardım. Yani Taraf’ta çalışırken, Türkiye’nin her tarafını gezdim. Çünkü millet davet ediyordu. Türkiye’de köşe yazarı olmanın böyle bir manyaklığı var. Köşe yazarı her şeyi bilen, çok önemli, ulvi bir insandır gibi bir inanış var memlekette. Onun için davet ediliyordum. Şimdi devrimcilik ve edebiyatçılık yapıyorum. Nihayet becerdim gerçekten. Biraz da param olsa tabii ki çok daha keyifli olacak ama demek ki, hem o hem o olmuyormuş. Ama şu anda hiçbir şikayetim yok doğrusu parasızlık dışında. O sorunu da ‘ya ben sana maaş bağlayayım’ diyecek olan birisi varsa böylece çözeriz. Bunun dışında valla her şey yolunda gidiyor.

Avlaremoz.com



Türk erkeği ağlamaz (ben ağlarım)

Erkekler ve özellikle de bu toprakların erkekleri ağlamaz elbet, ama ben ağlarım ve beni hiç sekmeden her seferinde ağlatan şey aşk sahneleri, hüzünlü durumlar, bahtsızlıklar değil, dayanışma sahneleridir. Hiç dayanamam, insanların biraz beklenmedik bir şekilde ve hiçbir karşılık beklemeden, hatta kendilerini de tehlikeye atarak yardımlaşması derhal ağlatır beni.

Kirk Douglas’ın oynadığı Spartaküs filmindeki ünlü sahneyi her izlediğimde, defalarca izlemiş olmama rağmen, tekrar ağlarım.

Köle ordusu Roma kapılarının önünde yenilmiştir. Yenik ordunun köle/askerleri yolun iki yanında çimenlerin üzerinde oturuyordur. Romalıların asıl derdi köle isyanını başlatan ve başını çeken Spartaküs’ü ele geçirmektir, ama kim olduğunu, neye benzediğini bilmiyorlardır. At sırtında Romalı bir subay kölelere ilan eder: Spartaküs’ü teslim ederlerse serbest bırakılacak ve özgür vatandaş olacaklardır. Etmezlerse, bulundukları yerden Roma’ya kadar bir metre aralıklarla hepsi çarmıha gerilecektir. Subay sözlerini bitirdiğinde Kirk Douglas oturduğu yerden kalkar, “Ben Spartaküs,” der. Kısa bir sessizlik. Sonra yaralı ve ufak tefek bir köle yavaşça ayağa kalkar, “Ben Spartaküs,” der. Sonra bir başkası. Ve bir başkası… Romalı subayın şaşkın bakışları altında birer birer bütün köleler ayağa kalkar, “Ben Spartaküs,” der.

Böyle yaptıkları için hepsi ölecektir. Ama Spartaküs’ü Romalılara vermemişlerdir!

Bir sonraki sahnede, uzun yol kenarı boyunca tek sıra hâlinde arka arkaya çarmıha gerilmiş köleler görünür. Beni etkileyen, üzen, ağlatan bu yenilgi ve ölüm sahnesi değildir ama. “Ben Spartaküs” diyenler ağlatır beni: Sıradan insanların insanlığı, dayanışması, kendisi zor bela geçinirken başkasıyla yardımlaşması…

Her büyük felakette olduğu gibi, bu sefer de bu dayanışmanın sayısız ve sınırsız örneklerini gördük.

Serbestiyet’te Yunus Emre Erdölen, “Teşekkürler yabancı: Her nereden geliyorsan, her nereye gidiyorsan” başlıklı yazısında devletlerin yaptığı resmî yardımları şöyle özetlemiş:

“‘İngiliz uşağı’ hakareti afet bölgesinde eski bir milletvekili tarafından kullanılırken İngiliz arama kurtarma ekipleri Hatay’da çalışıyor. Katar, Türkiye için yardım gecesi düzenliyor, milyonlarca dolar yardım yapıyor, özel konteyner yolluyor. İsrail 450 kişilik ekibiyle sahada, sahra hastaneleri kuruyor, insanları enkazdan çıkarıyor, çalışılması dinen yasak olan Şabat gününde bile özel fetva ile faaliyetlerine devam ediyor. Meksika’dan El Salvador’a, Çekya’dan Kazakistan’a geniş bir coğrafyadan gelen insanlar Türkiye’nin umudu için kazıyor. İşgal altındaki Ukrayna da, işgalci Rusya da Türkiye’ye ekip yolluyor. İran ve İsrail’den gelen yardım uçakları havalimanına aynı anda iniyor. Belki iki ülkenin bayrağı ilk kez yan yana geliyor. Ermenistan ile kapanan sınır kapısı 35 yıl sonra yardım TIR’ları için tekrar açılıyor. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Barzani, Türkiye’ye geliyor, IKBY onlarca iş makinesi ve yardım yolluyor.”

Kısacası, “Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre, Türkiye’de yaklaşık 75 ülkeden gelen 9 bin yabancı personel arama kurtarma çalışmalarına yardım etti, ediyor.”

Ama beni asıl etkileyen, bana dokunaklı gelen, insanlığımı bana hatırlatan bu resmî yardımlar olmadı. Devletlerin birbirlerine yardımları hiçbir zaman karşılıksız değildir. Muhakkak bir karşılık beklentisi vardır, diplomatik bir avantaj veya bir propaganda fırsatı elde edilir.

Sıradan insanlar ise sırf yardıma ihtiyaç duyan insanlar olduğu için harekete geçer, fedakârlık eder. Yardıma ihtiyaç duyan insanlar olduğu için, ülkeler veya devletler değil. Dolayısıyla, yukarıda alıntıladığım “geniş bir coğrafyadan gelen insanlar Türkiye’nin umudu için kazıyor” cümlesi tümüyle yanlış bence. Kimse Türkiye’nin herhangi bir şeyi için kazmıyordu, insanlara yardım etmek için kazıyorlardı.

“Türkiye’ye gelen Yunan doktor Sokratis Dukas, arama kurtarma çalışmaları sırasında 7-8 yaşında bir çocuğun kendisine bir kutu bisküvi verdiği ânı anlatırken gözyaşlarını tutamadı.” Yunan televizyonunda olayı anlatırken adam konuşamadı. O küçük çocuğun cömertliği ve sevgisi karşısında doktor da ağladı, ben de.

“Urfalı tatlıcı abilerimiz tezgâhlarını yüklemiş Adıyaman’a gelmişler. Tatlı yapıp dağıtıyorlar. Amasyalı oduncu abilerimiz de bir kamyon odun yüklemiş soğukta kalanlara dağıtıyorlar. Millet, milletin yaralarını sarıyor.” Bu tweet’i okudum ve etkilendim. Ama sokakta tatlı yapan delikanlıların fotoğrafını görünce alt dudağım titremeye başladı.

“İsrailli Yosefit, ekibi İsrail’e dönmesine rağmen, Aras’ı yalnız bırakmadı ve her gece Aras’ı kucağında uyutuyor.” Ve yine bir fotoğraf: Hastane odasında ufak bir çocuk iskemlede oturan kadının kucağında mışıl mışıl uyuyor. İsrail devletinin gönderdiği resmî yardım ve ekipler bir yana, bu kadının yaptığı bir yana.

Doktor Sokratis Dukas, “Urfalı tatlıcı abilerimiz” ve “İsrailli Yosefit”, ayağa kalkmış ve “Ben Spartaküs” demiş. Kâr hırsıyla çürük bina inşa ettiren kapitalizme inat, hiçbir kâr beklentisi olmadan harekete geçmişler. İnsan toplumlarının farklı bir şekilde örgütlendiği başka bir dünyanın mümkün olduğunu kanıtlamışlar.

Roni Margulies 

Serbestiyet.com

Babam Amerika'da

Hayatta ben de en çok babamı severdim. Ama hiçbir şeyi salt duygu düzeyinde yaşayıp doğru dürüst tadını çıkarmayı, kurcalamamayı, kaşımamayı, sorgulamamayı, düşünmemeyi beceremediğim gibi, bu sevgiyi de hep düşündüm. Babam yaşarken de düşünürdüm, öldüğünden beri, neredeyse yirmi yıldır, belki daha da çok düşündüm.

Niye kurcalarım bu kadar, niye basitçe sevmeyi hiç beceremedim, bilmem. "Keşke becerebilsem" diyebileceğim günler de geçti artık herhalde; bu saatten sonra zor.

Ama en çok babamı sevdiğimden eminim galiba. Niyesi olmaması gerek herhalde. İnsan babasını sever. Ama ben niyesini hep merak ettim, tarttım, biçtim, anlamaya çalıştım. Anlayamadım elbet.

Çok küçük olduğum zamanlardan babamla ilgili hiçbir anım yok. Anılarımın biraz daha bilinçli olduğu dönemlerden de pek hatırlamıyorum babamı. Oralarda bir yerlerdeydi, biliyorum, ama arka planda ve uzaktı. "Elele tutuşup denize atlardık" veya "Sarı lacivert plastik topumu ben ona
atardım, o bana". Hayır, ne denize girdiğimiz var aklımda, ne de top oynadığımız.

Son yıllarda iyice ikna oldum: Ben doğduğumda, babam baba olmaya hazır değildi; sonraki yıllarda da baba olmaktan memnun değildi. Aile ve çocuk sahibi olmak değil, kendi hayatını yaşamak istiyordu. Ne var ki, başka bir hayattı yaşamak istediği, içine sıkışıp kaldığı hayat değil.

Çocukluğumda her çocuk gibi ben de sevmişimdir babamı kuşkusuz, ama gerçek bir sevgiyle değil, niye sevdiğini bilen bir sevgiyle değil. Sonradan oldu o. Kim olduğunu anlamaya, tanımaya başladığım zaman.

Babamın babası benim babam gibi değildi. Dedim ya, benimki uzaktı, kendi halime bırakırdı beni ve hayatımı. Onunkiyse, 1898 doğumlu, Viyana Üniversitesi mezunu, opera aşığı, Orta Avrupalı aydın bir mühendisti ve Dipl. İng. Josef Margulies'in tek oğluna karşı yaklaşımı bir aşiret reisinkinden farksızdı: Baba ne derse oğul onu yapar. Babam bana hiçbir şey demedi. Kendi babasıysa her şeyi dermiş. Doktor olmak istermiş babam. Mühendis olacaksın denmiş. Benim gibi o da İngiliz High School'u ile Robert Kolej'i bitirmiş ve 1952'de Cornell Üniversitesi'ne gitmiş. Makine mühendisliği okumaya.

O yılların Türkiye'sinden kalkıp Amerika'ya gitmenin nasıl bir şey olduğunu hayal bile etmek zor bugün. Nasıl olur da akıl edip sormadım o uçağa binerken neler hissettiğini, Amerika'nın en iyi üniversitelerinden birinin kapılarından ilk girdiğinde aklından neler geçtiğini? Nasıl böyle bir eşeklik edebildim? Ettim işte. Bilmiyordum ki birgün hiç soramayacağımı. Nerden bilebilirdim öleceğini? Nasıl ölebilir ki insanın babası? Olmaz. Olmamalı.

Oldu ama. Her şeyi tahmin etmek zorundayım artık. Soramadan, teyit alamadan, "Doğru düşünüyorum, değil mi baba?" diye onaylattıramadan.

Onun hayatı hakkındaki düşüncelerimi teyit ettirmek değil önemli olan. Kendi hayatımı onaylayan, ne yaptığımı, nasıl ve niye yaptığımı onaylayan, çok da ince eleyip sık dokumadan, salt beni sevdiği için onaylayan biri gerek. Kendimi biraz daha iyi hissetmem için, arkamı sağlam yere dayadığımı hayal edebilmem için. Yok işte ama.

O yıllarda, 1950'lerde Amerika'ya gitmek nasıl tarifsiz bir macera olmuş olmalı! Hiç anlatmadı. Söz etmezdi kendinden. Ama birkaç yıl önce halamın evinde bir fotoğraf albümü buldum. Babam yapmış. Çocukluk, gençlik yılları.

Sayfaları çevirirken, öyle bir sayfaya geldim ki, çeviremedim, kalakaldım. Dört fotoğraf yapıştırılmış, ortalarında da "121 Thurston Avenue, Ithaca, 1952" yazıyor. Yaşı yirmi bir, benim doğmama üç yıl var daha, ama hemen tanıyabiliyorum el yazısını.

Amerika'da ilk yılı, belki de ilk ayları. Ağaçların arasında bir ev, önünde bir otomobil, şoför mahallinde babam. Gözleri parlıyor, tüm hayatı yaşanmayı bekliyor henüz, pırıltılı ve sonsuz bir ufuk çizgisi gibi uzanıyor önünde; her şey olabilir, her şey mümkün. Ve müthiş bir başlangıç yapmış: Türkiye'nin o daracık, içe kapalı, boğucu ortamından çıkmış; Amerika'nın önde gelen üniversitelerinden birinde okuyacak; altında, belki elden düşme de olsa, gıcır gıcır otomobil! Ne durabilir ki önünde? Sigarasını yakıp sol kolunu pencerenin kenarına dayayacak, güneşte pırıl pırıl parlayan krom düğmeye basıp radyoyu açacak, gaz pedalını kökleyip sağ eliyle direksiyonu kıracak: Dünyada gidemeyeceği yer, ulaşamayacağı hedef yok!

Fotoğraflardaki o gözlere bakarken, yansıttıkları coşkunun, hayallerin, hülyaların ayrıntılarını bilemiyorum, ama öyle coşkular, hayaller, hülyalar yansıtıyorlar ki, gözlerim yaşarıyor. Her ne idiyse çünkü onlar, sonradan benim de dahil olduğum o hayatla ilgili olamazlardı.

Nasıl geçmiştir acaba Cornell yılları? Zor mu olmuştur İstanbul'un durgun ama sevecen sıcaklığından kalkıp yabancı bir keşmekeşin ortasında bulmak kendini; Amerikan rüyasını görüp hiç uyanmayacağını mı sanmıştır yoksa? Bilemiyorum.

Tek bir şey var anlattığını hatırladığım; tek bir şey, anlamsız bir bilgi kırıntısı. Daha sonra eşek şakaları hakkında yazdığı kitapla ünlenecek olan bir öğrenci babamla aynı yıllarda Cornell'deymiş. Bir gece gizlice okula girmiş, dekanın odasına dev bir meteoroloji balonu götürüp ucuna yangın hortumunu takmış ve balon tüm odayı kaplayana kadar suyla doldurmuş. Balonun ucunu bağlamış, kapıyı kapatıp gitmiş. Bir gün de, tüm gece yağan karın ardından erkenden kalkmış, kampusun girişinde karşı karşıya iki heykel varmış, okulun kurucusu, ilk rektör filan olsa gerek, elindeki cart kırmızı rujla birinin dudaklarını boyamış, öbürünün de yanağına bir dudak izi çizmiş.

Bu kadar. Babamın Cornell yılları hakkında tüm bildiklerim iki eşek şakasından ibaret!

Sonra İstanbul'a döndü. Gitmeden önce annemle nişanlanmıştı, dönüşünde evlendiler. Askere gitti. O Ankara'da Genelkurmay'ın tercüme dairesinde Amerikan ordusunun el kitaplarını Türkçeye çevirir ve gün sayarken, ben doğdum. Yıllardan '55, yaşı 23. Kendimden biliyorum, o yaşta insan ölümsüz olduğuna inanır, bir an için bile sorgulamadan. Kırk yıldan az vakti kalmıştı oysa.

Niye döndü Amerika'dan? Hiçbir ipucu yok elimde, ama adım gibi biliyorum, kalmak istemiş, kalamamıştır. Belki babası izin vermemiştir, belki nişanlı olduğu kadına, anneme, dönmüştür. Belki de gözü yememiştir orada kalmayı, kimbilir. O günlerin henüz küreselleşmemiş dünyasında Amerika gerçekten çok uzak, İstanbullu bir delikanlı için gerçekten çok korkutucu bir yerdi herhalde.

Askerlik dönüşü İstanbul'da kurduğu hayat ise, tam kendisinden beklenen, klasik, tekdüze, orta sınıf hayat oldu. Evlilik, biri kız biri erkek iki çocuk, babasının ona bulduğu iş, Nişantaşı'nda kiralık bir daire, her yıl Yeşilköy'de üç aylığına kiralanan yazlık bir ev; birbirini izleyen rahat, macerasız, değişmez yıllar...

Tanımasam babamı, uzaktan izliyor olsam, zaten istediği buydu diye düşünebilirdim. Tanıştık ama. Ve öyle olmadığını biliyorum.

Nasıl tanıştığımızı, nasıl birden bire dost olduğumuzu ben pek anlayamadım. Oluverdi. Yirmili yıllarımın sonlarıydı, büyümüştüm, Londra'da yaşıyor ve kendi başımın çaresine bakıyordum artık. Bana karşı bir sorumluluk hissetmesine gerek kalmayınca, arkadaşlığımız başladı. Kendini de, başka hiçbir şeyi de çok fazla ciddiye almayan veya almazmış gibi görünmeyi başaran, iyi içki içen, dalga geçmesini bilen, biraz haşarı, kalender bir adamdı. Birgün rakı masasıda, bir zaman önce haftalar boyunca her gece saat üçte midesinde sınav öncesi korkuları ve kalbinde çarpıntılarla uyandığını, sonra da sabaha kadar uyuyamadığını anlattı, başkasından söz edercesine. Bir zaman kerterizi bulup sözünü ettiği dönemi saptadım ve o zaman da akşamları buluşup rakı içtiğimizi, depresyon geçirmekte olduğunu bana çaktırmamayı becerdiğini farkettim. Babam olmasa da sevecektim zaten onu.

Tek bir kez tanık oldum caka sattığına. Lise yıllarında sınıf arkadaşı Arif Mardin'in bestelediği bir jazz şarkısının güftesini yazmıştı: "Longing for You". Ve şarkıyı İstanbul Radyosu'nda İsmet Sıral idaresinde bir orkestra eşliğinde Sevinç Tevs seslendirmişti. "Türkiye'nin Sarah Vaughan'ı derlerdi" diyerek övündüğünü hatırlıyorum. Altmış yaşındayken lise sıralarında yazdığı güfteyle gurur duyan bir adamı elbette sevecektim, babam olmasa da.

Ve tanışıp dost olunca anladım ki benim tanık olduğum hayat hayallerindeki hayat değildi. Evet, yaşadığı hayatın gereklerini gereğince yerine getiriyordu; işadamıydı ve işadamı gibi giyiniyor ve davranıyordu; görünüşte hiçbir aykırılığı, aşırılığı, uyumsuzluğu yoktu. Ama dikkatli bakınca, uyumsuzluk değil belki ama, 'uymak istememe' örnekleri, 'uyuyorum, ama aldanmayın ha, aslında burası değil benim yerim' enstantaneleri tesadüf olamayacak kadar fazlaydı hayatında. Evde misafir varken ve misafirler tadını kaçıracak kadar geç saate kadar oturmuşken, kalkıp içeri giden, az sonra pijamalarını giymiş olarak salona dönüp hiçbir şey olmamış gibi yerine oturan, "Biz kalkalım artık" denildiğinde "Otursaydınız, daha erken" diyen bir adam! Teyzemin oğluna ömrü boyunca "şebek" diye hitap eden, yakın bir arkadaşının biraz kilolu oğlu hakkında "Garip çocuk, başaşağı duran bir sperme benziyor" diyen bir adam! Ömrü boyunca koca koca işler kuran, bir çatal bıçak fabrikasından bir mantar çiftliğine kadar çeşitli projeler yapıp bunları gerçekten de hayata geçiren, ama hepsini bir süre sonra bırakıp giden, sonuçta üç kuruşu bir araya getiremeyen bir adam.

O da en çok babasını severdi. İstediği hayatı yaşamasını belki de engellemiş, beklenmedik bir hayat yaşamasına belki de izin vermemiş olan babasını. On dokuz yıl evlilikten sonra annemden ayrıldığında bavulunu toplayıp babasının evine gitti. Daha 41 yaşındaydı. "Tamam", diye düşündüm, “işte şimdi kabuğunu kıracak". Kırmadı. Kısa süre sonra annemden farksız olan, aynı çevreden bir kadınla evlendi, bir başka evde aynı düzeni kurdu, bir şey olmamış gibi devam etti yaşamına. Çok sonraları, ölümünden sonra onu düşünürken, onunla kendimi, onun yaşamıyla kendiminkini karşılaştırırken, kurt düştü içime. Kuşkuya kapıldım. Belki de babası bahaneydi. Macerasız, rahat, alışılmış bir hayattı belki de zaten istediği. Dünyayla itişmek, haritasız denizlere açılmak istemiyordu zaten belki.

Çok isterdim bilmeyi. Kâh kâinata meydan okumak, kâh görünmez olmak isteyen kendi dürtülerime ışık tutardı belki..

Ama bilemeyeceğim. Ve ışık tutan olmayacak.

Roni Margulies 
Oğullar ve Babaları

Mısırlı Romantik Bir Şair: İbrâhîm Nâcî

Mısırlı Romantik Bir Şair: İbrâhîm Nâcî 

İKİMİZ 

Zavallıyız ikimiz, olsun üzülme! Gözyaşlarım seninkileri geçer. 

Sinende bir ateş varsa, benim yüreğimde de aşkın ateşi var. 

Senin saadet yıldızın batmışsa, benimki hiç doğmadı. 


DÖNÜŞ

Şair çocukluğunun geçtiği eve döndü. Ancak evi, çehresi değişmiş ve tanınmayacak bir halde buldu. Bunun üzerine aşağıdaki kasideyi yazdı. 

Tavaf edip durduğumuz ve sabah akşam secde ettiğimiz bu Kâbe 

Ondaki güzelliğe kaç kere secde edip tapmıştık. Şimdi nasıl da yabancıymışız gibi geri döndük

Düşlerimin ve aşkımın yuvası, ilk kez görüşüyormuşçasına karşımıza dikildi umarsızca

Tanımazdan geldi bizi, uzaktan gördüğünde nur gibi gülücükler saçardı oysa 

Çırpınıyor sol yanımdaki kalbim kurbanlık misali, sesleniyorum ben de ona: “Sakin ol ey kalbim!” 

Gözyaşı ve yaralı mazi de cevap veriyor: “Niye geldik? Hiç dönmeseydik keşke! 

Niye döndük? Hani aşkı içimize gömüp, özlem ve acıyı geride bırakıp da; 

Sessizliğe ve huzura razı olduk da hiçlik gibi bir boşluğa mı düştük?” 

Ey yuva! Dost (alışık olduğumuz kişi) uçup giderse şayet, diğeri bilemez akşamların anlamını 

Günleri hazan mevsimi gibi boş, çöl rüzgârlarını da ölüm habercileri gibi görür 

Ah feleğin bize ettiklerine bak! Sen misin yoksa bu yüzü asık kalıntı? 

Başı öne eğik hayal de ben miyim? Ne kadar da çok ıstırap çekerek geceledik! 

Nerede meclisin? Gece sohbetleri nerede? Nerede etrafa yayılmış tanıdıkların ve dostların? 

Ne zaman oraya baksam, buğulanır ve yaşla dolar gözlerim. 

Güzelliğin evine bıkkınlık yerleşmiş, nefesi de havasına işlemiş 

Çöküp yerleşmiş oraya karanlık, hayaletleri de salonda geziyor. 


"Yukarıdaki şiirin içeriğini incelediğimizde Nâcî, evini Kâbe’ye benzeterek sembolize eder ve zamanın her şeyi değiştirmesine yas tutar. Ancak bunu, Ostle’nin de dediği gibi sevgilisinin hatırasına ağlayan klasik Arap şairleri gibi değil, daha çok Fransız romantiklerden Lamartine’in Le Lac “Göl” veya Milly ou La terre natale “Milly ya da Anavatan” adlı şiirlerindeki gibi romantik bir tarzda yapar.75 Bir zamanlar sevgilinin, dostun ve bizzat kendisinin konakladığı yere, gözü yaşlı ve hüzünlü bir şekilde dönen Nâcî, “kalıntı” veya “yıkıntı” temasıyla okuyucuyu âdeta Câhiliyye dönemine götürür. Ancak Câhiliyye döneminden beri süregelen bu gelenek devreye girse de şairin geri dönüp bulduğu şey, çölde göç eden sevgiliye ait kalıntılar değildir. Bu kalıntılar, şairin çocukluk ve gençlik yıllarındaki anılarının kalıntılarıdır. Görüldüğü gibi Nâcî, “kalıntılar” temasını tam olarak klasik şairlerin tarzında işlemese de ustaca bir beceriyle modern şiirde kullanarak eski nazım geleneğini yeniden canlandırmaya ve farklı bir şekilde yorumlamaya çalışır.76 Nâcî bu şiirinde, dinsel imgelerin yanı sıra çöl, yolculuk, gece, kuş gibi romantiklerin kullandığı tabiat imajlarından yararlanır. Bunun yanı sıra “Çöküp yerleşmiş oraya karanlık, hayaletleri de salonda geziyor.” beyitinde doğaüstü unsurlardan da yararlanır.77 Bu şiir sembolizmden izler taşısa da, karakteristik bir romantizm şiiridir.78"

***

ZÂZ 

Ben çölde şaşkın, tek başıma… Bulutlar, susuz çölleri ne zaman hatırlayacak? 

Acı, ey gökyüzü! Ağzım kurudu ve oruçlu boğazımdan bir damla su dahi geçmedi 

Arzu pınarı kurudu. Mahmur gözlerdeki rüya ışıltılarından bir şey kalmadı. 

 Ey gözleri dolu dolu uykuyu tadan kişi, benim gözlerim hiçbir zaman uykuyu tatmadı. 

Beni ağlat, ne yaparsan yap ve istediğin gibi yak. Zulmet, düşmanlık et. 

Bu uzaklık dışında, gecelerinde ölümlerin gölgesi süzülüyor 

Orada hayat bitiyor, tükeniyor. Günler sanki yıkıcı bir balyoz gibi iniyor.

***

VEDA

Ey kalbim, Allah aşka rahmet etsin! Aşk, hayalden bir köşk idi, çöküp gitti. 
Bana şarap ver sen de onun kalıntılarına iç, gözyaşları aktıkça bana anlat; 
Bu aşk nasıl oldu da aşk masallarından bir hikâye oldu. 
...
Asla unutmayacağım seni, dokunaklı, tatlı seslenişlerin çıktığı bir ağızla, 
Adeta dalgaların arasından boğulan kimseye uzanan el misali bana doğru uzattığın el ile 
Ve gece yolcusunun hasret kaldığı bir şimşekçesine beni baştan çıkardığını. 
Heyhat o şimşek nerede senin gözlerin nerede! 
...
Ey sevgili! Bir gün elem şarkılarını söylediğin özlem kuşunun çalılığını ziyaret ettim. 
Sende öyle nazlar var ki güçlü kuvvetli kişileri çeker kendine 
Sana olan özlemim sinemi yakıyor; saniyeler kanımdaki kor gibiyken… 
...
Özgürlüğümü ver bana, bırak ellerimi! Ben her şeyi verdim, hiçbir şeyi geriye bırakmadım. 
Ah! Zincirlerin yüzünden bileklerim kanadı. Niye bırakayım ki! Onlar da bana hiçbir şey bırakmadı. 
Senin tutmadığın sözleri ben niye tutayım. Dünya benimken bu esaret nereye kadar? 
...
Ben nerede o büyüleyici sevgiliye bakmak nerede? Asalet, ihtişam ve hayâ onda; 
Emin adımlarla güzelliğe zulmeden, büyüklük hevesinde bir kral gibi yürüyor, 
Tepelerin esintisi gibi bir seher kokusu, akşam rüyaları gibi yaralayıcı bakışlar… 
...
Ben nerede senin bulunduğun meclis nerede? Uykumun en derin yerinde gördüğüm bir sihirsin.
Aşk, kalp ve kanım ben ve sana yaklaşan şaşkın bir kelebeğim 
Özlem aramızda bir elçi ve kadehi bize sunan içki arkadaşı… 
...
Aşk bizim gibi bir sarhoş gördü mü? Nice kez hayal kurduk etrafımızda! 
Sevincin önümüze atlayıp kabul ettiğimiz mehtaplı bir yolda yürüdük. 
İki çocuk gibi beraber güldük, koştuk ve gölgemizi geride bıraktık
...
Şaraptan sonra kendimize geldik ve ayıldık. Keşke ayılmasaydık! 
Uyanıklık, uykudaki rüyaları yok etti ve artık dost gece sırtını dönüp gitti. 
Işık yükselen bir uyarıcıdır ve şafak, pencereden bakan bir ateş gibidir. 
Dünya bildiğimiz gibi ve her sevgili kendi yolunda. ...
Ey şair! Uyukluyorsun ve o zamanı hatırlayıp uyanıyorsun 
Bir yara kapandıkça anılar yeni bir yara açıyor 
Bu yüzden nasıl unutacağını ve nasıl sileceğini öğren! 
...
Ey sevgilim, her şey kaderdir elimizde değil biz zayıf kullar olarak yaratıldık. 
Belki kaderlerimiz bizi bir araya getirir, görüşmenin zor olduğu o günde… 
Dostun dostu tanımadığı o günde biz iki yabancı gibi rastlaşırız. 
Herkes kendi yoluna gider. Biz böyle istedik deme! Ve bana kader böyle istedi de! 

Nâcî bu şiirine başlamadan önce, birçok şiirinde olduğu gibi girişte kısa bir öykü vererek okuyucunun karşısına çıkar:

“Bu ağır aksak bir aşk hikâyesidir: Karşılaştılar ve aşık oldular. Ardından bu hikâye, bir bedenin kalıntıları haline gelmesi ve bedenin de ruhun yıkıntılarına dönüşmesiyle sona erdi. Bu destan, olayları vuku bulduğu gibi sunmaktadır.” Bu giriş aslında gerçeği yansıtan bir aşk öyküsünün özeti mahiyetindedir. Çocukluk aşkına yazdığı rivayet edilen bu şiirin acıklı ve ilginç bir anısı vardır: 

“Tıp eğitimi için (şehirden) ayrılan Nâcî, geri döndüğünde sevgilisinin evlendiğini öğrenir. Bir gece kapının şiddetli bir şekilde vurulduğunu duyar ve kim olduğuna bakmak için yatağından kalkar. Kapının önünde, doğum yapacak karısına  kendisinden yardım etmesini isteyen bir adam vardır. Nâcî çantasını alır ve adamla birlikte eve gider. Kadına yaklaşır ve onun eski sevgilisi olduğunu görür. Nâcî, kadına yardım eder ve doğum gerçekleşir. Ardından kadının ve çocuğun sağlığından emin olunca evden ayrılır. Bu ilginç olayın ardından el-Atlâl adlı şiirini kaleme alır."

Mısır’daki Romantizm akımının güçlü şairlerinden birisi olan Nâcî’nin aşk şiirlerinde kadına karşı tavrının nedeninin, yukarıda da belirtildiği gibi çocukluk ya da gençlik döneminde yaşadığı umutsuz aşk olduğu ileri sürülür. Ancak bir şairin aşk hakkında bu kadar şiir yazması ya da kendini sürekli umutsuz bir aşk durumuna yerleştirmesi yüzyıllardır Arap şiirinde var olan bir gelenektir.

Bunun kaynağının da Araplarda ‘Uzrî gazel denen, platonik aşkı anlatan ve bunu kaza- kader, cennet-cehennem gibi duygularla ören şiir türü olduğu düşünülür. Nâcî’nin çalışmalarında, pek çok olduğu gibi; sürgün, yalıtılmışlık, ölüm korkusu, insanın evrendeki yeri, başarısızlık, şaşkınlık ve kader gibi unsurların aşk temasının içine yerleştirildiği görülür. Nâcî genelde aşkını idealize eder ve bunu da beşeri ve kutsal olanı harmanlayarak yapar.

Yine klasik şiirlerde öne çıkan unsurlardan olan “çöl motifi” Nâcî’nin şiirlerinde çok sık işlenir ve onun için önemli bir ilham kaynağı olur.

Faruk Şirin


Yıkıntılar 

Allah rahmet etsin bu sevdaya ey gönlüm
Hayalden bir kuleydi, yerle bir oldu bugün

Kalıntılarının şerefine iç, sun bana da
Anlat halimi, gözyaşları (yanaklarımı) suladıkça

Nasıl bir sevdadır ki bu dönüştü bir söze,
Yürek sızlatan hikayelerden birine

Ve bir yaygıya ki hayalî arkadaşlardan örülü
Sonsuza dek kayboldular gözden, yaygı dürüldü

Ey fırtınası dinmeyen rüzgarlar
Yağı tükendi, lambam söndü;

Yok olmuş bir vehimden beslenirken ben
Sadıkken daima sevdiklerime bu vefasız ömürde

Ne çok dolandım bu ömrün hançerinde
Meyletmedi sevda bana, uyku girmedi gözlerime

Yine de bu kalp hazırdır bağışlamaya
Affeder hançer ne zaman saplansa

Ey damarlarımda dolaşan sevda
Bir kadersin ölüm gibi, yahut ölüm tadında

Bir an dahi geçirmesek de mutlu gününde
Bir ömrü geçirdik mateminde

Ne bir damla gözyaşı koparmak isterim gözlerinden
Ne de zorla bir gülümseme, dudaklarından

Bir bilebilsem nereye kaçacağımı ondan
Nereye gidebilir ki kendi kanından kaçan

Unutamam seni, aklımı başımdan almışken
Tatlı seslenişlerin döküldüğü zarif dudaklarınla

Boğulan birine dalgalar arasından uzatılan
Bir el misali bana uzanan ellerinle

Ayaklarım yolun dikenlerden şikayet ederken
Âh olsun ey onların yöneldiği kıble

Ve ey parıltı, gece yürüyen yolcunun susadığı
Nerede şimdi gözlerindeki o parıltı?

Unutamam seni, aklımı başımdan almışken;
Yüce doruklarla… böylece tutuldum ihtirasa

Sen gökyüzümde bir ruhsun ve ben
Mücerret bir ruh gibi yükseliyorum sana

Ne muhteşem zirvelerdi o zirveler, üzerinde
Buluşur sırlarımızı açardık birbirimize

Burçlarından aralardık gayb perdesini
İnsanları birer gölge gibi görürdük eteklerinde

Güzelliğin, günün hiç batmayacak doğuşu gibi
Benim kârım ise gurûbun hüzünleri

Ve göçüp gitmiş kervanın gölgesinden kalanlar;
Sönmüş bir yıldızın bıraktığı ışıklar

Bıkkın bir kimsenin gözleriyle bakıyorum dünyaya
Usanç hayaletlerini görüyorum çevremde

Sevdanın cenazesi üstünde raks ediyorlar
Feryatları yükseliyor ümit mezarlarının üstünde

Heba oldu bu ömür, artık git
Vaadin bir hayalden ibaretti

Bir sayfa, zamanın küle çevirdiği
Üzerine sevdayı nakşedip sonra silerek

Seyret, neşeyle gülmemi ve raks etmemi
Kalbim paramparça olmasına rağmen

İnsanlar bende uçan bir ruh görür
Kederse beni değirmen taşı gibi öğütür

Vücut bulmuş haliydin hayallerimin, yıkıldın
Ellerim değil onu yıkan, kaderin elleridir

Yazık ona ki bilmiyor neyi harap ettiğini
Tacımı parçaladı, yıktı mabedimi

Ey yapayalnız, umutsuzların hayatı
Ey ıssız kimsesiz viraneler

Ey kendisinde tek bir sırdaşın bulunmadığı
Kavuran çöller, ey sonsuz sükunet

*****

Görebilmem ne mümkün; o büyüleyici
Asalet, azamet ve edeple donanmış sevgiliyi

Kendinden emin, bir sultan gibi yürüyen
Güzelliği acımasız, kibri hoşa giden

Tepelerde esen meltemler misali hoş kokan sihri
Akşamları görülen rüyalar gibi kaçıran gözlerini

Yüzü gören gözleri kamaştırır; dili
Nurun lisanıdır, göğün tabiri

Işıltısı doruğa ulaşmış cazibenle süslediğin
Yerlerde bulunabilmem ne mümkün şimdi 

Ben ki sevdayım, kanım ve kalbim
Sana yaklaşmış şaşkın bir pervaneyim

Aramızda arzudan bir elçi vardır
Ve bir dost bize kadeh sunmaktadır

İçince sunduğu kadehten, silkelendik bir an
Üzerimizde bulunan âdemî tozdan

Bedenin zorba kuvveti nasılmış bildik
Canlıya hükmeden, damarlarında coşan

Bir haykırış işittik ki gürültüsü
Kırbacı sanki bir celladın, azabı bir ilahın

Haykırış emretti bize, bizse isyan ettik emrine
Karşı çıktık kaplanmasına alınların zilletle

Zorba verdi hükmünü: suçlulardandık
Hayatın surları arkasına yollandık

Ey engebelerde yolunu şaşıran 
Diken ve kayaların yaraladığı iki sürgün

Karanlık her çöktüğünde hissettiler
Acıların ürpertisini, bu arındıran sürgünde

Kovuldular o yüce hayalden
Kara talihlere ve kör bir geceye

Kendi ruhlarından edindiler ışığı,
Işığını esirgedikçe dünya onlardan

Sen ne garip bir hale getirdin işlerimi
Tepelerde uçan kuşlar sardı çevremi

Kalbime desem ki bir an olsun kalk 
Leyla’dan başkasını terennüm edelim, reddeder

Örttü gözlerimi örtüler, reddederek senin
Gözlerin dışındaki gayeleri, yoktur başka isteği

Gözlerime örtüyü çeken sensin, sakın
İddia etme bu örtüyü benim çektiğimi

Ümitsizlik ne çok seslendi bana, kaldır at dedi
Alaycı kaderse cevap verdi: bırak olduğu gibi

Nasıl kör bir plandır ki bu, eğer
Azıcık görse gözlerim boyun eğmem ona

Eğer ona uyarsam yazık benim halime
Aksine uymasam, halime yazık yine

Eğildi başım lakin isteseler de onurumu
Tüm güçler satın almayı, yine de satmam onu

Ey sevgili uğradım günlerden bir gün yuvana
Hasret kuşu gibi terennüm etmek için dertlerimi

Sensin latif işvelerden gelen aheste tavırların,
Güç yetiren, müstebid kimsenin ithamlarının sahibi

Oysa sana olan özlemim dağlıyor kemiklerimi
Saniyeler kanımda tıpkı birer kor gibi

Yolunu gözlemekteyim bulunduğum yerde
Ayak seslerine pür dikkat kesilmiş bir halde

Ne zaman bir adım yere değse, kalbim
Kıyısına adım atan bir dalgaya benzer

Ey zalim Allah aşkına söyle daha ne kadar
Gözyaşı dökmeliyim ayaklarının bastığı yola

Sen ki rahmetsin, merhamet etmez misin
Ruhu kimsesiz kalmışa yahut şefkate susamışa

Ey ruhumun devası, ruhum yaratıcısına
Şikayet etmekte tabibinin zulmünü

*****

Özgürlüğümü ver bana, hür bırak ellerimi
Neyim varsa verdim sana, bırakmadım bir şeyi

Ah bana vurduğun bu zincir kanattı bileklerimi
Neden taşıyayım onu, eritip tüketmişken beni

Tutmadığın vaatleri ben tutsam ne çıkar
Yaşayacak bir dünyam varken esaret nereye kadar

İşte kurudu gözyaşlarım, bağışla onları
Dökülmemişlerdi senden önce hiç kimse için

Farz et ki kuş artık yuvandan uçtu
Karlar akın etti, ırmaklar kurudu

Buz tutmuş kalplerden ibaret bu dünya
Alev söndü, kor görünmez oldu

Kalbi saran alevler küle dönüşse
Sorma bana nasıl oldu bu diye

Sorma ve hatırla ateşle ısınan kimsenin ıstırabını
Tutuşturur kalpteki alevi de çıkaramaz kıvılcım bile

Allah merhamet etmesin, bana tüm hayallerimin
Beyhude olduğunu gösteren o amansız geceye

Taparcasına sevdiğimin kalbinin, gözyaşlarımla
Bir düşman gibi alay edişini gösteren geceye

Ne çok bilmek isterdim neler yaşandı da
Hapsoldu ruhun sürgülenmiş bir zindana

Zindanın derin karanlıklarında paslanmış ruhun
İşte böyledir ruhlar, kaplanır pasla

Alemi dapdar bir mezar gibi gördüm
Ümitsizlik ve sessizlik çökmüş üstüne

Gördü gözlerim sevdanın yalan dolanlarını
Bir örümcek ağı kadar güçsüz, kırılgan

(Susuyorsun), derdimi bilip acıdığın halde bana
Evladır dilsiz bir heykel ağıt yaksa gözyaşlarıma

Ayaklarının ucunda sona eren bir dünya,
Ve kapının eşiğinde can veren umutlar var

Çocuk gibisin derdin bana, ne zaman
Sevgim kabarsa, gözlerim buğulansa

Haklısın, bu sevda içimde bir çocuk gibi yaşadı
Ve büyüdü ama hiç akıllanmadı

Gördü ona doğrulttuğun anda darbeni
Koşuyordu öldürmeye susamış gibi

Darbe çocuğu hedef alıp kanattı kalbini
Ve adamın (tam) gururuna isabet etti

Eşiği geçtiğimizde dedim ki kendime
Acele et, elini çabuk tut azmettiğinde

Bırak yükselsin alevler her yanından mabedin
Yutsun içinde diz çökenleri, secde edenleri

Sadakatim geri dönmemi arzulasa da
Yaralı sevda reddeder dönmemizi

Yöneliyorum mabedi sarmış alevlere
Kuru dalın yanınca kıvrılması misali

Unutmuş değilim asla,
Ömrün o anını

Eserken yağmurun raksını
Alkışlayan rüzgar

Hatıralar için dövünen,
Aya içini döken

Coşkuya kapıldığında
Ağaçlarla güreşen

Rüzgarın, işte dinle budur
Şairin kulağına fısıldadığı

Sapkın bir kimsenin öğütleriyle
Aldatmaya çalışarak kalbi

"Ey şair uykuya dalarsın bir an,
Vaadini hatırlar da uyanırsın

Ne de olsa bir yara kapansa
Bir yenisi açılır hatıralarla

Öyleyse öğren nasıl unutulur
Öğren nasıl silinir

Sanır mısın ki aşk her zaman
Affetmek ve bağışlamaktan ibarettir?’’

*****

İşte bak kalplere ve kadınlara 
Kumlar sayısınca

Seç dilediğini
Bir ömür boşa gitti

Yeryüzünde yolunu kaybetti
Göğün çocuklarını arayan kişi

Çamur ve sudan
Nasıl bir maneviyat elde edilebilir ki

Ey rüzgar haklısın ancak
O benim sevdam, hevesim ve ye’sim

O ki ezelde kalbim için yaratılmış
(Daha) güneşim doğmadan o benim için doğmuş

Ona kavuşma emeliyle yumdum gözlerimi
Hatıralarına yasladım başımı

Rüzgar aklını kaybetti ve
Karanlığın şeytanları seslendi şaire

Bitti mi? Nasıl gönlün el verir
Henüz başlangıçta iken bitirmek

Ey yarasını, tekrar tekrar o yarayı
Deşecek sevgiliye teslim eden yaralı

Verseler de kara haberini
Ağlamaz o sevgili

Ey güç kudret sahibi kimse
Bir kadın için yıkılırsın mısın yere?

Nasıl bir haykırıştı o! Şairin kalbinde
Yalnızca ıstırap dolu anılar uyandırdı

Geceyi uykusuz geçirdi yanında ve uyandı
Kırık bir hançerden arta kalan parçalar gibi

Parıldadı nehir ve çağırdı şairi kendisine
Yürüdü şair yamaçtan aşağı, nehire

Azığı tükenmiş bir halde, azıksız çıkılan
Hiçbir yolculuk yoktur bu yolculuktan başka

Ey sevgili her şey yaz kader
Kendi ellerimiz değil bizi yapan derbeder

Belki kaderimiz birleştirir yollarımızı
Bir gün, kavuşmak imkansız görünürken

Eğer dost dostunu tanımaz da
Karşılaşırsak iki yabancı gibi

Her birimiz giderse kendi yoluna
Bir şey deme! Takdir buymuş de bana

Ey ebediyet şarkıcısı ömrünü heba ettin
İnsanoğluna söylenen şarkılarda

Oysa tek bir canlı dahi duymuyor bizi
Öyleyse gel taşlara söyleyelim ezgimizi

Ve idrakten yoksun ufak taşlara
Çukurlarda çürüyen kemik parçalarına

Söyle ezgini, göreceksin ki kıpırdayacaklar
Söyleyene acıyacak, müziğe ağlayacaklar

Ey ne zaman ağzımdan çıksa
Yenilip dönen ve bahtıma çarpan sesleniş

Ve ey temenni dolu şarkılardan bir haykırış 
Bana ağıt ve pişmanlık olarak dönen

Nice güzellik ve yücelik heykeli göründü bana
Hayat karanlık ve kederden ibaretken

Nağme diz çökerek atıldı heykelin önüne
O güzelliğin sağır olduğunu bilmeden

Dindi gece, ey uykusuz sabahlayan, zaten
Düştüğün şaşkınlığı anlayacak kalbi yoktur onun

Ey şair al eline gitarını
Anlat dertlerini dök gözyaşlarını

Yıldızların dans ettiği nice nağmeler vardır
Bulutlarla harp eder, yıldızları kırıp geçerler

Söyle şarkını, üstüne gün doğup
Karanlığın örtüsünü yırttığını görene dek

Ve eğer çiçekler ürkütülürse
Ve görürsen kalplerini korkunun kapladığını

Merhamet göster, yavaşla, onlar için
Narin nağmeler çal ve sil korkularını

Belki de ıstırabın beşiğinde uyumuşlardır
Rablerine yalvararak ağlamışlardır

Ey şair nice çiçek vardır ki bir gün olsun
Suçunu bilmeden cezalandırılmıştır


İbrahim Nâcî (Şâ’irü’l Atlâl)
Çeviren: Emine Sarı

Olmayalı

Ne kadar oldu, olmayalı?

***

Kişinin yaşamının anlamı, kırılgandır.

***

Kişinin yaşamının anlamı, zayıftır, kırılgandır, dökülüp gitmeye hazırdır : kişi onu, sürekli beslemezse, korumazsa, bütünlüklü tutmazsa, kayıp gidiverir parmaklarının arasından.

Sürekli —hep yeniden, en baştan başlayarak— kurulması gereken birşeydir kişinin yaşamının anlamı. Önceki kurulmuş biçimlerinin kişiye şimdi sağlayabileceği de, sağlam ve direngen yapılar değil; önceki kuruluşlarının, işte, nasıl zayıf, kırılgan olduklarının, nasıl dökülüp gittiklerinin, bilgisidir — 'yaşam deneyimi' denilen şey de bundan başka birşey değildir...

Kişinin yaşamının anlamı, dökülür gider; ona, yalnızca, nasıl dökülüp gittiğinin bilgisini bırakarak —

Kişinin yaşamının anlamı, kişiyi bırakarak, dökülüp gider — ona bilgisini bırakarak, dökülür, gider, anlamı, yaşamının, kişinin.

***

Hep yorgunluk bekler yaşamının anlamını arayan kişiyi - gidip arayınca bitkinlik; durup bekleyince, bezginlik…
—Ne de güzeldir ama, aramak —acılı; ama, nasıl da yüce, beklemek…

***

Kişi , zaman zaman , yaşamının anlamının ‘hesabını çıkarmağa ’ giriştiğinde , anılarını boydan boya gözden geçirirken , dizi içinde ‘ölüleriyle ’karşılaşır :
      Onlar , yaşamına katılmış ve bir noktada ölmüş kişiler — yakınları , dostları , sevdikleri…

***

Şöyle bir 'sıra' mı var, acaba:
 Kişi yaşamının anlamını, önce hayal eder (olanak olarak düşünür, kurar); sonra, -şu ya da bu biçimde- yaşar (olanağını gerçekleştirir); sonra düşünür:neyi yaşadığını,neleri gerçekleştirdiğini- ama, sonra anlar, nasıl da geçici, geçip gidici,gidip-yitici olduğunu,bütün bu yaşadıklarının, gerçekleştirdiklerinin-bu düşündüklerinin..
'Sıra'sıyla, boş bir hayalden yitik bir gerçekliğe doğru oluşur,anlamı,yaşamının, kişinin..

***

Kişinin yaşamının anlamı, huzurlu uyuduğunu bildiği bir kişinin varlığından yansır:onun ,orada, şu anda, yanında olmasa da, rahat olduğunu bilmek...
Böylece, kişinin yanında olmadığı zamanlarda bile, huzur da verebilir, anlamı, yaşamının, kişiye.

***

Yaşamının anlamı, belki arayıp arayıp bulamadığın; ama belki, bulmak da istemediğindir… Bulunmaması da mutlandırabilir, anlamını yaşamının. 

***

Kişinin, yaşamının anlamı, geriye çekilip baktığı bir şeydir: nasıl bölük pörçük, nasıl kesintili, nasıl da yabancı bir şey diye, bakar, çekilip, geriye, anlamına, yaşamının kişi. 

***

Kişinin yaşamının anlamı, huzurlu uyuduğunu bildiği bir kişinin varlığından yansır: onun, orada; şu anda, yanında olmasa da, rahat olduğunu bilmek… Böylece, kişinin yanında olmadığı zamanlarda bile, huzur da verebilir, anlamı, yaşamının, kişiye. 

***

Kişi, yaşamına anlam vere ilişkilerine, etken ya da edilgen olarak girebilir. Çok ender bir durum, ilişkideki iki kişinin ikisinin birden aynı zamanda hem etken hem edilgen olmalarıdır: o durumda, iki kişinin, yaşamlarını anlamlandırma gücü, hem birleşir hem de ikiye katlanır: toplam güçleri, her ikisi için de geçerli hale gelir. Oysa kişilerden birinin etken öbürünün edilgen olduğu ilişkilerde tam tersi olur: kişilerden her birinin gücü, ötekinin kendi yaşamını anlamlandırma gücüne ket vurucu bir nitelik kazanır. Karşılıklı olarak birbirlerinin yaşamlarının anlamlarını zedelerler. 

***

Yaşamının anlamı, ancak, kişi, bir an durup, ne istiyorum ki diye sorabildiğinde, biçimlenmeye başlar. Yani, ancak eksikliği çekiliyorsa, yokluğu duyulabilmişse var edilebilir; yoksa yoktur. Bu bakımdan insanların büyük çoğunluğu anlamsız yaşamlar yaşarlar, çünkü yaşamlarındaki anlam eksikliğini hiç duymamışlardır. 

***

Yaşamın anlamı, aynı zamanda dünyaya da anlam verir. Çünkü dünya ile yaşam anlam açısından özdeştir: dünyan, yaşamın; anlamlı yaşamın da, dünyandır. 

***

Değiştiğimi düşündüğümde, değişenin aynı ben olduğunu da düşünmek zorundayım. (Alain) 

***

Kişinin yaşamının anlamı, öyle olur ki, kişi için eşit doğrulukta ve değerlilikte olan iki ilişkisi arasına, gelip, sıkışabilir. Kişi bu kişi ile ilişkisinde bir şey yapmak istese; bu, şu kişi ile ilişkisinde yapması ya da yapmaması gereken bir şeyi çelecektir. Ve, hep, tersi. Hep çatışmalarla başetmek zorundadır, kurulmak için, anlamı, yaşamının, kişinin. 

***

Kişinin yaşamına katılan, öteki kişilerin kişi için taşıdıkları anlamlar, kişinin gözünde, zamanla, bulundukları yeri hiç değiştirmeden, kendi eksenlerinde dönerler; sanki, açı değiştirirler: kişi, onları eskiden şu taraftan görürken, sonradan bu taraftan görmeye başlar; bu değişim de, yavaş yavaş, içten içe, sürebilir. Kendisi hiç değişmeden, hep açı değiştiren bir şeydir, anlamı, yaşamının, kişinin. 

***

Kişinin yaşamının anlamında, tabii ki, belirli, anlam kazanmış sözcükler yer alır: kişi, yaşamının anlamına yoğun bir biçimde katılmış bu sözcükleri, bazen, bir daha kullanamayacakmış gibi bulur kendini. İçinde anlam kazandıkları yaşam bağlamları öylesine yıpranmış, hatta tahrip olmuş, giderek yok olmuştur ki, o sözcükleri ağzına bile alamaz hisseder kendini kişi. Oysa zamanla kişinin yaşamında oluşan yeni anlam bağlantıları, o eski sözcüklere yepyeni anlamlar kazandırır; kişi de bu yeni bağlamlarda, yeniden anlamlı olarak kullanabileceğini hisseder, o sözcükleri. Ama tabii bazen, o bağlamlar, çerçeveler tam da yeni bağlantılarıyla, yepyeni ilişkilerinin içindeki kişinin, tümüyle engel olurlar, o sözcükleri kullanmasına. Yaşamının anlamı, içinde hiç sözünü edemediklerinden gelir, bazen, anlamı, yaşamının, kişinin. 

***

Kişinin yaşamının anlamı yanında durmaz: gelir, bir süre kalır, sonra, gider. Bir kez gelip gitmiştir ya yaşamının anlamı; artık kişi ne yaparsa yapsın, o yaşamının içindedir işte. Gelip geçen; ama, durmadan da olsa kalan öğelerden oluşur, anlamı, yaşamının, kişinin.

***

Kişinin yaşamının anlamı, bazen, yıllar öncesinden dopdolu olarak yeniden gelir. Sonra da yepyeni bir şey olarak bir kez daha gelir, hiç yaşamadığı şeyleri yaşamak olarak: Bunlar birlikte de gelebilir; çok eskiden bildiği ile daha hiç bilmediği olarak da. Eski mi eski ve yepyeni bir şey olarak gelir, anlamı, yaşamının, kişinin.

***

Kişi, yaşamının anlamını düşünürken, geçmişine bakınca, ne çok şey unuttuğunu görür: yaşamının anlamını oluşturmuşların ne çoğunun, Lethe’nin akıntısında sürüklenip gitmiş olduğunu. Oysa tam da onlar, kişinin tutması, ne pahasına olursa olsun gitmelerine izin vermemesi gerekenlerdi.
Ama işte tam da onları unutmuştur kişi:
O müzikli çıplaklığı,
O kapıdan çıkan pembeliği,
O güneşe uyanan yüzü,
O gece yarısı yağmurunu,
O dalgın bakışı,
O ufacık kızıltıyı,
O çınlayan kahkahayı,
O kıpırtısız yakınlığı;
Daha daha neleri,
Oluşturucularını, anlamının, yaşamının. 

***

Kişinin yaşamının anlamına sahiden ulaşabildiği noktalar, yaşamında sahte anlamlardan bezerek, ne pahasına olursa olsun sahici olmaya karar verdiği anlarda oluşur. Ancak sonuna dek sahte olmadan, sahici olamaz, anlamı, yaşamının, kişinin.

***

Kişinin yaşamının anlamı, hep, olanaksızlara gelip dayanır: kişinin yaşamının anlamını olanaklı kılması da, muazzam zorlukta girişimlerini gerektirir. Kişinin sanki yaşamını yok sayarak, yeniden, baştan kurmasını…
Kurulması için yok sayılması gerekir, anlamının, yaşamının, kişinin. 

***

Kişinin yaşamının anlamı, başından geçmişleri de içerir, geçmemiş, hiç yaşamamış olduklarını da: gerçi yaşamış oldukları hep belirleyicidir; ama yaşamamış oldukları, bazen sanki daha ağır basar.
Belki daha çok, yaşamadıklarının anlamlarından oluşur, anlamı, yaşamının, kişinin.

***

Kişinin yaşamının anlamı sürekli yalnızlığa yöneliktir: garip şey. Kişiler içinde kurduğu ilişkiler içinde oluşmasına karşın, duran bir yalnızlığa doğru yürür: ancak orada, o yalnızlık içinde tamamlayabileceğini, bütünleyebileceğini bilir, anlamını, yaşamının, kişi.

Oruç Aruoba
Olmayalı / Metis Kitap

Güz İstasyonu

bir güz istasyonunda
mantomun içine saklanarak
kasımpatılara ve raylara düşen
yağmur damlalarına bakıyorum

bozkır biriktiriyor günlüklerim

birazdan toynaklarından tozu
tüylerinden teri silkeliyerek
son kez düdük çalarak ve son kez
çarkı çarka vurarak, soluk soluğa trenler
dizginleri gerilmiş atlar gibi peronda duracaklar

üşümek günündeyim

meğer ben hep trenler çizmişim ömrüme
ya da hiçbir istasyonda inmeyen yolcuymuşum
şehirler geçmişim içinde insanı yok
insan geçmişim şehrinden haberi yok
boşuna ad koymuşum boşuna tarihmişim

bozkır biriktiriyor günlüklerim

bu ayrılığı kim taşıdı buraya kadar
çok gitmişliğimden, az gelmişliğimden midir
gülşen bağlar, yeşil bostan ummuştum daha
raylar gözlerimi sürüklerken peşinden
kim oturuyor bende, neyi beklemekteyim

üşümek günündeyim

adını başkasından öğrenen birisiyim
sözümü hatırlasam, orası yurdum olacak
bir aşkım vardı onu tende sattılar
şahinler çoktan göçtü bağdatların yolundan
bir tebessüm yolla onu örtüneceğim

bozkır biriktiriyor günlüklerim

trenleri hangi mezarlığa koyarlar
çürür mendil, tükenir yol, gölgeler ıslak
düdükleri hangi makamında ayrılığın
güz dediğin nedir yazı anlamaktan başka
her şeyi yanıma alıp yeni yazlara gideceğim

üşümek günündeyim

Arife Kalender

Bercestelerim