KADER DENİZİ

V. Bölüm

Ölüme yüzen kolların
Açtığı uzay
Bir haritadır.
İzlense
Görülür insan.

Akdeniz’de
Bir dalga
Korkuyu sürükler,
İnadı sürükler
Bir dalga.

Kader kadar karanlık
Sular.
Senin bakışların
Soluğun karanlık.
Geldiğin Afrika
Burada işte,
Geride bıraktığın Asya
İçinde beklemenin.

Büyük dağları
Sayıklardın,
Uzun rüzgârları,
Kayalıkları yoklayan
Her kanadın
İzindeydin.
Bir çocukluk hevesi
Başka yerler,
Başka yerlerden
Başlar yakınlık.

Korku mu o an
Sularda büyüyen?
Derinlere inerken
Yükselen insandan,
Korku mudur?
Huzurdur belki!
Akdeniz’de
Çırpınan kolların
Senfonisi
Notalardan değil
Bakışlardan.

Bir müziğin
Yapamadığını
Yıldızlar yapar.

Bir müziğin
Eksik bıraktığını
Yıldızlar tamamlar.

Aynı nefesi tüketiyoruz
Daracık bir hücrede
Bir oluyoruz.
Çünkü bizden beklenendir
Karışmak,
Bir olmak
Biçilendir bize.
Çünkü aynıydık
Yola çıkarken
Yol oyaladı
Ve dağıttı bizi.
Ama aynıyız yine,
Aynı havayı soluyan
Ve aynı ölümle
Ölen.

Olmadı!
Duyulmadı sesimiz.
Varlığımız görülmedi.
Şimdi bu ıssızlıkta
Titriyoruz,
Korku içindeyiz,
Dünya bir heves.

Nefese indirenmiş
Kulaçlar
Anlatır;
Nasıl da bir maddemiz.
Korkumuz
Nasıl da bir.

Varlığın ipini
Kainatla
İnsan arasında
Sarkıtan
Biliyor.
O can çekişme,
Sahnesidir dünyanın.

Dağların ve çölün birleşmesi
İbadetse,
Sularla karışan
Açların soluğu
Vicdanıdır derinlerin.

Sarmalanmış hiçliğim
Huzur içinde!
Varlık benden çekilirken.
Çünkü harcadım
Gücümü.
Soluğumu harcadım
Son ana dek.
Buraya itilmişsem
Kalmanın anlamı
Tükendiğinden

Bejan Matur
Kader Denizi

SENİN OMUZUNA YASLANMAK

Bana dağları geri getirdiğini söyledin.
Düşündüğün, sezdiğin dağları
Orada tam şu anda
Yürümekte olanları anlattın.
Onlarla arandaki bağı.
Acıma mı?
Değil.
Ama çocukluk gibi
Seninle büyüyen
Senden uzaklaşmayan.
Orada
On binlerin yürüyüşü
Vadilerin derinliğinde
Yürek gibi açılmış bir dağ.
Gün doğuyor,
Gece iniyor
Ve biz biliyoruz zamanı.
Gün doğuyor,
Gece iniyor
Ve biz sessiz yolcuları yeryüzünün
Duyuyoruz acıyı.
Ölüm dünyaya bırakılmış bir işaret.
Ve dallar karanlıkta anlatıyor aşkı
Ağlayışla.
Ben kuytulardan gelen meczup adamları
Hatırlıyorum
İnanmış olanları
Ve ağlıyorum.

Senin omzuna yaslanmak
Bir dağın tamamlanması.
Senin omzuna yaslanmak
Akmak bir vadiden.

Evet en baştan başlayalım
Adımlarımızın sessizliğinden
Yüreğin toprağı duyuşundan ve de.
Korku nedir
Bizim sevincimiz karşısında?
Korku nedir
Bizim dağları açıklayan inadımız yanında?

Şimdi zaman açılıyor önümde
Günü ve geceyi eşitlemiş
Bir kavim
Geleceğe akıyor.
Yıldız oluyor bir kavim.
Şimdi kavuşmayı beklerken
Gözyaşları içinde
Geçmişten gelen karanlığın bizde açılması
Ve ışığın kalp demek oluşu.

Sen dağları anlatırken
Kalbimde eşitlenen
Işığa ve karanlığa baktım.
Umut
Nar ağaçlarının hevesi
Ve yankısı kuyuların.
Bizim hikâyemiz midir
Başlangıçtan sona
Bizim olacak olan?

Bejan Matur

GÜNEŞ YARASI

Kelimelerim 
İki dağın arasında gidip geliyor.
O inanmış kadın gibi
Deli etekleri
Taşları ezen.

Bir yabancıyım 
Kelimeler iki dağın arasında 
Gurbet gibi bakıyorlar bana. 
Öylesine gidip geliyorum 
Gölgem yok 
Ve güneş yaram benim 
Hiç kapanmamış.

Bejan Matur
Son Dağ
           Fotoğraf: Mart 2018 Antalya

YÜREĞİNİ YEME

(Yüreğini yeme!) sözü karanlık olmakla birlikte gerçektir. Biraz sert söylemek gerekirse, içini dökecek arkadaşı olmayan kişi, kendi yüreğini kemiren bir yamyamdır... dosta söylenen sevinç iki kat olur acı ise yarıya iner, çünkü bir sevinci paylaşmakla daha çok sevinç duymayacak, bir acıyı paylaşmakla acısı hafiflemeyecek kimse yoktur.

DOSTLUK ÜZERİNE

“Yalnızlıktan hoşlanan ya vahşi bir hayvandır ya da Tanrı,” diyen kişi bu birkaç söze daha fazla gerçekle gerçekdışını sığdıramazdı. Herhangi bir insanın topluma karşı duyduğu gizli kin ile direnmede, bir bakıma vahşi hayvanları andıran bir özellik olduğubüyük gerçektir. Ancak, kendini daha yüce uğraşlara vermek için değil de, salt yalnızlıktan duyulan tat uğruna yalnızlığa vermekte tanrıca bir niteliğin bulunduğu da gerçekdışı bir şeydir. Kimi paganların, sözgelişi Kandiyeli Epimenides’in, Romalı Numa’nın, Sicilyalı Empedokles’in, Tyana’lı Apollonius’un yalnızlığı bir gösteriş, bir yapmacıktır. Öte yandan, keşişlerle kilise babalarının dünyadan el etek çekmeleri gerçek bir isteğin sonucu olan içten bir davranıştır. Ama insanlar yalnızlığın gerçekte ne olduğunu, nereye varabileceğini pek kavramazlar; çünkü sevginin olmadığı yerde kalabalık, insanı yalnızlıktan kurtarmaz, çevredeki yüzler bir resim galerisindekinden öteye geçmez, konuşmalar bir zilin çınlaması gibi kalır. Latince “Magna civitas, magna
solitudo” atasözü belli bir ölçüde dile getirir bunu, çünkü büyük bir kentte tanıdıklar dağınıktır; çoğunlukla, küçük yerdeki yakın komşuluktan doğan sıkı ilişkiler büyük kentlerde kurulamaz. Daha da ileri giderek, pek yerinde bir yargıyla, gerçekte en acı yalnızlığın candan arkadaşlardan yoksunluk olduğunu, böyle bir durumda insanın bu anlamda bir yalnızlıkta bile, yaradılışı ile duyguları arkadaş edinmesine elvermeyen kişi, insandan çok hayvana çekmiş bir kimsedir.

Dostluğun başlıca yararı, insana, çekilen bin bir acı sonucu üzüntüyle dolup taşan gönlünü açabilmek, iç döküp rahatlamak olanağını vermesidir. İnsan gövdesinde tıkanmaların, katılıkların en tehlikeli hastalıklara yol açtığını biliyoruz. Ruh için de aynı şey söylenebilir. Karaciğer tıkanıklığını gidermek için saparna, karadüşünüyü dağıtmak için çelik, akciğerleri açmak için kükürtçiçeği, beyin için kunduz hayası yağı kullanabilirsiniz. Gönlünüzdeki tıkanıklığı ise, üzüntünüzü, sevincinizi, korkunuzu, umudunuzu, kuşkunuzu, gizlerinizi, içinizi karartan buna benzer her şeyi, sayıp dökebileceğiniz bir dosttan başka hiçbir şey iyileştiremez. 

Büyük krallarla devlet adamlarının, dostluğun bu sözünü ettiğimiz yararlarına ne büyük önem verdiklerini, dostluk uğruna kendi güvenlikleriyle büyüklüklerini bile tehlikeye atmayı göze aldıklarını, şaşırarak görürüz. Krallar, uyruklarıyla adamları kendilerinden çok daha aşağı olduğundan, bunlardan kimilerini kendileriyle hemen hemen aynı düzeye çıkarmadıkça dostluğun meyvelerini toplayamazlar, ama bunu yapmaları da çoğunlukla sakıncalar doğurur. Bugünkü dilde böyle kimselere gözde ya da can yoldaşı deniyor, sanki bu bir bağış ya da başbaşa söyleşme sorunuymuş gibi. Oysa Latincedeki “participes curarum” deyimi bu ilişkideki gerçek sorunun ne olduğunu, bunun gerekliliğini pek güzel anlatır, çünkü bu konudaki düğüm noktası, dert ortaklığıdır. Yalnız güçsüz yeteneksiz hükümdarların değil, gelmiş geçmiş en bilge, en başkalarına da böyle benimsetmiş, dost sözcüğünü özel ilişkilerdeki anlamıyla kullanmışlardır. 

L. Sulla Roma’yı yönetirken, sonradan “büyük” sanını alan Pompeius’u öyle yükseltti ki, Pompeius ondan yüce olmakla övünmeye kalkıştı. Dostlarından birini, Sulla’nın karşı olmasına kulak asmadan bir konsüllüğe yerleştirdiği zaman, Sulla biraz öfkelenmiş, yüksekten konuşmaya başlamış, bunun üzerine Pompeius ona, sesini kesmesini, insanların batan günden daha çok doğan güne taptıklarını söylemişti. Julius Caesar da Decimus Brutus’u bağrına basmış, vasiyetinde onu yeğeninin yanısıra kalıtçısı olarak göstermişti. Oysa Caesar’ı, eliyle yükselttiği bu adam ölüme sürükleyecekti. Nitekim Caesar birtakım uğursuzluk belirtileri, özellikle Calpurnia’nın bir düşü yüzünden senatoyu dağıtmak istediğinde, bu adam onu, usulca koluna girip yerinden kaldırmış, karısı daha güzel bir düş görünceye dek senatoyu dağıtmayacağı umudunda olduğunu belirtmişti. Anlaşılan Caesar’ın ona bağlılığı öyle büyüktü ki, Cicero’nun Philipik konuşmalarından birinde, satırı satırına aktardığı bir mektubunda Antonius ondan “venefica - büyücü” diye söz eder; Caesar’ı büyülemiştir sanki. Augustus da, aşağı tabakalı bir aileden doğma Agrippa’yı öylesine yükseltmişti ki, kızı Julia’nın evlenmesiyle ilgili olarak Maecenas’a akıl danıştığında, Maecenas ona kızını vermekten ya da Agrippa’yı öldürmekten başka yolu olmadığını düpedüz söyledi; üçüncü bir yol daha yoktu çünkü, Agrippa’yı çok yükseltmişti. Seianus da Tiberius Caesar’ın gününde öyle yükseklere erişti ki, ikisi candan dostlar diye tanındılar, öyle saygı gördüler. Tiberius ona bir mektubunda, “Haec pro amicitia nostra non accultavi”, diyordu. Bütün senato, ikisi arasındaki bu candan arkadaşlığa duyduğu saygıyla, dostluğa bir sunak adamıştı, bir tanrıçaydı dostluk sanki.

Septimus Severus ile Plautianus arasında da buna benzer, belki daha da büyük bir bağ vardı, çünkü Severus en büyük oğlunu Plautianus’un kızıyla evlenmeye zorlamış, sonradan Plautianus oğluna bağırıp çağırdıkça hep ondan yana çıkmıştı. Senatoya bir mektubunda o da şunları söylüyordu: “Öyle seviyorum ki bu adamı, benden daha çok yaşamasını diliyorum.” Bu imparatorlar bir Troianus, bir Marcus Aurelius gibi olsalardı, bu dostluk bağlarının gönüllerindeki olağanüstü iyilikten ileri geldiği söylenebilirdi, ama böylesine sakıngan, güçlü, sert, benliklerine aşırı ölçüde düşkün kimseler oldukları için, ölümlü insanların görüp göreceği en büyük mutluluktan pay almakla birlikte, bu mutluluk bir dostla paylaşılmadıkça onlara yarım gibi geliyordu. Oysa hepsinin de karıları, oğulları, yeğenleri vardı, ama bunlar dostluğun vereceği kıvancı sağlayamıyordu.

Comineus’un ilk efendisi Korkusuz Charles’la ilgili olarak, bu dükün, saklısını gizlisini, özellikle kendisini en çok üzen gizleri hiç kimseyle paylaşmadığını belirtmesi, unutulmaması gereken bir noktadır. Gene Comineus’a göre, bu içe dönüklük, son günlerinde dükün kafasına zarar vermiş, kavrayışını kıtlaştırmıştı. Comineus hiç kuşkusuz, aynı şeyi en büyük işkenceyi içe dönüklüğünden çeken ikinci efendisi XI. Louis için de söyleyebilirdi. Pythagoras’ın “cor ne edito” (yüreğini yeme!) sözü karanlık olmakla birlikte gerçektir. Biraz sert söylemek gerekirse, içini dökecek arkadaşı olmayan kişi, kendi yüreğini kemiren bir yamyamdır. Ama dostluğun ilk yararı konusundaki sözlerimi bitirirken belirtmek istediğim en güzel, en önemli şey, bir dosta içini açmanın iki karşıt sonucudur: dosta söylenen sevinç iki kat olur acı ise yarıya iner, çünkü bir sevinci paylaşmakla daha çok sevinç duymayacak, bir acıyı paylaşmakla acısı hafiflemeyecek kimse yoktur. Gerçekten bu paylaşma, insan ruhu üzerindeki etkisiyle, simyacıların insan üzerinde karşıt etkiler doğurmakla birlikte gene de iyi etkiler sağlayacağına inandıkları tılsımlı taşı andırır. Ama şimdi simyacıları yardıma çağırmanın ne gereği var? Günlük doğal akışta da bunu doğrulayacak bir örnek bulabiliriz: fizikte nesnelerin birleşmesi herhangi bir eylemin güçlenip ortaya çıkmasına yol açar, öte yandan, bir girişimi önleyecek her güçlü baskıyı da kırar, etkisiz kılar. Ruhlar için de durum aynıdır.

Dostluğun ikinci yararı, kafa üzerindeki sağlıklı, son derece önemli etkisidir; tıpkı birincinin duygularımız üzerindeki etkisi gibi. Dostluk gerçekte duygularımızdaki fırtınalarla kasırgaları günlük güneşlik bir havaya dönüştürür, ama karmaşık düşüncelerin karanlığında bocalayan kavrayışımızı da günışığıyla aydınlatır. Bundan yalnız, dostlardan alınacak güzel öğütler anlaşılmamalıdır. Kafası bir sürü düşüncelerle dolup taşan herkesin, bir başkasıyla görüşüp tartışmakla, zekâsının da, kavrayışının da aydınlığa kavuştuğu, güçlendiği sugötürmez bir gerçektir. Bu durumda insan, düşüncelerini daha kolay evirir çevirir, daha bir çeki düzene sokar, söze döküldüklerinde nasıl bir biçime girdiklerini görür; kısacası, yalnız başına olabileceğinden daha akıllı olur; hem de bütün bir gün düşünerek değil, birkaç saat görüşerek. Themistokles’in söylediği, “Söz, duvara gergince asılmış, bütün örnekleri tek tek seçilen bir halıya benzer, düşünce ise kapalı bir bohça gibi içindekini saklı tutar,” sözleri pek doğrudur. Dostluğun bu ikinci yararının, yalnız insana güzel öğütler verebilecek dostlardan geldiği de ileri sürülemez (böyleleri gerçekte en iyi dostlardır), ama bu olmadan da insan düşüncelerine aydınlık kazandırmayı öğrenebilir, zekâsını, kendisi kesmek bilmeyen bir taşa sürterek bileyebilir. Sözün kısası,
düşüncelerini içinde tutup boğmaktansa insanın bir heykele ya da resime içini dökmesi yeğdir.

Dostluğun ikinci yararıyla ilgili sözlerimi bütünlemek için, herkesçe görülen apaçık
bir noktayı da ekleyeyim: bir dostun vereceği candan öğüt. Bilmece sözlerinden birinde Herakleitos çok yerinde olarak: “Kuru ışık her zaman en iyidir,” der. Gerçekten de insana başka birinin öğüdünden gelecek ışık, kendi kavrayışla yargısının, duygularla, alışkanlıklarla körelmiş buğulu ışığından daha duru daha parlaktır. Dolayısıyla bir dostundan gelecek öğütle kendi kendine verdiği öğüt arasında, bir dostun öğüdü ile bir dalkavuğun öğüdü arasındaki türden bir ayrım vardır. İnsanın en büyük dalkavuğu kendisidir, bu dalkavukluktan kurtulmanın en iyi yolu da bir dostun içtenliğidir. Öğüt iki türlü olur: davranışlarla ilgili öğütler, işle ilgili öğütler. Bunlardan birincisini ele alırsak, insan ruhunun sağlıklı kalabilmesi için en gerekli şey, bir dostun candan uyarmalarıdır. İnsanın kendi kendini sıkı sıkı sorguya çekmesi zaman zaman çok acı, yakıcı bir ilaçtır; töre kitapları okumak ise biraz sıkıcı, yavan bir yoldur; kendi yanlışlarımızı başkalarından görmek kimileyin işimize gelmez; ama, hem iyileştirici etkisi hem de kolay alınması bakımından en iyi ilaç, bir dostun uyarmalarıdır. İnsanların, özellikle büyük adamların, öğüt verecek candan arkadaşları olmadığı için, gerek ünlerine gerekse alınyazılarına gölge düşürecek yanlışlar işlemeleri, aşırı saçmalıklara yönelmeleri, şaşılacak bir iştir. Yakup Peygamber’in de dediği gibi bunlar, “kendilerini aynada görüp, sonra hemen unutan” kimselere benzerler. İşe gelince, bu konuda insan, iki gözün tek gözden fazla bir şey göremeyeceğini, oyuncunun seyirciden daha çok şey gördü7ğünü, öfkeli bir adamın yirmi kez yutkunduktan sonra ağzını açan kişi kadar akıllı olduğunu, bir tüfeğin hem kol üstünde hem de destekli olarak aynı başarıyla kullanılabileceğini, buna benzer bin bir türlü ipe sapa gelmez şeyi ileri sürecek ölçüde aşırı gidebilir. Ama bu durumda, eninde sonunda işleri yoluna koyacak gene iyi öğüttür. Bir adam, şu iş için ötekinden, bu iş için berikinden bölük pörçük öğüt almaya yelteniyorsa, hiç öğüt istemesin daha iyi eder, yoksa iki tehlikeyi göze almış demektir. Birincisi, candan öğüt vereni olmayacaktır, çünkü böyle bir öğüdü ancak çok içten, her bakımdan dürüst bir dost verebilir, yoksa öğüt çoğunlukla verenin çıkarına uydurulmuş, çarpık, içten pazarlıklı türden olur. İkincisi, öğüdü verenin, niyeti iyi olmakla birlikte insanı zarara tehlikeye sokmasıdır. Sizi hiç tanımayan bir hekimin hastalığı geçirmekle birlikte başka yönden sağlığınızı bozması, hastalığı iyi edeyim derken hastayı öldürmesi gibi tıpkı. Ama bir kimsenin işlerini iyice bilen bir dost, eldeki işi yoluna koyarken başka bir bozukluğun patlak vermemesine gözkulak olur. Bu nedenle, dağınık öğütlere kulak asmayın; öğüdün böylesi, size yol gösterecek, işlerinizi düzene koyacak yerde, doğru yoldan saptırır, yanıltır.

Dostluğun bu iki yüce yararından, duyguların dirliği ile düşünce yönünde desteğinden sonra, nar gibi çok çekirdekli olan son yararına gelelim: dostun her yerde, her işte yardımcı olması. Bu noktada, dostluğun çok yönlü yararlarını gözönüne getirebilmek için, insanın tek başına yapamayacağı ne çok şey olduğunu bir düşünmek yeter. O zaman eskilerin “dost insanın ikinci benliğidir” sözünde hiç de abartma olmadığı ortaya çıkar, çünkü bu dost insanın kendisinden bile öte bir şeydir. İnsan ömrü sınırlıdır, çoğu zaman kişinin gerçekleştirmeyi gönülden dilediği, çocuğunu yetiştirmek, başlanmış bir işi bitirmek gibi etkinliklere bile yetmez. Ama candan dostu olan kişi, yüzüstü bırakıp gittiği bu işlerin, kendisinden sonra da gerçekleştirilebileceğine güvenebilir. Böylece, dilekleriyle ikinci bir kez yaşar insan. İnsanın tek bedeni vardır, bu beden belli bir yerde durur. Ama candan dostluğun olduğu yerde, kişi yaşamın bütün işlerini, hem kendi çabasıyla hem de vekili olan dostunun çabasıyla gerçekleştirir. İnsanın söylemeye ya da yapmaya yüzünün tutmayacağı nice işler vardır. Sözgelişi, kimi insan kendi değerlerini sayıp dökmeye, üstünlüklerini övmeye utanır, susar; kiminin de yalvarıp yüzsuyu dökmek gibi birçok şey gücüne gider. Ama insanın kendi ağzından çıktığı zaman yüzünü kızartacak bütün bu tür şeyler, bir dost ağzına pek yakışır. Öte yandan, insanın silkip atamayacağı birtakım kişisel bağları vardır. Oğlu ile ancak bir baba, karısıyla ancak koca, düşmanıyla da ancak sınırlı olarak konuşur. Oysa bir dost karşıdakiyle olan ilişkisine göre değil, durumun gerektirdiği yönde konuşabilir. Ama bütün bunlar sayıp dökmekle bitmez. Benim koyduğum kural ancak, kendi rolünü iyi oynayamayan kişiyi ilgilendirir: gerçek bir dostu yoksa, sahneden çekilmesi yeğdir.

Francis Bacon
Denemeler / YKY

DENİZLER DÖRT DUVAR

"Ve bırakıp gideriz,
Gitmek kurtulmaksa..."

Behçet Necatigil



"Gidince bitecek mi bu sıkıntı, duvarları aşabilecek miyim gidince?" Salonun tam ortasında, ayakta durmuş, aynı sözleri tekrarlıyor: "Bitecek mi yani, bitecek mi?" Kahvesinden bir yudum alıyor, yüzünü buruşturuyor. İçilemeyecek kadar soğumuş! Kararsız gözlerle çevresine bakınıyor, ortalık karmakarışık. Yerlerde kitaplar, dergiler, not yığınları, masanın üzerinde sevdiği birkaç kadeh, eski bir porselen tabak. Sandalyelere gelişigüzel atılmış, bavullara konulmayı bekleyen giysiler. Bir kahve daha yapmak için mutfağa giderken, kapının önünde duran kolilerden birine takılıyor ayağı, güçlükle kenara çekerek yolu açıyor. İçindeki sıkıntı daha da büyüyor, bir ağırlık olup oturuyor yüreğine. Yarıya kadar dolu kahve ve çay fincanları birikmiş mutfak tezgâhının üstünde. İçki isteğini bastırabilmek için sıcak bir fincan kahveye sığınmak tek çözüm! Bir sigara yakıyor, ağzının içi zehir gibi. "Sigarayı azaltmalıyım, ama şimdi değil. Başa çıkmam gereken o kadar çok şey var ki! Gittikten sonra, sırayla..." Gitmek düşüncesi aklından geçtiği anda, umutlanması gerekirken umutsuzluğa kapılıyor. Yıllar yılı karanlıkta yaşamaya alışmış, daha da ötesi, düşlerinde bile aydınlıkları unutmuşken, umutları canlandırması kolay değil. Yaşamının akışını değiştirmeye karar veren herkes gibi umuda şiddetle ihtiyacı var oysa.

Salona dönüp kağıt yığınlarının yanına oturuyor. "Ne kadar da çok yazmışım. Kimselere anlatamadıkça, yaşadıkça ya da yaşayamadıkça, hep yazmışım. Anlatmak istediğim neydi, anlatamadıkça kırılarak, kırgınlıklarımı bu sayfalara dökerek neyi bekledim yıllar boyu? Artık hiçbir önemi kalmadı, tek gerçek, her şeyin önüne geçen sıkıntı. Boşluk duygusunu bile aşan sıkıntı." Ortaokul yıllarında tuttuğu günlükler duruyor bir kutunun içinde. Çiçeklerle, küçük kalplerle bezeli, parlak renkli karton kapaklar. Birini alıp sayfalarını çevirmeye başlıyor, annesiyle babasının kavgalarını anlattığı satırlara takılıyor gözü. Yıllardır okumadığı halde, çok tanıdık! "Her kavgalarında dünya başıma yıkılırdı. Odama kapanır, radyoyu açardım seslerini duymamak için. Duymadığım halde bilirdim neler söylediklerini. 'Senden sonra işe başlayanlar çoktan müdür oldu, en azından şef! Ya sen ne yaptın bugüne kadar? Benim hakkım değil mi daha iyi yaşamak, o kadınlardan ne eksiğim var benim?' Hep aynı suçlamalar, aynı savunmalar... 'Yeter artık, yeter. Bu hırs öldürecek seni. Evlendiğimizden beri bir gün rahat vermedin bana, işin gücün başkalarıyla yarışmak...'

...

Ne çok günlük tutmuştu birkaç yıl içinde. Hepsi de kilitliydi, annesi okuyamasın diye. Okuldan eve erken döndüğü bir gün, onu günlüklerini okurken yakalayınca anlamıştı kilitlerin bir işe yaramadığını. Yine de annesini hiçbir şeyin durduramayacağının farkında değildi henüz. Zaman geçtikçe onun bitmek tükenmek bilmeyen merakını, kendi denetimi dışında kimseye yaşam alanı tanımayan, hoşgörüden uzak yapısını algılamaya başlamış, lise çağına geldiğinde ise onu iyice tanıdığına inanmıştı artık. Evdeki huzursuzluğun biteceğine inanmıyordu, çocukluk hayalleri bitmişti, ama etkilenmemeyi başaramıyordu bir türlü. Üniversite yıllarında ise tek bir isteği vardı: gitmek! Kardeşi gibi, bırakıp gidivermek! O, özlediği denizlere kavuşmuştu sonunda. Liseyi güçlükle bitirdikten sonra, bir gemide iş bulmuş, uzak denizlere doğru yola çıkmıştı. Uğradığı limanlardan kartpostallar atıyordu ablasına ara sıra, yosun, alkol, tütün, en çok da yalnızlık kokuyordu yazdığı satırlar. "Sonsuzluğu aramak için yola çıkmıştım, ama sanırım sona doğru yol alıyorum," diye yazmıştı bir keresinde, "sonsuzluk diye bir şey yokmuş. Denizler hayallerimdeki koyu maviden uzak... "

...
Yine hüzün! Kartlarda bile korunamayan bir kardan adamın odada ince bir rüzgar gibi estirdiği hüzün içini üşütüyor. Bir başka kart, kollarını alabildiğine açmış bir çocuk resmi: ''Anneciğim işte seni bu kadar çok seviyorum, dünyalardan da çok." Okuma yazmayı yeni öğrenmiş bir çocuğun acemi, titrek harfleri. Artık bir yetişkin olan, ailesinden yıllardır uzaklarda yaşayan oğlu. ''Yüreğim öylesine bomboştu ki, Can'a duyduğum sevgiyi dizginleyememekten, onu sevgimle boğmaktan ürktüm. Anneme, babama, kocama, hiç kimseye duyamadığım, ancak çok gerilerde bir yerlerde yıllardır biriktiğini hissettiğim sevgilerin tümünü ona vererek anne bağımlısı bir çocuk yetiştirmekten korktum. Çevreme ördüğüm duvarların ardında yapayalnız yaşıyordum, Can'dan başka hiç kimse ısıtamıyordu içimi. Bu yüzden yatılı okullara gönderdim onu, ailesiyle geçireceği hafta sonlarının, evindeki yalnızlığı, kışsoğuğunu algılamasına fırsat vermeyecek kadar kısa olacağını düşünerek... Benim gibi, kardeşim gibi olmasın istedim."

...
Dönüp, öteberiyi toplamaya devam ediyor. Üniversite yıllarından kalma bir dergi ilişiyor gözüne.
'Gidenlerin Ardından'1 başlıklı yazıyı okumaya başlıyor:

-Alo, iyi akşamlar. ........... 'le görüşebilir miyim?
-O gitti.
-Nereye gitti?
-Hiç, sadece gitti. Çok uzaklara. Her şeyi anladığından, bildiğinden gitti. Her şeyin farkına vararak gitti. Gidişin kolay olmadığı, dönüşün imkansız olduğu yere gitti. Anlamsızlığı anladığından gitti. Tarafsızlıktan nefret ettiği için, taraf olmak, tavır almak için gitti. Savunmaktan yorulduğu için, savunmayı gereksiz bulduğu için gitti. Gittiği yeri bilerek gitti. Kırgın gitti. Başka çıkar yol bulamadığından, tek bildiği bu olduğu için gitti. Artık değiştirmek istemediğinden, buna gücü olmadığı için gitti. Tüm bunları anladığımı bildiği için, hiçbir şey söylemeden gitti. Sessizce gitti. Bir akşam yağmur yağarken gitti. Koşuşturmaktan bıktığı için, yavaşça, acele etmeden, kararlı gitti. Yüzünde bir gülümsemeyle, her şeyi arkasında bırakarak gitti. Benden başka kimsenin anlamayacağını, anlamaya çalışmayacağını, yargılayacaklarını bilerek gitti. Daha sonra yürüdü, yürüdü, arkasına bakmadan. Ve yürüdü taki ayaklarının altındaki düzlük bitene kadar. ..
-Peki ama neden?

...
Kardeşinin gidişinden sonra yazdığı bu kısa yazının, üniversitenin aylık dergisinde yayınlanması, o karanlık günlerin tek sevinci olmuştu. Şimdi, aradan neredeyse yirmi beş yıl geçtikten sonra okuduğunda da yazdıklarını hiç yabancılamıyor, aynı duyguları yaşıyor. Kardeşi, ansızın çıkıp gitmişti bir akşamüstü. Babası her zamanki koltuğunda oturmuş, gazete okuyordu. Gözlüklerinin üzerinden bakmış, "Gidersen bir daha dönemezsin," demişti yalnızca, yerinden bile kalkmadan. Annesi ağlıyordu. "Kimin için çektim bunca sıkıntıyı ben? Sizi düşünerek katlandım her şeye, boşanmadım. Dul bir kadın nasıl yaşardı bu koca şehirde iki çocukla, herkes ne derdi? Siz hayatı kolay sanıyorsunuz, hakkımı helal etmem gidersen... " Tam kapıdan çıkmak üzereyken döndü kardeşi, "Baksana," dedi, "gitmeme neden üzülüyorsun ki? Kendin gibi düşünmeyen herkesi düşman gördün hep. Bir düşmanın eksilmiş olur böylece." Bir an durdu, sonra ekledi: "Sen üzülmezsin ki zaten, kızarsın ancak." Ve ardına bakmadan uzaklaştı.

...
Evden ayrılma düşüncesine annesi de katılıyordu, ama değişik koşullarda: "İyi bir izdivaç yaparak!" Adaylar bulmaya başlamıştı bile, enstitüden eski bir arkadaşının oğlu, komşulardan birinin yeğeni... Hali vakti yerinde, kızını rahat yaşatacağına inandığı, annelerinin bulduğu gelin adayıyla evlenmeyi kabullenecek kadar 'iyi yetişmiş, mazbut aile çocukları'. Sürekli bu adaylardan söz ediyor, tanıştırmak için en olmadık zamanlarda bin bir bahane yaratıyordu. "Evlenmeden bu evden ayrılamazsın!" diye haykırıyordu her tartışmalarında. "Bizim aile yapımıza uymaz, sakın kalkışma! Fakültedeki ne idüğü belirsiz arkadaşlarından biriyle evlenmeyi falan düşünüyorsan da çıkar aklından! Pişman ederim seni, yemin ediyorum, kendimi öldürürüm. Yapamam sanma, yaparım, kendim için beklediğim hiçbir şey yok nasıl olsa!"

...
Şarap şişesini buzdolabına koyduktan sonra salona dönüp kağıt yığınlarının başına oturuyor yeniden. Büyükçe bir zarfın içinden çıkan sararmış sayfayı görür görmez tanıyor, adaylardan biriyle evlenmeyi kabul ettiğini annesine söylediği gece yazdığı satırlar. Tüm yaşamı boyunca yüreğini ısıtabilmiş olan tek erkeğe içten bir itiraf, yazının en sonunda:

"Beni sevmeni öylesine çok istemiştim ki! Beni alıp götürmeni bekledim. Anlamanı, istemeni ... Görmedin ya da göremedin. İçinde bulunduğum koşullar mı ürküttü seni? Bunca güzeııiği yaşadıktan sonra, arkanı dönüp gidecek kadar zor mu geldi sana yaşamı birlikte omuzlamak? Gitmek üzerine günler, aylar boyu konuşurken, farklı yolları düşlüyorduk da ben mi görmek istemedim? Algıladığım insan değil miydin yoksa hiçbir zaman, ben bir hayalin peşinde miydim başından beri? Her ne olduysa... Düşünmenin bir yararı yok, bitti artık. Yaşamımızın tek fırsatının -senin için değildi belki de, ama benim için kesinlikle böyleydi- birlikte izlediğimiz trenler gibi, önümüzden geçip gitmesine seyirci kaldık. Tek seyirci bendim ya da, kimbilir, belki de senin trenin henüz uğramadı o istasyona...

...
Düşlerimde hep o anı yaşarken, 'Beni al, götür buralardan!' diye haykırmak isterken, yüzüne sevgiyle bakıp gülümsemeyi becerebiliyordum ancak. Yıllar yılı o evde yaşamanın ister istemez beni de etkilediğinin, annemden ninni gibi dinlediğim iffetli, onurlu 'mazbut' aile kızı masallarının içime işlediğinin, hiçbir zaman sevdiğim erkeğe 'Seni istiyorum, sen de beni istiyorsan buradayım' diyemeyecek bir kalıba soktuğunun farkında değildim henüz. Hiçbir şey yapamamanın acısını çekiyor ve bekliyordum. Beni istediğini söylediğin anda, ardımda bırakacağım ölülerin bedelini ödemeye hazır olacaktım! Ama sen anlamalı ve gelmeliydin. Trenler akıp gidiyordu önümüzden, zaman gibi. Tüm cesaretimi toplayıp elini tuttum o gün, sıcacıktı elin, güç verdi bana. Bir karar aşamasında olduğumu söyledim sana, anneme direnecek gücüm kalmadığını, bana aylardır kabul ettirmeye çalıştığı kişilerden biriyle evlenmem ya da her şeyi göze alıp evden ayrılmam gerektiğini anlattım. Başın önünde, yüzüme hiç bakmadan dinledin beni. Uzun bir suskunluktan sonra, 'Sen tanıdığım en duyarlı, en mükemmel kızsın,' dedin, 'inanılmaz bir sağduyun var ve doğru içgüdülerin. Bu kararı tek başına, hiç kimseye dayanmadan verebileceğine eminim.'

...
Kocasıyla her diyalog kurma girişiminin ardından hissettiği uzaklık, boşluk duygusu. İçine kapanmalar, geceler boyu kendini yargılamalar. "O, iyi niyetli ve sevecen, elinden geldiğince. Neden yüreğimde hiçbir kıpırtı yok? Neden bu boşluk duygusu, neden Can'dan başka hiç kimseyi sevemiyorum ben?" Yalnızca yapılması gerekenleri yaparak akıp giden yıllar. Her sevişmelerinde gözlerini kapadığı anda karşısına çıkıveren o eski yüz. O yüzü anımsamanın acısıyla kasılan bedeni, bitmesini sabırla beklediği tek kişilik sevişmeler, sancılı birleşmeler. Oğluyla ilişkisini farklı kılmak için verdiği uğraşın, yaşamının tek anlamı olduğu uzunca bir dönem. Oğlunun ergenlik çağına gelmesiyle birlikte, tüm uğraşlarının boşuna olduğunu fark etmesi. "Tek amacım, Can'ı bu acımasız suskunluktan korumak, onu yaşamdan keyif alan bir insan olarak yetiştirmekti. Mesleğimin, işimin hiçbir önemi yoktu, sıradan olmak öylesine doğaldı ki benim için. Evimde, işyerimde, yatağımda... Her yerde, her durumda silik, coşkusuz, kimliksiz bir kadın! Kimliğimi bir tren istasyonunda yitirdim yıllar önce, bundan da yakınmadım pek, korkaklığımın bedeliydi çünkü. Yalnızca sıradan bir anne olmak istemedim. Bir tek bunu! İnsan davranışlarını duruma ve kişiye göre biçimlendirebiliyor, ama kıpırtısız bir yüreği tek bir kişi için canlı tutmak... Olmuyormuş! Bunu ne yazık ki çok geç anladım. Can'ı tek başıma büyütmeyi göze alabilseydim... " Bu korkunç hayal kırıklığının ardından yeniden filizlenen gitmek düşüncesi. "Yaşama kırgın olmayan bir çocuk yetiştirmek en büyük isteğimdi, beceremedim. Zaman daralıyor, yıllar önce yitirdiğim insan olabilir miyim yeniden? " Oğluyla konuşma girişimleri, kırık dökük sözcükler: "Bak Can, babanla ayrı yaşarsak çok daha iyi olacak, kendimi daha iyi hissedeceğim. Senin için değişen bir şey olmayacak, inan bana... " Her seferinde yüzüne bir tokat gibi çarpan suskunluk, kabuğuna çekilen bir çocuk. Oğlundan hiçbir tepki alamadığı, ona ulaşamadığı birkaç yıllık bir dönem. Sürekli gitmeyi düşünerek, ancak buna bir türlü karar veremeden. 'Daha sonra, şimdi sırası değil' söylemiyle geçen aylar, yıllar. Bunca zamandır yüreğindeki soğukla yaşamaya alışmışken, yüreğini hangi koşullarda ısıtacağını bilememenin yarattığı korku.

...
Zarfı açarken elleri ona ait değil artık. Yüreğinde yıllardır biriken tüm kırgınlıklar, okumaya başlıyor mektubu:

"Dönüyorum abla. Yirmi beş yıl önce bir akşamüstü nasıl ansızın bırakıp gittiysem, yine öyle dönebilirdim. Ama dönmek, gitmek ka.dar kolay değilmiş! Umarım adresin değişmemiştir de bu mektup eline geçer. Dönünce nelerle karşılacağım kimbilir, annemle babamın hayatta olup olmadıklarını bile bilmiyorum, ne tuhaf! Yaşıyorlarsa, çok kocamışlardır herhalde. Her şeyi ardımda bırakıp giderken, sana nasıl bir yük bıraktığım aklıma bile gelmemişti, biliyor musun? Tek isteğim hayal ettiğim yaşama, uzak denizlere ulaşmaktı. Başardığımı düşündüğüm de oldu çok kez, ama yıllar geçtikçe... Olmuyor galiba, olamıyor. Nereye gidersen git, kiminle olursan ol, kendinden kurtulamıyorsun bir türlü, hesaplamalara son veremiyorsun. Çocukluğumun geçtiği o sevgisiz, buz gibi evden çıkıp giderken, beni dışarıda neyin beklediğini bilmiyordum henüz. Bilseydim o kadar kolay gidebilir miydim dersin? On sekiz yaşımda acımasız bir dünyanın içinde tek başıma kalıvermek, o evin sevgisizliğinden daha çok hırpaladı beni belki de, kimbilir... Kalın bir kabuk geliştirdim kendimi koruyabilmek için, gerçi biıiyorsun, evdeyken de vardı kabuklarım, yaınızca şekil değiştirdiler sonradan, iyice sertleştiler. Sağıam, dayanıklı, demir gibi bükülmez bir adam... Çevremdekiler böyle
algıladı beni. Oysa yıllar, kendime direnmekle geçti. Hep yeniden başladım. Yeni bir kent, yeni bir kadın, yeni bir yüz ... Olmadı. Ya da istediğim gibi olmadı. Belki de -umarım- sen başarmışsındır abla. En çok seni görmekten korkuyorum, biliyor musun, annemle babamdan çok, seninle karşılaşmak ürkütüyor beni. Gidişimin ardından, senin yaşamının istemediğin bir biçimde gelişmiş olabileceği düşüncesi.
Umuyorum ki her şeyin bedelini sen ödememiş ol. Yine de ilk sana geleceğim abla. Okulda aşı olurken de böyle yapardım, hatırlar mısın? Aşıdan ödüm koptuğu halde sıranın en başında ben olurdum. Ya da sevmediğim bir yemeği yerken... Şaşkınlıkla bakardın bana, hatırlıyorum, çünkü sen en sona bırakırdın sevmediğin yemekleri. Önce ya da sonra, fark etmiyordu bence. Önemli olan, o yemeği geri çevirmeyi ikimizin de aklından bile geçirememesiydi! Bir an önce yapıp kurtulmak istedim hep, beklemek sancıların en büyüğü oldu benim için. Belki gidişim de bu yüzdendi. Git ve kurtul! Acaba? Şimdi, bu kararı verdiğim günden beri dönmekten başka hiçbir şey düşünemez oldum. Bu hesaplaşma bitmeli artık, sonucu ne olursa olsun... Birbirimizi tanır mıyız dersin karşılaşınca? Sen, iri dalgalı, omuzlarından aşağıya dökülen sapsarı saçların, hüzünlü ela gözlerin, her koşulda gülümşemeye çalışan yüzünle kaldın yıllarca belleğimde. Yirmi beş yıl neler kattı sana ya da neleri alıp götürdü? Şu anda kafam karmakarışık, ama bir tek şeyi iyi biliyorum, gitmek benim için çözüm olamadı. Çözüm neydi, onu gerçekten bilmiyorum. Ayın yirmi beşinde Ankara'da olacağım. Bu adreste seni bulacağım umudunu taşıyacağım o güne dek. Çok güzel bir kadın açacak çaldığım kapıyı ve ben onun sarı saçlarının örttüğü omzuna başımı yaslayacak, çocukken yaptığım gibi öylece duracağım."

...
Müzik setine rasgele seçtiği bir kaset koyuyor, sesini açıyor sonuna kadar. Elektrikli ısıtıcının düğmesine basıp suyun ısınmasını beklerken, bedeninde anlam veremediği bir rahatlama hissediyor, kasılmış yüz hatları gevşiyor, rahatlık bir gülümseme şeklinde yansıyor yüzüne. "Yaşamımın hep kabullenmekle geçtiğini düşünmüyor muydum bugüne dek? Farklı olan nedir bu kez, tüm kırgınlıkların önüne geçen ne şimdi?" Kahve fincanını alıp salona dönerken aynadaki görüntüsüne takılıyor gözü. "Saçlarımı yeniden uzatmalıyım. Bana uzun saç daha çok yakışıyor. Neden kestirdim ki sanki?" Her zamanki koltuğuna oturuyor, kahvesinden bir yudum aldıktan sonra öbürlerinden hiç farkı olmayacak bir günün ilk sigarasını yakıyor.

Ekim 2001

Ayşe Sarısayın 
Denizler Dört Duvar 
Can Yayınları 


DENİZ BALIĞININ ÖYKÜSÜ

Ağustos 1969 içinde, Ali Poyrazoğlu şunu anlattı:

Adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki yanında hep kalsın istemiş. Her gün suyunu tazelermiş, denizden kova kova çekip taşıyarak. Bir süre sonra usanmış deniz suyu taşımaktan, musluk suyunu denemiş. Balık biraz tedirgin olmuş ama alışmış sonunda tatlı suya. Gel zaman git zaman adamın içine merak olmuş, tatlı suya alışan balık havaya da alışır mı diye...(Bana sorarsanız, balık ya alıkmış ya da adamı gereğinden çok seviyormuş ki bu da bir çeşit alıklık olabiliyor sırasında. Dönelim gene Ali Poyrazoğlu'nun masalına.) Balık önce boğulayazmış, debelenmiş, sonunda havaya da alışmış. Günlerden bir gün adamın denize gideceği tutmuş. Balığı da yanında. Koymuş onu çakıllığın gölgeli bir köşesine, kendi de denize girmiş. Çocuklar geçiyormuş oradan o ara. Balığı görmüşler. Nasılsa, acımışlar, bu balık karaya vurmuş, yazık, denize atalım, demişler. Adam deliler gibi yüzüp yetişesiye balık boğuluvermiş denizde.

Bilge Karasu
Dehlizde Giden Adam
Göçmüş Kediler Bahçesi

AŞIRI DÜŞÜNMEK

Aşırı düşünme (overthinking) günümüzde çoğumuzun muzdarip olduğu, bizi adeta bir bataklık gibi içine çeken, enerjimizi tüketen ve içsel huzurumuzu bozan, işlevsel olmayan bir eylemdir. Araştırmalarında özellikle kadınların aşırı düşünmeye erkeklerden daha yatkın olduğunu bulan Susan Nolen-Hoeksema “Aşırı Düşünen Kadınlar” adlı kitabında, yıllarca yaptığı bu araştırmalara dayanarak kadınlar özelinde bu eylemi derinlemesine incelemekte ve çözüm yolları sunmaktadır. 

1.BÖLÜM: BİR SALGINA DÖNÜŞEN AŞIRI DÜŞÜNME EYLEMİ

Aşırı düşünme çoğu zaman bize bir fayda sağlamayan, aksine olumsuz duygu ve düşüncelerin altında ezildiğimiz bir haldir. Bu düşünüp durma hali, problem çözme becerimizi ve motivasyonumuzu olumsuz etkilediği gibi ilişkilerimizin ve ruhsal sağlığımızın bozulmasında da rol oynar. Nitekim kadınların depresyon ve kaygı gibi problemleri yaşama olasılığı erkeklere göre iki kat fazladır ve aşırı düşünme eğiliminin bu durumun nedenlerinden biri olarak gösterilmesi mümkündür. Yazar aşırı düşünme eylemini mayalanan ekmek hamuruna benzetmektedir; ekmek hamuru mayalanırken hacminin ikiye katlanması gibi aşırı düşünme sırasında da olumsuz düşünceler çoğalır ve zihnin tümünü kaplamaya başlar. Esasen üç tür aşırı düşünme olduğu belirtilmektedir.

Bunlardan birincisi, bize yanlış yapıldığı inancıyla intikam duygusunu besleyen ve karşı tarafın hikayesini dinlemeden kendimizi haklı görme haline dönüşen “isyanın eşlik ettiği aşırı düşünme”dir. İkincisi, yaşadıklarımızla ilgili ürettiğimiz açıklamalar ve olasılıkların en abartılı olanlarını bile eşit derecede mantıklı bulmaya başladığımız, aslında var olmayan problemleri zihnimizde yarattığımız ya da var olanları iyice felaketleştirdiğimiz “insanın kendi hayatı üzerine aşırı düşünmesi”dir. Üçüncüsü ise, pek çok olumsuz düşüncenin birbirinden alakasız şekilde zihnimizi işgal ettiği, bizi adeta hareketsiz kılan, duygularımızı ve düşüncelerimizi net bir şekilde tanımlayamadığımız “kaotik aşırı düşünme” halidir.

Aşırı düşünenlerin aynı zamanda oldukça endişeli olduğunu söyleyebiliriz ancak yaptıkları şey endişe etmekten daha fazlasıdır. Endişe hayatımızda olabileceklere dair tahminlerle ilgilidir, aşırı düşünme ise olabileceklerden ziyade geçmişte olanlara odaklıdır, daha önce yaşadıklarımız, yaptıklarımız ya da farklı gerçekleşmiş olmasını dilediğimiz şeyler gibi. Elbette olumsuz duyguları ve düşünceleri kronik şekilde görmezden gelmenin ve bastırmanın fiziksel ve ruhsal sağlığı olumsuz yönde etkilediğini biliyoruz. Ancak aşırı düşünme eylemi bize objektif bir bakış açısı sunmak yerine olumsuz duyguların etkisiyle dünyaya çarpık ve dar bir pencereden bakmamıza neden olur, yazar bunu “çarpık mercek etkisi” olarak tanımlamaktadır. 
Öncelikle aşırı düşünmek hayatımızdaki sorunları olduğundan daha fazla felaketleştirerek görmemize neden olmakta ve bu sorunlara sağlıklı çözümler bulmamızı zorlaştırmaktadır. Ayrıca çalışmalarda aşırı düşünenlerin kendi hayatlarını zorlaştırmakla birlikte sosyal ilişkilerinin de zarar gördüğü ortaya çıkmıştır. Son olarak aşırı düşünen bireylerin depresyon, anksiyete bozukluğu ve alkol bağımlılığı gibi ruhsal bozuklukları yaşama ihtimalinin diğerlerine göre daha fazla olduğu gösterilmiştir.

Zihnimizin aşırı düşünmeyi kolaylaştıran bir yapısı vardır. En ufak bir düşünce ya da anı diğer düşüncelerden bağımsız değildir. Özellikle olumsuz bir ruh hali içindeyken zihnimizin olumsuz düşünce ve anıları çağrıştırması kolaydır. Kendimizi mutsuz hissediyorken geçmişte yaşadığımız kötü olayların -hiçbir alakası olmasa bile- zihnimize gelmesi daha kolaydır. Bu olumsuz bağlantılarla ilgili ne kadar çok düşünürsek bu bağlantıları o kadar güçlendiririz ve bir sonraki sefer aşırı düşünme olasılığımızı artırırız. Aşırı düşünmenin son birkaç nesildir gittikçe arttığı yönünde bulgularını paylaşan yazar, günümüzde çocukların bile (özellikle kız çocuklarının) aşırı düşünmeye eğilimli olduğunu söylemektedir ve nesiller arasındaki bu farklılığı dört kültürel değişimle açıklamaktadır. İlk olarak bizden önceki nesiller toplumun dayattığı katı kurallara göre seçimlerini yapar ve bunu sorgulamazdı, bizler ise seçimlerimiz konusunda daha özgürüz ve artık her şeyi sorguluyoruz. Kendimiz için en iyi kararı vermeye çalışırken seçimlerimize rehberlik eden bir "değerler boşluğu” bulunduğundan aşırı düşünmeye zemin hazırlıyoruz. İkinci olarak, önceki nesillere göre muazzam bir “hak sahibi olma takıntısı”na kapılmış durumdayız.

İstediğimiz her şeyi hak ettiğimize, kimsenin bize kendimizi kötü hissettirmeye hakkı olmadığına, daima kendimizi iyi hissetmeye hakkımız olduğuna inanıyoruz. Hayatın doğal akışında bu beklentilerimiz gerçekleşmediğinde bu durumu kabul edemiyor ve hakkımız olanı elde edememekle ilgili aşırı düşünmeye başlıyoruz. Bizden önceki nesillerden farklı olarak “hızlı çözümlere duyulan kompulsif ihtiyaç” hali bizi aşırı düşünmeye götüren bir diğer toplumsal değişimdir. Kendimizi kötü hissettiğimizde, moralimiz bozuk olduğunda hemen bir çözüm bulmamız gerektiğine inanırız. Sırf o an yaşadığımız olumsuz duygudan kurtulmak için bazen hatalar yapabiliriz (ilişkiyi bitirmek, istifa etmek, aşırı alkol almak gibi) ve bu hata yığını da bizi daha fazla düşünmeye itebilir. Son olarak günümüzde popülerleşen “içe dönük kültürümüz” bize duygularımızın her bir zerresini ve değişimini analiz etmeyi salık vermektedir. Bizler de ruh halimizdeki en ufak değişimlerin anlamı üzerinde düşünüp duran ve bunlara büyük anlamlar atfeden insanlara dönüştük. Yazar bu noktada özellikle kadınların aşırı düşünme eğilimlerinin kökenlerine de değinmektedir. Kadınların erkeklere göre düşük sosyal güçleri sebebiyle yaşadıkları kronik sıkıntılar, travmatik deneyimlere daha fazla maruz kalmaları, daha yoksul bir yaşam sürme olasılıklarının daha yüksek olması aşırı düşünme eğilimiyle bağlantılıdır. Ayrıca kadınların erkeklere kıyasla daha derin duygusal ilişkiler kurması, başkalarıyla duygusal açıdan aşırı ilgili olmaları, kendilerini çok fazla ilişki üzerinden tanımlamaları aşırı düşünmeyi tetikleyen unsurlardır.

2.BÖLÜM: AŞIRI DÜŞÜNMENİN ÜSTESİNDEN GELMEK İÇİN UYGULAYABİLECEĞİNİZ STRATEJİLER

Aşırı düşünmekten kurtulmak için öncelikle bu eylemin bir faydası olmadığını aksine var olan motivasyonu tükettiğini ve problemleri daha da çetrefilli bir hale getirdiğini fark etmek önemlidir. Yazarın önerdiği yöntemlerden ilki zihne dinlenmesi için fırsat vermektir. Kişinin keyif aldığı ve yaparken odaklanabildiği bir aktiviteye yönelmesi aşırı düşünme döngüsünü kıracaktır. Elbette sürekli oyalanacak bir şey bularak olumsuz düşünce ve duygulardan kaçmaya çalışmak sağlıklı değildir. Ancak burada kontrolsüz bir şekilde olumsuz düşüncelerin sarmalına kapılan kişilerden bahsediyoruz, bu kişilerin aşırı düşünme halinde dikkatlerini dağıtacak bir şey yapmaları o bataklıktan çıkmak için faydalı bir adım olacaktır. Özellikle hareket içeren dikkat dağıtıcı aktivitelerin aşırı düşünmekten uzaklaşmakta daha etkili olduğu söylenebilir.

Oturuyorsanız ayağa kalkmak, yürüyüşe çıkmak, arabayla dolaşmak kısa vadeli de olsa dikkatinizi başka yöne çekecektir. Yazarın bir başka önerisi aşırı düşünme halindeyken kullanabileceğiniz içsel bir “Dur!” işareti yaratmak; bu zihninize “Tamam, yeter!”, “Hayır!” demek, ellerinizi çırpmak veya mola işareti yapmak olabilir. Kendiniz için aşırı düşünme molaları planlamak da durumu kontrol altına almaya yarayabilir. Zihninize düşünceler üşüştüğünde bunları gün içinde belirli sakin bir zamana erteleyebilirsiniz, genellikle o zaman dilimi geldiğinde o korkunç düşünceler daha küçük ve daha az bunaltıcı görünmeye başlar. Düşünme molasının uykudan hemen önceki saatlere denk gelmemesine de dikkat etmek gerekir. Yapılan çalışmalarda birçok insanın sıkıntılarından ve aşırı düşünmekten kurtulmak için duaya ve maneviyata sığındığı bulunmuştur. Yazar, dindar olmasa bile çoğu insanın zor dönemlerde kendisine rehberlik edecek manevi bir güce ihtiyaç duyduğunu söylemektedir.

Dua, ibadet veya meditasyon yoluyla düşünce ve duygularla savaşmak yerine onları sadece bir duygu ve düşünce olarak kabul edebilir ve gelip geçmelerine izin verebilirsiniz. Aşırı düşündüğünüz konularla ilgili güvendiğiniz biriyle konuşmak sorunları çözmenize ve daha yüksek bir seviyeye çıkmanıza yardımcı olabilir. Ancak bu kişiyi titizlikle seçmeniz önemlidir, olumsuz duygularınızı ve düşüncelerinizi körükleyecek birine değil, sizi anlayan ve problemin çözümünde en doğru görünen seçeneği yapmanız için sizi cesaretlendirecek birine ihtiyacınız var. Olumsuz duygu ve düşünceleri yazmak da etkili bir yöntemdir. Bunları cümleler halinde bir kağıda yazdığınızda kontrolsüz şekilde zihninizde dağılmalarındansa sınırlandırmış olursunuz. Düşünceleri adeta sizi kontrol eden korkunç unsurlar olmaktan çıkarır ve kağıda nakşedilmiş sembollerden oluşan basit cümleler olarak görebilirsiniz. Anlık olumlu duygular yaratmanın yollarını bulmak genel anlamda zorluklarla daha iyi başa çıkabilmeyi ve aşırı düşünmenin önüne geçmeyi sağlayabilir. Kendinizi o anlık da olsa iyi hissettirmek için yapacağınız basit şeyler (kuaföre gitmek, eğlenceli bir film izlemek, yürüyüş yapmak, müzik dinlemek gibi) düşünce sisteminizi geliştirebilir ve sizi daha yüksek bir seviyeye çıkararak sorunlara daha geniş bir perspektiften bakmanıza yardımcı olabilir. 

Aşırı düşünme döngüsünden kurtulduktan sonra atılacak önemli adım üzerinde düşünüp durduğunuz sorunları çözüme kavuşturmaktır, aksi taktirde bu sorunlar sizi tekrar aşırı düşünmeye sevk edebilir. Yazar bu aşamayı “daha yüksek bir seviyeye çıkmak” olarak adlandırmaktadır. Aşırı düşünme halindeyken çarpık mercek etkisiyle sorunlarımızı en olumsuz ve umutsuz bakış açısından gördüğümüzü söylemiştik. Çarpık mercek etkisini düzeltmek için odağınızı olumsuz perspektifin dışına kaydırarak durumu iyimser bir gerçekçilikle ele alabileceğiniz bir bakış açısı bulmayı denemelisiniz. Bunu yapabildiğinizde sorunun çözümüyle ilgili daha doğru kararlar verebilirsiniz. Bazen bir duyguyu hissettiğimizde bunun haklı bir duygu olup olmadığına kafa yorarız. Bunu yapmak yerine bu duyguya sahip olduğumuzu ve bunun sadece bir duygu olduğunu kabul etmek gerekir. İkinci adım da duygularımızın eyleme dönüşmesinin bir tercih olduğunu, en uygun tepkiyi vermekte özgür olduğumuzu fark etmek olmalıdır. Hak sahibi olma takıntımız kendimizi başkalarıyla kıyaslamamıza yol açar ve bu da aşırı düşünmeyi besler. Mutsuz insanların sosyal kıyaslamayla daha fazla ilgilendiği, mutlu insanların ise daha çok içsel standartlara sahip olduğu belirtilmektedir. Sosyal kıyaslamayı bırakıp değerleriniz doğrultusunda kendi standartlarınızı belirlemeniz bu konuda aşırı düşünmenin önüne geçebilir. Bazen bizi huzursuz eden durumdan mucizevi bir şekilde kurtarılmayı bekliyoruz ve bu keşkelerle dolu aşırı düşünme döngüsü bizi mutsuzluğa sevk etmekten başka bir işe yaramıyor. Bu durumda iki seçenek görünüyor; mevcut koşullarımızdan hoşnut olmayı öğrenmek ya da bunları değiştirmek.

Aşırı düşünme döngüsünü kırdıktan sonra yapılacak bir diğer önemli şey de değerlerinizle bağlantı kurmaktır. Tamamen size ait bu değerleri bulmak için kendinize şu soruları sorabilirsiniz: “Gerçekten bu hayatı nasıl yaşamak istiyorum, öldüğümde insanlar beni nasıl hatırlasın istiyorum?”. Bu sorulara verdiğiniz cevaplar hayattaki seçimlerinizi dayandırabileceğiniz, gerçekçi ve kalıcı olduğuna inandığınız değerler olacaktır. Aşırı düşünme bataklığına çekilmemizin bir diğer sebebi sorunlarımızı hemen ve nihai bir şekilde çözmemiz gerektiğine inanmamız olabilir ve bu bizim harekete geçmemizi erteleyebilir. Çoğu zaman sorunu çözmek için küçük bir adım atmak o eşikten geçmeyi kolaylaştırır, sorunun üstesinden gelmekle ilgili motivasyonumuzu artırır.
Bazen diğer insanların davranışlarıyla ilgili aşırı düşünme döngüsüne kapılabiliriz, böyle durumlarda başkalarının bizim gibi olmadığını ve onların davranışlarının beklentilerimize uymayabileceğini kabul etmek önemlidir. Diğer insanların davranışlarıyla ilgili beklentilerimizi azalttığımızda aşırı düşünme döngüsüne girmeyebilir ve nasıl bir tepki vermemiz konusunda daha isabetli kararlar alabiliriz. İsyanın eşlik ettiği aşırı düşünmeden kurtulmanın bir yolu da affetmektir. Elbette başkalarını hatalı davranışlarından dolayı affetmek bu davranışları görmezden gelmek ya da onları sorumlu tutmamak anlamına gelmemelidir. Affetmek, intikam alma arzusundan vazgeçmek, öfke ve nefretin zihnimizdeki tahakkümünü bertaraf etmektir. Bazen utanç ve suçluluk duyduğumuz hatalarımızdan dolayı kendimizi de affetmemiz gerekir ki aşırı düşünmeye saplanıp kalmak yerine harekete geçip hatalarımızı telafi edelim. Eylemlerimizin değişmediği noktada kendimizi affetmek de anlamsız olacaktır. Çoğu zaman zihnimizdeki düşünceler başkalarının bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen sesleridir. “Daha iyi bir anne olmalıyım, her zaman başarılı olmalıyım, daha çok para kazanmalıyım” gibi kural cümleleri bize “gerekliliklerin zulmü”nü yaşatır. Bu seslerin kaynağını tespit etmek ve hangilerinin gerçekte size ait olduğunu anlamak bunlar üzerinde aşırı düşünme eğiliminizi hafifletebilir. 

Nolen-Hoeksema, gelecekte aşırı düşünme tuzağına düşmemek için de bazı önerilerde bulunmaktadır. Aşırı düşünme döngüsünden kurtulup daha yüksek bir seviyeye çıkabildiğimizde zayıf yönlerimizi daha net bir şekilde görebiliriz. Bu noktada bizi o bataklığa tekraren çeken eksik becerilerimizi geliştirmek için adım atmamız gerekir. Aşırı düşünme döngüsüne kapılmak istemiyorsanız yapmanız gereken bir diğer şey imkansız ve sağlıksız hedeflerinizi fark etmek ve bunları gerçekçi ve ulaşılabilir hale getirmektir. Ayrıca kendinize iyi gelen ve yapmaktan keyif aldığınız eylemleri günlük rutininize dahil etmek olumlu duyguları daha sık deneyimlemenizi ve aşırı düşünmekten kaçınmanızı kolaylaştırabilir. Bazen aşırı düşünmemizin sebebi başımıza gelen yaşam olayları hakkındaki “Neden?” sorusudur. Bu soruya tatmin edici bir cevap bulmak ve kendi hikayenizi anlamak -ki bu noktada psikoterapi destekleyicidir- aşırı düşünmeyle mücadelenize yardımcı olacaktır. Özellikle kadınları aşırı düşünmeye eğilimli kılan bir diğer faktör benlik algılarını hayattaki rollerinden sadece birine çok fazla dayandırmalarıdır. Örneğin benliğinizi sadece annelik rolü üzerinden algılarsanız bu rolle ilgili problemler tüm benlik algınızı tehdit eder ve aşırı düşünme bataklığına çekilirsiniz. Hayatınızdaki tek bir role odaklanmak yerine olumlu benlik algınızı güçlendirecek yeni bir beceri kazanmayı, yeni ilişkiler kurmayı veya bir amaca hizmet eden faaliyetlere katılmayı düşünebilirsiniz. Ortak noktanızın aşırı düşünmek olduğu arkadaşlarınızla çok fazla vakit geçiriyorsanız bu herkes için yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Aşırı düşünmeyi körükleyen değil sizi bu halden çekip çıkaracak arkadaşlar edinmeniz oldukça elzemdir.

3.BÖLÜM: AŞIRI DÜŞÜNMEYİ TETİKLEYEN UNSURLAR

Kadınların üzerinde aşırı düşündüğü en yaygın konulardan biri eşleri veya partnerleriyle olan romantik ilişkileridir. Bunu yapmak ilişkideki problemleri fark etmeye ve çözmeye katkı sağlıyorsa elbette mantıklı olabilir, ancak aşırı düşünmek çoğu zaman ilişkileri sabote eden bir eylem haline gelmektedir. Kadınların finansal veya psikolojik açıdan eşlerine bağımlı olma olasılığı erkeklere kıyasla daha yüksektir. Kendisini iyi hissetmek için eşinin onayına ihtiyaç duyan, tüm hayatını eşini memnun etmeye ve onunla ilişkisine dayandıran kadınların kendisine bakışı bu ilişkinin gidişatının insafına kalır ve ilişkideki en ufak problemde aşırı düşünmeye sürüklenebilir. Nitekim bu kadınlar ilişkileriyle ilgili yanlış kararlar vermeye ve yalnızlığa itilirler. Aşırı düşünmekten kurtulmak ve sorunlara daha yüksek bir seviyeden bakmak gerçekçi bir bakış açısı kazandırır, eşler arasındaki iletişimi kolaylaştırır ve gerektiğinde değişim için isabetli kararlar almayı sağlar. 

Ebeveynlerimiz ve kardeşlerimizle olan ilişkilerimiz de bize aşırı düşünmek için birçok sebep verebilir. Hak sahibi olma takıntımız burada da devreye girer ve ebeveynlerimizin geçmişte yaptığı en ufak hataları bugün kendi yaşamımızdaki sorunların kaynağı olarak görürüz. Yanlış seçimlerimize ya da zayıflıklarımıza geçerli mazeret bulmak için çocukluğumuzu irdeleyip dururuz. Gerçekten ebeveynlerimiz tarafından ihmal ya da istimara maruz kaldıysak, yine bunun üzerinde aşırı düşünmeye meyilli oluruz, öfke ve üzüntü gibi duyguların içinde boğuluruz. Elbette yaşadıklarımızı değiştiremeyiz ancak ebeveynlerimizin hangi yönünü benimseyip hangi yönünü reddedeceğimiz hususunda karar sahibiyiz. Geçmişin bataklığında çırpınmak bizi oraya mahkum eder ve kendi hayatımızı anlamlı ve kıymetli yaşamaktan alıkoyar. Ailenizle ilgili öfke veya üzüntü gibi duygular hissediyorsanız öncelikle bu duyguları hissettiğinizi kabul etmekle başlayın. İkinci adım bağışlayıcı olmaktır. Bu, aile bireylerinizin hatalı davranışlarını kabul ettiğiniz anlamına gelmez ancak böyle durumlarda intikam duygunuzu bir kenara bırakıp yolunuza devam etmek en iyi fikir olacaktır. Önemli bir adım da ailenizle ilgili beklentilerinizi azaltmaktır. Onların davranışlarının mizaçlarının ya da yetiştirilme biçimlerinin bir sonucu olduğunu kabul etmek aşırı düşünmenizin önüne geçebilir. 

Onların davranışları beklentilerimize uymadığında bu benlik değerimizi olumsuz etkiler ve kendimizi aşırı düşünme döngüsünde buluruz. Günümüzde ebeveynlik konusunda ahkam kesen ve ne yaparsak yapalım kendimizi yetersiz hissettiren popüler medya nedeniyle kendi ebeveynlerimizi suçladığımız gibi çocuklarımızın da bizi suçlayacağından korkar hale geldik. Oysa iyi ebeveynlik için kendimizi affedebilmek önemli bir adımdır. Suçluluk duygusuyla sergilediğimiz davranışlar çocuklarımızın ihtiyaçlarına yönelik olmaktan ziyade sırf kendimizi iyi hissetmek ve suçluluktan kurtulmak için yaptığımız şeyler olabilir. Elbette kendimizi affetme eylemine pişmanlık duygusu eşlik etmelidir, zira davranışlarımızda bir değişiklik olmazsa kendimizi affetmemizin de bir anlamı olmaz. Çocuğunuzla ilişkimizde odak noktanız onları kontrol etmeye çalışmaktan ziyade onları anlamak olmalıdır. Kendilik değerinizi özellikle onların başarısı üzerinden belirlerseniz, özlerinde kim olduklarına karşı duyarsızlaşabilirsiniz. Başarılı, uslu, yetenekli bir çocuğunuz varsa kendinizi iyi hissedersiniz, ancak herhangi bir konuda başarısız olduğu anda kendinizi suçlamaya ve aşırı düşünmeye başlamanız kaçınılmaz olacaktır. 

Mesleğimiz de benlik tanımımızın önemli bir parçasıdır. İşimizle ilgili aşırı düşünme döngüsüne girdiğimiz zaman çoğunlukla zihnimiz bulanır, motivasyonumuz azalır ve özgüvenimiz zedelenebilir. Bu yüzden harekete geçmek ve doğru kararlar vermek zorlaşır, kariyerimiz olumsuz etkilenebilir. Sağlık sorunları da (özellikle ciddi bir hastalıkla karşı karşıya kaldığımızda ya da bir yakınımız bunu yaşadığında) aşırı düşünmek için zemin yaratır. Elbette böyle bir kriz anında aşırı düşünme tepkisi son derece doğaldır fakat olumsuz sonuçları olabilir. Tedavi hakkında doğru kararlar vermeyi engelleyebilir, hastalıkla mücadele ederken üstüne bir de depresyon ya da anksiyete eklenebilir. Dolayısıyla aşırı düşünme halinden kurtulmak ve daha yüksek bir seviyeye çıkmak bu meselede de önem taşır. 

Bir kayıp ya da travma yaşadığımızda aşırı düşünmeye eğilimimiz önceki nesillere göre daha fazladır. Onların ölüm, sakatlık, kayıp gibi meseleleri hayatın doğal bir düzeni olarak kabul etmelerine yardım eden dini inançları güçlüydü. Ayrıca böyle zamanlarda maddi manevi destek alabilecekleri aile, akraba-arkadaş toplulukları vardı. Maalesef günümüzde bu iki güçlü teselli ve destek kaynağına çok fazla sahip değiliz. Aksine toplum, yaşadığımız yasın ya da travmanın bir an önce “üstesinden gelmemizi” bekler. Halbuki bir acı yaşadığımızda bunun hemen üstesinden gelmemiz değil, o acıyı yaşamaya izin vermemiz ve bu zorlu yolculuğu kabul etmemiz gerekir. 

Bizi aşırı düşünmeye sevk eden faktörler olduğu gibi oradan çıkmamıza yardımcı olacak pek çok yöntem de bulunuyor. Aşırı düşünme eğilimimizin üstesinden gelebildiğimizde davranışlarımızı o anlık gelip geçebilecek olumsuz düşüncelere göre belirlemek yerine kendi değerlerimiz doğrultusunda anlamlı bir hayat sürebiliriz.

Özetleyen: Kl. Psk. Aslıhan Erdal
Kaynak: kemalsayar.com

Mahya

Bir yanından ötekine gökyüzünün,
dayayıp kara bir buluta dirseğimi,
yazmak geliyor içimden, mahya gibi:

"Ben o kadını çok sevmiştim.
Olmadı, başaramadım,
Özür dilerim."

Neydi yüzüme gözüme bulaştırdığım?
Neyi eksik bıraktım? Bir şeyi
beceremedim ama, bilemedim, neyi?

Affedin, olmadı, kalmadı artık inancım.
Sevginin kendisi yeter sanırdım. Mahya gibi
yazmak geliyor içimden şimdi:

"Yetmedi."

Roni Margulies

Papağan

Gökkuşağı gibi gelip kondu balkonun kenarına.
Ne mor, ne yeşil, ne mavi. Hepsinin toplamı belki.
Ya da bir düş. Ne işi var papağanın Üsküdar’da?
Bakıştık. Süzdük birbirimizi. Uçup gitti sonra.

Öğrendim sonra: Bir kafesten kaçmış ikisi,
çoğalmışlar, uyum sağlamışlar buralara.
Altunizade’de yer edinmişler kendilerine,
meydan okumuşlar acımasız kargalara.

Yine gelir diye bekledim. Anlatacaktım,
Biliyorum, diyecektim, anlıyorum seni,
renk vermiyor, dik tutuyorsun kuyruğu.
Kandıramazsın ama beni,
yabancıyım ben de buralarda senin gibi.

Roni Margulies

Tebessüm

Duyulmaz bir taksime kulak verir
seyrek sakallı yaşlı bir kemankeş
Oturur tek başına içer köşesinde.
Bir yandan ölümü geçerken aklından;
belleğiyle cebelleşir bir yandan.

Tek tek yankılanır aklında çaldığı her nota.
pırıltılı salonlar, şeffaf bir kadın,
parkeler üzerinde süzülmesi ayaklarının.
(Pera Palas’ta bir akşam…)
gelir anımsatır kendini attığı her adım.

Kaldırır kadehini, tokuşturacak bir kadeh arar.
Bir kavis çizer kalkan eli havada.
(Tokatlıyan’da o gece…)
Dudaklarında ince bir tebessüm
kalakalır öylece.

Roni Margulies

Bercestelerim