Ana içeriğe atla

Lodos Fırçası

İstanbul’un aklını asıl karıştıran lodostur. Yalnız bu bir çocukla oynanan sevimli oyunlara benzer. O sebepten çocuğun mu aklı karışır yoksa çocuk kendi saflığıyla asıl akıl karıştıran mı olur, bilemezsiniz.

Oynamaya doyamazsınız. Saatler erir, bilmeceler bulmacalara, dil oyunları beden bükülüşlerine katılır. Hatta, bazen elinde öyle bir fırça vardır ki bu çocuğun, deha bir ressam gibi sağdan soldan darbelerini indiriverir. Renk renge şekil şekile girer. Günlerdir gelip geçtiğiniz, gözünüzün alıştığı, seslerine aşina olduğunuz sokak onun darbeleriyle yabancılaşıverir, sizi bir diri yabansılık kaplar. Eğer bu şehri, İstanbul’u o bitmeyen yüzleriyle tanımak istiyorsanız lodosta kendinizi dışarı atın, yeter. Lodosu bekleyin. Lodosu fark edin. Onun tatlı balayını gözleyin.

Lodos aynı zamanda eli sabunlu eski zaman kadınlarına benzer ki, bu yüzü çamurlanmış, orası burası terden kirden çapaklanmış çocuğu başına vura vura paklar, temizler, sonra da kurulayıp köşesine oturtur. Aralık ayının sonbahar hüznüne eş içli bir ılıklık taşıdığı şu saatlerde dışarıya bakıyorum. Şimşeklerin dindiği, dipten gelen gök homurtularının sakinleştiği anlarda akşam, bütün erken saadetiyle inmiş de sanki uzun masalın dilini örüyor. Ve yağmur, nazlı nazlı, döne dolana, şiddetlene sakinleşe o dili döküyor. Hafıza telaşına düşmüş bir erişkin gibi aklının uzak kıyılarını da yokluyor. Yağmura ve rüzgâra direnen inatçı incir dalları, pır pır dönerek inen koyu sarı akasya yaprakları, gölge mağruru çitlembikler yağmurun kurduğu saltanata hizmet ediyorlar. Tabiat çocuk elinde fırça çalışıyor, hoyratça.

İstanbul, güneyden ve batıdan lodosa açık bir şehirdir. Hatta lodos bütün saltanatını en çok burada kurar. Çok yukarıdan, Trakya’nın saadetli kıyıları denizle öpüşür, Gelibolu yarımadasından, Doğu Marmara’nın saltanatla yaslandığı Gemlik Körfezi’ne kadar lodos sonsuz bir akış alanı bulur. Sonunda, Marmara içlerinden süzüle süzüle gelen lodos hışmı, Moda açıklarında, Sarayburnu sahilinde patlar, Üsküdar, Salacak eteklerinde perde perde yükselir, Yenikapı’dan neredeyse Tekirdağ açıklarına kadar hükmünü icra eder. Yüksek ve pençeli dalgaları, içinde taşıdığı ılık rüzgârla önce denizi sonra da şehri dalgalandırır. Başını döndürür. Nefes almasını zorlaştırır. Gözlerini nemlendirir. Başını ağrıtır. Kimse, kimse istemez bu sevimli barbarı, bu çılgın ressamı. Bu yaramaz oyunbaz çocuğu. Bu ne zaman şaha kalkacağı bilinmez gelin atını… Lakin gelir o. Karışa karıştıra, yüksele ine gelir.

İşin erbabı bilir ki lodos habercidir. Tabiatın kendi içinden geliştirdiği fısıltılı dil, lodosun ağzından ham notalar halinde sağa sola savrulur, kıyı bucak saçılır. Bu vaktin lodosu başka mevsimlerin savrumundan farklıdır. Refik Halid ve Tanpınar üstadlarımız bu konuların öncü bilicisidirler fakat bizim gördüklerimizi de onlar görmezler. Zaman denilen şey kendisini eskiterek yenilenir. Bir de onların yakalarını kaldıran lodos, sigaralarını yakmaya izin vermeyen lodos, bir tabiat kazası gibi değil bir uzaklardan gelen özlenmiş dost ziyareti gibi haneyi şenlendiren lodos başkadır. Huzur romanı yazarının bu konudaki dikkatleri hem çok keskindir hem de kurduğu ilgiler alabildiğine çeşitlidir. ‘Lodos İstanbul’un hem afeti hem de lezzetidir’ ona göre. Sisten, lüferden birlikte söz açar. Olsun, bizim de eksik değil, ne lüferimiz, ne de beklediğimiz sisimiz. ‘Hilkat günlerini andıran sislerini görmüşüzdür İstanbul’un’. Üstelik, lodosun her pençesinde muzdarip paşaların, kavukları Ahırkapı önlerinde düşmüş vezirlerin, Sarayburnu’na ebediyen gömülmüş öfkeli Nefi’nin de sırları barınır, sanırız, biliriz. Ağzımızdan çıkarken savrulan söz denize düşmez ruha konar, inanırız.

Tabiatın omuzlarımıza attığı şal...

Bu inanç, bu sanı, sanrı bile olsa, hep bilir, görür ve duyarız ki, lodos bir yeni zaman terk edilmişliğiyle de konar şehre. Eğer bitip tükenmeyen günlük politika kavgalarına, hiçbir söz burcuna hiçbir beyaz bayrak dikemeyecek gençlik atışmalarına bıyık altından gülme erginliğine varmış hissediyorsanız kendinizi, iptal edilen deniz seferlerinin, çalışmayan vapurların, ters dönmüş şemsiyelerin ötesinde, lodosun ressam fırçasının izlerini takip edin derim. Ondaki lezzeti, ondaki yeniliği içinize çekin. Dalgalarına, kıvrımlarına, minyatürünün kara gözlerine vurulun derim.

Nasıl olsa şehrin dünü artık hiç geri gelmeyecek. Haris eller marifetiyle o tepeden bu tepeye dikilen çok katlı binalara da sözümüz geçmeyecek. İstanbul ufkundan tabiatın bütün cömertliği ile omuzlarımıza attığı şu şalın dokunuşlarını hissedelim. Ben yaşadım, bildim ve görüyorum ki, bu lodos bir süre daha bizimle oynayacak, kaş göz edecek, ceviz içlerine sakladığı bilmeceleri kargalar vasıtasıyla sokağımıza düşürecek. Yağmur bütün içini sabaha kadar sokağa dökecek. Ve ben sabah erkenden incinecek bir damla kaldı mı diye iç geçireceğim. Yaprakların ezilmiş salyalarına acıyacağım.

Bana sorarsanız lodosun en büyük marifetlerinden birisi yarattığı mesafe fikridir. Denizin kabardığı, köpürüp patladığı yerlerden karaya, oradan da gökyüzüne doğru billur hatlar çizer. Paltoya, kazağa, üşüme duygusuna attığı kırmızı çentik yetmezmiş gibi, zamana kafa tutan yapraklarını da yaramaz çocukların kulaklarını çeker gibi kıvırır, kızıla boyar. Tabiatın bütün renkleri, her boy fırçası hazırdır her köşede değiştireceği çerçevelerine….

Yeditepeli şehrimizin sokakları, bazı gizli ufukları, neredeyse II. Meşrutiyet devrinden kalmış han kapıları, köhne yalıları ve son çırpınışlarla tevekleri dökülen semtleri bir şekilde denize göz kırpar. Denize açılmıyorsa bir köşe İstanbul’da henüz şehir değil demektir orası. Denizden kasıt, rüzgârıyla, kokusuyla ve cilvesiyle çırpınan deniz. Gökdelenlerin, çok uzaktan serap etkisiyle yalana duranların hissi değil. İşte o köşelerden bir sevgiliyi takip eder gibi izlemeli lodosun tatlı fitnelerini. Ki insan, Karayel ve kuru poyrazın sürükleyip getireceği kış soğuklarıyla karşılaşmadan önce bir ruh ılıklığı bir renk, ses ve yaşama şurası yaşasın diye böyle yapar lodos. Karışan şey güzelleşir, durulanır, durulaşır. Lodos İstanbul’u yeniden şehir kılar. Ona bir hamile kadın güzelliği bağışlar.

Ömer Erdem

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

İmam-ı Şâfiî'nin Şiirlerinden Seçmeler

BIRAK GÜNLERİNİ DİLEDİĞİNİ YAPSIN Bırak günleri dilediğini yapsın Razı ol hükmedince kader Gecelerin musibeti sabrını taşırmasın Bâki değil dünyadaki zorluklar Güçlü bir adam ol, korkuların üstünde Ahlâkın müsamaha ve vefa Kusurların çoğalsa da tüm mahlukatta Örtüsü olması seni sevindirir yine de Cömertlikle setret ki her ayıbı Örter denilir cömertlik Sakın gösterme düşmanlarına zillet Belâdır üzüntünle onları sevindirmek Cimriden yardım umma Ateşte susayan için su yok Rızkını eksiltmez ağırdan alış Ve artırmaz hırsla çabalamak, yorulmak Ne hüzün devam eder ne sevinç Ne sıkıntı, ne rahatlık Eğer kalbin kanaatkarsa Farkın yok, başkası dünyaya sahip olsa Kimin inerse meydanına ölümler Ne gök korur onu, ne de yer Allah’ın mülkü geniştir ama Feza daralır hükmettiğinde kader Aldırma vefasız günlere hiç Fayda vermiyor ölüme ilaç GAM Ne zenginlik içinde olan bilir fakirliğin tadını Ne sağlam bedenli biri hasta gibidir Ne yoksulluklar vardır ki, örtülüdür üstü onurla Ne zaruretler memnuniyet a...

Z'ORDA ÇOK KALIRSAM,ÖLÜRÜM

Sesinin üstünde yüzdü güz Yüzün süzdü gözümün sapağını S'oluklarca kanadı aklım dudağının kenarına, ... Sen hiç konuşmadın.. Gönlü düz yazılı Kadınlar sessiz kalınca şiire uyak uyarlar.. Soruldukça yoruldum ben Yoruldun mu diye sormadığından Ağıt ve kalemle Kına'dım bu sensizliği ellerime, Sen hiç susmadın.. Tenin temin ederken tuzlu terleri Terimsizdir ve bu yüzden acıtır gece Ki sıfatı kayıp her cümlede Özenle özne gizleyenin adı olur adın yine.. Tenimde İzli öznesin.. Gizli özlerim Uzatmasak iyi olacaktı belki,yürek.. Gelmedin.. Artık yağma aklıma din.. Susmak tutsak kalır ağzımda Seni yanıma istiyorsam şimdi Yalnızlığıma da yakıştıramadığımdandır Sensizliği.. Emre GÖKCE 

Ey bu kupkuru yaşamda açan tek çiçek!

sarıp sarmaladı bizi kanatlarıyla bezginlik; beşikten mezara başımızın ucundan ayrılmadı hiçlik * kadınlar az şey beklemiyor sizden * Yaşam o zaman güzeldir, ancak, tehlikeler yaşandıkça; insan unutur kendini; ayrımında olmaz... * ne ki, yürekli bir insan son vermek isteyince çekilmez yaşamına; doğa dikilir karşısına, ölüm kendi elinden olmadı diye. * Ve sen öyle umursamaz duruyorsun bakışlarınla * Daha kötüye gidiyor zaman; hatadır beklemek gelecek yoz kuşaklardan; yüceltmezler soylu yurttaşları, almazlar öçlerini acılardan. Kanat çırpsın etrafımda aç gözlü kara akbaba; yem olsun adsız cesedim yabanıl hayvanlara; dövsün bulutlar; dağılan parçaları sağa sola yağmurda; silinsin adım, sanım yeryüzünden rüzgarla. * Hoşlanıyordum duygusallığımdan, derin bir konuşmaya dalıp gitmekten yüreğimle ve acılarımın bekçiliğini yapmaktan. * Cendere altında gibi yüreğim, düşününce herşeyin nasıl gelip geçtiğini; ve hiçbir iz bırakmadan sanki. İşte geçip gi...

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi  ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu Hem de ihsanında pek cimri davrandı Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha) Me'zimân sabahında büyük yeminler etti (Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece" Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca boyun eğmediği bir felaket Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan coşkunun ...

Taşra Kızının Deliceleri

gözlerim seni görünce güzel saçlarım senin için uzun tenim seninle sıcak böyle sakınmaklar gereksiz bunu yeni anladım kırıp dikenli telleri geldim yanına dört tarafımda elle tutulan karanlıktı -bilirsin raylarca uzuyordu yalnızlığım körkandil kısır anlayışlara bir kinim vardı, zamanın eritemeyeceği bir sancım vardı öylesine belirgin yokluğun özlü çıbandı sanki duramadım duramadım dayanılmaz isteklere bütün bağlardan kurtulup bir an gözlerinin büyüsüne geldim ellerinin ateşine yak beni sen uykusun vazgeçilmiyorsun seni kendim kadar seviyorum günlerden bir gün duysam da acısını beni ilk öpenin sen olmasını istiyorum beni ilk öpenin sen olmasını Türkan İldeniz

PARANIN ROMANI VE GERÇEĞİ ÜZERİNE

Diyelim şöyle bir cümle yer alsaydı bir romanda: "O ay ev kirasını veremediği için, eski bir arkadaşından borç istemişti …" Bu cümleyle karşılaşan roman okurları, sanırım etkilenirlerdi. Ve büyük bir olasılıkla kirasını veremeyenden yana çıkarlardı. Hatta ilerki satırlarda zengin eski arkadaşın bu parayı vermediğini okuduklarında, ona kızabilirlerdi de. Ama paranın romanı ve gerçeği her zaman farklı oluyor. Bunu bana altmış bir yıllık yaşamımda en iyi öğreten de, yine para oldu. Hiç bir zaman yeterince sahip olamadığım o nesne, insanoğlu denen canlının karakterinin binbir rengini tanıtma konusunda bana gerçekten çok iyi rehberlik yaptı. Evet, insanlar yukarıdaki gibi bir cümleyi romanlarda okuduklarında, anlatılanları kolayca paylaşabiliyorlar. Buna karşılık aynı cümleyi kitaptan okumak yerine bir "canlıdan" duyduklarında, rahatsız oluyorlar. İçlerini bir tedirginliktir alıyor. Bu, çoğunlukla karşılarındakinin zor durumundan değil, fakat sıkıntısını onun ağzından d...

Bundan ötesi değil nümâyân

Buldu bu mahalde kıssa pâyân Bundan ötesi değil nümâyân Sad şükr ola Hayy ü Lâ-yemût’a Kim erdi söz âlem-i sükûta Şeyh Gâlip

BİR EMEVÎ ŞAİRİ: KUSEYYİR 'AZZE (Azze’nin Kuseyyir’i)

Kuseyyir uzağı göremeyen, olayların sonunun nereye varacağını düşünemeyen bir insandır. Her söylenene inanan, insanların şakalarına bile ciddice cevaplar veren, gülünç görünümlü, saf birisidir. Bir kısım kaynaklar onunla ilgili haberlerinde onu, ahmak, kalın kafalı, kötü huylu biri olarak tanıtmışlardır. el-Câhiz, ünlü eseri el-Beyân ve't-Tebyîn'de ahmaklarla ilgili örnekler verirken, şairin bir gün Abdulazîz b. Mervân'a bir methiye takdim ettiğini, bu methiye karşılığında halifenin ne dileğin varsa iste" demesi üzerine şairin kendisini, halifenin katibi olan İbn Zimâne'nin yerine geçirmesini istediğini, ancak halifenin buna tepki göstererek, onu hiçbir şey vermeden yolladığım anlatmaktadır. Yazar, Kuseyyir'in bu gerçekleşmesi mümkün olmayan isteğini ahmakça bulmuş ve eserinde örnek olarak vermiştir . Katiplikte hiç tecrübesi olmadığı halde kendini İbn Zimâne'nin makamına layık gören şairin şiirlerinden ve bazı rivayetlerden onun kendini beğenmiş bir ruh h...

Şiirde Açan Gelincik Çiçekleri

Hayat hikayem mi? Tarlaların kıyısındaki gelincikler. Süreyya Berfe sandınız ki haz içindeydim şiirlerle, kitaplarla, dergilerle esrik tasasız yaşayıp gidiyordum; dağ eteğinde mavi çiçekli hayıtların uzun saplı gelinciklerin donattığı yaz ırmağı kıyılarında yalıncak! Ahmet Uysal Bir sap gelincik iki taş arasında Bulmuş da boyunu uzatan hızı, Sallanır durur çiçeğiyle rüzgarda; Bütün gelinciklerden daha kırmızı… Metin Altıok Senin resmini yaparken Parlak kırmızıyla laciverti Birbirine karıştırıyorum. Söyle bana ey gelincik Toprakta ne al, ne lacivert, Ne kırmızı, ne de sarı varken Sen nasıl boyuyorsun böyle Çiçeğinin yapraklarını?.. Nakagawa Kazumasa gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda işi iş kasabanın su yüzlü çocuğun işi iş bir de poyraza döndü mü hava başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından faytonların turuncu tekerlekleri yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider gelin...