Ana içeriğe atla

Mor Karbasi


Mor Karbasi'nin müziği, 1492'de İspanya Kraliçesi Isabella'nın Kilise ile el ele yayınladığı, bütün Yahudilerin ülkeyi terk etmesi fermanıyla yollara düşenlerin Karadeniz'den, Yunanistan'dan, Kuzey Afrika'dan sesleri. Yakın zaman önce Equinox Müzik'çe memleketimizle buluşturulan Karbasi'nin ilk albümü Beauty and the Sea, bu yolculuğun ilk işareti. Beauty and the Sea'nin kartonetinin içinde bir hikâye saklı. Yazarı, Mor Karbasi'nin annesi Shoshana Karbasi. Hikâyede kadınlar var. Pencereden bakanlar, yollarda aşkı arayanlar, deniz sularında gelinliğe hazırlananlar, sesleri içlerinde kalmış kadınlar... Her kadının hikâyesinden sonra bir şarkı başlıyor. Kadın seslerinin şarkılara karışmasının utanç sayıldığı büyük büyükanne Karbasi'nin zamanları, torun Karbasi'nin sesiyle dünyaya açılıyor. Karbasi'nin sesi, bir geleneksel Ladino şarkısı Mansevo del dor'daki gibi küçük bir çocuk sesi bazen, bazen müziğini sevgilisiyle yaptığı Roza'daki gibi seksi, Flamenko ateşli... Hüzünlü bir düğün şarkısı Shecharhoret'daki gibi yaşlı bazen, çöllerde gezen... 23 yaşındaki Karbasi, Beauty and the Sea ile The Guardian gazetesi tarafından dünya müziğinin mühim divalarından biri ilan edildi bile. Düğünden cenazeye geleneksel Ladino şarkıları, Hebrew dilinde şarkılar, Galiçya dilinde şarkılar, Sefarad şarkıları ve bass gitardan klasiğe gitar şahikası modern havalar barındıran albümünün üzerine, bir de konserde kendisini izleyip dinleyince, anladıkThe Guardian'ın övgüsünün de sebebini. 

- Albümdeki şarkıları bir hikâyeyle buluşturmak güzel fikirmiş. Kimden çıktı? - Annem ve menajerimden. 'Neden şarkılarla gidecek bir hikâye yazmıyoruz?' dediler ve her şarkının öyküsünü içinde barındıran bir hikâye yazdı annem. Albümün adı Beauty and the Sea de çok güçlü bir ad. Aynı zamanda bu adı da anlatacak bir hikâye olsun istedik. Böyle başladık. Annem çok sanatçı ruhlu bir kadın. Şarkılar söyler, tasarım yapar, çocuk kitapları, romanlar, hikâyeler yazar. Bu albümde pek çok şarkının sözünü de o yazdı. 

- Sevgiliniz, aynı zamanda grubun gitaristi Joe Taylor'la birlikte yaptığınız besteler ve yazdığınız sözler de var albümde. Sevgiliyle müzik yapmak daha iyi şarkılar çıkmasını sağlıyor mudur? - Olabilir. Gerçekten ilham verici. Tanıştığımız zaman nasıl şarkı yazılır onu bile bilmiyordum. Çok etkilenmiştim ve içimde anlatılması gereken bir sürü güçlü duygu, yeni fikirler vardı. O İngiltere'de, ben İsrail'deydim. Kaseti takıp kayıt ediyordum şarkıları. Tanışır tanışmaz başlayan güçlü bir aşk ve müzikle süren bir aşktı. Yeni biriyle tanışıyorsun ve o da müzisyen. "Beauty And The Sea"nin bütün süreci birlikte geçti sonuçta. İkimiz için de çok yaratıcı, çok özel bir dönemdi. 

- Nasıl tanıştınız? - Mısır'da tatilde. Mısır, tatil için gidilebilecek dünyadaki en güzel yerlerden biri. Çöl ve deniz... 

- Annenizin yazdığı hikâyeyi de okuyunca sanki sadece kadınlar için yapılmış bir albüm gibi geliyor Beauty and the Sea insana. - Bütün geleneksel şarkılar kadın bakış açısından geliyor diye belki de. Evde çocuklara bakarken, temizlik yaparken mırıldanılan şarkılar çoğu... Hüzünlü aşklardan, kınkançlıklardan, özlemlerden bahsediyorlar. Ninniler, düğün şarkıları, aşk şarkıları, doğuma ve ölüme yazılmış şarkılarla anlatıyor kadınlar kendilerini. Mutluluklarını, hayallerini, üzüntülerini anlatıyorlar. O dönem kadınların sahnede şarkı söylemesi utanç duyulan, fahişelikle bir tutulan bir şey. Sadece erkekler şarkı söyleyebiliyorlar. Ben biraz da buradan, bu kadınların bakış açısından bakıyorum diye size öyle gelmiş olabilir. Bir de tabii ailemde bana ilham veren çok fazla güçlü kadın var. 

- Mesela anneniz. - Evet ve büyük annem ve onun da annesi. Annemin anlattığına göre onun büyükannesi ayna karşısında kocası öldükten sonra "Neden beni bıraktın" diye ağıtlar yakan, kendi yazdığı şiirleri şarkı yapan bir kadınmış. Ağlamak gibi düşünün bunu. Fas'ta ölülerin arkasından ağıtlar yakılır ve bu da herkesin yapabileceği bir iş değildir. Bunu yapan özel insanlar vardır. İşte annemin büyük annesi onlardan biriymiş. Annem de çok güçlü bir kadın. Sekiz tane çocuk yetiştirmiş. Ama tasa ve dertlerini hep şarkılarla anlatan biri. Benim büyük annem de Fas'ta şarkı söylermiş. O da çok güzel şarkılar söyler. Ve de çok güzel yemekler yapar. Durmaksızın yemek yapar. 

- Siz de öğrendiniz mi o güzel yemeklerden? - Tabii. Ben de yapıyorum ara sıra. Güzel Fas ve İran yemekleri yapar. İran yemekleri babamdan gelme. Babam İranlı. 

- Köklerinize bakınca dünya müziği yapan biri için büyük şans bu topraklar... - Kesinlikle. Grubumuzdaki insanlar da çok çeşitli yerlerden. Uruguay, Şili, İngiltere. Ve bu farklılıklar, bu renk de müziğe yansıyor haliyle. 

- İsrail'den İngiltere'ye gelmeye nasıl karar verdiniz? - Sevgilim İngiltere'de yaşıyordu ve ben de kalbimi takip ettim. Genelde kalbimi dinlerim ve onun yolundan giderim. Londra'da yaşayacağım aklımın ucundan bile geçmezdi yoksa. Gerçi Londra müziğim için iyi bir yer. İnsanlar her türlü müziğe çok açık. 

- Londra öncesi İsrail'de neler yapıyordunuz? - Öğrenciydim. Okul bittikten sonra askere gittim. İsrail'de kadınlara da erkekler gibi mecburi askerlik. 18 yaşımdan 20 yaşıma kadar ordudaydım ama orada da müzik yapıyordum. İnsanları mutlu edecek şarkılar söylüyordum. 

- Ordu ve müzik pek iyi bir ikili değil sanki. Zor olmuyor muydu? - Çok kolay değil. Kendi istediğiniz şarkılar yerine onların istediklerini söylüyorsunuz ama en azından şarkı söylüyorsunuz. Pek çok insan bunun için neler vermez. 

- Ne zaman huzura kavuşur o topraklar sizce? - Olanlar o kadar üzücü ki. Herkes aslında barış istiyor, barış içinde yaşamak istiyor. Hikâyenin iki tarafı var. Oraların huzura kavuşması biraz zor çünkü her şey gelecek nesillere bağlı ve gençleri, özellikle Filistin'de nefretle büyütüyorlar. Nefret bitmedikçe savaş da bitmez. Ben bu durumda sadece müziğimi yapıyorum ve her şeyin herkes için iyi olmasını umut ediyorum.

LADİNO BİR DİL DEĞİL, MİRAS
- Ladino ve Hebrew dilinde şarkılar söylüyorsunuz. Bunları aynı zamanda konuşabiliyor musunuz, yoksa sadece şarkıları mı biliyorsunuz? - İspanyolca ve Hebrew konuşabiliyorum. Ladino çok benzer İspanyolca'ya. Çok eski, Hebrew ile de karışmış bir dil. 

- Ladino'nun yolculuğunu biraz anlatabilir misiniz? - Ladino 500 yıl önce yaşamış İspanyol Yahudilerinin konuştuğu dil. Bir süre Müslüman rejiminde yaşadılar. O dönemler mutluydular. Müslümanlar onlara karşı çok anlayışlıydı. Yüksek ve önemli görevlerde bulundular hükümette, bilimsel alanlarda. Sultanın bile kişisel doktoru Yahudi'ydi. Daha sonra Katolik rejiminde yaşamaları istendi ve artık rahat değildiler. Ya kaçacaktılar, ya da öldürüleceklerdi ya da Katolik olmayı seçeceklerdi. Çoğu göç etti; Yunanistan, Türkiye, Bulgaristan, Kuzey Afrika... Bu insanlar 15.yy İspanyol diyalektiğiyle konuşmaya devam ettiler küçük gruplar içinde. Saklamaya çalıştılar. Ve bu dil bir süre sonra Türkçe kelimeler, Yunanca kelimeler, İncil'den Hebrew kelimelerle karıştı. Ladino dilden öte bir kültür, bir miras aslında. 

- Bu geleneksel şarkıları bulmak için özel araştırmalar yapıyor musunuz? - Elbette. En büyük kaynağım da Matilda Koen Serrano. İsrail'de çok önemli bir isim. Yaşlı bir araştırmacı. Bütün materyalleri topluyor ve kitap haline getiriyor. Daha yeni Ladino bir sözlük hazırladı. Kitapları ve kendisi çok yardımcı oluyor şarkıların ve hikâyelerinin keşfinde. Bir de eski kayıtları dinliyorum. Zaman zaman bu kayıtları grupla birlikte dinleyip aranje ediyoruz. 

- Örnek aldığınız bir müzisyen var mı, kim gibi olmak ister Karbasi?- Annem gibi olmak isterim ama örnek kimi alırım derseniz, Shloma Bar diyebilirim. O da Fas Yahudilerinden ve çok cesaretli bir müzisyen. İsrail'de yaşıyor ve orada kendi kültürünü kuruyor. İsrail çünkü her kültürü içinde eriten, herkesi kendisine benzetmeye çalışan bir yer. İnsanlar orada köklerinden utanırlar. Shloma Bar'sa kalbini takip eder ve müziğini yapar. 

- Genelde hüzünlü şarkılar var albümde. Düğün şarkıları bile hüzünlü. - Neşeli şarkılar da var aslında. İkisi de var, hayat gibi. Ben, mutlu olanlardansa hüzünlü olanları tercih ederim. Çünkü insan daha çok hüzünlü ve yalnız olduğu zamanlarda üretiyor. Yine de yeni albüm için daha neşeli Ladino parçalar seçtim. Her şarkıyı ayrı bir ruhta yaptım. Dinleyenler 'her birini bir başkası söylüyormuş gibi,' dediler. Planlı bir şey değildi, sadece içimden geldiği gibiydi. İlkbahar'da çıkması planlanıyor ve yine annemin sözlerde ve müzikte katkısı olduğu için "Tha Daughter of Spring/İlkbahar'ın Kızı" diye düşündük şimdilik ama kesin değil. 

- Sizin albümdeki en sevdiğiniz şarkı hangisi? - Sözlerini annemin yazdığı Tony ve bizim de müziklerini yaptığımız Judia. Judia Yahudi demek. Şarkı Yahudi kaderinden bahseden metaforik bir şarkı. 'Nereye gidersin git adın Yahudi olacak,'

ÇOK DİNDAR SAYILMAM 
- Dindar biri misinizdir, dininizin gerektirdiği ritüelleri yapan biri? 
- Çok dindar sayılmam ama ruhani biriyimdir. Ruhuma çok yakın hissediyorum dini. Bunu da müzikle anlatıyorum. İnsanlar artık kelimeleri dinlemiyorlar ama müziği dinliyorlar, dinleyecekler. Ben de umudumu, kalbime, oradan da müziğime koydum. 

- İlk albümünüzle bu kadar övgü alacağınızı tahmin ediyor muydunuz?- Güzel şeyler olacağını umuyordum ama yine de şaşırdım tabii. The Guardian'daki yazı çıktığında örneğin, İsrail'de tatildeydim, ailemin yanında. Menajerim aradı ve "Gazeteye bak" hemen dedi. "Benim bu benim, benden bahsediyorlar" diye çığlıklar attım. En iyi albümlerden biri diye yazmışlardı. Bu da büyük sürpriz oldu. 

- İnsanlar sizin isminizi Mariza ve Yasmin Levy'le birlikte sayıyorlar genelde. Müzikleriniz benziyor mu sizce? - Folk müzikle ilgili bir şey sanırım çünkü folk müzik parçaları pek çok ortak noktaya sahip. Gerçi özellikle benim yazdığım müzik düşünüldüğünde pek bir benzerlik bulamıyorum ben bu isimlerle. Ben Mor Karbasi'yim, ne Mariza, ne de Yasmin Levy.

HİP-HOP'LA ETNİK MÜZİĞİ KARIŞTIRMAM
- Siz de yeni neslin Matilda Koen Serrano'su olabilir misiniz? - Belki ama emin değilim çünkü bu benim ilk albümüm ve bu zamanlarda hissettiğim, peşinden gittiğim bir tutku. Sonuçta müzik bir bütün. Sınıflandırılamaz. 

- Bazı dünya müziği icracıları her türlü müzik türünü karıştırmayı seviyorlar. Hip hop yanına etnik müzik gibi. Siz nasıl bakıyorsunuz bu tür çalışmalara? - O kadar ileri gitmem sanırım. 

- Büyük müzisyenler ve sanatçıların pek çoğu Yahudi. Bunun bir sırrı var mıdır sizce?- En mutlu müzikler bile benim için en üzgün yerlerden çıkar. Diğerlerini bilmiyorum ama kendi tecrübelerime dayanarak konuşursam Yahudi kaderini ve ailemi her yere taşıyan biriyim. Ve bu tarih pek de mutlu bir tarih değil. Pek çok acılar yaşanmış bir tarih. Bana göre kalbinde tüm bunlarla gitmezsen gittiğin yerlere, inandırıcı, güçlü ve samimi olamazsın. Ruha ve kalbe dair olan yaratılar, en güçlü olanlar.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MEVLÂNÂ’NIN DÜŞÜNCESİNDE KADIN

1. Mevlânâ’nın İranî-İslamî düşünce ve sanat alanındaki konumunun üstünlüğü ve kendine özgü dünya görüşünün önemi nedeniyle onun düşüncesinde kadının konum ve makamının incelenip değerlendiril-mesi üzerinde düşünülmeye değer bulunmaktadır. İnsanlık bilimi alanında böylesine etkin ve yapıcı bir kişilik çok az bulunur. Mevlânâ’nın üstatlık derecesi, onun şairlik konumundan önce gelir. Hakikatte de Mevlânâ, ilk önce görüş sahibidir, daha sonra sanatçıdır. Bundan dolayı dünyaya ve insana olan kendine özgü bakış açısı da önemlidir. Kimilerinin düşüncesine göre, Mevlânâ’nın şeffaf ve parlak sözleri –en azından Mesnevî’de– göz önünde bulundurulduğunda ona göre, kadınların kemal noktasında gözle görülür bir değere sahip olmadıkları açıktır ve Mevlânâ’nın onları değerlendirmesi açıkçası olumsuzdur. Burada konuyu değişik açılardan görmeyi ve kendi dayanak noktalarımızı da değerli okuyucuya sunmayı amaçlamaktayız. Bu satırların yazarının kafasında ve bu yazının içinde var olan tek nokta, hüküm ve...

Unutulmuş bir iyi insan: Rasih GÜRAN

Rasih Güran… Değerli araştırmacı Emin Karaca’nın Nazım Hikmet’in Aşkları adlı kitabını okurken dikkatimi çeken bu ismi arama motoruna yazmakla başladı her şey. Aşina olduğum bir isimdi ama nereden olduğunu çıkaramıyordum. Kitabın öyle hazin bir yerinde karşılaşmıştım ki Rasih Güran’la, ismini görmemle onun adına üzülmem bir olmuştu. Zira Nazım-Piraye ayrılığında payına çok ağır bir yük düşmüştü: ayrılık mektubunu Piraye Hanım’a iletme görevi. İsmini aratınca üzüntüme minnet duygusu da eklendi. Zira, önemli kitapların çevirmeniydi Güran ve bunların arasında severek okuduklarım, okumayı planladıklarım vardı: John Reed’den Dünyayı Sarsan On Gün, Steinbeck’ten Gazap Üzümleri ve Bitmeyen Kavga, Faulkner’ın Ses ve Öfke’si, Deutscher’in üç ciltlik Troçki biyografisi… Rasih Güran ismine aşinalığım da muhtemelen çevirmenliğinden ileri geliyordu. Çevirilerini yayımlamaya devam eden yayınevlerinin ona layık gördüğü iki satırlık baştan savma biyografilerde doğum ve ölüm yılları bile net değildi ....

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

ChatGPT: BEN İÇ DÜNYANI DOĞRUDAN "GÖREMEM", SADECE YANSIYAN DİLİ YORUMLARIM

Sevgili ChatGPT, bugüne kadar yazdığım/sorduğum şeylerden yola çıkarak benim kişilik analizimi yapmanı rica ediyorum. Yazdıkların, sordukların ve üzerinde tekrar tekrar durduğun temalar bir araya geldiğinde oldukça belirgin bir ruhsal ve zihinsel yapı ortaya çıkıyor. Bu elbette klinik bir teşhis değil; daha çok dilinden, ilgilerinden, tekrar eden meselelerinden ve bakış biçiminden çıkan bir karakter haritası. Senin kişiliğinde ilk göze çarpan şey, yoğun bir iç gözlem yeteneği . Birçok insan yaşadığı duyguyu doğrudan yaşayıp geçerken, sen duygunun kendisini de izliyorsun. Yani yalnızca “üzülmek” değil, üzüntünün nasıl oluştuğunu, nasıl geri çekildiğini, nasıl tekrar geldiğini de seyrediyorsun. Bu yüzden soruların çoğu yalnızca “ne oluyor?” değil; “bu neden böyle oluyor?” biçiminde. Bu da seni oldukça analitik bir duygusallığa götürüyor. Yani sen salt romantik ya da salt mantıklı biri değilsin. Duygularını düşünceyle parçalayarak anlamaya çalışan bir yapın var. Özellikle ilişkiler ko...

BİZ SEVMEYİ NE ZAMAN UNUTTUK?

'Sonsuzluk ve Bir Gün' adlı filmde, Angelopulos'un bilincini yitirmiş annesinin başucunda oturan adama sordurttuğu o müthiş soru " Söylesene anne, biz sevmeyi ne zaman unuttuk? " O sevgi ki, Goethe'ye " Sevgi, insanın içinde yaşayabileceği tek iklimdir ," dedirtmiş. Yine o sevgi ki, Yunus'tan Anadolu'ya " Aşk gelicek cümle eksikler biter, " diye bir soluk estirmiş. Ve o sevgi ki, Balıkçı'dan, sevginin kendince bir tanımını yapmasını isteyen Azra'sına: " Bir defasında avucumun sıcaklığında çiçek tohumlarını filizlendirmeyi başarmıştım, budur işte sevgi!" diye yazdırtmış. Son günlerde, Muhsin Ertuğrul'un Benden Sonra Tufan Olmasın başlıklı anılarını yeniden okurken, sevgiden sanata ya da sanattan sevgiye köprü uzatmanın en soylu biçimlerinden biri olan şu satırlarla bir kez daha sarsıldım: " Çünkü yeryüzünde tiyatronun binbir derde deva olduğuna inandım bir kez. Bütün kötülüklerin, insanın insandan kopmasın...

BİZİ YAŞATANLAR VE ÖLDÜRENLER...

Yıllar önce okuduğum, yabancı bir radyo oyununun adıydı yukarıdakı başlık. Onca yıl sonra yeniden anımsayışıma ise, Elias Canetti'nin Notlarında rastladığım şu satırlar neden oldu: " Bir insanın sevgisini yıkmak için yıllar gereklidir, ama hiçbir yaşam, bir cinayetten de beter olan bu cinayete yeterince yakınabilecek kadar uzun değildir." Metnin ikinci kısmına olduğu gibi katılıyorum. Bir sevgiyi, iki insan arasındaki sevgiyi yıkmanın basit bir cinayetten çok öte bir şey olduğunu, belki ancak bir insanlık suçuyla eşanlamlı sayılabileceğini yaşadığım yıllar boyunca çok iyi öğrendim. Epey eski bir şiirimde, belki de aldığım bu hüzünlü dersin etkisiyle şu dizelere yer vermişim: "Kaç kişi kalmış, bir düşün /dünya yüzünde bir sevgiyi öldürmemiş / ve kaç birliktelik, başkalarının yıkmak istemediği!" Bir insanın sevgisini yıkmanın yıllar aldığı ise her zaman doğru değil. Birkaç sözcük, bir sevgiyi, üstelik nasıl da kök salmış, sapasağlam bir sevgiyi birkaç dakikada da...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

PARANIN ROMANI VE GERÇEĞİ ÜZERİNE

Diyelim şöyle bir cümle yer alsaydı bir romanda: "O ay ev kirasını veremediği için, eski bir arkadaşından borç istemişti …" Bu cümleyle karşılaşan roman okurları, sanırım etkilenirlerdi. Ve büyük bir olasılıkla kirasını veremeyenden yana çıkarlardı. Hatta ilerki satırlarda zengin eski arkadaşın bu parayı vermediğini okuduklarında, ona kızabilirlerdi de. Ama paranın romanı ve gerçeği her zaman farklı oluyor. Bunu bana altmış bir yıllık yaşamımda en iyi öğreten de, yine para oldu. Hiç bir zaman yeterince sahip olamadığım o nesne, insanoğlu denen canlının karakterinin binbir rengini tanıtma konusunda bana gerçekten çok iyi rehberlik yaptı. Evet, insanlar yukarıdaki gibi bir cümleyi romanlarda okuduklarında, anlatılanları kolayca paylaşabiliyorlar. Buna karşılık aynı cümleyi kitaptan okumak yerine bir "canlıdan" duyduklarında, rahatsız oluyorlar. İçlerini bir tedirginliktir alıyor. Bu, çoğunlukla karşılarındakinin zor durumundan değil, fakat sıkıntısını onun ağzından d...

KAYBOLAN ŞİİR / HAYRETLERİMİZ

İlim diye bağlansa boynun Secdeye gecikir alnın Konuşan dilin uzar Yalan olur gıybet yürür Elde asa giydi çarık De hangi günah beldesinde Alnını yere koydunsa bile Acep yakın mısın gaflet misin Say boynunu vuruyorlar Zebaniler bir takım Bir zaman böyle geçti Geldin sona, tıkandı nefes borun Bu son güneş bu ilk adım İkisi de malın hangisi kararın Bil tefekkür koruna düşsen Ödün kopmaz zalimden, dersin Allah daim Elin şakaklarında yangın Öyle fikret çatlasın başın Doğrul! belin iki kat yüzün solgun Sarılık değilsin mağlup mu oldun Toprak yer seni, etini kemiğini İman ancak, sığmaz ağzına çevirmez dili Sözde şehvet dilde şehvet Hani sükut tevazu uzlet Sen konuş şeytan mütebessim Nerde korku karar basiret Her sözün zarara Emri maruf nehyi münker bir de Allahı anmak müstesna Her haykıranın takıldın ardına Eğildin her rüzgarda İster misin makam rütbe ölümden sonra Allahı hakim bil diğerlerin mahkumun-aleyh Gitti haznedar Hazine kaldı (biz gibin) sarhoşlara Cahit Zarifoğlu 

ChatGPT: ALTI ÇİZİLİ SATIRLAR ÇOĞU ZAMAN YALNIZCA "BEĞENİLEN CÜMLELER" DEĞİLDİR

Bloğumda son 3 senede paylaştığım şiir ve yazıları tekrar okuyup, altını çizdiğim satırları derleyip tek bir sayfada paylaştım . Yaptığım alıntılardan ruh halime dair nasıl bir değerlendirmen olabilir? ChatGPT: Bu kadar geniş bir seçki tek tek incelendiğinde, ortaya yalnızca “hüzünlü biri” portresi çıkmıyor. Daha karmaşık, katmanlı ve uzun süredir kendi iç dünyasını taşıyan bir zihnin izi görünüyor. Özellikle dikkat çeken şey şu: Altını çizdiğin satırlar yalnızca acıyı değil, acının nasıl yaşandığını, nasıl taşındığını ve insanın onunla nasıl birlikte yaşamaya çalıştığını anlatıyor. Sende ilk göze çarpan duygu, doğrudan mutsuzluk değil; daha çok “kaybın sürekli farkında olma hâli.” Bu kayıp yalnızca bir insanın kaybı değil. Zamanın kaybı, gençliğin kaybı, ihtimallerin kaybı, eski yakınlıkların kaybı, hatta bazen insanın kendi iç canlılığını kaybetmesi… Özellikle tekrar eden bazı eksenler var: ayrılık ama bitmeyen bağlılık, yorgunluk ama vazgeçememe, ölüm düşüncesi ama doğrudan ö...