Ana içeriğe atla

Sezai Karakoç Şiirinin İrfani Kökleri

“Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır”


Altın şairler çağı kapandı gerçi, Heidegger’in ellilerde dediği gibi ‘dünyanın nuru çekildi’, semavi sofra kalktı, bizler o irfani şölenden arta kalanlarla yetiniyoruz.
Bunlar kırıntı da olsa, dünyayı anlamlandırmak ve ruhlarımızı yıkamak için yeterli oluyor, zira Allah’ın Nur ism-i şerifinden bir parıltı, bütün dünyayı ışıtmaya yeter.
Nitekim Karakoç, ‘sofra’nın kendisinden de söz eder :

sofra sofraya değer sofra sofraya
Sofra sofraya bakar yaklaşır sofra sofraya
Böylece gökten sofra iner dağa
Şairlikten sonra başlayan azıklarla
Şarap dense de şarabı aşmış bir şarapla’


Bu şarap, İbn Farıd’ın, ‘biz sarhoş iken henüz üzüm yaratılmamıştı’ dediği şarap olsa gerektir.
Onu Hayyam da içmiştir Hz. Mevlana da.
Hz. Pir, bu sarhoşluğu, ‘üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum/benim sarhoşluğumun sonu yok’ diye niteler. Şarap, kendisi bizatihi nurullah olan nur-ı Muhammedi’nin mazmunudur. ‘Adem su ile balçık arasındayken ben Peygamberdim’ sözünde ifadesini bulan nur…Sezai Karakoç’un bu dizelerinden az önce bir mısraında kullandığı Venüs kelimesi bize söze girişmek için bir kapı açabilir. Zaten Üstad da, modern zamanlarda irfani geleneğe açılan bir kapı’dır. Venüs’te Yusuf peygamber oturur ve büyük şairler şiiri oradan alırlar, der İbn Arabi. İbn Arabi, Karakoç’un en değerli kaynaklarındandır. Hızır’la Kırk Saat’ten başlamak üzere, Karakoç şiirinin irfan haritası araştırıldığında Mağripli bilgenin her an karşımıza çıkması muhtemeldir. Venüs’ten şairin kalbine inen hakiki şiirin zihinsel, entelektüel bir şiir olmadığı kesin. Zira ‘gönül’ beytullahtır, arşı istiva eden Yaratıcı yere göğe sığmamış, kamil insanın kalbine sığmıştır. ‘Bunda kalp sahibi olanlar için öğüt vardır’ ayetini yorumlarken İbn Arabi, ‘burada akıl değil kalp denmesi, aklın sınırlama özelliğindendir’ der, ‘akıl, kelime anlamı itibariyle de bağ demektir, düğüm…Kalp ise sınırsızdır, hakikat gibi, hakikat inhisar kabul etmez.’
Şair, ‘dağların yıkılışını Venüs bardağında’n görür. Bu görüş, gönül gözüyledir ve şiirin Venüs’ten alındığına yönelik bir ima taşımaktadır. Son dizedeki ‘Sırların Sırrı’ Allah’tır ve şair şöyle der :

‘Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır’

Bediüzzaman, bu ‘anahtar’ın, ‘benlik’ olduğunu söyler. Suyuti tefsirinden öğreniyoruz ki, ‘dağların yüklenmekten çekindiği emanet’, benliktir. Bir gün Rabiatül Adeviyye, büyük günahlardan söz eden Hasan-ı Basri’ye, ‘senin varlığından daha büyük günah yoktur’ demiştir. Buradaki varlık, insanın ‘benlik iddiası’dır. Anahtar benliktir ve insan kişisel algısını terk etmeden ilahi hakikat’e açık ve hazır hale gelemez. Ümm kavramı da bunu ima eder. Ümmilik, hakikatin algılanmasında şahsi idraki ve nazarı terk etmek demektir. O halde Sırların Sırrına ulaşmaktan söz eden bir şiir karşısındayız. İnsan ilk söylediğiyle son söyleyeceğini de haber vermiş demektir. Sezai Karakoç’un ilk kitabı Hızır’la buluşmaların meyvesidir. Sonraki şiir ve yazılarında, hep Hızır’ın kendisine fısıldadıklarını anlatıp duracaktır. Öyle derler, herkes dünyaya bir sırrı fısıldamak üzere gelirmiş. Hızırla Kırk Saat’e ilişkin anılarından öğreniyoruz ki, Karakoç, bu magnum opus’undaki şiirlerin her birini ayrı bir Hızır buluşmasında kaleme almıştır. Bir yazısında belirttiği üzere, ‘yazı kendisini yazmış’tır. Eğer Karakoç yazmasaydı, bu yazılar, kendilerini başka bir yazara mutlaka yazdıracaklardı. Derrida’nın dediği gibi, Karakoç’un şiirlerini sanki ‘başka bir el yazıyor, yazdırıyor’ gibidir. Diriliş şairinin irfani gelenekle ilişkisini bu kitap, hatta oradaki tek bir şiir üzerinden konuşmak mümkündür. Üstelik özel bir seçim yapmaksızın, tefeül yoluyla kitap açıldığında karşımıza çıkan herhangi bir şiir, onun birkaç dizesi, bu soruna ilişkin bize yeterli veriyi sunabilir. O halde, Şam’a gitmenin vaktidir :

Şamdayız
Mevlana ve Mesnevi
Muhyiddin ve Yasin
Şems ve Füsus
Şems nasıl değiştirdi
Bengisu sarnıçlarından geçirerek
Mevlana Celaleddini
Ve Yasin bir delikanlı biçiminde
Ağır ölüm hastalığında
Nasıl iyileştirdi İbn Arabiyi
Mekke çatısında Füsusun ve Fütuhatın yapraklarını ayıklayan
Güneşin yağmurun ve rüzgarın yardımcısı kimdi
?’

Şairin ‘alıntı’ ve göndermesi, doğrudan irfani geleneğin iki büyük kaynağıdır : Hz. Mevlana ve İbn Arabi. Bu iki büyük denizin bir zaman kavuştuğuna ilişkin kaynaklarda bilgiler bulmaktayız. Karakoç buna gönderme yapar. Mekke’deki bir vakıasında Hz. Peygamber’in vermiş olduğu Füsusu’l-Hikem’in son Fassında, Şeyh-i Ekber Muhammed kelimesindeki Ferdi Hikmetin Özü’nde, Hz. Mevlana’nın Divan-ı Kebir’inden bir alıntı yapar.
Hz. Mevlana Hz. Şems’i tanıdığında yetkin bir alimdir. Fakat, Hz. Peygamber’in manevi kemal yöntemi olan nefsle mücahade ve riyazet yoluna, hakikatin Batıni sırlarına onunla erecektir. Ona, zahiri bilgilerini tersyüz edecek ve zihinsel algı kalıplarını sarsacak bir soru sorar. Adeta bir yıldırım gibi çarpar, içine aşk ateşini düşürür. Hz. Mevlana böylece şairin ‘bengisu sarnıcı’ irfani berzaha girer. Şems, Mevlana’nın muhabbetinin kendi şahsında kitlendiğini görünce ortadan kaybolur. Böylece bu büyük aşk muallimi, öğrencisini manevi yolculuğu ile baş başa bırakır. Bu aşk yoludur.
Yasin’in bir delikanlı biçiminde görünmesi, İbn Arabi hazretlerinin vakıalarından biridir.
İlk şeyhlerinden el-Müsenna’da da böylesi bir keramete rastlarız. Onun hizmetine de insan suretine giren Fatiha suresi verilmiştir.
Güneş, ilahi hakikat’in sembolüdür, yağmur rahmettir ve rüzgar haber taşıyan elçidir.
Şiirin devamında Hz. Şems’le Hz. Mevlana’nın karşılaşması aktarılır.

‘Şems bir soruydu
Bir cevaptı Mevlana
Benziyorlardı bir arada
Kişinin kendisiyle yaptığı bir konuşmaya
Muhyiddin’in İbnürrüşd’e dediği gibi
Bir evet bir hayır demedi Mevlana
Hep evet dedi Şems’e bu konuşmada…’


Evet-hayır meselesi, İbn Arabi’nin henüz genç bir bilge iken Mağribin büyük düşünürü İbnürrüşd’le görüşmesini ima eder.
“(…)Bu hal bu melalde bir süre kaldılar. Gezgin, derin derin soluklandı ve sessizliği bozarak, ‘evet’ dedi. Filozof’un göğsüne sıkışmış olan soluğu da boşandı ve rahatlamış hissederek kendisini, yüreğindeki sevincin de ateşlemesiyle, ‘evet’ diye karşılık verdi. Gezgin tekrar suskunluğa gömüldü. Filozof, yıllardır onu beklemişti, bu cevabın umuduyla onu, evinde beklemişti. Şimdi dileğine erişmiş olmanın mutluluğu içindeydi. Rahatlamıştı artık. Üzerindeki dünya kadar yük inmiş, kuş gibi hafiflemişti. Gezgin’in dilinden dökülen bu ‘evet’, hem kendini hem de, şimdiye değin yazdıklarını ve söylediklerini onaylamasıydı. Böyle yorumlamıştı ‘evet’i. Dünyanın en güzel kelimesiydi bu. Kelimenin kalbine baktı Filozof, bunları gördü. Gezgin, sonunda, onu, düşüncelerinden dolayı kutluyordu. Düşünme katındayken kendisine verilen bu onay, Filozof’u tarifi güç bir sevince boğmuştu. Gezgin’de durum farklıydı oysa. O, tekrar gömüldüğü suskuda bir zaman kaldıktan sonra, ilkinden daha kararlı ve giz dolu bir sesle, ‘hayır’ dedi. Filozof, bu sözcüğü duyar duymaz, kaskatı kesildi, beti benzi attı ve düşüncelerinden kuşkuya düşmüş, çaresiz bir kimsenin çırpınışıyla, ‘İlahi esin ve aydınlanmayla ulaştığın sonuç nedir, daha açık konuşur musun?’ diye sordu. Gezgin, sesindeki gizemi yitirmeksizin, aynı kararlı ve sır dolu sesle, ‘evet ile hayır’ dedi, ‘bugüne değin yaşadıklarımdan öğrendiğim şey bu iki kelimedir.’ Filozof sancıyormuş gibi kıvranıyor, sözün devamını bekliyordu. Gezgin sürdürdü konuşmasını; ‘ilahi esinle bana bildirilen bu iki kelimedir, evet ile hayırla başlar boyunlarından ayrılır, ruhlar, bedenlerinden uçurulur.’ Filozofun çehresi sararmış, bedeni titremeye başlamıştı, belli belirsiz bir sesle, ‘Allah’tan başka güç sahibi yoktur’ diye fısıldadı. Gezgin izin isteyip sessizce ayrıldı yanından. Kapıya dek uğurladı Filozof, sokakta yitişine baktı uzun uzun. Onu son kez görüyordu. Sonradan defalarca görüşme dileğini iletmiş ama bir türlü cevap alamamıştı. Oysa Gezgin bir kez gördü O’nu. Yine onunla konuşma isteğiyle dolduğunda, geldi evine. İlahi bağış, onunla arasında hafif bir perde olduğu halde, bir kendinden geçiş anında gösterdi Filozof’u kendisine. Gezgin, o rahmet perdesinin ardından görüyordu O’nu. Oysa O, Gezgin’in orada olduğunu bilmiyordu. Onu fark edemeyecek denli düşünceye dalmıştı. Gezgin, kıpırtısız bir bakışla bakarak, kendi kendine, ‘düşüncen ve dikkatin, seni benim bulunduğum yere getiremiyor (…)’

Şam çarşılarında Şems’i arayıp duran Hz. Mevlana’nın öyküsüyle sürer şiir.
Şam, kutlu bir şehirdir.
‘Şam’da sakin olun, o, mübarek beldelerdendir’ hadisi buna işaret eder.
Şems, Mevlana’ya bir bengisudur, bir yitirir bir bulur onu.
Bu hicran günlerine ilişkin bir hikaye anlatılır. Hz. Pir, kendisine ‘Şems’i gördüm’ diyenlere kese kese altınlar verirmiş. Bunun üzerine dostlarından biri, ‘efendim yalan söylediklerini siz de biliyorsunuz, neden böyle yapıyorsunuz?’ deyince şöyle cevaplarmış : ‘Evet ben de biliyorum yalan söylediklerini, bu yüzden onlara altın veriyorum. Eğer doğru söyleseler canımı verirdim.

Karakoç, şiirinde Hz. Mevlana ile Muhyiddin İbnül Arabi’yi Şam’da buluşturur ve Şems’i sordurur.

‘Muhyiddin kabrini açarak
Sabır kitabından bir yaprak çevirerek
Şemsin kendisini gösterdi
Sonra yorgun bir Şam öğlesinde
Sıcakta çekirgeler kavrulurken
Çömeldi bir su kıyısında
Hızırı gördü alı yeşili gördü suda
Şemsi gördü ve buldu kendini’


Sabır kitabından bir yaprak çevirmenin zorluğunu en iyi Karakoç bilir.
Wıttgenstein, ‘kelimeler eylemlerdir’ der
Karakoç’un şiiri, Eşrefoğlu Rumi’nin dediği gibi, ‘kendi derdin söyleyen/gayrı hikayet etmeyen’ bir şiirdir
Madem şiir en kişisel dildir, o halde şair, irfani gelenekteki gibi, halini şikayet edecektir, onunkisi, Hz. Mevlana’nın beyanı üzre, bir hikayettir lakin bir halin şikayetidir.
Şems, Hızır’dır. Tıpkı Karakoç’a göründüğü gibi, Mevlana’ya da görünmüştür ve kırmızı ile yeşili göstermiştir.
Kırmızı marifetin, yeşil, Muhammedi Nur’un rengidir.
Tıpkı fani sevgilinin alınıp kendisine Mona Rosa’nın, Taha’nın Kitabı’nın verilişi gibi, Şems alınmış, Mesnevi verilmiştir Mevlana’ya.
Şimdi Hz. Mevlana için, gökten bir kartal geçse/ve yere düşse gölgesi/bu acaba Şems’in gölgesi midir/Yerin altından gelirse bir su şırıltısı sesi/Bu ses Şemsin mi sesi/Çöllerde kumda varsa/Kızgın bir ayak izi/Bu iz Şemsin mi izi’
Mesnevi’yi böyle böyle kurar Mevlana.

Sezai Karakoç şiirinin coğrafyası, semavi kökenli medeniyetlerin haritasıdır. Şam’dan sonraki uğrağımız kamil veliler, bilgi ve düşünürler şehri Bağdat’tır.
Bağdat’a girince bizi, ilkin ilahi aşk şarabıyla sermest olanların en üstünü olan Hallac-ı Mansur karşılar :


‘Bağdattayız
Dönüp duruyoruz yırtıcı kuşlar gibi
Çevresinde bir darağacının
Koparabilir miyiz acaba
Etinden çileli etinden
Döğmeli ciğerinden bir parça
Hallac-ı Mansur’un’


Karakoç, ‘illa dostun gülü yaralar beni’nin hikayesine gönderme yapar. Cüneyd-i Bağdadi, Hallac taşlanırken gül atmıştır. Şair bunu şöyle taçlandırır :

‘Bir bakış geçer mi içimizden
Bir taş atarak
Bir gül alabilir miyiz
Elinde biten’


Silku’s-süluk’ta Nahşebi şöyle der :

Bilmek gerekir ki Hallac-ı Mansur, ilim ormanının arslanı ve kavgasının korkusuz kahramanı idi. Onu bir pamuk ambarına parmağıyla işaret etmesiyle pamuklarla taneleri ayırması nedeniyle Hallac diye adlandırmışlardı. Şibli şöyle anlatır: Benimle Hallac arasında bir fark yok. Ancak bana deli gözüyle baktıkları için kurtuldum, o ise akıllı sayıldığı için başına bu geldi.’ Bir gün Cüneyd ona, ‘ölümün yaklaştı’ deyince, ‘benim öldüğüm gün, sen sufilik hırkasını giyme’ dedi. Rivayete göre imamlar Hallac’ın katline fetva verdiklerinde, Cüneyd, sufi giysisi giyinmişti. Bunun üzerine, hemen medreseye gitti, cübbe giydi, sarık sardı ve, ‘biz zahire göre hüküm veririz’ diye bir not yazdı. Bir gün Hallac’a, ’sabır nedir?’ diye sordular, şöyle yanıtladı: ‘Bir insanın el ve ayaklarının kesilerek darağacına asılması durumunda bile kendini yitirmemesidir.’ Son günleri yaklaştığında bir kezinde Şibli’ye, ‘bana dikkat et.’ Dedi, ‘önemli bir ödevle yükümlüyüm. ‘Enel Hakk’ ‘ben Hakkım’ dediğim için beni halifeye şikayet ettiler. İmamlar ölümüme hükmettiler. Bana, ‘hüve’l-Hakk’ (O Hakk’tır) de kurtul, niçin ‘ene’l-Hakk’ diyorsun dediler. Ben de, onlara, ben, ene’l-Hakk derken, aslında hüve’l-Hakk diyorum. Ama siz O’nun gaib olduğunu söylüyorsunuz’ dedim.
Şöyle anlatırlar: Zindana koyulduğu günün gecesi, onu aradılar bulamadılar. İkinci gece aradılar ne onu ne de zindancıları buldular. Üçüncü gece aradılar hem onu hem de zindancıları buldular. ‘Bu durum neydi?’ diye sordular. Hallac, ‘birinci gece ben dostun yanına gitmiştim, beni göremediler; ikinci gece dost buradaydı, bu yüzden ne beni ne de zindancıları gördüler, bugün buradayım, şeriatın hükmü neyse yerine getirin’ dedi.
Anlatıldığına göre zindanda üçyüz mahkum bulunuyordu. Onlara, ’sizi özgür bıraktım, gidin’ dedi. ‘Eğer buna gücün yetiyorsa sen niçin gitmiyorsun?’ diye sordular. ‘Biz, Tanrı’nın tutuklusuyuz, O’nun yasasına saygımız ve bağlılığımız sonsuz, gidemeyiz’ dedi. Sonra zindan duvarına işaret parmağını doğrulttu, bir yarık belirdi, mahkumlar çıktı. Sabah ne olup bittiği sorulduğunda gerçeği söyledi. ‘Peki sen niçin kaçmadın?’ diye sordular, ‘Tanrı’yla aramızda bir mesele var’ dedi, ‘bu nedenle kaldım.’
Hallac’ın öldürüleceği gün, birisi, ‘aşk nedir?’ diye sordu. ‘Bugün, yarın ve öteki gün aşkın sırrını göreceksin’ dedi. O gün Hallac’ı öldürdüler. İkinci gün yaktılar ve üçüncü gün küllerini savurdular. Onu dibine getirdiklerinde darağacının ayaklarını öptü ve, ‘işte yiğitlerin miracı budur’ dedi. Elleri kesildiğinde, ‘bir insanı bağlayıp elini kesmek kolay iş’ dedi, ‘ben asıl arş’ın karanlığından külah aşıran kişinin temiz elini kesecek kimseyi yiğit sayarım’ Ayakları kesildiğinde gülümsedi ve, ‘bu ayak güçsüzdür, benim her iki alemde de yolculuk yapabileceğim ayağım var’ dedi. (Molla Cami ve Mevlana’nın dizelerini hatırlayalım: ‘Bu yolda başsız ayaksız ol’) Sonra kanlı kolunu yüzüne sürdü. ‘Ne yapıyorsun?’ diye sorduklarında şöyle cevapladı: ‘Aşk yolunda, abdesti sahibinin kanıyla alacak iki rekat namaz farzdır : ‘Rivayete göre, tüm organlarını kestiler. Sadece sırtı ve boynu darağacında asılı kaldı. Ancak o sırt ve boyundan da, ‘ene’l-Hakk’ sözü yükseliyordu. Halife, ‘bu adamın ölümü daha çok kargaşa çıkaracak’ dedi. Ertesi gün tüm uzuvlarını toplayıp yaktılar. Yanmış, kül olmuş cesetten yine, ‘ene’l-Hakk’ diye ses geliyordu. Üçüncü gün, küllerini suya döktüler, yüzen kül zerrelerinden yine o ses geliyordu.’

Karakoç, Bağdat’taki irfan ehlinden söz eder sonra ve karşımıza bir bilgeler sofrası açar. Bu nurani mecliste kimler yoktur ki! Ekberi bir şair olan Molla Cami, Hayyam, Geylani, herkes oradadır. İrfani geleneğin gözkamaştıran yıldızlarının tümü…O pamuktan, hafif insanı çekemeyen darağacına yardımcı kim varsa…Gene de der, hepimizden ağır geldi, Hallac-ı Mansur’un vücudu…
Sonrasında, Fütuhat’ta söz edilen bir vakıayı aktarır. İbn Arabi, kendisinden önce yaşamış bilgelerle görüşmelerini anlatırken Hallac-ı Mansur’dan da bahseder. Karakoç, bu manevi görüşmeye gönderme yapar :
Muhyiddin’in kabri açılır, ‘ürkme Mansur, benim’ der. Bir deniz kabarmaktadır sanki.
Deniz, kozmik bir imgedir. Vahdet deryasıdır burası, birlik denizi…Deniz, İlahi Hakikat’in kaynağıdır. Kıyısı yoktur, burası sahilsiz bir ummandır.
Hızırla Kırk Saat’in en coşkulu bölümüne geliriz. Şiirin ritminden hissederiz ki, bilgelik kervanı yürümektedir.


‘Mursiyede Tunusta Mısırda
Kudüste Mekkede Konyada
Malatyada Şamdayız’


Hölderlin bir kez daha doğrulanmaktadır. 1799 yılında annesine yazdığı mektuptaki “şiir yazmak uğraşların en masumu” olduğunu söylerken, 1800 yılında yazmaya başlayıp, yarım kalan taslak yazısında dili mülklerin en tehlikelisi olarak belirttiği “Mülklerin en tehlikelisi dil bunun için verildi insana kendisinin ne olduğunâ tanıklık edebilsin diye..”) satırlarını yazmıştır.
Karakoç, kamil insanın varlığına tanıklık eden bir şiir diliyle konuşmaktadır.
Heidegger’in, ‘varlığın evi’ dediği dille…bu dilin içinden, binlerce yıllık mazmunlarla, kamil insanın şairane oturduğu makanlarda dolaşarak.
Yukardaki dizelerde dile gelen mekanlar, büyük bilge İbn Arabi’nin gezisinde izlediği güzergahtır.
Nasıl bir yürüyüştür bu?

‘Yolları bir urgan gibi
Ayağına sarmış Muhyiddiniz
Güneş hep arkada biz öndeyiz’


Mansur olup asılan Muhyiddinin Hızır olup suda, Anadolu’da, bir ses duyup dönüp duran, Hızırı görüp Şems diyen, Mevlana olan bir dervişin izi boyunca yürür Karakoç şiiri.

Doğu ankası’nın sesidir bu, Batı ankasının.
Ş harfiyle uzlaşan S sesi’dir.
Burada Yavuz Sultan Selim’in Şam’a girişi de ima edilmektedir, Şems de…
Füsus okuyan Mevlana da…
Bize, kendi ifadesiyle, ‘Muhyiddinin ak kara dünyasından birkaç görünüş’ sunduktan sonra, şair ehramlar ülkesine girer.
Sağda Musa’nın bayrağı dikilidir, solda Firavun’un ve büyü vaktidir.
Musa aleyhisselam kıssasının şiirini modern zamanların trajik görünümleri izler.
İki bölüm sonra, şair bu kez Şakku’l-Kamer’in öyküsünü anlatır.
Efendimiz’in bir adı da Kamer’dir. Ay, O’nun mazmunudur. Ayın bölünmesi, Nübüvvet ve Velayet sırlarının göze inmesidir. Hilal, Allah’ın sevgilisinin Hakk’a ayan, halka gaib olduğu anı simgeler, dolunayda ise halka bakan vechi belirir. ‘Ay yayılır/doğumumuzun doğusuna’ diyen büyük şair, bizi Elhamra’ya, Kurtuba ve Mısır’a götürür. Şiirin ay gibi bölündüğü bir dilin içinden konuşur :

‘Ayı
Bu dünyanın yeşili
İkiye böler
Öte dünyanın akı’


Mekke sokaklarına ineriz sonra.
Trajik bir epigraf karşılar bizi :

‘Yaklaştır kıyameti
Burada bir kadın ölmektedir
Uzaklaştır kıyameti
Burada bir kadın ölmektedir
Yaklaştır sesi sesi
Burada bir kadın ölmektedir
Can vermektedir galata kulesi
Burada bir kadın ölmektedir’


Karakoç’un irfani geleneğin içinden bakarak modern yaşamı gördüğünün en canlı tanığıdır bu dizeler. En canlı ve en ahenkli. Karakoç şiirinin iç sesi, onda yetkin bir insanın, kamil ve kadim insanın, ebedi çocukluk haline dönmüş bir müsumun konuştuğunun da delilidir. Mutlu Arabistan toprağındayız artık…Birer deniz avcısı olan peygamberlerin arasında..Onların izinde ve gölgesinde. Deniz ilahi hakikatin imgesi olarak tekrar belirir. Ve bir Nebiler geçidi : İsa, Musa, İbrahim, Yusuf, Bünyamin, Süleyman, Davut, Eyyüb, Lut, Salih, Zülküfül peygamberler…Ve tümünün imamı, Allah’ın Sevgilisi…Önünde arkasında gümüş defterli gümüş kalemli melekler…O’nun imametinde kılınır namaz. Bu, cem makamında bulunan, başla sonu birleştiren, hadis olanı kadim olana bağlayan kamil insanın miracıdır. Bu, huzur-ı ilahide kılınan büyük namazdır. Kul ile Allah arasında ortak bir ibadet olan namaz…Kul üzerinden Allah’ın Kendi Kendini salat etmesinin şiiridir. Sonra her şey çekilir yerli yerine ve Peygamber bir çöl önünde yalnız kalır.
Bu kez diğer Peygamberler anılır :
İsmail, Şit, Zekeriya… Miracın birinci aşaması olan kavs-ı uruc başlamıştır…Burak alır ve gider Allah’ın Habibini. Yıldırım çeken bir paratoner gibi. Bu yürüyüş, Cebrail’i titretir. Ürperir ve kelimeleri erir. Töreni tek başına sabır yönetmektedir. Ve sidreye varılır. Sidre varlığın sınırıdır. Burası berzahtır. Karakoç, ‘Burak’ın, yağdan çekilen kıl gibi çekildiğini’ söyler. Sonra Refref de durur, geriler. Ve Peygamber geçer, ileri atılır…
Burası sütunlarndan, taş heykellerden, kelimelerden, gün doğuşundan ve doğusundan, kalpten, düşünceden ileridir. Burada hiçbir Rububiyet vehmi kalmaz insanda. Saf ve katışıksız ubudiyet hakikati de biter. Allah’tan başka bir şey kalmaz. ‘Başlangıçta sadece Allah vardı ve O’ndan başka bir şey yoktu’ kavli gerçekleşir. Bu hala böyledir çünkü.
Habibullahın pelerini sadece sevgidir, aşktır. Aşk, kuşun kanadı kırılırcasına uçmasıdır. Burası şevk makamıdır, şevk, kuşun kanadı kırıldıktan sonra da uçmaya çalışmasıdır. Bütün köprüler atılır ve o ‘Tek deniz tadılır’
Deniz imgesi bir kez daha karşımıza çıkar.
Hızır’ın yeni bir randevusunda bi kez Meryem çarşafları açacaktır.
Odaya gelen, araftaki çiçeklerden bir akşamdır.
Şehrin sesi hurmadandır.
Karakoç şöyle der : ‘Suya bırakılmış çocuğu
Kurtaran kadın Asiye
Savıyordu al kadınlarını dışarı’

Mu, su, sa ise ağaç demektir.
Suya bırakılan tahta sandığın şiiridir bu.
İstanbul’da bir balıkçı, Haliç’te bir hayal görür, eve gider yorganlara saldırır, Bizans sarayında kristal bir kadeh kırılır ve güneş saati Kudüs’te bozulur durur.
Bu coğrafi bilinç, şiirin kozmik niteliğinden ve bu şiirin kalbine indiği şairin şuurundan gelir.
Şiirle şuur akrabadır. Şuur, bulanıklık alanıdır, bu sırdandır ki, ‘Biz sana şiir öğretmedik’ buyrulmuştur.
Lakin Sezai Karakoç şiiri, vahyin her okunduğunda kalbe yeniden sefer eden taze soluğuyla yıkanır, O’nun mazmunları Kuran’ın hazinelerinden alınmıştır.

Kuran, Cebrail, Kutlu Çocuk, onu doğuran anne, Fetih suresinin gerçekleştirimi ordular, mevlüt yazan şairler, toz koparan veliler, alnında ter birikmiş, ekmeğini kendi elinden devşirmiş işçiler, Tevrat’ı aslından okuyanlar, İncil’in öz sesini duyanlar, Bedirde, Yermukta, Hendekte, Uhutta, Yemende, Kafkaslarda şehit olanlar ve tekbirlerden bir cennet kenti yükseltenlerin şiiridir bu…
Hızırla Kırk Saat bir modern zamanlar mevlidi, miraciyesi, tevhidi, naatı ve meselidir.
Nihayet şair kendi yurduna, Diyarbekir’e uğrar.
Kentin kemerleri sıcaktan kırılmıştır. Bu, modern çağın ateşidir. Gündüzleri bile bir toz vardır yaz yarasalarından.
Şair, şehrin ruhuna doğru sızar ansızın. Ve bizi de uygarlıkların içinden geçirir.
Kaynağı cennet olan üç büyük nehirden birinin köpüklü sularına çeker, Dicle’nin saralarından yürüyerek, yükselen bir duman zamanına gireriz.
Mezopotamya’nın tarihçesi yine Hira’ya uğrar.
Şair, ‘nuru evvel ba’sı sonra olan Efendimiz’in diriltici soluğuna yönelir :

‘Kalk ey
Örtülere bürünmüş peygamber
Bu sıtmayla iyi edeceksin
Tifoları vebaları
İnsanlığı kağıt kağıt
Buruşturan cüzamı
Çan sarasını
Havra harmanını
Göğüyle görünen haranı
Çile çömleği iskenderiyeyi
Sen dirilteceksin…’


Hölderlin’in, ‘insanın kendi varlığına tanıklık etsin diye verilmiştir’ dediği şiirin tanıklığının niteliğine ilişkin Heidegger şöyle der :
‘Demek ki, bu tanıklık insanın varolmasının imkanıdır, varoluşun açığa- açıklığa- kavuşmasının imkanıdır. İnsan tanıklık etme kararını sadece özgür olarak, kendi seçimi olarak verebilir. O; bütün varolanlara ait olmaya tanıklığını tarih olarak gerçekleştirir. Demek ki, tarihin mümkün olabilmesi, insanın kendi olabilmesi, mülklerinden biri olan dille mümkündür.’
Sezai Karakoç şiiri, varolandan varlığa geçişin ve tanıklığını tarih olarak gerçekleştirmenin şiiridir.

Sen yayınlayacaksın
Sen kuracaksın
Seher çocuklarının
Tek kentini
Sen bildireceksin
Dünya geldi geleli
En önemli haberi’
dizeleri, Nil, Fırat ve Dicle’nin çağıltısı gibi dilin içinde çınlar durur.
Bedir, Hendek, Hud ve Huneyn’den Birinci Cihan savaşında Rusya’da esir ‘baba’sına geçebilen bir şiirdir bu.
Yüzyılın üç büyük bilgesinden şair olanıdır Karakoç.
Dili sembol ve sükut olan hikmeti dile getirebilmiş, Guenon tasnif etmiş, şiirini ise Karakoç yazmıştır.
Selçuk ve Osmanlı tecrübelerinin, ‘evrenin memesinden sevgi sağan’ ruhunu anlatmak ona nasib olmuştur.

Sözlerime, Üstad’ın, içindeki sonsuz hikmetlerin yanı sıra aynı zamanda bir ses, bir ahenk harikası olan şiirinden bir bölümle son vermek istiyorum :

‘sofra sofraya değer sofra sofraya
Sofra sofraya bakar yaklaşır sofra sofraya
Böylece gökten sofra iner dağa
Şairlikten sonra başlayan azıklarla
Şarap dense de şarabı aşmış bir şarapla
Susuz topraksız ve göksüz büyümüş bir buğdaydan
Yapılmış ekmekle donanmış bir sofra
Kansız ve etsiz bir sofra
Ne kedi ne köpek sofra der buna
Ne Hintli ne rum sofra der buna
Hızır avına çıkmış bengisuya
Bengisu kabusuna kanmış insan sofra der buna
Sen de günlük sofrayı birkaç kere
En çok da çocuklukta
O güz oruçlarının
İftar durumlarında sandın böyle bir sofra
Doğudan gelen davullarla sahurda
Bir sofrayı böyle bir sofra sandın
Evin saati gösterdi hep böyle bir sofrayı
İkindi Kuranından sonraki sofralara
Battı zamanından bir zaman belki
Kana dönüşen bir şarap değil
Duaya çevrilen bir şarap içildi o sofrada.’


Sadık Yalsızuçanlar


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi  ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu Hem de ihsanında pek cimri davrandı Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha) Me'zimân sabahında büyük yeminler etti (Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece" Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca boyun eğmediği bir felaket Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan coşkunun ...

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

Ehlen ve sehlen ey gam-ı kalb-i perişân merhabâ

“Şair görmüştür, size de gösterir; gördükleri ona tesir etmiştir, o da intibalarını size nakleder; dinleyicilerin/okuyucuların hepsi de onun gibi şairdir.”   Steal  Pâmâl idüp beni sıdı gam cündi kalbümi Himmet demidür ey Şeh-i Merdân yâ Alî (Gam askerleri beni ayaklar altına alarak kalbimi kırdı;  Ey yiğitlerin şahı Ali, vakit yardım etme vaktidir.) Hayretî ** Gam leşkerinden ister isen olasın emîn Var Abdî Beğ kapusın idin âhenîn hisâr  (Eğer gam askerlerinden kurtulayım dersen,  Abdi Bey’in demirden hisar gibi olan kapısına sığın.) ** Mülk-i gam sultânıyam şâhâ ayağun toprağı Kelle-i bî-devletümde tâc-ı devletdür bana  (Ey şahlara benzeyen sevgili, ben de gam ülkesinin sultanıyım;  senin ayağının toprağı benim talihsiz başıma bir devlet tacıdır.) ** Devletinde şâh-ı aşkun ben de gam sultânıyam Ey gözüm sakkâlığ it ey âh ferrâş ol bana  (Aşk şahının devletinde ben de gam sultanıyım artık.  Ey gözyaşlarım sen gam ülkesinin su dağıtıcısı ol, ...

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Hâtim Duası

Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap gününün tek hakimidir. (Haydi, öyleyse deyiniz): 'Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.' Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil." "Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere! O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infakta bulunurlar. Hem Sana indirilen kitabı, hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti; mü'minler de. Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler (ve e...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

AŞIRI DÜŞÜNMEK

Aşırı düşünme (overthinking) günümüzde çoğumuzun muzdarip olduğu, bizi adeta bir bataklık gibi içine çeken, enerjimizi tüketen ve içsel huzurumuzu bozan, işlevsel olmayan bir eylemdir. Araştırmalarında özellikle kadınların aşırı düşünmeye erkeklerden daha yatkın olduğunu bulan Susan Nolen-Hoeksema “Aşırı Düşünen Kadınlar” adlı kitabında, yıllarca yaptığı bu araştırmalara dayanarak kadınlar özelinde bu eylemi derinlemesine incelemekte ve çözüm yolları sunmaktadır.  1.BÖLÜM: BİR SALGINA DÖNÜŞEN AŞIRI DÜŞÜNME EYLEMİ Aşırı düşünme çoğu zaman bize bir fayda sağlamayan, aksine olumsuz duygu ve düşüncelerin altında ezildiğimiz bir haldir. Bu düşünüp durma hali, problem çözme becerimizi ve motivasyonumuzu olumsuz etkilediği gibi ilişkilerimizin ve ruhsal sağlığımızın bozulmasında da rol oynar. Nitekim kadınların depresyon ve kaygı gibi problemleri yaşama olasılığı erkeklere göre iki kat fazladır ve aşırı düşünme eğiliminin bu durumun nedenlerinden biri olarak gösterilmesi mümkündür. Yaza...