Ana içeriğe atla

Toptan ölür madenciler

Madenciliğin başka işkollarından farkı, sadece günışığından yoksunluğu değildir. Kömür madeni deyince çoğu zaman akla tek renk gelir. Oysa madenciliğin istatistikleri bile öbür işkollarınınkilerden daha renklidir.

Meselâ, başka istatistikler, yıllar, üretim miktarı, ihracat, işçi başına üretim, maliyet şu bu diye giderken, madencilik istatistiklerinde şöyle ilginç kalemler göze çarpar: milyon tona düşen ölüm adedi, yıllara göre ölümlerdeki artış-azalış, yaralı miktarı, falan... Çin'de hâlâ her yıl iki-üç bin madenci, kazalarda ölür. 2004'te her hafta en az on kişinin öldüğü bir kaza mutlaka olmuştu.

Serbest piyasa ekonomisi şöyle çalışır: Madene inip inmemek serbesttir. Sen inmezsen, inecek başka biri mutlaka bulunacaktır. Madenci, duasını eder ya da küfür eder ve aşağı iner. Ama inmeden mutlaka sevdikleriyle vedalaşır, çünkü, dinlediğiniz şarkıda söylendiği gibi, bir defa aşağı indikten sonra "elveda" deme şansı artık yoktur.

Madenci aşağıda ne yapar?

Yukarıdakilere göre cevap basittir: Çalışır. Aşağısı, iş saatinde çalışılıp arada mola verilen, beş dakika dışarı çıkıp gelinebilen bir yer değildir. Kömüre kazmanın vurulduğu yere gidiş dönüş bile bazen saatler sürer.

Madenci yerin yedi kat dibinde ter döker, terini siler, su içer, kömür tozu yutar, yemek yer, üzülür sıkılır, hayal kurar, heyecanlanır, öfkelenir, şakalaşır, kısaca yaşar.

Ve hastalanır.

ABD'de halen, yani 21. yüzyılda, her sene dört bin kadar maden işçisi "madenci hastalığı" denen illete yakalanır. Yeni binyılın parlayan güneşi Çin'de bu rakam yılda 10 bindir. Fransa’da 1920’lerden 1970’lere, ciğerleri hastayken çalışan işçi oranı azalmamış, artmıştır. "Madenci hastalığı", akciğerleri mahveder, sonunda öldürür.

Hastalığa yakalanan madenciler çalışmaya devam eder, şansları varsa emekli olup öyle ölürler. Hiçbir ülkede, madenciler arasında hastalık oranı yüzde 10’un altında değildir.

Gündüz vardiyasında çalışan bir madenci, günışığını yılın birkaç ayında, günde bir-iki saat görür. Bir ülkenin kişi başına kömür üretimi artarsa o ülke gelişiyor demektir.


Ekonomi tam gelişirken, maden ocağının dibinde bir gün bir homurtu duyulur. Sonra, -gök zaten yoktur-, yer altüst olur.

Madende sinsi bir düşman, metan gazı, iyi havalandırılmayan köşelere sinip bekler. Bir de açık düşman vardır: kömür tozu. Madenci çalıştıkça, düşmanı artar, birikir. Madenin herhangi bir yerinde ufak bir patlama da olsa, kömür tozu zincirleme bir reaksiyon yaratıp bunun etkisini büyütür. Kömür tozu felaketi büyütmek için işe karıştığında ortaya muazzam miktarda karbon monoksit çıkar. Kömür tozu tamamen yanıp yok olmaz, bulutlar oluşturur, havalandırmayı da önler. Ve karbon monoksit madenin her yerine yayılır, işçileri zehirler. Japonya’nın Miike madeninde 1963’te meydana gelen patlamada başlangıçta 20 işçi ölmüştür. Ama 438 işçi karbon monoksitten zehirlenerek can vermiştir. Madendeki 1403 işçinin 1197’si, ya ölmüş ya da zehirlenip hastalanmıştır.

Aşık Mahzuni Şerif kısaca şöyle anlatır: Toptan ölür madenciler.


Film 1956'dan, Kanada'nın Nova Scotia bölgesinde 39 işçinin öldüğü kazadan. Aynı bölgede 1873'te 350, aynı madende 1891'de 125 işçi ölmüştü. 1958'de, iki yıl sonra yine bu madende 74, 1992'de de bölgede 26 madenci öldü. Bu filmdeki madenci ailelerinden bir yıl önce Türkiye'de, Gelik ocağında can veren 55 madencinin eşleri, çocukları ağlamıştı. Ondan bir yıl önce de, Kozlu İncirharmanı ocağında ölen 13 işçininkiler. Bu, aynı ocakta 53 kişinin hayatını kaybettiği kazadan sadece 7 yıl sonra, 25 işçinin öldüğü kazadan 13 yıl önceydi. Bu ocakta 1968, 1972, 1973 ve 1974'te de yaklaşık kırk madenci öldü. E, bunlar eskidendi; öyle mi? Güzel. 2010 Şubat'ında Balıkesir Dursunbey'de 13 işçinin öldüğü maden ocağında daha önce üç defa patlama olmuş, toplam 18 işçi ölmüştü. 2010 Mayıs'ında Kozlu'da 30 işçinin öldüğü ocakta da...

Bakın 1956'ya ait haftanın haber filminde maden kazasının arkasına ne denk gelmiş: Özgürlük Anıtı’nın yaşgünü. E, özgürlük çağını herkes kutlamalı!


Şair Ceyhun Atıf Kansu şöyle anlatmıştı:

Ana, kardeş, çocuk, bıraktılar geldiler
Yeryüzünden yüz kırk metre aşağı indiler
Bir uğultu duyuluyor, neyleyim neyli
Çıkamadılar, tam kırk sekiz kişi idiler.
Böyledir, madenciler toptan ölür...



Onlar ölünce serbest piyasa ekonomisi ve ilerleme geçici bir kesintiye uğrar. İş durur.
Geride kalanlar ikiye ayrılır: Yaralılar ve öbürleri. Yaralılar zararsızdır.
Öbürleri tehlikeli bir sessizliğe bürünürler. Donup kalırlar. Yeterince donmazlarsa diye başlarına askerler dikilir.

Madenci cenazelerinde şehrin ve devletin ileri gelenleri çok üzülür. Acısı ve öfkesi her an isyan duygusuna dönüşebilecek kalabalık, adı üstünde, onlardan kalabalıktır. Henüz dul kalmış eşlerin, yetim kalmış çocukların üstüne askeri polisi sürmek zorunda kalabileceklerini bilmek, yetkililerin hassas ruhlarını incitir.

Madencilerin geride bıraktıklarıysa... ağlayacak ve yine çalışacaklardır. Serbest piyasa ekonomisi böyle işler. Çalışacaklar ve vakitsiz öleceklerdir. Kaza olmazsa, kömür tozu yapışmış ciğerleri yüzünden.

Şair, Melih Cevdet Anday, büyükşehir orta sınıf genç kızlarının kışın en soğuk günlerinde apartmanlarında tişörtle dolaşabilmesini sağlayan ilerleme düzeyimizi şöyle anlatır:

...Dipte, maviliklerin oynaştığı,
Küçük bir balığın kanadı gibi yalnız,
Umutsuzluğun bir anlamı kalmadığı,
Kumlara gömülmüş ya da kayaya takılmış
Çapanın, gemisini bekleyen çapanın
Altında, toprak başlar ya, sonra da
Maden. Az önce çökmüş madenin altında,
Lamba söndükten sonra yıkılmış tavanın
Ve duvarı tutan kalasın altında
Tek başınaydı yaralı işçi, karanlık
Yok etmiş gözlerini ama
Kendindeydi daha, ufak bir güneş,
Dünyanın en ufak güneşi,
Çocukluk gibi, düşüncesiz kuşlar gibi,
Duydu demir aldığını geminin
Gürültülerle.
Ve yukarda,
Uzak bir göğün altındaydı deniz,
Bulutlar, martılar ve deniz.


Bu ilerleme düzeyine yakışan şudur: General Electrics’in reklam şirketi, madenciler için yazılmış 16 Tons parçasını alır ...ve hiç utanmaz.


Kaynak: http://www.riyatabirleri.net/bolumSayfa/09_ozgurluk.html


Toptan ölür madenciler


Gazetelerden birinin başlığı şuydu: “Türkiye, yitirdiği 30 madenciye ağlıyor.” Yalan. “Türkiye” hiçbir zaman yitirdiği madencilere ağlamadı. Sadece Türkiye değil, hiçbir ülke ağlamadı. Dünyanın her yerinde, madenciler öldüler, gerikalanımız arkasını döndü gitti. Kimileri “kader” dedi, kimileri işçi ölümlerini zaten madencilik sektörünün olağan çalışma koşulları arasında sayıyordu, oralı bile olmadı.


Maden işçileri, Âşık Mahzuni Şerif’in dediği gibi “toptan öldüklerinde” insanlık da topluca, insanlık sınavından bir defa daha çakar. İşin özü budur.


İçinde yaşadığımız düzenin de özü, madencilik macerasında saklıdır. Kapitalizmin, sınıflı toplumun olanca çirkinliği, acımasızlığı ve hakikatte neye dayanarak nasıl sürdürüldüğü, madenciler hakkında düşünmeye başladığınızda, bütün berraklığıyla gözünüzün önüne serilecektir.


Şuradan başlayalım: Bazı insanlar acaba niye, her sabah “selametle” diye uğurlandıkları, kapısında “selametle” ve “bismillah” yazan, çıkışta birbirlerine “geçmiş olsun” dedikleri, başkalarının da onları “geçmiş olsun” diye selamladığı bir işte çalışır? Her sabah gözünü ölüm ihtimaline açmak, savaştaki askerler için bile ancak belirli dönemlerde geçerlidir. Üstelik her savaşın biteceği bilinir.


Ekonomi, gelişme, sanayi, üretim falan diye atıp tutmak kolay. Eşinizi, oğlunuzu, kardeşinizi... her sabah, belki de dönmeyebileceği bir yere uğurlayarak yaşıyorsunuz. Bu nasıl bir duygudur, azıcık hissetmeye çalışsanıza! Hem böylelikle JİTEM döneminde Kürtlerin yaşadıklarına dair de bir hissiyatınız oluşabilir. Düşünün ki, madencilik, bununla bile karşılaştırılamaz, çünkü emekli olana kadar sonu yoktur.


Son kazada işçiler büyük ihtimalle karbon monoksit zehirlenmesinden ölmüş. Evet, patlamada ölmezseniz bundan gidiyorsunuz zaten. Dünyadaki kazaların büyük bölümünde, tabiî eğer sözkonusu olan göçük, su baskını, dam çökmesi vs. değilse, gaz patlamasıysa, bu patlamanın yarattığı tahribattan ölen işçiler kadar, zehirlenenler de can veriyor ya da kalıcı hastalıklar ediniyor.


Hastalık demişken: “Madenci hastalığı” diye bir illet var, duymuşsunuzdur belki. Bu “şoför hastalığı”, “sekreter hastalığı” gibi fantezi isimlerle anılan bel-sırt tutulmalarına falan benzemiyor. Ciğerleri mahvediyor. Çünkü buna kömür tozu yolaçıyor ve kömür tozu madenin her yerinde her an var ve temizlenmesi mümkün değil, çünkü çalışıldıkça yeniden üretiliyor. Dünyadaki maden işçilerinin, kural olarak, yüzde onu bu hastalığa yakalanmış kabul ediliyor. Ülkesine göre, fazlası-azı olabilir, ama en gelişmiş ülkelerde bile maden işçileri, tıpkı yüz-yüz elli sene önce olduğu gibi, –aynı oranlarda!- bu hastalığa yakalanmaya devam ediyorlar.


Özetleyelim: Birilerine “git, kömür çıkar, sana ücret vereceğim” diyorsunuz, o da hastalığa yakalanacağını, her an ölümle yüzyüze kalacağını bile bile gidiyor. Haydi, sizin vicdanınız yok, üretim, kâr ve madende asla çalışmayacak birilerini konforlu yaşatma hırsınız var. Peki, gidenler deli mi? Niye gidiyorlar?


Gidiyorlar, ölüyorlar, çünkü onlara başka çare bırakmamışsınız. Koca bir yöreyi, önce kömüre saldıran emperyalistlere, evet, bu klişe lafı kullanmanın tam da yeridir, peşkeş çekmişsiniz, sonra bizzat madenlere elkoyup, “mükellefiyet” denen zorunlu çalışma dönemleriyle, yok efendim “şu şu kasaba ve köylerin 16 yaşından büyük bütün erkek ahalisi madene inecek” diye kanunlar çıkartmışsınız, olmadık zulümleri yapmışsınız; sonunda o yörede çalışılıp doğru dürüst para kazanılabilecek tek iş olarak madene inmek kalmış. İnsanların aileleri var, eşleri, çocukları, yaşlı anababaları var, birilerine bakmak zorundalar. Mecburen iniyorlar madene.


Ve bunu herkes biliyor! İşte içinde yaşadığımız dünya ve düzen budur.


Sağcısı, madencileri belirli aralıklarla toptan ölmesi gayet normal olan, “sarf malzemesi” gibi bir şey sayar. Dindarı, “kader evlâdım, kader” diyerek, madenci çocuklarının da tereddütsüz ocağa inmesi için çalışır. Solcusu, “insanlık varsa bu maden böyle çıkarılmayacak kardeşim!” resti çekmek yerine, madencilere methiyeler düzüp bütün mesele onların sendikal mücadelesiymiş gibi davranır. İlâveten, “ocaklar özelleştirildi, ondan kaza oluyor” yalanı söyler. Evet, devlet çok esirgiyordu maden işçilerini! Öncesini bilmiyoruz sanki.


Ölen madencilerin yakınlarını nasıl inandırabilirim ve inandırsam ne faydası olur, bilemiyorum, ama şunu bilsinler ki, dünyanın neresinde madenciler ölse yüreğinden birşeyler kopan, hırs ve öfke içindeki bir insan, acılarını paylaşıyor.


Ümit Kıvanç

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Zilif

Şimdi — Zilif için 14 Temmuz [-------] Sevgili Kızım, zorlukla yazıyorum. Elim rahatsız, titriyor.  Onun için, yazım çarpık-çurpuk oluyor. (Bu küçük defteri de kendim yaptım; sayfalan keserken o da biraz eğri-büğrü oldu.) Kusura bakma.  Yazdıklarımı şimdi okurken, beni iyice anlayabilecek konumda olacaksın — yıllar geçecek; büyüyeceksin. O zaman, bana küçükken beslediğin duygular, belki bir-iki anıya sıkışıp kalmış olacak; belki de, kocaman bir boşluğun incecik çeperleri durumuna gelecek; ama bu cılız anılardan onların anlamını çıkarabilecek yaşa gelmiş olacaksın; yıllar boyunca da, düşüne düşüne, çıkaracaksın. Bunu umuyor değil, biliyorum; çünkü sende, daha o yaşında bile, o anlamı kavrayacak gücü görmüştüm — yani, şimdi, görüyorum... Anımsıyorsundur: Senin için, “Benim kızım insan olacak” demiştim. Sen, benim bu sözümü o anda beynine kazımış, ama yüzüme de hayretle bakmıştın — o hayretini anımsıyorsun, değil mi?  Evet, gururla, biraz da övünçle söylemiştim o sözü (bab...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Güvenli Bölge

MART 2012 Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize. Olvido Heykel günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere Ayrılık Sevdaya Dahil Gözlüklü Şiir Yarın Güzeldir Fulyaların mevsimi geldi geçiyor En çok, gözlerinden korkuyorum senin.. Bir Nokta Hem Hiç Hem Dünya Gercekten diyaloglar Ah Fulya Resulullahla Benim Aramdaki Farklar Taş Parçaları Bahçeye Acıyorum O Kara Kırlangıçlar Dönecek Yine Seninle Kundakladım Sensizliğimi Alengirli Şiir yazma.. o zaman bekliyor insan Ağaran Bir Suyum Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım Satranç Dersleri Yenilgi anne beni merak et kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK... Unutmak Azize Açıkla beni kardeşim Sormuyorsun ama iyi değilim ben Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi Gitme demiyorum, hobi olarak gene git Ayrılık Nargile Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları Merak Kediyi Öldürür Yedi Beyaz Güvercin Sen türkü yak ben mermi Yaşamak Son Bir Kez Uyku Kardeşim - Fikret Kızılok Hiç Sevmedim (Neslihan)...

DİVAN ŞİİRİNDE ÖLÜM KARŞISINDA ÂŞIKLARIN İSTEKLERİ

Divan şiirinin temel mazmun çerçevesini âşık-maşuk arasındaki ilişki şekillendirir. Şiirlerde en fazla işlenen konuların başında, sevgili ve ona ait güzellik unsurlarıyla bunlara karşı âşıkların yaklaşımı gelmektedir. Divan şiirinde âşık, daima şairin kendisidir. Bu yüzden her şey sonuçta aşk ile ilgili görülür. Onun aşkı, mücerret güzelliğe duyulan bir aşktır. Âşığın gıdası üzüntüdür. Sevgiliden daima lütuf bekler. Sevgilisiyle asla bir araya gelemez. Onunla olan beraberliği daima hayalîdir. Âşık sevgilisinden beklediği ilgiyi görmek şöyle dursun, ondan daima işkence ve eziyet görür . Bu durum karşısında bile sıkıntılara tahammül etmesini bilen, hâline şükreden âşığın sevgilisine karşı olan aşkı daha da artar. Hatta sevgilinin sahip olduğu güzellik karşısında canını, ona verecek kadar cömerttir. Ancak o, bir türlü sevgiliden beklediği ilgiyi göremez. Sevgiliden daima ayrı kalır. Bu da âşık için bir ölümdür. Bu nedenle hayat ile ölüm arasında bir bocalayış içindedir. Ölüm, insanoğlun...

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

HAKLI OLMANIN KORKUNÇLUĞU

çarenin de insanı dermansız bıraktığı anlar vardır  delilerin yazları giydiği o serin palto gibi  peruktan, örtünmek icat eden bir general gibi mesela çarparak  kapısını gittiğim evlerin vahşetine benzemiyor  terk edilmek.  Üstelik bu saatte çıbanlar  "karşında kekelemeden konuşmak gibi" kudretli bir isteği anlamıyor  keşke diyorum  zalime dönüşüyor bütün kelimeler haklı olmak ne kadar korkunç  ağrıyan sırtlarıyla daktilo kadınlar takılıyor aklıma  evden çıkarken bir öğune yetmeyecek bıraktığım para.  gramofon avratlar telaşla söylerken şarkıları gülsem, karşımda gülmeyecek kimse yok çünkü ben ardından üzülecek değil  unutulacak adam olarak yaratılımış bir aşiretin  uzak şehirlerdeki başı dik şubesiyim  içim, karla karışık bir gece ki ne karanlık, ne sabah  başımda çok satacak bir endişenin müşterileri  gözlerimi kapatıp bağırıyorum  beni öldürenler bir adım öne çıksın! diye  duvardaki tablo susuyo...

Kİ AZRAİLE BĀRİ EYLE FERMĀN BU ARADAN BİZİ GELSÜN ÇIĶARSUN

Ķuluŋ işi güci dāǿim ķuśūrdur Senüŋ ismüŋ ile şānuŋ ġafūrdur Baġışla śuçumuzı luŧfuŋ ile Daħı ķurtar Ǿaźābdan fażluŋ ile Ǿİnāyet ķıl bize sensin teālā Ħalāś eyle belādan yüce Mevlā Żaįf ü dil-şikeste ħasteyem ben Naĥįf ü beste vü dem-besteyem ben Dükendi gözlerümden yaş ile ķan Gözüme uyħu gelmez oldı bir ān Dün ü gün zārilıķla dirüm Allāh Giçüpdür ömrimüz āh ile her gāh Bilüm bükildi kaddüm nūn oldı Gözüm giryān ü baġrum ħūn oldı Bilürsin yā İlāhį sen firāķum Dil ile şerĥ olınmaz iştiyāķum Nedür bilmem ki bu derdüŋ Ǿilācı Ki hįç yoķdur cihānda bundan acı Cihāna ķopısar bir gün ķıyāmet Bizüm başumıza her gün ķıyāmet Adūnun cevri žulmi cāna giçdi Daħı ķahrı vü zehri ĥadden aşdı Ne cevr itdi cihānda baŋa düşmen Ħuśūśā kim bilürsin saŋa düşmen Benüm ĥālüm saŋa rūşen degül mi Benüm seyrānuma il şen degül mi Disem ġayrılara ĥālüm ĥikāyet Ki ķorķaram idem senden şikāyet MuǾįn ismüŋ bize dāfiǾ degül mi Ġażabdan raĥmetüŋ vāsiǾ degül mi Eger derdimüze olmazsa dermān Ki Azrāile bāri eyle fermān ...

KEMAL SAYAR: RUHA CANLILIK VEREN ŞEY AZAR AZAR KAYBOLUR

İnsanın ruhu bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar. Sessizce eksilir canlılık, varlık yavaşça solar.  ‘Yaşamıyor gibi’ yaşarsın. Bu, büyük acıların, derin çöküşlerin hikâyesi değildir. Daha sinsi, daha gündelik bir kayboluştur. Ruha canlılık veren şey azar azar kaybolur. Sabah uyanırsın hayat devam eder. Yapılması gerekenler yapılır, konuşulması gerekenler konuşulur. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi varlığına dokunamaz hâle gelir. Ne dibe vurmuşsundur, ne de suyun yüzüne çıkabilmişsindir. Bir araf, bir arada kalma hâli: Nehirde sürüklenen bir dal parçası gibi, yönsüz, ağırlıksız. Ruh sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu değildir. İnsanın iç dünyasında yeşeren bir “iyi oluş” hâli vardır ki, onu beslemediğimizde hayat sessizce solmaya başlar. Varlığın cevherini daima diri tutmak gerek. Modern zamanların en büyük yanılgısı da burada: Kötü hissetmiyorsak iyi olduğumuzu sanıyoruz. Oysa insan, sadece acı çekmeyerek değil; anlam bularak, bağ kurarak, bir şeye kalbini verere...